Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yiğit Kıyga

Reis Bakuy’un büyük oğlu Kıyga, bütün gününü dışarıda kırlarda bayırlarda geçirmişti. O uğursuz av kazasından sonra hemen hemen her günü böyle geçiyordu. Üzüntü, pişmanlık ve kahır ile geçen uykusuz her geceden sonra sabah erkenden yola çıkıyor o gün ayakları ne yöne götürüyorsa o yöne yürüyordu. Bu sabah obanın kuzeyine Hulin yaylasına yönelmişti. Az eğimli bir arazide yeşillerin arasında saatlerce yürümüş ve yükselmişti, obasının kurulduğu düzlükten. Şimdi geniş yaylanın yukarısında gün doğumu yönündeydi. Yaylanın bu yanı ilk anda ağaçlar yüzünden fark edilmeyen yüksek ve dik kayalarla çevrili bulunduğu yer bir tür çıkmaz sokaktı. Devamında tek kolla tırmanması imkansız olduğu için varabileceği son noktaydı.

Kıyga, o sabahta hazırlanırken anası Gülce Hatun kendisinin iyi giyinmesine yardım ediyordu. Ama her ne giyerse giysin olmayan kolunun koptuğu yer çirkin gözükmesin diye kollu mintan giydiriyordu. Bu yüzden ve yaklaşan baharın etkisiyle terlemişti. Bir süre çevresine bakındıktan sonra oturdu ve sırtını yamacın kenarında yolun biraz yukarısında bulunan meşe ağacına dayadı. Serviler, kavaklar, kayın ağaçları aralarında kendiliğinden biten otlar çalılar gözlerini okşuyordu. Tam karşısında yani arazinin öte ucunda kökleri derinin derinine inen dalları neredeyse bulutlara değecek gibi olan iki büyük ağaç vardı. En çokta onları izlemeyi severdi. Biraz büyükçe olanı ağabeyi Karban’dı, diğeri de kendisi, Kıyga. Matarasını çıkardı ve koca bir yudum aldı. Ardından gözlerini kapattı ve beş yıl öncesini hatırladı. Aslında hatırladı denildiği zaman insanın unuttukları akla gelir ama Kıyga o gün yaşadıkları gece olsun gündüz olsun hiç aklından çıkmıyordu ki.

Kıyga, o zamanlar uzun saçlı, orta boylu, geniş omuzlu, yakışıklı bir yiğitti. Yaklaşık yüz çadırdan oluşan bir obada yaşıyordu ve obanın kızları kendisine sevdalıydı. Üstelik insanların birbirine sevgiyle bağlandığı sürekli yardımlaşma ve dayanışma içerisinde oldukları bir obaydı Sağan Obası. Liderleri Bilge Bakuy ile barış ve huzur içinde yaşıyorlardı. İşte Kıyga bu obanın reisi Bilge Bakuy’un ikinci oğluydu. Zaman zaman savaşlara er gönderseler de uzun süren bir barış döneminde oldukları için kendilerini zinde tutmaları gerekiyordu. Sık sık av seferleri düzenleniyordu ve ağabeyi Karban bu seferlerde ilgi odağı olurdu. Üstelik kutlu babası ağabeyini sanki daha çok seviyordu. Varsa yoksa Karban anlatılıyordu her yerde.

Her şeyi vardı Kıyga’nın; boyu posu cesareti aklı ve bilgisi ama Gök Tanrı kendisini ikinci evlat olarak göndermişti obasına. Ağasının gölgesinden çıkması, kendini kanıtlaması gerekiyordu. Hep bir fırsat kolluyordu cesaretini kanıtlamak için. İşte o ara yurtlarının güneyinde geniş ormanlarda bir kaplanın varlığı duyulmuştu. Bozkırın bittiği ve ormanın başladığı yerlerde dolaştığı ve karşısında kimselerin duramadığını işitmişti. Yine o zaman babasının ikinci oğlu olan Kıyga, kendini kanıtlamak için kimselere görünmeden keskin kamasını, güçlü yayını ve özel olarak seçtiği oklarını yanına almış yollara düşmüştü.

