Öykü

Tükenmeyen Adam

Elime ne zaman kâğıdı alıp da masa başına oturup bir şeyler karalamaya başladığımı hatırlamıyorum. Elime mürekkep bulaşmış, yeni görüyorum. Ne yazacaktım ki ben. Sanki hatırlıyordum ama şimdi birdenbire siliniverdi aklımdan. Gerçi bilerek unutmuş gibi yapıyor da olabilirim, kendime şu sıralar hiç güvenmiyorum.

Bedenimde ve ruhumda kasılmalar hissediyorum. Sebebini ise bir türlü arasam da bulamıyorum. En iyisi mevcut durumları değerlendireyim diyerek kâğıda, ruhumun bir şeyler karalamasına izin veriyorum. Ama o da bir süre sonra tıkanıyor. Anlamamakta ısrarcıyım. Dışarı çıkmaya karar veriyorum. Dışarıda her şey aynı gibi duruyor. Kalabalıktaki gürültü de tek başıma geçtiğim ağaçlık bölgenin sessizliğe de bana huzurdan doğan aynı huzursuzluğu veriyor. “İyi de nereye gideceğim şimdi?” diyorum kendime.

Aklıma bir kaç farklı yer geliyor ama oralara nasıl giderim bilemem. Yani giderim gitmesine ama gittiğimde zor bir durum karşısında kalmak istemiyorum. En iyisi atlayayım bir otobüse o da beni nereye götürürse götürsün diyerekten bir anda karşımda beliren mavi dolmuşa biniyorum. Camdan dışarıyı izlerken gökyüzünün birden aydınlıktan karanlığa doğru evirildiğini görüyorum. Bu nasıl mümkün olur diye düşünmeye kalmadan başından beri uyuyor olmuş olduğumu fark ediyorum. Sağ olsun adam da beni hiç uyandırmamış.

Dolmuştan indiğimde buranın neresi olduğunu, bırakın bilmeyi kestiremiyorum bile. “Ama sorun yok” diyorum kendi kendime. Çünkü bilmeden de olsa kendimi çaresiz bırakmıştım. Şimdi burada başıma bir şey gelse de veya iyi ya da kötü bir şeylere şahit olsam da kolay kolay geri dönemem artık. Bu beni hem sevindirip hem de korkutuyor. Yine de adımımı rastgele bir yere doğru atmaya başlıyorum. Bir yandan buranın güzelliğine hayran kalıyorum. Buranın neresi olduğunu tam olarak bilmiyorum ya da hatırlamıyorum ancak yine de az da olsa buraya karşı aşinalık hissediyorum.

Aniden kulağımda beliren kulaklığı takıyorum. Müzik son ses olduğu için ne giden geleni duyuyorum ne de ağaçların arasında gizlenip ahenkle öten kuşların sesini. Müzik her değiştiğinde eş zamanlı olarak ruh halimde ona göre bir şekil alıyor. Eğer ritimli ve heyecanlı bir müzik karşıma çıktıysa kimsenin göremeyeceği bir şekilde süper kahraman oluveriyorum ya da dünyayı kurtaracak olan özel çocuk. Ve zorluklara göğüs germeye çalışıyorum. Müzik bitip yerini duygusal bir tanesine bıraktığında ise duruma göre ya o özel çocuk olarak ağır şeyler yaşıyorum ya da gerçek dünya ile hayalin orta kısmında bir yerlerde duran arzularım ve korkularımla yüzleşmek zorunda kalıyorum. Ama özellikle hayallerimde ortak bir şey varsa o da “aciz” olan insanları kurtarıyor olmam. Birinin bana “aciz” olanın ben olduğumu söylemesi gerekiyor.

