Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Baharat Kervanı Masalı

On bir senedir evli olan çiftin çocukları olamıyordu. Kadın bir gün bebeklerini sarıp sarmalamayı arzuluyordu fakat kaderleri, yalnızca iki kişilik ihtiyaçlarıyla yaşamaktan öteye gidemiyordu evin içinde. Kadın, mutfağında birkaç çocuğun varlığıyla yemek yapmanın hayalini kurarken adamın tek derdi eve gelirken karşılanmaktı. “Baba!” çığlıklarıyla olsun olmasın. Yeter ki kadın kendisine hizmet etsin. Karşılıklı iki muhabbet etmekten çekiniyordu kadın, adam zaten bu fikre hiç yanaşmıyordu. Aklı hep dışarıdaydı. Ya kahvehanede tavla oynamanın eğlencesindeydi ya da gazinoda yeni kadın keşfetmenin peşindeydi. Tabii bulduğundan değil, kadının hayali çocuklu bir yuva ise adamın da hayali buydu. Yeni heyecanlar tadabilmek; parası olsa yeni mekânlara savrulabilmek. Çeşit çeşit kadınlar tanıyıp sevmek.

Doktorun koyduğu kesin teşhise bakılırsa sorun adamdaydı. Kısırlığını kabullenemiyor ve suçu yine kadına atıyordu. Her akşam sofrasında çekinerek kocasına doktorun söylediklerini tekrar ettiğinde;

– Aman be kadın, ağız tadıyla yemek yedirtmiyorsun! Doktorların bir şey bildiği yok, senin yüzünden olamıyor çocuğumuz. Paramız olduğu vakit muhakkak kısırlığını giderecek tedaviyi yaptıracağım sana. Sonra da çok istediğin çocuklarına kavuşacaksın.

– Düşünsene bey, evin her köşesinde günler curcuna ile geçecek. Sen de istemez miydin?

Soruyu neredeyse tüm benzer versiyonlarıyla sorsa da yanıtını alamazdı; kocası yemeğine çoktan odaklanır, masanın karşısındaki kişiyi unuturdu. Kadının aradığı konuşma bu değildi; aktarılan cümlelerde ne teselli vardı ne de ilgi alaka. Aradığını tanrıda bulmak ümidiyle kocasını yemeğiyle salonda bırakıp yatak odasına geçerdi. Kadın, çaresiz olduğu kadar öyle istekliydi ki, bilim ve din çarelerinden aynı anda yararlanırken garip hissetmiyordu. İkisinden de medet umar, tedaviyi araştırmasının ardından yatmadan önce dualar eder öyle uyurdu;

– Bir gün bu sessiz iki kulunu mutlu et, onlara hayırlı evlatlar nasip ederken dükkânlarına bereket getir.

Gel zaman git zaman, adam sahibi olduğu baharatçı dükkânında oturmuş sabahın erken saatlerinde siftah beklerken içeriye dilenci olduğunu tahmin ettiği birisi girdi.

– Daha mal satmadım, haydi başka kapıya!

Dükkân sahibini dinlemedi ve ona bir adım daha yaklaştı. Füme rengi yırtılmış bir montu ve çöpten aldığı besbelli, ilmekleri sökülmüş yün atkısı vardı bedeninde. Başı öne eğikti, bir türlü göremedi suratını. Kirden kararmış nasırlı elini uzattı. İri parmakların arasında mühürlenmiş bir zarf vardı.

– Her insan elimdeki için birbirini öldürmez mi? İşte sana fırsat! Beni öldür ve zarfı al.

Ne dediğini ilk başta anlayamadı.

– Yürü git işine, sabah sabah!

Adamın masasına zarfı koydu hiç gocunmadan. Göz göze geldiler, nitekim yüzünü görebildi. Cildi nemsizlikten kurumuş ve kaşımaktan bölge bölge yaralar oluşmuş zamanla. Epeyce uzun beyaz sakalının dudak çevresindeki kılları yoğunlukla sararmış. Bu kadar bakımsız insan olmamalı diye düşünerek karısının özenip aldığı haki yeşil rengi polo yaka tişörtüne çeki düzen verme gereği duydu. Dilenci daha sonra bakışlarını raflara yöneltti. Ne yapacağını kestirmeye çalışıyordu yaşlı adamın. Ürünlerini çalabilirdi, dikkatli olmalıydı. Peki ya bu zarfın içinde ne vardı? Merakına yenik düşmesi başına iş açabilirdi. Sandalyesinde oturmuş siyah kaşlarını çatarken ayağa kalktı, kavga etmeye hazırdı. “Bu ne cüret!” dedi içinden. Yine de sakin olmayı sürdürdü.

– Gördüğüm üzere ikimiz de yaşını başını almış insanlarız. Hatta sen benden büyüksün. Aman bir tatsızlık çıkmasın! Sen haddini bil, ben haddimi bileyim, oldu mu? Şimdi al şu zarfı, haydi başka kapıya!

Dilenci epeyce rahattı, sanki onun dükkânı gibi baharatlara bakmaya başladı. Etrafı gözlemledi, bazen kavanozları açıp kokularını duyumsamak istedi. Anason kokusunu ciğerlerine çekiyordu. Nane kavanozunun kapağını henüz açmasına rağmen yoğun kokusu etrafına çoktan yayılmıştı. O sırada ürünlerin sahibi tezgâhın arkasına geçti. Paralarını da koruması gerekir, ne olur ne olmaz.

– Elma kurusu yok sanırım dükkânda?

