Öykü

Karma İradeyi Sever

Çocukluğunun koşuşturma sahnesini, yuva dediği yerde yeniden yaşama ihtimaliyle eşyalarını toplarken duvardaki aile fotoğraflarına bakıyordu genç adam. Çerçevelere her baktığında annesinin kumral kıvırcık saçlarının estetik göründüğünü düşünür, babasının dik duruşlu pozuna hayranlıkla bakardı. Dedesinin tekerlekli sandalyede oturur vaziyette, öylesine boşluğa bakışını ise garipserdi. Ne estetik görünümü vardı ne de kendinden emin duruşu. Hastalığının verdiği yıpranmışlık ruh durumunu etkilemişti zamanla. Aile portresinin çekildiği tarihin ardından günler günleri kovalarken, yaşlı adam tamamen yatalak ve konuşamaz halde tavana bakarak yaşamaya çalışıyordu.

Genç adam, başını çaresizce iki yana sallayıp o anları hatırlamak istemediğini kendi kendine belirtti. Bir şeyler düşünmeyi ve hatırlamayı hiç sevmezdi. Stabil duyguları içinde tutmaya gayret ederken yaşamın getirdiği tüm bakış açılarını kendince sınıflandırmayı alışkanlık haline getirmişti. Sınıflandırırken hislerin güven yarattığını bilmesi en önemli gayesiydi. Böylelikle benliğini garantiye aldığını düşünüyordu. Aynı duygulanım halleri belli hisleri oluşturmuyorsa hatta çabalamasını gerektiriyorsa yaşanılmaya değmezdi. Yeter ki zihnini yormasın.

Elindeki siyah poşetin derinliği onlara ait eşyalarla henüz dolmadan, uzun süredir baktığı portreler dışında bu defa özenilerek duvara asıldığı belli olan tablolara, çocukluğundaki gibi yeniden bakıyordu. Birkaç dakikanın ardından tabloları da poşetin içine doldurmasıyla elindeki hatıra girdabını yere bıraktı; pencereden bakmaya yöneldi istem dışı. Perdeleri yırtılmış, zamanla eskimiş evi görüyordu; dışı ne kadar harabe ise içi de o kadar keşfedilmeyi bekliyordu. Çocukluk günlerinde yaşadığı bu hissiyatı yeniden yaşamaya başladı. Bir şeyleri sonuçlandırmak istediğini belirten bakışları vardı.

Pencereyi açtı, eve temiz hava girmesinin bir nebze yararı olabilirdi, içindeki kararsızlığın sonuçlanmasına. Karşıda duran yıpranmış bina öylesine sırlarla doluydu ki kendi ailesine de bulaşmıştı; bir sır parçası gelip tüm gizemiyle onların senelerini etkilemişti. Dedesinin çocukluğunda dahi boştu karşıdaki ev, annesinden ve komşulardan duyduklarına göre. Ne zaman terkedilmiş, kimler yaşamış ve niçin terkedilmiş bilinmezdi. Tüm bilinmezleri vakti gelmişken öğrenmek istiyordu lakin yapamazdı; cesareti yoktu. Pencereyi kapattı. Oturdukları ev ona dedesinden miras kalmıştı ve satmaya hazırdı. Başka hayatların da bu evde anılar biriktirmesini istiyordu veya bahane edip yaşadıklarından kaçmak daha gerçekçi bir gerekçeydi. Ailesine ait anılar ona artık acı veriyordu, yaşamış oldukları huzurlu günler yetemiyordu yuvasında kalmasına.

Sevdiği kadına yaşattığı büyük hata yüzünden de terk edilmenin tarifsiz pişmanlığıyla hayata karışmayı istemez oldu. Buraya bile zar zor gelmişti. Toplumun normal yaptığı işlere zor gözüyle bakmaya başlamış, düşüncelerini çoğu kez bir türlü tamamlayamaz hale gelmişti. Fikirleri epeyce karışıktı. Yuvasını sattıktan sonra hayat yolunu çizeceğini; bir önceki eylemlerinde olduğu gibi kendini “sil baştan” kısır döngüsüne inandırarak başarılarını gerçekleştireceğini sanıyordu. Kayıplarını ve kırdıklarını hiçe sayarak. Dedesi şu an yaşıyor olsaydı yuvalarını satmasını hiç sıcak karşılamazdı. Dekorasyonun her ayrıntısını düzenlerken bir gün çocuklarının ve torunlarının da bu evden keyif alacağı hayaliyle yaşardı. Hastalığı onu gitgide yatağa bağımlı hale getirirken gözleri hep torunundaydı; ona kendi hikayesini ve karşıdaki eski evi imkânsız da olsa anlatmak istiyordu. Torunu ise yanına gelse bile ya kitap okurdu ya da günlüğüne tüm yaşadıklarını yazardı. Bazen de ayağa kalkıp pencereden yıkık dökük bir eve bakardı. Pencereden bakınmanın yetersiz kaldığı ve çocuk ruhuyla evi keşfetmek istediği bir perşembe günü ise aile içinde anlam verilemeyen bir an yaşandı;