İki gün üç gece kaplanın izlerinin peşinde koşmuştu. İri pençe izlerini her yerde aramıştı. Canavarı görebilirim diye bazen ağaca tırmanmış bazen kayalıkların arkasına saklanmıştı. Ve üçüncü günün sabahında canavarın izlerini yeniden bulduktan sonra peşinden bir gölge gibi gitmişti. İşlerin düğümlendiği ve düğümün acı ve kanla çözüldüğü noktaya getirmişti kaderi O’nu. Ormanın ortasında ağaçların seyreldiği bir bölgede denk geldiler. Ortada bir ceylan vardı. Ceylanın bir yanında Kıyga tam karşı yanında Kaplan. Önce vahşi hayvanın harekete geçmesini istemiş sabırla beklemişti. Uzun otların arasında bir görüyor bir kaybediyordu avını. Rüzgârın karşıdan esmesi bir üstünlüktü kendisi için. Düşmanının kokusunu kendisine getirirdi ve kendi kokusunu düşmana götürmezdi. Adım adım yaklaştı turuncu renkli canavar. Her adımda sararmaya yüz tutmuş otların arasında siyah çizgilerini görebiliyordu. Tanrı biliyor ya bir ara göz göze geldiklerini bile düşünmüştü.

Yeteri kadar yaklaştığına inandığında devasa hayvan atıldı avının üzerine. Daha birkaç adım atmamıştı ki Kıyga içi acıma hissiyle doldu. Bu güzel ceylanın yemek olmasına izin veremezdi, dudaklarının arasından bir ıslık kopardı. O zaman canavarın güzel gözlü, ince bacaklı avı kaçtı gitti yel gibi. Tuzağının bozulmasından mıdır nedir kaplan yetişemedi leziz avına. O zaman nedenini gördü biraz uzağında. Tüm gücünü bacaklarına vererek Kıyga’ya doğru koşmaya başladı. Genç adam ne yapacağını şaşırmıştı. Saniyelerin aylar sürdüğü o kısa anda ne yapacağına düşündü ve savunma durumuna geçti. Dimdik ayağa dikildi ve uzun sağlam mızrağını sağ eline aldı, silkeledi, dengeledi öylece doğrulttu. Bekledi… Bekledi ve en uygun anı yakaladığında fırlattı ucu demir silahını. Özenle seçip ustalıkla biçimlendirdiği mızrağı karşısından gelen siyah çizgili ölümün bağrına saplandı. Saplandı saplanmasına da hayvanın sol ön pençesi sağ koluna bütün gücüyle indi. Yaralı hayvan beş on adım sonrasında durdu ve geriye döndü. Canavar ağzının bir hareketiyle göğsüne batan mızrağı çekip çıkardı yerinden. Yarasından kanlar aksa da pek etkilenmiş gibi durmuyordu. Birkaç saniye göz göze geldiler ve ardından bir kere daha atıldı ileriye. Kıyga elini kamasına atmak istediğinde sağ kolunun omzundan öylece sallandığını görmüştü. Canını ne kadar yandığını o zaman hissetti. Yine de burnundan soluyan iri hayvan ileri atıldığında kılıcını çekmeliydi. Sol eliyle denedi, kısa bir zorlanmadan sonra başardı da. Dosdoğru üzerine gelen kaplanı bekledi, bekledi. İçgüdülerinin emrettiği bir anda sağ yana çekildi ve bütün gücüyle indirdi kamasını. Bu darbe diğerinden daha öldürücüydü. Turuncu tüyleri kan içerisinde kalan hayvan sendeledi. Boğazının altında kanlar adeta fışkırıyordu. İşte o zaman kendisinin de iyice sendelediğini hissetti. Avı birkaç adım daha attı kendine doğru ama ön ayaklarının üzerine çöktü adım atacak gücü kalmamıştı. Acı bir bağırışla teri göğü inlettikten sonra kıpırdayamaz hale geldi. Onunla birlikte Kıyga da dizlerinin üzerine çöktü ve yüz üstü yere kapaklandı. Sonrası karanlıktı onun için.