Koşmaya başlıyorum birden. Müziğin ritmini artık umursamıyorum. Çünkü biliyorum ki müzik aslında bana eşlik etmiyordu. Yine de koşmaya devam ediyorum. Ta ki bazı şeylerin farkına varana kadar. Kafamda bir ampul belirmişçesine aydınlanıyorum. Eğer ben, yapamıyorsam başkaları da yapamıyordur. Eğer ben korkuyorsam demek ki diğer herkes de korkuyor. Eğer ben zorlanıyorsam ve kendimi küçücük hissediyorsam demek ki diğerleri de böyle hissediyor. Hatta onlar da tıpkı benim gibi bunları düşünüyor. Tebessüm ediyorum, hüzünlü müzik artık içimde bir yerlerdeki bir şeyleri bölük pörçük edemiyor. Bu gazla yine tesadüfen beliren otobüse atlayıp doğruca kız arkadaşımın yanına gidiyorum. Onunla konuşmak için evlerinin aşağısına kadar gidiyorken kargaların telaşlılarmışçasına bağırışlarını duyuyorum ve kafamı kaldırıp da yukarı baktığımda da bir düzine karganın benim başımın üstünde dönüp durduklarını gördüğümde hem biraz şaşırıyorum hem de endişeleniyorum. Kolumdaki saatin ötüşüyle birlikte içinde bulunduğum zaman ve mekânın beni iyice sıkıştırdığını hissediyorum ve sonrasında da ne olup bittiğini anlamadan kendimi mezarlığın ortasında buluyorum. Burası daha öncesinden tanıdık geliyor. Nedensizce neler olup bittiğini sorgulamadan mezarlığın giriş kapısından içeri giriyorum. Gökyüzüne baktığımda hava hem aydınlık hem de zifiri karanlık gibi. “Rüyada mıyım acaba?” diye soruyorum kendime ama öyle olsa bile bu, benim gözüme kestirmesem bile doğrudan tek bir mezara doğru yönelmemi engellemiyor.

Mezar taşına baktığımda harfler iç içe geçmiş; okunmuyor. Elimi toprağın üstünde çıkan otların üzerinde gezdiriyorum sanki şuan burada yatan kişiye ulaşmak ve ona bu sayede dokunmak istiyormuşum gibi. Hemen ardından mezar taşının üzerindeki yazılar anlamlı bir hale geliyor ve o yazıyı görür görmez de her ne kadar ben ağlamasam da gözyaşlarım hiç olmadığı kadar boşalıyor gözlerimden ve her ne kadar kalbimi iyi gibi gördüysem de hiç olmadığı kadar kötüleştiğini fark ediyorum. Bu benim elimde değil ama nefes almakta zorlanıyorum. Bu nasıl mümkün olur bilmiyorum ama sanki öncesinde bedenimde hür bir iradeye sahipken şimdi onun kölesi olmuş gibi hissediyorum veyahut zaman ve mekânın. Çünkü yine aynı şekilde ben daha adım bile atmamışken bir anda buradan çoktan çıkmış olduğumu fark ediyorum.

