Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Âşıklar Destanı

Devrânın hakikâti, yıldızların uzunca süre karanlık gökyüzünde kaldığı gecenin sabahında gördüğüm rüya gibidir; ahşap kamelyanın içerisinde Yediler tarafından badeli âşık oldum, Bilge Ana’nın öğretileriyle. Mahlasımı duyurdu kulaklarıma yüce rüzgâr; anlatacağım destanın kahramanlarını görmemi sağladı bana ahşaba dolanmış sarmaşık. Destan anlatıcısı olmaya çağrılıyorum ruhlar tarafından, ustam bana el verdi. Hamdım olgunlaştım. Sizlere destanımı anlatmadan evvel, doğanın bayramını kutladığımız en uzun gece vaktinde köyümüzün şenliğini, gördüğüm rüyayı ve ustamın yaratılış destanını aktarmak isterim.

Ey yeryüzündeki ateş!

Bana ilham ol destan yaratayım.

Ey gökyüzündeki bulut!

Bana hava ol dilime kelimeler söyleteyim. 

Gecenin karanlığı indiğinde köyümüze, meydanda toplanır insanlarımız. Destan anlatıcısının hikâyesini dinlemeye gelenler ateşin öğretisine davetlidir. Bilge Ana hikâyeler söyler, masallar anlatır. Coşkusuna tanık olmak isteyen herkes, aydınlatılan alanda daire oluşturmuşlardır çoktan, sessiz bir bekleyiş vardır. Yaşama ve doğaya uygun basit evlerimizin içlerinde mumlar yanmazdı bayram gecelerinde. Ferah akşam esintinde bir arada olurduk. Kimsenin yalnız başına ve hiçbir ailenin bilgisizlikle evinde kalmasına imkân vermezdik. Yedi yaşında bir çıraktım ustamı feyz alırken. Kendisi tabiâtta yaratılanları şiirleriyle anlatırdı; bazen gökyüzüne bakar ilham bulur, bazen de yeryüzüne dokunur, topraktan aldığı bereketi kelimelerine yansıtırdı. Ben ise salt insanları dinleyip destan yaratmak istiyordum. Her genç çırağın yaptığı gibi ustamın öğrettiklerini sabırla işliyordum zihnime. Zamanla büyüdüm, öğrendiklerim boyumu geçti. Derslerin bittiği vakit köyün meydanında ustamın etrafını çevreleyen insanlardan bazıları, olur da hayallere dalıp giderse, ona anlatıcının yolunu yeniden gösterirdim. İnanışımıza göre destan dinleyen kişi yarım bırakırsa macerayı, ömrü kısa olurmuş. Böylelikle Bilge Ana’nın mahlasının geçtiği dörtlüğü duyana kadar yaprak kımıldamaz köyde. Ve sanki bir ressam gibi hikâyesindeki karakterlerin portresini çizer. Ardından onları konuşturup ne düşündüklerini bilmemizi sağlar. Her karaktere ayrı acırız veya hepsini ayrı severiz.

“En uzun bu gecede bize kimlerin umutlarını ve kimlerin pişmanlıklarını anlatacaksın Bilge Ana?” Güneş erken batmıştı; tan vaktine kadar sürecek hikâye, ebedi misali gelecekti bizlere.

“Sırrı çözülemeyen devrânı anlatacağım; atalarım destanlarıyla birkaç bahsetmiş. Yeryüzü ve gökyüzü, yaratılışın ipuçlarını göstermiş onlara; belki de onlar bilmiş görmeyi. Duyduklarınız aşka dönüşecek vakit ilerledikçe. Kavuşmaları imkânsız hâle gelip tanrılara ümitsizce yakarışlarına üzüleceksiniz iki varlığın.”

Narince temizleyip değerli kopuzunu destan anlatıcısına uzatmıştım. Sesini düzenlerdi mutlaka; belli bir tonda, gırtlaktan çıkardığı düşük ses perdesiyle başlardı. Yıldızlar da şahit olurken, gözleri kapalı anlattığı hikâyenin melodisiyle uyumu yakaladığı ritminde sallanırken devrânın doğuşunu anlatırdı. Geleneksel ritimleri ve ezgileri kullanmıştı mevsimin dönüştüğü o kutlu uzun gecede de. Kalabalık her zaman olduğu gibi dikkatlice dinlemişti Bilge Ana’yı;

“Ne yer ne de gök yaratılmadan önce,

her şey sudan ibaretti.

Ey tanrıların en büyüğü Kara-Han!

Kendi yüce özünden bir Eril Varlık yarattın.

Onunla suyun yüzeyinde uçarak süzüldünüz.

Fakat yalnızlıktan ve sakinlikten memnun değildi Eril Varlık,

daha fazlasını istedi.

Su yoğunlaştı ve deniz oldu.

Kanatları yok oldu.

Saygısızlığı neticesinde Eril Varlık’ı denize gömdün,

derinliklerden yüzeye haykırdı.