Uzun çok uzun bir süre sonra obasında uyandığında tanıdık bir otağda olmanın huzurunu duydu. Üzerine hafif bir örtü örtmüşlerdi. Gözlerini açınca yanı başında anasını görünce içi bir hoş oldu. İnleyerek yerinden doğrulmak istedi. Sol kolunda destek aldı ama sağ koluna yüklenmek istediğinde o yana hafifçe kaykılmış, yokluk hissetmişti. İşte o zaman bir kolunun ta omuz başından olmadığını gördü. Gök Tanrı canını bağışlamıştı ama bedel olarak sağ kolunu almıştı. Köyünün otacısı Bayrı Baba bedenine şifa vermiş ama paramparça olan kolunu kurtaramamış omuzdan kesmişti. İşte bu yüzden çalık namını almış asıl adı unutulmuştu. Kafasını kaldırıp baktığında uğursuz hayvanın postunu yere serilmiş görmüştü. Daha önce kendisine hayranlıkla bakan genç kızlar ve kıskançlıkla bakan erkekler artık acımayla bakıyorlardı. Üzerine değen bakışlar ister istemez olmayan koluna kayıyordu. O da dayanamayıp kendini kırlara bayırlara vuruyordu.

İşte yiğit Kıyga böyle bir günün ikindisinde ağaca dayanmış düşünüyordu. Hiç yanından ayırmadığı köpeği ardı sıra geliyordu. Uzun süre dolanmıştı nereye gittiğini bilmeden. Sonra Yanında taşıdığı hurcundan aldığı bir parça lokmayı köpeğin önüne attı. Köpek koklaya koklaya yanaştı lokmaya ve ağzına attı ve çiğnemeye başladı. Önüne atılan birkaç lokmadan sonra kafasını ön ayaklarının arasına alarak uyuklamaya başladı. Hoş havanın etkisiyle Kıyga da gözlerini kapadı ve uyumaya başladı.

Bir ses duymuş gibi uyandı. Ayaklarının dibinde uyuklayan köpeği de kulaklarını dikmişti. Gözleriyle çevreyi taradığında havanın kararmaya başladığını gördü. Güneş sırtını dayadığı kayaların ardında çoktan batmış olmalıydı. Yerinden doğruldu kafasını gökyüzüne çevirdiğinden yukarılarda parlak bir yıldız gördü. Dikkatli bakınca yıldızın an be an büyüdüğünü fark etti. Duyduğunu sandığı ses bir ıslığa dönüşmüştü sanki. Ayaklarının dibinde yatan köpekte tedirgin olmuş görünmeyen düşmana doğru havlamaya başlamıştı. Bir süre sonra yukarıdan lacivert gökyüzünün derinliklerinden yere yaklaşmaya başlayan yıldız bir kuleye dönüşmüştü. Alt tarafından tutuşmuş gibi alevler çıkararak yaklaştı. Yere yaklaştıkça hızı düşmüştü ve dengeli bir şekilde vadinin diğer tarafına yüksek bir düzlüğe kondu. Boyu bir ağaç kadar yüksekti ve en az üç ağaç kalınlığındaydı. Renginin toprak yeşili olduğunu anlaması için çevresine savurduğu tozların yatışması gerekmişti. Daha neler olduğunu anlamadan ikinci ve daha büyük bir kulenin daha yaklaştığını gördü. Sonradan gelen gökyüzü mavisinin rengini taşıyordu. Üstelik bu kule diğerinden daha büyük daha kudretli diğer kuleydi. İkisinin de başlarında birer sivri külah vardı.