– Yok efendi yok! Bu mal hiç yoktur bizde, asla da olmayacaktır.

– Bu kadar sinirli olma lütfen, alt tarafı kuru elma. Hem daha çay çeşitlerine de bakacağım. Lakin önce şu bilinmezliği az da olsa açıklığa kavuşturalım; mühürlü zarf artık senin ve karının. Doya doya isteyin.

Israrla devam eden anlamsız ve esrarengiz konuşmalar canına tak ediyordu, tüm gün deli adam ile mi uğraşacaktı? Tekrar masaya döndüğü gibi üstünden zarfı alıp ona uzattı. Fakat adamın umurunda değildi. Anlattıkça anlattı.

– Bir kervansaray düşün, sunduğu birkaç şartıyla sana dilediğin her şeyi versin. Zamanında çoğu kervan bu mekânın önünden tedirginlikle geçermiş. Nedendir bilinmez korkarlarmış. Lakin binanın eşsiz fırsatı insanları sevindirmeli. Eğer bir insan açgözlü değilse zaten ne istediğini bilmez mi?

Gizemli tavrıyla bu sefer kekik baharatının kavanozuna burnunu yaklaştırırken adamın cevabını duymak için bir müddet bekledi. Adam hâlâ sessizdi. Elinde kalmış zarfıyla konuşmasının bitmesini ve dükkânından defolup gitmesini istediği suskun kalmasından belliydi.

– Bahsettiğim kervansarayın özelliği kapıdan içeriye girdiğin andan itibaren tüm sonsuz dileklerinin gerçekleşiyor olması.

– Böyle masallara inanmam, baştan belirteyim. Hem gerçek olsaydı niye bana söyleyesin, en çok senin ihtiyacın var.

İkna etmek esrarengiz adamın işiydi. Ağır birkaç adımıyla masaya vardı; dükkân sahibinin elindeki kâğıdı aldı ve tekrar masanın üstüne, “Bu kâğıt parçasının yeri burası.” der gibi avuç içiyle sertçe bastırdı. Parmaklarını aralayıp zarfın damgalı mühür kısmına dokunurken sinsice tebessüm etti.

– Kadının ile çocuklarınız olur veya bir evin içinde kadınların olur. Anlattıklarıma inanmıyorsun çünkü gerekenden fazlasını istemekten korkuyorsun. İhtiyacının dışındakileri elde etmeye çalışırsan bedelini illa ki fazlasıyla ödersin, bunu biliyorsun. Benim ise ihtiyacım yok; herhangi bir dileğim yok.

Karısının dışında kimse bilmiyordu ailevi problemlerini. Hadi diyelim ki kadın ağzından kaçırmış komşusuna söylemiş olsun, komşusu da bu adama söylemiş olsun. Peki ya içten içe istediği ve hayalini kurduğu hayatı nereden biliyordu? Nasıl anlamıştı?

– Hayallerimizin olduğunu nasıl anladın?

– Hayaller ve beklentiler; insanlığa ölümü unutturan iki gereklilik. ‘Herkeste var olan zaaflar belki de ve dilekler ancak insanlar için vardır.’

İkinci cümleyi içinden söylemişti. Dükkân sahibinin kararlılığını yitirip ikilemde kalmasını gördükçe ona acımaya başladı. “Acaba…” diyordu, “Acaba tüm anlatılanlar gerçek olabilir miydi?” Mucize ayaklarına kadar gelmişken ya kuşkuculuğuyla elinin tersiyle iterse. İçini kemiren bu olasılık yabani otlar gibi arsızlaşarak çoğaldı. Şüphesi hayallerinin gerçekleşeceği ihtimaline kadar geçerliydi, sonrası bilinçsizce her denilene inanma ile kendinden geçme gerektiriyordu. Artık yaşlı adamın ağzından çıkacak her eylemi yapacaktı. Böylelikle yaşlı adam konuşmaya devam etti;

– Ne dilersen dile gerçekleşecektir. Örneğin para iste hayalleriniz sizin olsun. Ev, araba, evlatlar, kadın… Özellikle kadınlar. Ama bir şartla.

– Nedir o?

Hemen atlamıştı lafa. Hiç kuşkusuz her sazan avında bu soru harfi harfine ve hevesli olduğu belli aynı ses tonuyla sorulurdu, arzuları olan insanlar tarafından. Önemli olan her sazanın isteğine göre anahtar kelimeleri özellikle vurgulamaktı. Hayırlı evlatlar veya şehvetli kadınlar. Gibi.

– Beni öldürmen gerekiyor.

Adam panikledi. Bunu asla yapamazdı! Cinayet işlerse nasıl geri dönüşü olacaktı? Başını iki yana salladı. Dilekleri gerçek olacak diye hayatını mahvedemezdi.

– Başka bir seçeneği daha olmalı. Birkaç şartıyla demiştin… Sunduğu birkaç şartıyla. Daha fazla olmalı.

Pazarlık yapabiliyor olması iyi bir ticaret adamı olduğunu gösteriyordu. Hâlbuki hayır deyip hâlâ dilenci gördüğü adamı kapı dışarı edebilirdi. Yaşlı adam ise çoktan ağına almıştı onu, anlattıklarını detayına kadar dinlemiş ve alternatif bulmaya başlamıştı bile. Hiçbir şey değişmeden kalsın isteyip koşulları zorluyordu; belli ki istediğini alacaktı. Ha öyle ha böyle.