“Sakın mürekkebe dokunma!”

Dedesinin gür ses tonunu tam yanı başında hissetmişti. İrkilerek arkasına döndüğünde hiç kimse yoktu; hasta haliyle yatmaya devam ediyordu. Mutfakta yemek yapan annesine olanı kanıtlamak için telaşlı kol hareketleriyle; mürekkep kelimesine de fazlasıyla dikkat çekerek her ince detayını anlatıyordu olayın. Hayal gördüğünü söylediği halde çocuğunu inandıramamıştı. Lakin bahsi hiç geçmedi zamanla, genç adamın ise aklının bir köşesinde duruyordu. Uyumadan önce günlüğüne yazmalıydı mutlaka, sesini epeyce net ve yakından duymuştu çünkü. O anı sürekli hatırlamalıydı. Dedesinin bir zamanlar sağlıklı olduğu günlerdeki gibi yürüyüp torununa bir şeyler anlatmak istediğini kanıtlamalıydı. Harabe eve her baktığında dedesinin huzursuzlandığını fark etse de aldırmamıştı, hatta bilerek pencereden bakmayı sürdürmesi, yeniden gizemli kelimeden konuşmasını sağlayacaktı. Planın ilk haftaları gerçekleşmesi için bekledi; hiçbir kanıt toplayamadı haftalar boyunca. Mürekkep kelimesi ise muammaydı.

Aradan seneler geçmiş olmasına rağmen üzerindeki tesirden bir türlü kurtulamamıştı. Şu an muamma kelimeyi düşünerek pencereden bakıyordu biraz önceki kararına yenik düşmüş bakışlarla; içindeki merakı canlı olsa da yeniden uyarması için sanki dedesinin sesini duymak ister gibiydi. Yeri geldiği anlarda cesur bir insan oluşunu kendine hatırlattı. Cesur ve kararlı. Artık dedesi tarafından gizlenenleri açığa çıkarmalıydı. Evlerinin kapısını kilitleyip sokağın karşı tarafına geçti. Kenarında dokuz numara yazan ahşap kapıya nihayet dokunabilmişti. İçeriye girdiğinde terk edilmek zorunda kalınmış tozlu eşyalar, yığınla uzun süredir durmaya devam ediyormuş diye düşündü. Çünkü tadilat yapılması gerekecek yeni insanların taşınmasına şahit olmamıştı.

Harabe evin içi de terk edilmiş ve ıssızdı. Işık huzmesi ufak da olsa pencereden süzülürken tozlar kendi gösterilerini sergiliyorlardı. Bazı eşyaların kirlenmemesi için baştan tedbir alınıp; ayna olduğunu tahmin ettiği parça gibi örtüyle üzeri örtülmüştü çoğunun. Koltuklar yarı örtülü halde; evsizler tarafından oturulmuş ve üzerlerinde bira şişeleri duruyordu. Masanın tozuna dokunmak genç adamı arındırmaya doğru itti nedensizce. Kendisi de yaş almaktan ziyade kirlenip gidiyordu yaşamın köhne kalıntılarında. Kendine de bakmak istedi aynadan, onun da bedeni çoktan harabe olmuş muydu? Örtüyü indirdi. Kenarları ahşap işlemeli, burada durdukça yapısı eskimiş boy aynasıydı. Hiç beğenmemişti. Köşesine siyah beyaz, küçük bir portre fotoğraf sıkıştırılmıştı. Tozlu fotoğrafa dokunmadan kim olduğunu merak etti; gözleri insanın içine işleyen bir kadındı, çok eski yıllarda alaminüt fotoğrafçı tarafından vesikalığı çekilmiş gizemli bir kadın. Biraz daha bakmak istedi genç adam, büyülenmiş bakışlarıyla. Evin sırrı eski fotoğraftaki kadın sayesinde çözülebilirdi. Araştırmasını elde ettiği ipucuyla sürdürüyordu adım adım. Kendine sorular soruyordu örneğin;

“Buradaki her şey epeyce eskimiş, peki ya neden masanın tam ortasında duran kâğıt ve divit henüz üstüne konulmuş gibi duruyor?”