Kıyga, daha neler olduğunu anlamamıştı ki biraz daha küçük olan kuleden biri fırladı. Çevresine bakındı, onca uzaklıktan bile telaşlı olduğu fark ediliyordu. Araziyi enlemesine geçmeye karar verdi ve tam da Kıyga’nın dinlendiği yöne koşmaya başladı. Ardından diğerinin önünde başka biri belirdi. Kıyga olduğu yerde ürpermişti, gökyüzünün zebanileri dünyalarına inebilecekleri bir yol mu bulmuştu yoksa. Eğer öyle değilse neden akşamın alaca karanlığında gökyüzünden iki varlık inmiştir yere alevler ve dumanlar saçarak. Önce görüldüğünü düşündü çolak yiğit ama hemen yakınlarında saklanmak istediğini düşündü ve biraz daha sindi ağacın arkasına.

Meşe ağacının büyük gövdesine yapışarak merakını yenmeye çalışıyordu. Sağ gözünün gördüğü kendisini korkutmaya yetmişti. İblis veya her neyse üzerinden kalın parlak bir giysi vardı ve diğeri gibi kocaman bir kafaya sahipti. İriydi hantaldı ama çok hızlı koşuyordu. Meşe ağacı ile kulelerin indiği yer arasındaki açıklığı geçti. Önde gidenle arasında büyük açıklık olsa da hızlı koşması nedeniyle arayı kapatıyordu. Diğeri kafasını çevirip peşinde olanı görünce tekrar hızlandı ama ayağı takılınca yere düştü. İşte o zaman önde gidenin kafası koptu ve kendisinden ileriye fırladı gitti. Hâlâ Meşe ağacının ardında duran Çalık Kıyga küçük bir çığlık attı, koşan kişinin kafası kopmuştu.

Kıyga’nın bakışları diğerine kaydı. Sonra gelen daha iri yarıydı ama daha yavaştı. Hareketleri yavaş olsa da kararlı bir şekilde ne yapması gerektiğini bilen biri gibi hareket ediyordu. O da çabucak geçer arayı geçerken ilk gelen hata yaptığını ağaçların arkasına geçtiğinde anlamıştı. Gidebileceği hiçbir yer yoktu ve ötede öylece durdu. Nereye gitmesi gerektiğini bilemeyecek durumdaydı sanki. Önce sağdan sola ardından soldan sağa inceledi çevresini. O saniye bir mucize gerçekleşti ve yere yuvarlanan kişi yerinden doğruldu. Kıyga derin bir soluk aldı, rahatlamıştı. Çünkü kopan veya koptuğunu sandığı bir başlıktı. Yerinden doğrulanın uzun saçlarını görünce de içi kıpır kıpır oldu. Uzun saçlar havada öylece dalgalandı çok kısa bir süre. Ama kız gene kaçmaya başladı peşinden gelenden. Fikri tamamen değişmişti genç yiğidin, Sırma saçlı kız göklerden geldiğine göre bir melek olmalıydı, hem de Gök tanrının yarattığı en güzel meleklerden biri. O zaman Meleğe yardım etmesi gerekiyordu. Kaplanla boğuşan yiğit Kıyga ağacın arkasından çıktı.

Kız, Çalık’ın saklandığı yerin birkaç adım yakınına geldi. Göz göze geldiklerinde kız nefes nefeseydi üstelik Kıyga meleğinin korkusunu hissediyordu. Kahramanlık damarı atmaya başlamıştı delikanlının, birkaç adım öne çıktı, kızla iblisin arasına girince İbliste duraladı. İlk hamlesi iyiydi ama şimdi ne yapacaktı bilemiyordu. Aklına ilk geleni yaptı ve Çalık yere eğildi. Yerden avucunun içini dolduracak kadar iri bir taş aldı. Tarttı nişan aldı ve fırlattı. Bütün bunları bir göz açıp kapama süresinde yapmıştı. Taş gitti yaratığın kafasına geldi. Bir başkasını yere serecek büyüklükte ve hızda olan koca taş düşmanını anca sendeletmişti. Toparlaması çok uzun sürmedi, yürümeye devam etti. Yalnız bu defa yönünü düşman gördüğü Kıyga’ya çevirmişti. Üzerlerine geleni gören köpek olanca gücüyle havlamaya başladı ama yabancı bir adım bile durmadı.