– Eğer beni öldürseydin şimdi dileklerine kavuşacaktın. Lakin sen zor seçeneği seçiyorsun. Sonuca ulaşabilmen için yolculuk yapacaksın ve güzel bir kadın sana yardımcı olacak.

Birden gözleri parladı adamın. Esrarengiz adam neler diyordu böyle; dilekler, kadınlar, belki de paralar… Bu fırsatı asla kaçıramazdı. Coşkusuna rağmen içinde bitmek bilmeyecek şüphe, makas gibi tekrar yabani otları biçiyordu. Dilenci kılıklı bir adama inanamazdı, mümkün değildi bu!

– Hayır, hayır. Gerçek olsaydı anlattığın, kervansaraydan herkes yararlanıyor olacaktı. Neler diyorum ben! Sanki doğruymuş gibi gerçekliğini tartışıyorum deli bir adamla. Meşgul etme beni artık.

– Çünkü sen seçilmişsin Tanrıoğlu Adem! Baban bir zamanlar bu dükkânda baharat ticaretini öğretirken oğluna, senin aklın başka işlerdeydi. Arkeolog olmak istiyordun; raflara dokunmak yerine toprağa dokunmak istiyordun. Bunu başardın da. Baban seni dükkândan kovduğu gün elma kurusunun dolu olduğu kavanozunu alıp sinirden yere atmıştın; bir daha dönmemek üzere. Fakat okulunu yarım bırakıp dükkâna dönmek zorunda kaldın.

“Soyadımı elbette bir yerlerden öğrenebilir fakat kavga ettiğimiz o gün yalnızca babam ve ben vardık dükkânda. Nereden bilebilir bu kadar detayıyla?” Kendine sorduğu sorular aklını iyiden iyiye karıştırmaya başladı. Yaşlı adamın konuşmasını istiyordu; daha başka neler biliyor olabilirdi ki?

– Geri döndüğünde babanın öldüğünü öğrenmiştin ve ondan özür dileyemediğini hatırladıkça içinde hep bir hüzün var senin. İşte sana fırsat; dileklerin çocuklardan ve dükkânın bereketinden ibaret olsun. Pişmanlıkların ve tedirginliklerin zamanla hallolur giderler. Yeter ki sen, sana ait olanlara sahip çık.

– Tamam bu yolculuğu yapacağım. Ancak yolda giderken düşünmek istiyorum ne dileyeceğimi.

– Tabii ki, etraflıca düşünürsen daha ferah bir yaşama varırsın. Ayrıca belirtmeliyim ki, mühür ancak yolculuğunu tamamladığın zaman açılabilir. Dikkatli oku zarfın içindeki kâğıtta yazılanları ve sonunu imzala. İşte o an kervansaray senin için her şeyi yapacaktır. İmzayı attıktan sonra artık orası sadece senin olacak ve yuvana dönsen bile dilek dilemeye devam edebileceksin. Yaşamın boyunca istikrarı da öğrenmelisin, gerektiği anlarda ve yeterli miktarda istemeyi bilmelisin. Sana bir de masal kitabı vereceğim, sayfaların arasında kervansarayın adresi var. Yolculuğun boyunca oku. Bazen masallar gerçek olur, sadece çağına uygun gidişat ile uyarladığın ve dersler çıkardığın sürece.

Lafı bittiğinde masal kitabını da zarfın üstüne koydu. Kapağında isim yazmıyordu, kahverengi ve hafif yıpranmış bir kitap. Yaşlı adam kadar bilinmezdi. Arkasına dönüp kapıya ulaştığında dükkân sahibine bakmadan yüksek sesle;

– İyi yolculuklar! Dileklerin bir gün bedel ödetmesin.

Saate baktığında dükkânı kapatma vakti henüz gelmemişken, “Bugünlük bu kadar yeterli.” dedi. Zarfı şöyle bir inceledi. Şansını denemek için mührün açılmasını zorlasa da nafileydi; kurallar net ve kesindi. Kitabı da çantasına koyup eşyalarını topladı. Yapacak mıydı gerçekten bu yolculuğu? Belki de yaşlı adam deliydi ve her şeyi uydurmuştu. Dolandırıcı olsa en başında parasını alırdı. “Ama dileklerimizi ve babam ile ilişkimizi nokta atışı nasıl bilmişti?” İşte bu soru mistik olayın merkezinde olduklarının kanıtıydı. Elinde çantasıyla duraksadı. Kaybedecek bir şeyi var mıydı yok muydu? Karısını düşündü, çocuklarıyla mutlu olacağı hâlini düşündü, yuvasını düşündü. Yolculuğun sonunda onu bekleyen kadını düşündü ve kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Belki onu orada bırakır ya da birlikte dönerlerdi. Dükkânı hiç bu kadar dolu zihinle kapatmamıştı. Alelacele eve giderken esnaf dostlarının varlığını yok saymıştı bile. “Nereye böyle Adem?” diye şaşkın şaşkın soranlara kulak asmadan, koşar adımlarla yürümeyi sürdürdü. Eve ulaştığında misafirlerin olduğunu gördüğünde selam vermeden onları kovmaktan beter etti. Nihayet karısıyla yalnız kaldığında masaya oturmasını istedi ve yaşadıklarını üstün körü anlatmaya başladı. Fazlasını bilmesine lüzum yoktu.

– Benim bir yolculuğa çıkmam gerekiyor Havva. Kısırlık tedavin için para buldum.

– Ne diyorsun bey? Şimdi mi, hemen mi? Güvenilir mi? Sorup soruşturdun mu?