Şimdi de kendimi karanlık bir ortamda buluyorum. Rahat bir koltuktayım, etrafıma bakınıp buranın neresi olduğunu kestirmeye çalışıyorum ancak ortam öyle bir karanlık ki kendi elimi dahi göremiyorum. Ancak kısa bir süre sonra o göremediğim elimi birinin tuttuğunu hissediyorum. O anda içimde karışık duygular beliriveriyor. Bir yandan içim huzur ile dolarken diğer yandan daha önce kimsede kolay kolay karşılaşmadığım bir korku ve suçluluk duygusu bedenimi ve ruhumu sarıyor. Buna neden olan kişiye bakmaya çalışıyorum ancak onu o karanlıkta göremiyorum. Ona seslenmeye çalışıyorum ancak sesim, sanki ucu bucağı gözükmeyen bir çukura atılan para misali bir türlü ulaşmıyor. Ancak ondan geri bildirim alabiliyorum. İşaret parmağını dudaklarına götürerek sessiz olmamı söylediğini anlıyorum. Ve yan taraftan oldukça parlak bir ışık yüzüme doğru vurunca sinemada olduğumu daha doğrusu olduğumuzu anlıyorum. Ona doğru döndüğümde onun da bana bakıyor olduğunu sezinleyebiliyorum. Ancak ben ona ne kadar bakmaya çalışırsam, o kadar kendimi sinema perdesine daha da kilitlenmiş halde buluyorum. Bunun neden olduğuna dair aklıma bir şeyler geliyor gibi olduğunda ise bulunmuş olduğum karanlık ortam yerini apaydınlık bir yere bırakıyor. Artık bu atlamalara alışıyorum. Rüya görmediğime eminim ama aynı zamanda bütün bunların tam şuanda gerçekleşmediğinden de eminim. Yine de ses etmiyorum zaten etsem de bir fayda etmeyeceğini nedense anlayabiliyorum. Kafamı yukarı kaldırdığımda boylu boyunca uzanan ışıkların olduğunu görüyorum. Aynı zamanda burnuma gelen aşina olduğum bir koku ve de başkalarını göremesem de onların telaşlı seslerini ve sabırlı bekleyişlerini hissettiğimde buranın hastane olduğunu anlıyorum. “İyi de neden buradayım?” diye soruyorum kendime. Ama sonrasında zihnimde burayla ilgili anılar dönmeye başlıyor ve en nihayetinde daha öncesinde buraya gelmiş olduğumu hatırlıyorum. Ama korktuğum şey ise buraya daha öncesinde neden geldiğimi hatırlamıyorum. Bulunduğum yerden ayrılıp gidebildiğim yerlere gitmeye çalışıyorum. Umut ve çaresizlik sesleri hâlâ kulağımı meşgul ediyor ancak görünürde kimsenin olmaması ben de buruk bir hissiyat oluşturuyor. Kulağıma gelen seslerden anlamlı olanları anlamaya çalışıyorum. Anlayabildiklerim, eşleri, anne ve babaları ya da çocukları hakkında sevinçli ve şükürlü konuşmalardan ibaret. Ancak sonrasında arada bir yerde kalmış olan bir fısıltıyı işittiğimde arkama istemsizce dönüyorum. İmkan olsa o fısıltıyla konuşan insana neden böyle bir şey söylediğini sorardım ama tabii ki bunun imkanı yok. Peki ama annemin ameliyattan çıkamama ihtimalini duyma imkanına neden erişiyorum. İçimi birden endişe kaplıyor ve hemen karşımda beliren kapıdan doktorların yanıma gelip bana acıyan gözlerle bakmalarına şahit oluyorum. Ne söyleyeceklerini biliyorum ama sanki bütün bunlar rüyaymışçasına algılayıp onları savuşturarak bu rüyadan kaçmaya çalışıyorum. Ancak nereye gitsem bana acıyarak bakan insanları görüyorum ve onların yanlarında duran çocuklara bakıp, o anda onların yerinde olmayı diliyorum ancak o çocuklara da sinir oluyorum ve en sonunda da hastaneden koşarak çıkıyorum. Dışarı çıktığımda havanın oldukça ılık olduğunu fark ediyorum. Dolunay, bütün sokağı huzurlu bir atmosfere dönüştürmüş ancak ben bundan daha da rahatsız oluyorum. Basamaklara oturup ağlamadan, söylenmeden öylece yere bakıyorum ve düşünüyorum. İleriyi düşünüyorum, bundan sonrasını düşünüyorum; babamla bundan sonra ilişkimiz nasıl olacak, kardeşim buna nasıl dayanacak diye düşünüyorum. Ve en sonunda hissettiğim tek bir düşünce oluyor o da pişmanlık. Yaptığım hatalar, edindiğim fikirler, kapıldığım hoş ama beni ben olmaktan uzaklaştıran onca öğe, şimdi geri dönülemez bir yolda olmamın en büyük sebebi olduğu için