Kâğıdın da tozdan etkilendiğini görmek isterdi. Bembeyaz ve tek kelime dahi yazılmamış. Yazılmak için can atıyor; tam yanında duran kalemliği hokkaya daldırılmasıyla, günlerdir bu anı bekliyor gibiydi.

“Artık yaşam ve ölüm arasındaki siyahlar beyaz olamaz,

Çünkü irade yoksunluğunun bedeli ağırdır.”

Her hatasına bahane uydurup kadere suç atsa da bilinçaltı bu kelimeleri kâğıda yazdırırken bir şeylerin farkındaydı elbet. Sevgilisini aldattıktan sonra hayatı hep kötüye gitmişti. Ona ait bildiği her şey elinden kayıp gidiyordu. Genç kadın ise yaşlı gözlerle sevdiği adamın gözlerinin içene bakarak şunları diyebilmişti;

“Ama bunu sen seçtin; aldatmayabilirdin. Karma iradeyi sever, iradesizlikten ise nefret eder. Hiç olmadığı kadar adaletli oluverir. Themis’in gözleri de bu sebeple kapalıdır; eylemi yapan kişinin ne yaptığını bilmesini, ardından eyleminin sonuçlarıyla yaşamasını istediği için.”

Kâğıdın üzerindeki mürekkep, kelimelerin dışına çıkarak tek bir noktaya toplandı. Yuvarlak oldu; merkezde, dairenin içinde yer alan enerjiydi artık. Aydınlık zeminde karanlığı temsil ediyor ve kendini gösteriyordu. Kâğıttaki desenin aynada da oluştuğunu fark etti. Gözleri böylesini hiç görmemişti, hiçbir zaman da göremezdi. İmkânsızdı. Dedesinin anlatmak istediği tam olarak buydu; uyarısı ise havada kalmıştı. Genç adam mürekkebe çoktan dokunmuştu.

Aynanın köşesine sıkıştırılmış küçük portreyi daha detaylı incelemek isterken fotoğraftaki insanın karede olmadığını; fotoğrafın ön yüzü yerine arka yüzünü gördüğünü fark etti. Ve düzgün el yazısıyla yazılmış bir not;

“Aynanın içindeyim ve bu benim hatam.”

Hayret duygusuyla kalakaldı olduğu yerde. Biraz önce beğenmediği çerçevenin bilinmez tarafından bakıyordu. Evin sırrı ona bedel ödetiyordu. Hayır; merakı için değil, yaptığı hatalar için. Sır çözülmüştü işte. Evlerinden sır parçasının yükü uçup gitmişti. Şu an yuvasına bakıyor olmasına rağmen oraya ulaşması mümkün değildi. Bahçesinde birileri olduğunu gördüğü an gitmek istedi; oysa ki karanlıkta bir adım atamıyordu.

Dört insan; ikisi çocuk, neşe içinde koşturup hafızalarına güzel bir an katarlarken genç adamın içindeki hüzün giderek arttı. Anlık zevkine yenik düşüp bilinçsiz yaptığı eylem yüzünden saygısını kaybettiği sevgilisini gördü orada. Kendisini de gördü. Ve hayat dolu çocuklarını. Aynanın içinden kendi hayatını gördüğüne o kadar emindi ki, şu an yaşadığı bulanık hayatın tezatı olan berraklığı net bir biçimde seyredebiliyordu. Sevdiği kadın ve çocukları yanında; dedesinin onlara bıraktığı evin bahçesinde çeşitli olduğu kadar keyifli oyunlara dalmıştı. İradesini net belirleyen diğer benliği ne kadar da huzurluydu; gerçekten de alternatif hayatı böyle miydi? Böyle mi olacaktı eylemlerinin farkına varabilseydi?

Bade Saba