– Güvenilir ya hu güvenilir, deyip konuyu geçiştirirken ayağa kalktı. Yatak odasının bir köşesinde yerde duran bavulunu, nevresim bozulmayacak şekilde yatağa bırakıp çekmecelerdeki giysilerini yerleştirmeye başladı.

Kadın da bir taraftan kocasının peşinde dönüp dolanırken dolaptan hırkasını çıkarıyordu. Kapının arkasında asılı duran yağmurluğunu da alıp bavula koydu. Birkaç tişört eklerken gözü atletlerin katlı olduğu çekmeceye ilişti. Gittiği yerde hava nasıl olacaktı ki? Üşür müydü yol boyunca? Ne yiyecek bu adam! Bavulu ona teslim edip mutfağa koştu. Dünden kalan testi kebabı; akşam yemeği için pişirdiği barbunya piyazı ve kabak çiçeği dolması vardı. Ayrı ayrı birer kaba aktarıp seyyar soğutucu çantaya buzlar ile birlikte yerleştirdi. Salona tekrar vardığında adam çoktan hazırdı. Komodinin üstünde duran dolma kalemini, tişörtünün cebine astı. Yemeklerin bulunduğu çantayı da karısının elinden alıp kapıya yöneldi. Kadın son anda aklına takılan atleti çekmeceden çıkarıp bavulun bir yerine sıkıştırması için adama uzattı.

– Dur kadın, atlet niye yazın bu sıcağında? Hırka kâfi gelir.

– Ne bileyim, üşümez misin? Hem keşke sabahı bekleseydin. Bu ne acele, beni de peşinden sürükledin. Hiçbir şey anlamadan seni hazırlayıp yolcu eder buldum kendimi.

– Akşam yolculuğu iyidir hanım, gece oraya varırım. Sabahına da dönmüş olurum. Dileklerimize kavuşuruz böylelikle.

Yolculuk, tren camındaki karanlık manzarayla akıp giderken ışığın kıymetini anladı Adem. Yettiği kadar ışık miktarıyla, kucağında okumak için duran masal kitabının yazarına baktı ama bulamadı. Zamanında deneyimli birisi yaşamını yazmış olmalı diye düşündü. İlk sayfasını açtı ve okumaya başladı;

Bir kervan ruhunu yüceltebilmek için kendini sadece yoluna adar. Gece ve gündüz bahaneler üretmeden yürür güzergâhında. Maneviyatının yanında maddi varlığı da çoğalır zamanla. Doğu- batı doğrultusunda, yaz ayının sıcaklığı, insan kafilesinin su sıkıntısı çekmesine neden olur genellikle. Kimsenin şarkı söylemeye ve hatta gülmeye hâli yoktur. Güneşin kavurmasıyla acılaşmış suyun kıymeti küçük yudumlarla sırayla içilmesini gerektirir. Yol boyunca develer yükümüzü taşırlarken etraftaki otları gözden geçirirler ve uzun boyunlarını bünyelerine güç katacak besinlere doğru uzatırlar. Ne adımlarının ritmi ne de yolcuların mesafesi bozulur. Uyumlu hız ve düzen ile ipe sarılmış gibi devam ederiz yolculuğumuza. Baharatları oradan oraya taşırız biz, nehir yataklarını ve dağları ticaret yapmak için geçer dururuz. Yolcularımızın sayısı fazla değildir, develerin yükleri baharatlardan oluşur.

Günlerimizin planını yapan ve yürütme gidişatını gözetleyen kervanbaşımız, kervancılar ve deveciler tarafından tanınan bir insandır. Yolda başımıza gelecek herhangi bir hırsızlık veya eşkıya saldırısı durumunda kervanıyla birlikte hareket eder. Bizim fikirlerimizi de harmanlayıp bir karara varan kervanbaşımızdır. Bir de çavuşumuz var bizim. Suyun ve yiyeceklerin planı ona aittir. Ve konaklayacak yeri ilan eden görevlidir. Çınar ağaçlarını ve çeşmeyi gördüğü an kervansaraya yaklaştığımız anlayıp bizlere bildirir.

Bir yolculuğumuzda güneş batarken terk edilmiş bir yapının önünde bulduk kendimizi. Çavuş detaylıca inceledi. Kervanbaşıyla da binaya baktılar; ufak bir konuşma geçti aralarında. Ardından bize döndüler.

“Bu kervansaray olmaz.”

“Ne yiyip ne içeceğiz biz? En önemlisi dinlememiz gerekiyor. Develer daha fazla dayanamaz. İnsaf et kervanbaşı! Uzun yol gideceğiz.”

Kervanbaşı ürkütücü binayı tekrar inceledi. Yerin altında cinler vardır düşüncesiyle kalmaktan vazgeçmişlerdi, emindi var olduklarına, bakışları çok net anlatıyordu batıllara olan tedirginliğini. Ve yıkık dökük duvarlarından sıyrılıp onların yanlarında dolaşacaklardı. İhtimali bile ürkütücüydü onlara göre.

“Çavuş haklı, bu gece kalamayız. Bir sonraki kervansaray çok uzak olsa da lanetinden daha az acı verir insana, uzayıp gidecek olan yolcuğumuz.”

“Lanet mi?”