kendimden nefret etmek istiyorum. Ama onu da yapamıyorum. Zaten belki zamanında bunu yapabilseydim bütün bunlara şahit de olamazdım diye düşünüyorum. Yaklaşık yarım saat ya da biraz daha fazla orada oturmaya devam ettikten sonra kalkmaya karar veriyorum ve yapacağım ilk iş bütün bunları düzeltmek için adım atmam gerek diyerek kendimi cesaretlendirmeye çalışmak oluyor. Ve ilginç bir şekilde bunda başarılı da oluyorum ve derinlerde bir yerlerde kalmış olan vicdan azabım gün yüzüne çıktığında ani bir adrenalin ile vicdan azabına sebep olan hatalarımı düzeltmeye gidiyorum. Ancak oturduğum yerden kalkıp da karşıdan karşıya geçeceğim zaman artık “zaman ve mekân atlaması” dediğim şey yine oluyor ve kendimi bir anda elimde mürekkep kalem ve de bir kâğıtla evimde buluyorum. Dejavu yaşamış gibi hissediyorum ama sonrasında “ilginç” deyip geçiyorum ve madem elimde kâğıt ve kalem var bari bir şeyler karalayayım diyorum ve bir şeyler yazmaya çalıştıktan bir süre sonra ise tıkanıyorum. Ara verip de arkama iyice yaslandığım zaman elime mürekkep bulaşmış olduğunu görüyorum. Oldukça tuhaf hissediyorum. Ama bu hissin ne olduğunu bir türlü konduramıyorum. Sanki hem bu ânı daha öncesinde yaşamış gibi hem de bütün bunlar hiç yaşanmamış gibi hissediyorum. Sonrasında teker teker yaşadığım acılar ve zorlukları hatırlamaya başlıyorum ve sonrasında anlıyorum ki gerçekten de ben bunları hem yaşadım hem de yaşamadım. Çünkü öyle olmasa neden bunca acıyı tekrar tekrar göreyim ki diye düşünüyorum. Ve sonra kafama dank ediyor ve içimde beliren ürpertiyle birlikte sesli bir şekilde “çünkü bunları düzeltmek için” diyorum ve yataktan kalktığım gibi dışarı çıkıp daha öncesinde bulunduğum yerlere tekrar gidebilmek için “atlamayı” yaşamayı bekliyorum. Tam işe yaramadığını düşünecekken işe yarıyor ve kendimi kulaklıkla müzik dinlediğim yerde buluyorum. Ne yapmam gerektiğine karar vermeye çalışıyorum. Önceden ne yaptığımı hatırlamaya çalışıyorum. Önce müzik dinlemiştim ve sonra da kız arkadaşımın evine doğru gitmeye karar vermiştim. O halde sanırım onun yanına gitmeliyim diye düşünüyorum ve müzik falan dinlemeden doğruca otobüse binip onun evinin orada iniyorum. Kapılarına kadar varıp zili çalıyorum ancak kapıyı açan, tanımadığım birisi oluyor. Ona kız arkadaşımı sorduğumda öyle birini tanımadığını ve burada oturmadığını söylüyor. Şaşırıyorum ama kadına ekstra soru sormadan tamam diyerek oradan uzaklaştığımda bunun neden böyle olduğuna anlam vermeye çalışıyorum ve “acaba” diye fısıldamışken kendimi mezarlıkta buluyorum. Ancak bu mezarlık geçen geldiğim mezarlıktan farklı. İçime bir ürperti giriyor ama yine de cesaretli olmaya çalışıp içeriye doğru giriyorum. Teker teker mezar taşlarının arasından geçiyorum ve sonrasında az önce geçtiğim bir mezar taşının bende tuhaf bir his uyandırdığını gördüğümde ona doğru gidiyorum. Mezar taşının üstündeki isim yine belli olmuyor ancak bu sefer daha ihtiyatlı davranmak istiyorum. Elimi üstünde çıkan otlarda gezdirdiğim sırada eş zamanlı olarak onunla ilgili anılar da beynime zuhur ediyor. Onu görmüş olmak, kendimi ne kadar bastırmaya çalışsam da beni tedirgin ediyor ve her ne kadar bakmamak için direnmeye çalışsam da en sonunda mezar taşının üstündeki yere tekrar baktığımda isimin beliriverdiğini görüyorum. Ayağa kalkıyorum, etrafımda dönüp duruyorum ama bir yandan da kendimi telkin etmeye çalışıyorum. Sağlıklı düşünmekte zorlanıyorum ancak kalan bilincimi kullanmak için elimden geleni yaparak bunun bir rüya olduğunu kendime söylüyorum: “Hem neden olmasın ki, kesinlikle bir kuşkun olmasın. Düşünsene istediğin zaman başka bir yere atlayabiliyorsun bunu gerçek hayatta yapamazsın, yapamazsın…” ancak tam ağlamaklı bir hale bürünüyorken kendimi yine başka bir yere atlamış buluyorum.