İkinci taşı fırlattığında yabancı avının elinden kaçamayacağını bilen her avcı gibi yaşadığı anın tadını çıkarıyordu. Adım adım yaklaştı. Arkadaki dik kayalıklar yüzünden kaçamayacaklarını anlamış olmalıydı. Kıyga, elini belinde taşıdığı kamaya attı. Lakin yanına kadar gelen uzun boylu yaratık bir darbeyle Kıyga’yı beş adım ötedeki çalıların üzerine fırlattı. Sahibinin durumunu gören köpek daha çok havladı ama o da nasibini aldı ve başka bir yere savruldu. Tekrar asıl hedefi olan kıza yöneldi. İlk gelen, kaçabilmek için kayalara tırmanmaya çalışıyordu ki önce ayak bileğinden yakaladı ve yere çaldı. Ardından o güçlü parmakları kızın boynuna yapıştı. Kız Nefes alamadığı için çırpınmaya başladı. Elleri istem dışı rakibine vurmaya çalışsa da uzun boylu yaratığın uzun kollarından dolayı boşluğu dövüyordu. Hırıltılar çoğaldı, hareketler yavaşladı. Gözleri yerlerinden fırlayacak gibi olmuştu.

Yaratık önce sol elinin en küçük parmağını kızın bedenine batırdı. Kısa bir acı çığlık sonrasında kızın hareketleri yavaşladı. Ardından belinde taşıdığı bir kutuyu çıkardı. Bu bir yumruktan biraz büyük bir metal kutuydu. Kutunun hemen yanında duran küçük bir metal boruyu çıkardı. Kızın şah damarına yaklaştırdı. İğnenin etkisiyle Kızın hareketleri iyice yavaşladı, hırıltılar azalmaya başladı yüzü kıpkırmızı olmuştu kan dolaşımı kesildiği için. Ucu sivri olan boru ile boyun damarı arasında çok az bir boşluk kalmışken kendisini kurtaracak darbe geldi. Kafasının yanına inen koca taş ciddi anlamda sarsılmasına sebep olmuştu. Bir kere daha kızı bıraktı. Yüzünü döndüğünde bir darbe daha aldı kafasına. Yaratığın başlığı çatlamıştı. Öfkeyle başından çıkardığı küre biçimindeki başlığı Çalık’a fırlattı. Bu arada kız boş çuval gibi olduğu yere yığılmıştı.

Neredeyse kendinden en az iki karış daha uzun olan düşmanından birkaç adım geriledi ve iyi bir savunma pozisyonu almaya çalıştı. O geriye doğru çekildikçe iblis adım adım kendisine yaklaşıyordu. Ne şekilde bir darbe indirmesi gerektiğini düşünürken ayağının bir nesneye takıldığını gördü gözünün ucuyla baktığında az önce savrulan kaması olduğunu gördü. Hızla eğildi ve kavradı bıçağı. Şimdi içi biraz daha rahattı ve tek koluyla bıçağı değişik şekillerde tutuyordu. En sonunda kararını vermiş olmalıydı ki sivri tarafından yakaladığı bıçağı iblisin kalbinin olduğu yerdir diyerek göğsüne fırlattı. Her zaman biley taşında keskin tuttuğu kaması yaratığın omzuna saplandı. Düşmanı sendeledi, ama yıkılmadı. Sert bir hareketle kamayı çıkardı ve sağına doğru fırlattı. Yaralanmasına rağmen gücünden bir şey kaybetmediği belli oluyordu. İblis kendisinden beklenmeyecek çabuklukta Kıyga’yı yakaladı. Sert bir darbe suratına indi. Genç adam ne olduğunu bilemedi. İkinci darbe daha hafif gibi görünse de burnundan kan gelmesine neden olmuştu. Üçüncü darbeden sonra ayakta duracak gücü kalmadığı için olduğu yere yığıldı kaldı. Soğuk bedenin üzerine çullandığını hayal meyal hatırlıyordu. İki elin güçlü parmakları kafasını kavradı. Belli ki bu boynu koparacaktı.