Okuduğu bazı cümlelerin onu ilgilendirdiği belliydi. Lanetli olduğunu bilmiyordu, şaşırmıştı ve sanmıyordu da. Uydurulmuş bir şehir efsanesinden başka bir şey değildi. Bu şekilde bahsedilmesi gerekiyordu çünkü sonsuz dilek hakkı seçilmişler içindi. Kendisi ve kitabı yazan adam için. Diğer insanlar asla bilemezlerdi. Adem hakkıyla okuyamıyordu masalı, sadece anlatılan püf noktaları okuyor olması alacağı miktara bir adım yaklaşmasını sağlıyordu. İstediği yol değildi; istediği yolun sonunda elde edeceği zenginlikti. Birkaç sayfa atladı. Fazla ayrıntıyı değil sonucun getirdiği garantiyi bekliyordu.

“Evet lanetli, hatta birbirimizin duyduklarını karşılaştırdık. Çavuş da benim duyduklarımı duymuş. Terkedilmiş binanın içinde bizi kandıracak bir büyü var.

İnandıkları büyüler, cinler ve lanetler hepsi birbirine karışmıştı. Zavallı binadan alıp veremedikleri neydi böyle? İnsanoğlu, güzelim yapıları hem kendi korkuları hem de zevkleri uğruna yıkmak isterlerdi. Ben ise yıkmadan, olduğu gibi değerlendirmek, ufak değişikler ile yeni çağa uydurmak isterdim.

“Siz gidin ben gelmeyeceğim.” dedim onlara.

“Neden?” diye sordu kervanbaşı.

İçimde hiç olmadığı kadar umut vardı.

“Burayı güzelleştirmem gerekiyor.”

“Sen aklını mı kaçırdın? Kervansaray çoktan lanetli ve uğursuz. Neresini düzelteceksin. Rivayete göre bir zamanlar dopdolu olan bu yerde dinlenirken ipek kervanı, kervanbaşı gece su içmek için uyanmış. Terkedilmiş yerleri mesken tutan güzeller güzeli bir kadın ile tanışmış. Şeytanı korkutup kötü ruhları kendi bünyesine alacak türden bir varlık. Kadın onu şarap kasesiyle etkilemiş. Adam şaraptan yudum yudum içtikçe mest olmuş. Ve kadın büyülü bir kâğıt imzalatmış. Dediklerine göre imzasını attıktan sonra kervansarayın duvarları dileklerini duyar olmuş. İlk başta kulağa hoş gelir sunduğu fırsat. Sonsuz dilek hakkı verilmiş kendisine; ne büyük lütuf! Lakin adam keyfini çıkaramadan delirmeye başlamış. Ne dileyeceğine karar veremediği için.”

“Peki kervanın geri kalanına ne olmuş?”

Soruyu sormamın sebebi kervandaki diğer adamların bir gayesi veya gerçekçi isteği yok muydu? Bu kadar mı habersizlerdi yaşamaya dair? Farkındalığı olmayan aciz insan topluluğu.

“Gecelere ve yeraltı dünyasına egemen bu kadın, kervanı binaya hapsetmiş. Hiç çıkamamışlar ve diğer kervanlar da korkudan buraya uğramaz olmuşlar.”

Gördükleri kadını Adem de mi görecekti? Gerçek bir kadın değil miydi? “Okuduğun bir masal.” dedi içinden. Yazılanları alıp gerçek hayata aktaracaktı o kadar. Onu bekleyen kadın da gerçekti, tüm güzelliğiyle. Bir sayfa daha atladı.

“Biz gidiyoruz o vakit evlat, kendine iyi bak. Rotamızı gökyüzündeki yıldızlara bakarak bulacağız, sen ise kendini sakın içeride kaybetme.”

Bazı yazılanlar ne kadar da gereksiz ayrıntı veriyordu. “Bana ne yıldızlardan!” Epeyce sıkılmaya başlamıştı. Zaten normalde de kitap okumayı hiç sevmezdi. Bir sürü laf kalabalığı; herkes düşünmüş, farklı fikirler oluşmuş, oluşan fikirler kâğıtlara dökülmüş ve yorumlar da gittikçe çoğalmış. Anlamsız bir uğraştı okumak ve yorumlamak. “Hah, asıl bilgi almak istediklerim kervansarayın içinde beni bekleyen gidişat.” Elli altıncı sayfadaydı.

Beni geniş bir avlu karşıladı. Kervanbaşının anlattığı kadar güzeldi. Ancak güzelliği benim için bir anlam ifade etmeyecekti.

“Ben de sizi bekliyordum hanımefendi. Sizden, demek istediğim sihrinizden ufak bir talebim olacak.”

“Gel yanıma otur, tatlı sevgilim. Dileğini söyle, arzunu vereyim sana.”

“Hayır, şu an bulunduğum konum gayet iyi.”

Cümleleri atlayarak okurken adamın dileğini ve kadının neler yapacağını merak ediyordu. Salaktı bu adam. Oturması gerekirdi yanına. “Ah gerçek kadınıma ulaşmama çok az vakit kaldı.”

Şaraptan sadece bir yudum aldım; bir dileğime karşılık bir yudum. Derin bir nefes aldım ve dileğimi açıkça söyledim. Kararlıydım.

“Kervansarayı yaşanır hâle getirmek istiyorum.”

Kadın şaşırdı isteğime. Güzel gözleriyle bana bakarken başıyla onayladı.

Dayanamayıp kitabın son sayfasına kadar yaprakları atladı yeniden. Kaçırdığı öğretilerin değerliliğini hiçe sayıp faizi istedi.