Etraf karanlık, demek ki sinemaya tekrardan geldim. Kafamı, görünmeyen bir güç ne kadar ekrana bakmaya zorlasa da son gücümü kullanarak yanımdaki kişiye çevirmeye zorluyorum ve başardığımda onun, o olduğunu hissettiğimi düşünüyorum. Kız arkadaşımın ölmediğini, şuan onunla burada oturduğumu bildiğimi düşünüyorum. Ancak gerçek, tabii ki gerçek buysa, bana öyle söylemiyor ve onun yüzünü görebildiğimde karşımda gördüğüm kişinin kız arkadaşım olmadığını görüyorum. Ne hissettiğim yüzüme yansımış olmalı ki bana ne olduğunu sorarken cümlesinin sonuna “aşkım” kelimesini eklediğinde beynimden vurulmuşa dönüyorum. Bütün bunların anlamını sorgulamaya çalışıyorum. Bir an önce beni rahatsız eden bu rüyadan ya da şeyden uyanmak istiyorum ancak hiç bir şey değişmiyor, zaman ve mekânın değişip beni tekrardan hastane koridorlarına bırakması haricinde.

Hastanede olduğumun farkına varır varmaz eş zamanlı olarak annemi görmek istiyorum ancak bu sefer ortalıkta ne doktorların ne de insanların kalmış olduğunu görüyorum. Bir süre koridorlarda öylece tur atıyorum sanki en ufak bir ipucu bulabilecekmişçesine. Kısa bir süre sonra da döndüğüm bir koridorda merdivenlerin olduğunu görüp oradan yukarıya doğru çıkmaya başlıyorum. En üst kata ulaştığımda tüm koridorun ıssız ve ışıksız olduğunu görüyorum. Koridor boyunca ilerlemeye devam ettikçe bir zamanlar burada yatmış olan insanların hikâyelerini işitiyor gibi oluyorum. Bu bir süre sonra acı verecek bir hale bürünecekken de koridorun en sonunda kalan bir odanın üstünde aniden kesik kesik de olsa ışığın yanmaya başladığını gördüğümde adımlarımı hızlandırarak oraya varıp odadan içeri giriyorum ve aslında girmeden önce de tahmin ettiğim gibi, hasta yatağından başka bir şey olmayan odada annemin orada yattığını görüyorum. Yanına yaklaştığımda, ölmeden önce beni görmüş olmanın verdiği huzuru ve mutluluğu gözlerinden anlayabiliyorum. Yanına iyice sokulduğumda, yatağın köşesinden düşmek üzere olan elini tutup kavrıyorum. Elimin sıcaklığını ve aşinalığını hissettiğinde canlanır gibi oluyor ama tabii o canlılık bir süre sonra yerini acıya bıraktığında bana belli etmemeye çalışıyor ancak ben anlıyorum; hep anlardım. Kalan son gücünü kullanarak bana iyi olup olmadığımı soruyor. “İyiyim” diyorum. “Değilsin” dediğinde gözyaşlarım birden ortaya çıktığında onu haklı çıkarmış oluyorum. Beni yanına oturmam için çekiyor. Eliyle yanağımı okşayıp ona içimi dökmemi istiyor. Ama bunu yapmakta zorlanıyorum. İçimden birçok düşünce geçmesine rağmen onu dilimden geçiremiyorum. Anneliğin en büyük sırrını bulmuş olacak ki bana öylece sarılıveriyor ve bu beni çok rahatlatıyor. Ancak hâlâ söylemek istediklerimi bir türlü açamıyorum. Bana bakıp gülümsediğinde onun beni ne kadar iyi tanıdığını daha iyi anlıyorum çünkü sadece bir bakışıyla benim içimdekileri ne kadar da iyi okuduğunu fark ediyorum. Korkuların geçecek diyor; ne zaman diyorum, sen başarırsın diyor; nasıl diyorum, bulacaksın diyor; neyi diyorum. Ama hiçbirinde sorularımı tamamlamıyor. Çünkü bütün bu sorularımın cevaplarını zaten bildiğimin farkında. Gitmek üzere olduğunu söylüyor. Ağlamamak için kendimi tutuyorum. “İyi de buradan çıktıktan sonra ne yapmam gerek.”

“Sadece farkında ol…” Beni, ilk kez öptüğü gibi son kez alnımdan öpüp kayboluyor.

Buradan nasıl çıkılır bilmiyorum ama ayaklarım beni otomatik olarak hastane kapısından dışarıya çıkartıyor. Kaldırımdayım. Havayı içime çektiğimde, havanın, hem çok keskin ve ferah olup hem de nasıl bu denli acı verici olduğuna anlam veremiyorum. Kendimi, sanki son kez adımımı atıyormuşçasına cesaretlendiriyorum ve adımımı attığımda, bazı durumlar için onları kendime hem hiç yakıştırmayıp hem de o durumları yaşayacağımı adım gibi bildiğim o klasik hissiyata, bir anda çektiğim yoğun ağrı yüzünden kapılıyorum. Kafamın yere sert bir şekilde sürtmesinden dolayı yüzümü buruşturduğumu ve bir adamın tırın içinden çıkıp bana doğru endişeyle koştuğunu gördüğümü hatırlıyorum. Bir de ruhumun derinliklerinden gelen pişmanlık hissini. Ama ondan sonrası yok.

Elime ne zaman kâğıdı alıp da masa başına oturup bir şeyler karalamaya başladığımı hatırlamıyorum. Elime mürekkep bulaşmış, yeni görüyorum. Ne yazacaktım ki ben. Sanki hatırlıyordum ama şimdi birdenbire siliniverdi aklımdan. Gerçi bilerek unutmuş gibi yapıyor da olabilirim, kendime şu sıralar hiç güvenmiyorum. Bedenimde ve ruhumda kasılmalar hissediyorum. Sebebini ise bir türlü arasam da bulamıyorum. En iyisi mevcut durumları değerlendireyim diyerek kâğıda ruhumun bir şeyler karalamasına izin veriyorum. Ama o da bir süre sonra tıkanıyor. Anlamamakta ısrarcıyım. Dışarı çıkmaya karar vermişken bir anda durup kafamı geri masaya doğru çeviriyorum. Kaşlarım çatılıyor. Mürekkep, kâğıdı ağlatmaya başlamış, hemen geri gidip kalemi kaldırıyorum. Sonra gözüm kâğıda ilişiyor. Bir şeyler yazıyor ama tam olarak okuyamıyorum. “Öldüğüm için mi” diyorum kendi kendime. “Ah! Öldüm değil mi ben?” diyerek şaşırıyorum. Kâğıda tekrar baktığımda kargacık burgacık duran yazıların bana sinirli sinirli baktığını görüyorum. Sonra ben de kendime sinirleniyorum. Elimdeki mürekkebi kâğıda daldırıp bir şeyler yazmaya başladığımda anlaşılamayan yazılar silinmeye başlıyor ama aynı şekilde, yazdığım yazılar da hemen ardından siliniyor. “Lütfen ölmemiş olayım” yazıyorum, siliniyor. “Annem lütfen üzülmesin” yazıyorum, siliniyor. “Nolur…” yazıyorum, o da siliniyor. “Bütün bunlar benim başıma gelmiş olamaz değil mi? Kaç tane insan var ve…”

Uzun bir süre sessizce öylece bembeyaz kâğıdı izliyorum. Anlamış olmak ve kabullenmek ilginç bir olgu. Başka birisi görebilir mi şu an zihnimden nelerin geçtiklerini? Ya da, yaşadıklarımı ve yaşadıklarımdan çıkartamadığım dersleri, görebilir mi insanlar. Biliyorum evet; saçma, korkakça. Ama artık umurumda olmadığını da görmenizi isterdim. Umursadığım yalnızca tek bir kişi varsa o da ben, yani asıl ben. Kızgınım sana “ben.” Üzülüyorum sana “ben.” Yapabilecekken yapmıyor olmana anlam veremiyorum “ben.” Orada öylece duran şeylere uzanamamana, gitmemene, görmemene, kavuşmamana anlam veremiyorum. Yazmam bir şeyi değiştirecek mi bilmiyorum. Onu kurtarabilecek misin bilmiyorum. Onun değerini bilecek misin, onu görecek misin, ona yardım edecek misin, ona adım atacak mısın bilmiyorum “ben.” Ama yazıyorum işte. Gör bunu “ben.” Mürekkebim kana dönüşmeden önce gör bu yazdığımı “ben.”

“Keşke yalnızca ummasaydım…”