Yere yığılmış olan kız hemen yakınına düşen ilkel silahı görünce yerinden doğrulmaya çalıştı. Peşinde olan kuduz bir hayvan gibi kurtarıcısının üzerine çökmüştü. Bacaklarının titremesine aldırmadan birkaç adım yürüdü ve düşmanının yanına geldi. “Urkal” dedi güçlü bir sesle. İblis dönüp bakınca Elindeki bıçağı yaratığın boynuna sapladı. Keskin çelik neredeyse sapına kadar adamın gırtlağına girmişti. Yerde yatanı bırakıp ellerini boğazına götürdü. Fışkıran kanı durdurması mümkün değildi. Kan parmaklarının arasından vücuduna yayılıyordu. Kız korkuyla birkaç adım geri çekildi. Birkaç saniye sonrasında her şey olup bitmişti.

Kan gölünün ortasındaki bedeni geçip yerde kalan kurtarıcısına ulaştı. Delikanlı hâlâ yaşıyordu. Onu buradan götürmesi gerekiyordu ama daha önce yapması gereken bir iş vardı. Urkal’ı sürükleyerek ve de bin bir çaba ile kendi gemisine götürdü. Aracın kumanda koltuğuna oturttu ve gerekli ayarlamaları yaptı. İşlerini tamladığında “Aracın kendini imha sisteminin geri sayımı duyuluyordu. Biraz uzaklaşınca Urkal’ın gemisi havalanmıştı. Eğer Kıyga uyanık olsaydı ıslık sesini tekrar işitecekti. Koşarak kendisini kurtaran adamın yanına geldiğinde gemi iyice uzaklaşmıştı. Önce bir patlama oldu yukarılarda. Büyük bir ışık dalgası yayıldı çevreye. Bir an gökyüzü aydınlandı ve ardından gene karanlık. Kız kurtarıcısını yerden kaldırmaya çalıştı. Genç adamında gayretleriyle kendi aracına taşıdı. Kapısını kapattı. Geminin ışıklarını açtı.

Bir yıla yakın bir zaman geçmişti. Reis Bakuy’un obası Küçük oğlu Kıyga’nın kaybolduğu ve büyük bir kulenin peydahlandığı yere yakın kurulmuştu. Kayın ağacının yanında duran kule içerisinden bazen müzik sesleri geliyordu bazen de ışıklar. Ama kulenin yanında duran kayın ağacı büyüdükçe büyüdü. Buna ne kendi obasındakiler ne de diğer komşu obadakiler bir açıklama getiremiyordu. Ve bir sabah her şeyin çok çok normal göründüğü bir sabah Oba uyandığında büyük kulenin yerinde olmadığını gördüler. Büyük kule gitmişti. Güneşin ışıklarıyla kayın ağacının yarıldığı görüldü.. Devamını ozanlar şöyle anlatırlar… “Bir gün ağacın gövdesi ansızın yarıldı, içinden beş küçük çadır, beş küçük odacık görünümünde ortaya çıktı. Her odacığın içinde bir çocuk bulunmaktaydı. Çocukların ağızlarının üstünde asılı birer emzik vardı, onlar bu emziklerden süt emiyorlardı. Işıktan doğmuş olan bu kutsal çocuklara halk ve halkın ileri gelenleri çok büyük saygı gösterdiler…”

Tek kolunu canavarla boğuştuğunda kaybetmiş olan yiğit Kııyga’dan bir daha hiç haber alınamadı.

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.