“Ben burayı güzelleştirdim. Dileğime kavuştum hatta mutlu olduğum her günün nasıl geçtiğini anlamamışım ki yıllar geçmiş. Yaşlanmışım. Ölmek üzereyim. Dileğim bitiyor ve bu ihtişamlı kervansaray benim değil artık. Bir gün gelecek ve lanet tekrar uğrayacak. Umarım o zamana kadar her insan bilinçli isteklerde bulunurlar. Özellikle torunumun torunu bana benzer, dünyayı güzelleştirir.”

Trenden indi Adem. İstasyonda müsait bir bank bulup eşyalarını bir süreliğine oraya koymak istedi. Hem biraz soluklanacaktı. Bavulunun hemen ön kısmından hırkasını çıkarıp giydi. Hava serinlemeye başlamıştı. Karısı yine haklı çıkmıştı. Sözde bitirdiği masal kitabının orta sayfasını tekrar açtı. Hüsrana uğratmıştı yazılanlar; hiçbir bilgi vermemişti. En iyisi, hiçbir bilgisi olmadığı hâlde kendisinin çözmesiydi. Etrafa adresi sormakla başladı işe, böyle daha çabuk bulurdu. Genç bir çocuk gördü; “Şehrin sokaklarını detaylıca tanır böylelikle kasabaya nereden gidileceğini de pratik yoldan anlatır.” dedi içinden.

– Bey amca, böyle tarif etmekle olmaz iyice kayboluverirsin. Hem kasabaya yol uzun. Zaten hava karanlık, hele ki gideceğin yerde ağzıyla içmeyenler çok olur. En iyisi atla arabama seni götüreyim.

Arabayla dar yollardan geçerlerken buranın efsanesini bilip bilmediğini öğrenmek istiyordu. Esrarengiz adamın kervansaray ile ilgili anlattıklarına inandığı için halkın bu binadan ne kadar yararlandığını özellikle öğrenirse yapacaklarını yeniden gözden geçirecekti. Belki de haberleri yoktu. Seçilmiş olması bu kadar muhtemel miydi? Eğer efsaneyi sorarsa dikkat çekebilirdi. Havadan sudan konuşmayı tercih etti yol boyunca. Baharat dükkânını ve karısını anlattı, genç oğlana evli olup olmadığını sordu;

– Yaşım yirmi yedi bey amca, üç yaşında kızım var benim, ellerinden öper.

Sanki yaşı epeyce geçmiş hatta evde kalmaktan son anda kurtulmuş gibi bahsetmişti yaşından.

– Allah bağışlasın delikanlı, Allah dâimi mesut etsin aileni ve seni.

– Sen niye geldin peki buraya? Gecenin zifiri vaktinde fotoğraf çekmeye veya yıkıntı yapının tarihini araştırmaya gelmedin herhalde?

Korktuğu başına gelmişti. Söylemesi imkânsız sonsuz dilek efsanesi gerçeğini kıvrana kıvrana yalana dönüştürmesi gerekiyordu. Okuduğu masal aklına geldi; zamanında bu yoldan geçmiş baharat kervanını belirtecekti. Soyunun o kervana dayandığını anlatacak bir masal da Adem uyduracaktı.

– Dediğim gibi baharat işiyle uğraşıyorum. Büyük dedem baharat kervanında; kervancılarca tanınan kervanbaşı görevini yapmış zamanında. Sabah öğrendiğim kadarıyla bulunduğumuz yoldan arabayla değil de develerle yolculuk ederlerken bu kervansarayda kalınmış. Ziyaret etmem gerekir diye düşündüm; ticaretin nazlı meşakkatine bir de onun gözünden bakmak istedim. Hanım da söylendi senin gibi, gece vakti olur muymuş hiç? Bence olayın amacı, zorluklardan çıkacak deneyimin izlerini taşıyacak öğrenimdir. Aslında yaz aylarında kervanlar için gece yolculuğu daha makbulmüş. Serinliğin avantajı dışında böylelikle su daha az tüketilirmiş. Rahatlığı oradan gelirmiş.

Genç çocuk neyse ki tecrübesizliğinden mütevellit inanmıştı Adem’in masalına. Bir bakıma doğruydu tabii masal, fakat gerçekleri bilmesi için sığ düşüncelerinden sıyrılmalıydı.

Araba, yoldaki derin çukurlardan dolayı yavaş giderken farları bir çeşmeyi gösteriyordu. Az önce gördüğü çınar ağacını da kitaptaki gibi kervansaraya geldiklerine alamet olduğunu anlamıştı.

Gece yarısına on altı dakika varken binanın önüne gelmişlerdi. Dikdörtgen bir avlusu bulunan tamamen taştan yapılmış gösterişsiz bir kervansaraydı.

– Bu arada söylemeden geçmeyeyim, normalde tüm kervansaraylarda özel odalar gerektirecek kapılar bulunmaz. Fakat inşa edilirken bu binanın planında mahrem hayatlara olanak sağlayacak kapılar istenmiş, önemli olduğu kadar bilinmeyen birisi tarafından. Hatta serserilik yapmaya gelenler, belli bir saatten sonra rüzgâr olmasa dahi bir kapının çarpma sesini duyduklarını söylerler. Korkup kaçarlarmış. Dikkat edin derim, keş insanlara olduğu kadar kervansaraya da.