Ey tanrıların en büyüğü Kara-Han!

Haykırışını duydun ve kurtulması için gökyüzünü yarattın,

öyle yalnız hissetti ki, kurtulmak yerine senelerce karanlıkta yaşadı.

Ne diye çabalamak istemedi o vakit?

Denizin içinde acı çekerek ışığını bulmayı bekledi yalnızca.

Yıldızlardan biri onu fark etti,

gece ile şafak arasında ışıl ışıl parladı Zühre Yıldızı.

Yıldızlı göğe baktı istemsizce, gitmesi gereken yer orasıydı,

yönünü ve yolunu bulmalıydı yıldızların rehberinde.

İşte Eril Varlık suyun yüzeyine bakıp şöyle dedi ışıldayan yıldıza;

‘Bir varlık yok mu beni benden; derinliğimden kurtaracak?

Zavallı yüreğim bir yere sığmak için arar durur bilinmezliği,

ruhumdaki sancı dinmek için yazgı kitabındaki sayfalardan medet umar.

Ah! Bana benzeyen bir varlık yok mu beni benden koparıp kendine alacak?

Kara-Han, tanrıların en güçlüsü, sana ihanet ettim, lütfen beni bağışla!

Bana yolumu göster, ne kadar uzak olursa olsun bulmak istiyorum.’

Zühre Yıldızı düşündü sessizlikte, hiçbir varlık yalnız kalmamalıydı,

her birinin eşi olmalıydı; tamamlanabileceği yazgısı.

Dişil Varlık’ı yarattı yıldız tozlarından,

çehresini Ay tanrıçasına gösterdi; hayran kalmıştı güzelliğine.

Deniz tanrısı da şahit olsun diye dalgalanan saçlarına, ışığını yansıttı.

Yakamoz oldu güzelliği, tanrılar bakmaya doyamıyordu.

Eril Varlık’ın kulağına fısıldadılar;

‘Aradığın varlık bulunduğun yerde değil, senden ötesi de var,

Ay tanrıçasına seslen, sana anlatsın ruh eşini.’

Seslendi çaresizce; bulanık bir ışık anlatıyordu ona Dişil Varlık’ı

‘Ah nasıl anlatsam!

Irmak misali süzülen saçları dalgalı,

gözleri mistik kehribar,

dudakları gül renginde akar gider şarap gibi,

Tatmak ister gönlün dokundukça.’

Karanlığı geride bırakarak yıldızlara doğru yol aldı.

Yüzdükçe yüzüyordu, en yukarıya çıkmak tamamlanmak demekti.

Denizden çıktı, bedeninden sular süzülürken emin adımlarla toprağa bastı,

tüm benliğini yollara dökerek Dişil Varlık’ı bulmak için yürüdü.”

Zirveye ulaştırdığı sesini kelimeleriyle bütünleştirirdi usta, melodisinde monotonluğun yerini inişler ve çıkışlar alırdı. Bazı kelimeler sakin denizde yüzerken bazı kelimelerde fırtına ile boğuşurdu.

“Ey tanrıların en büyüğü Kara-Han!

Anlatmalıyım yazdığın yazgıları, ateşin küllerinin uçuştuğu bu gecede,

Eril Varlık da ateşi kullandı yıldızların ışığının yetmediği yerlerde.

Yıldızların arasındaydı kendisini hayata katacak varlık. 

Gökyüzüne uçması imkânsızdı,

Kuşlar gibi uçamazdı, kanatları yoktu artık, yalvardı tanrıya;

‘Ey tanrıların en yücesi Kara-Han!

Senden son dileğim kanatlarımı geri ver, aşkıma kavuşup mesut olayım.’

Yolunu aydınlatan alevi kuvvetlendirdi Kara-Han,

ateşin tutkusu sarmıştı ruhunu, aşkı hissetti doyasıya.

Zühre Yıldızı da duydu çaresizliğini,

bir güle eğildi ve dedi ki;

‘Yıldız tozundan yarattığım varlığı yanına al,

yapraklarının arasından toprağa basmasını sağla.’

Dediğini yaptı kırmızı gül, açıldı kadife yaprakları.

Aşkın sureti ateşin tam yanında duruyordu güzellik.

Yandı Eril Varlık; eridi aşkıyla,

topraktan tanıdığı şefkati de gördü Dişil Varlık’ta.”

Kopuzunu ilk kez bana vermişti o an. Mahlasının harfleri ahşabın yüzeyine kazınmıştı. Ağacın tüm yaşadıklarını görür gibi bir hisse kapılmıştım dokunurken. Usta, sazını çırağına emanet edip oturmuştu olduğu yere; bağdaş kurup ellerini gökyüzüne uzatmıştı. Çalmak için odaklandığımda ulaşmak istediği yıldızları düşünmüştüm. Zühre Yıldızı öyle hoş görünmüştü ki, ilham kaynağım yardımcı olmuştu notalarıma;

“Ateş yakıldığı an destanlar dinler insanoğlu,

Doğarken tanrının ellerinden avuntu bekler.

Bedeni aciz olsa da saftır ruhu,

Gözlerini açar açmaz ağlamaya devam eder.

Kim demiş acı çekmeyecek artık,

Kendi türünden bizzat öğrenecek acı çekmek ne demek!

Anlamaz çocukluğunda; yalnız bilir masumca sevmek,

Sevgisi de körelir zamanla, aciz bedeniyle büyümeye devam eder.”

Ben de gözlerimi kapatmıştım ustam gibi. Parmaklarım sazın tellerinde, insanoğlunun acısına çözüm bulmak istercesine nota oluşturuyordu. Kafiyesini tamamladıktan sonra duraksamıştı. Müziğe ara vermem için eliyle omzuma dokunduğunu hissetmiştim. “Çalgısız salt kendi sesimle bitirmek istiyorum son kıtaları evladım.” Mahlasını yeniden duymak için herkes oturduğu yerden doğruldu.

“Mecnun Leyla’sına kavuşmuştu.

Peki kavuşanlar kıymetini bilir miydi?

Bilmeleri gerekir tamamlanmak için, bilmezlerse acı çekerlerdi.

Tanrılardan bilirler acıyı da, yazgısını kabullenmezler hâlbuki.

Kavuşamayanlar da bırakmalı çabayı,

başka bir yazgı onları bekler.

Bilge Ana der ki tamamlanamadığın ruhu bırak,

kendine dön zamanla.

Tamamlandığın ruhu ise sarıp sarmala,

kendin gibi sev zamanla.”

Bilge Ana’nın anlatısı hikâyelerden fazlasıydı. Öğütleri ruhlara ait bir güç olup birleşir ve dikkatle dinleyenlerin zihinlerini şifalandırırdı. Sazını verirken ona içimden geçen düşüncemi söylemek istemiştim;

“Bir nevi doğayı çizen ressam gibi kendinize özgü fırçanız var.”

Tüm içtenliğiyle bakmıştı gözlerime, sakin tavrı bir müddet düşünmesine karışınca olgunluğunu bir kez daha anlamıştım saat sabaha varırken. Yaşamının bu evresinde duygularını hevesle paylaşmak yerine, konuşmasının gerekliliğini ölçtüğü vakit sessizliği sarıyordu etrafımızı. Akla uygun geldiği an yorgun sesini duymaya başlamıştım.

“Ve devrânın içinde var olan öğretiler asla bitmez. Her şey iç varlığından kelimelere dökülüp akar. İkimiz kelime ressamıyız evladım. Bana Kara-Han tarafından bir lütuf verildi; destanlar kalbime yazıldı ömrüm boyunca. Kabiliyetim tabiâtın bizlere sunduklarını aktarmak; senin kabiliyetin insanların destanını yaratmak.”

Bütün hayat Güneş ile başlıyordu,

Gün ışıyordu artık, doğa canlanmıştı.

Evlerde gün uykusuna dalınmıştı,

Rüyalarda gezinmiştik; benim rüyam belliydi.

Kamelyaya doğru yürüyordum patika yolda,

Sarmaşıkların gizlediği merdivenleri çıktım adım adım.

Vardığımda ahşap direklerle çevrili merkezine,

Bilge Ana’nın elinde kopuz “Tecrübelerini paylaşmanın tam vakti.” dedi

Rüzgâr fısıldadı kulağıma mahlasımı, kopuzumda yazdı harfleri,

Çağdan çağa değerini bilen hangi kulaklar duyacak tellerini?

Hangi bedenler hissedecek melodisini?

Kimler anlayacak nasihatlerimi?

Seher Hatun bundan gayrı sazını çalacak duymak isteyenlere,

Öğütler anlatacak insanlara, çırağına.

Devrânda olan devrânda kalacak amma,

Sırlarımız bizimle birlikte kâinatlar arası gezinecek.

Bade Saba

Aslen İzmirli ve Balıkesirli olup beş yaşında baleye başlamış, on sekiz yaşında belgelerini tamamlayıp balerin ve bale eğitmeni olmuş, çeşitli kurumlarda bale eğitimi vermektedir. Sosyoloji bölümünde okurken hobi olarak fotoğrafçılığa başlamış, mezuniyetinden sonra fotoğrafçılık ve kameramanlık bölümünü de bitirmiştir. Halen profesyonel olarak fotoğraf çekimleri yapmaktadır. Lisedeyken edebiyata olan ilgisini keşfeden yazarımız, denemelerle başladığı yazı hayatına, öykülerle devam etmektedir. Şimdilerde ise öyküleri çeşitli dergi ve fanzinlerde yayımlanmaktadır.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for benan benan says:

    Lirik anlatım, öyküye çok güzel giydirilmiş. Etkileyici bir romantik öykü okudum. Tebrikler…

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.