Baykuş, yıldızlı gecede ötüyorken avludan büyük bir gürültü geldi. Genç çocuğun dediği gibi cereyan olmamasına rağmen kapının duvara çarptığını açıkça duydu. Avlunun ortasındaki havuzun hizasına bavulunu ve çantayı bıraktı. Kitabın içine mühürlü zarfı koyarken etrafında olup bitenlere de dikkat kesilmeyi es geçmiyordu. Kulağı hâlâ kapıda, gürültünün geldiği yöne doğru temkinli adımlarla yürümeye başladı. Belki altın dolu bir sandık bile bulabilirdi eski tüccarlardan kalan. Maddi zenginliği içeren odayı aradı. Kapalı kapıların sıralı olduğu koridordan geçerken farklı bir odanın davetkârlığı adamı cezbetti. İhtişamlı kapısı kendiliğinden açıldı. Geniş bir odaydı. Köşede kırık ahşap bir masa, yere devrilmiş bir ayağı kopuk sandalye ve her tarafa saçılmış, İpek Yolu zamanında değerliyken, şimdi ise kullanılmaya kullanılmaya yıpranmış kumaşlar kimsesiz duruyorlardı. İçeriye girdi. Elindeki kitabı masaya koymak istedi fakat epeyce tozluydu üzeri. Vazgeçti, belki başka bir nesne bulurdu. Aramak için arkasına döndüğünde, odanın ortasında beliriverdi, asıl beklediği gizemli kadın. Zaafına kavuşmuştu.

– Yanıma gel, tatlı sevgilim. Dileğini söyle, arzunu vereyim sana.

Masaldaki gibi aynı cümleyi kurmuştu kadın ve şarabı kendisine de sunmasını sabırsızlıkla bekliyordu. Gerçekliği veya laneti, hangisi olursa olsun umurunda değildi. Kadın Adem’i muhteşem görünümüyle çoktan etkisi altına almıştı. Tahmin ettiğinden daha da güzeldi. Kadının ilk ışıltısı, Adem’in zihnini altüst eden yüzüydü. Çehresi altın oranın ta kendi; bakışları elâgözlü bir ölüm perisi ve saçları ise dokunulmak için yalvaran yumuşacık ipeksi ten gibi. Hafif rüzgârının etkisiyle amber kokusu burnunu okşuyordu yavaş yavaş. Kadına yakınlaştı. “Tutkulu tanrıça” demek istiyordu ona. Kendisi gibi aciz insanlara büyüleyici bir yaşam sunabilirdi kadın, tüm benliğiyle. Zarif parmaklarının arasında kadehi görünce düşüncesine hak verdi adam.

Şarabı birden ağzına dikiverdi. Çenesinden süzülen kırmızılığı elinin dışıyla silip kadına bir nefes daha yakınlaşmak istedi.

– Hırkana kırmızılık damladı Adem, çıkarmalısın onu, dedi.

Adem ile yakın temas hâlindeydi kadın. İstekleri kâğıdı imzalamadan gerçekleşiyordu. Evvela o çıkarmalıydı üzerindekileri; ay ışığı misali tenini görmek için can atıyordu. Sonsuz bir dirilik vardı bedeninde. İncecik belini saran gecelikten başka bir şey yoktu; ayakları çıplaktı.

– Ah öylesine güzelsin ki… Senin için her şeyi yaparım. Seni istiyorum sadece. Kadınım ol.

Elinde çoktandır tuttuğu kitabın içinden zarfı çıkardı; bu kez kolaylıkla açabilmişti mührü. Diğer eliyle dolma kalemine uzanırken, kadın parmaklarını adamın geniş omzuna değdirdi. Eskimiş bir ahşap masayı gösterdi ona.

– Mühim olan oradaki kalem, tüm ihtişamıyla seni bekliyor. Seni bekliyorum.

Dolma kalemi yere fırlattı. Elma ağacı şeklindeki kalemi ise nemli avuç içiyle kavradı. Kâğıdı okumadan imzaladı. Yapmaması gerekiyordu. Yaşlı adamın söylediklerini unutmuştu. Tekrarladı dileğini.

– Seni istiyorum, sadece seni!

Tanrıçası gülümsüyordu kendisine; belinden kavrayıp dudaklarından öpmek istedi bir an. Hayalini yaşamak istiyordu doyasıya. Bu gece sadece ikisi olacaktı odada. Kadın ise uzaklaştı Adem’den.

– Çok yazık!

Anlam veremedi kadının söylediğine.

– Doğanın parçası olamıyorsunuz, ne yazık! Doğa yeten miktar kadar ihtiyacını karşılar, geride kalmış meseleler ise ağaçlar için gereksizdir örneğin. Buranın tekrar harabeye dönüşmesinin nedeni ben değilim, lanetlerin en kusursuzu zaman yitirdi buranın güzelliğini. İnsanlar değişti, yolcular değişti, düşünceler değişti, fikirler değişti… Sahip olduklarınızla mutlu olamıyorsunuz, gününüzün değerini bilmiyorsunuz ve yaşadıklarınızı kabullenmek için cesaretiniz yok. Hep bir fazlasını istiyorsunuz. Dualarınız evrende başıboş geziyor. Hiç düşündünüz mü; istekleriniz bir türlü olmadığı vakit asıl onlar sizin olmak istemiyorlar. Bazen çabalamanın bir anlamı yoktur, akışına bırakmak gerekir.

– Sen lanetli değilsin güzelim, farkındayım. Seni sarıp sarmalarken ben, huzurlu hissedeceğiz. Ömür boyu birlikte olalım. Seni böyle kabul etmek istiyorum. Gerçek olup olmadığın beni ilgilendirmiyor.

– İşte bu kadar sığ bir adamsın!

Kadının gözlerinden akan kanlar bedeninden yere süzülüyordu. Adem korkmaya başladı; bir adım geriye çekildi. Bu kez yakınlaşmak yerine uzaklaşmak istiyordu ondan. Kadın ise hiç olmadığı kadar adama sarılıp kemikleri kırılana kadar sıkmak istiyordu. Bakışları onu cezalandırma hatta öldürme niyetini apaçık belli ediyordu. Kafasını koparıp tozlu masaya koymak geldi içinden, aşırı öfkeliydi güzel kadın.

– Masal kitabında okuduğun yazar senin soyundan. Sen seçilmiştin. Ona benzersin diye umut ettim, bu yüzden özellikle çağırdım seni; habercimi sana gönderdim. Lakin büyük bir hayal kırıklığına uğrattın beni Adem. Büyük büyük deden öylesine kibar ve bilinçli bir insandı ki…

– Peki babam veya dedem neden gelmedi buraya, neden ben!

Odanın kapısına yaklaşırken etrafta iskeletler görmeye başladı. Kadının dudaklarına kapılmışken fark edememişti. İpek kervanının insan kalıntılarıydı bunlar ve doymak nedir bilmeyen birçok insanın.

– Onlar da geldi Adem. Babanın son dileği senin geri dönüp dükkânın başına geçmendi. Daha mutlu olacağından emindi. Nitekim öyle de oldu, sen ise kıymetini bilemedin. Ataların sadece istemekle kalmadı, eyleme geçti. Gerekenleri yapıp tutarlı dilekleri isterlerken aileyi düşündüler. Sahi, karın için dileğin ne olacak, hiç düşündün mü?

Adem kapı kolunu zorluyordu, fakat açamadı.

– Ve okumana rağmen hiçbir ders çıkaramamışsın masaldan. Elindeki güzelliklerle yetinmeyi bilmeliydin. Eşinin kıymetini bilmeliydin. Memnun olmayı bir türlü öğrenemediğin için ne istediğini de bilmiyorsun.

– Çıkmak istiyorum buradan! Sonsuz dilek hakkım var benim.

– Artık çok geç sevgilim. Kâğıdı kendi kalemin ile değil, masada duran kalem ile imzalarken sonsuz dilek hakkını kaybettin. Yerde yatan, yazılanları detaylıca okumamış kemik parçaları gibi. Üzülme lütfen, artık burası bizim yuvamız. Ben seninim, sen de benimsin. Kapılar yalnızca ikimiz için kilitlendi. Dileğin gerçek oldu.

Adem günlerce kervansarayda sesini duyuramaz olmuştu. Koskoca yerde tek başına zamanla besin ve su yoksunluğu çekmiş, uykusuzluktan zihni yorulmuş, bedeni çökmüş ve delirmişti. Babasıyla olan her konuşmasında ondan özür diliyor ve pişmanlıklarını anlatıyordu. Havva ise onu seneler boyunca bekledi. Sorun adamda olduğunu bildiği hâlde başka bir adam sokmadı yuvasına. Düşüncesi bile kahrediyordu kadını. Ancak aklının bir köşesinde var olan çocuklarıyla yaşadı son gününe kadar.

İnsanlık doğaya uyumlu olmalıydı; aksine bir şeyler hep eksikmiş gibi yaşıyor, eksikliği arzularda arıyor, arzusunu takip ediyor ve ihtiyacı dışındakileri istiyordu. Acizliği, açgözlü isteklerini çoğaltıyordu.

İki insanın ağaçtaki elmayı yedikleri tarihten itibaren ölümü yaşamaya geldiysek de dünyaya, fazlasını ister olduk. Oysa iksir, büyü, sihir veya sonsuz dilekler gerektirmeyecek bir hayat olmalıydı yaşadığımız. Masallar hiç bitmeyecek, yerine hep bir başkası dinleyecek. Anlatıcı dersini verirken, sessiz sessiz düşünüp irdelemeliydik isteklerimizi. Beklentilerden sıyrılıp gerçekten ne istiyoruz bilmeliydik. Kimi beklentilerimiz toplumsal değerlerden oluşur ve onları aşırı abartıyoruz. Havva belki de özünde çocuk istediği için değil çevresinin pasif baskısından dolayı arzuluyordu. Adem’i bu yüzden elmayı yemeleri için kandırdı. Ama isteğinin bilincinde olamadan yitip gitti. Kendimize ait olmayan istekler evrende uçup gidecektir. Bize düşen; kendimize ait istekleri kabullenip eyleme geçmektir. Ve gerçekleştiğinde kıymetini bilmektir.

Fakat insansın; ne kadar değişebilirsin ki?

Bade Saba

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Felsefi açıdan derinlikli bir masalsı öyküydü. Dilemek, dilek, açgözlülük kavramları üzerinde düşündürdü. Bütün dileklerin gerçekleştiği kervansaraydan sağ çıkacak olgunlukta insan çok azdır…

    Bazen masallar gerçek olur, sadece çağına uygun gidişat ile uyarladığın ve dersler çıkardığın sürece.

    Kitapların altını çizme alışkanlığım yoktur ama eğer olsaydı, altını çizeceğim birçok cümle olurdu. Güçlü bir kalemin var. Yüreğine, kalemine sağlık.

  2. – Hayaller ve beklentiler; insanlığa ölümü unutturan iki gereklilik. ‘Herkeste var olan zaaflar belki de ve dilekler ancak insanlar için vardır.’-
    Adem ile beraber, insana eylemlerini sorgulatan masalsı bir yolculuk oldu. Teşekkürler kaleminize @BadeSaba

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar