Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Gülün Şahitliği

Otobüs camına başını dayamış bir halde gökyüzünü seyrederken “Sanırım yapabilirim,” diye mırıldandı. Altın renkli saçları otobüs camından gelen güneş ışığıyla parlayan genç kadın, Simge, iki parçalı bir hayat yaşıyordu. Gündüzleri öğrenci, geceleriyse yazar. Ne yazık ki sonuncusunda pek tutunamamıştı. Hazırladığı kitap taslağına henüz yayınevlerinden olumlu bir yanıt alamamıştı. Buna rağmen Simge her gece yatmadan önce mutlaka masasının başına oturuyor, sonradan silecek olsa bile bir şeyler yazıyordu.

Cuma günü, saçlarına güneşin vurduğu ikindi vakti, bugüne dek aklına gelmemiş bir fikri değerlendiriyordu. Niçin bugüne kadar edebiyat yarışmalarına katılmamıştı ki? Eğer bir ödül kazanırsa yazın dünyasında kendini gösterebilirdi. Bu durumun verdiği motivasyonla telefonuna girdi ve Google’da arama yapıp güncel yarışmalara bakındı.

Son teslim tarihi sonraki gün olan bir öykü yarışması görünce kaşlarını kaldırdı. Yarışmanın konusu, Rumeli’den Türk Göçü‘ydü. Kelime sayısı fazla değildi ama teslim tarihi pek yakındı, ayrıca Simge’nin bu konuyla ilgili neredeyse hiçbir bilgisi yoktu. Belki bu konuda tarih okuyan ev arkadaşına danışabilirdi. Üstelik arkadaşının edebi dili de başarılıydı, örneğin dört kutsal kitaba göndermeler yapar ve Osmanlıca kelimelerin de yer aldığı zengin bir üslup kullanırdı. Ancak kendi emeğine güvenmek istediği için bu seçeneği geçip diğerlerine baktı.

Bu esnada araba kırmızı ışıkta durdu. Bakışlarını gökyüzüne çeviren Simge’nin hayalinde bir bahçe belirdi. Pespembe çiçeklerle bezeli bir kiraz ağacı bahçesi… Bu çiçekler asla kıpkırmızı kirazlara dönüşemiyorlardı. Vandalların saldırısında yanıp kül oluyorlardı. Genç kadın kalbinin sızladığını hissetti, bu sırada ilham perisi kulağına cümleler fısıldamaya başlamıştı.

“Bir vakitler iri kirazların yakutlar gibi parıldadığı bahçeyi gölge misali kaplamıştı kül. Kır saçlı adam, pencereden yanmış ağaçlara uzunca baktı. Ardından eğildi ve Kur’an okumaya devam etti: ‘Birbirlerine neyi soruyorlar? İnanıp inanmamakta ayrılığa düştükleri büyük haberi mi?’ (Nebe Suresi, 1-2)”

İlham parça parça gelirdi: önce görüntüler, sonra cümleler, ardından görüntü ve cümlelerin ardında yatan kurgu. Simge ilk paragrafı telefonuna not alırken neden ilham perisinin açılışı Kur’an okuyan bir adamla yaptığını merak etti ve zihninden geçen ayet üzerinde durup düşündü. İnsanların ayrılığa düştüğü bu büyük haber acaba neydi?

Surenin tefsirini bulup okumaya başladı. Nebe suresinin ilk ayetlerinde bahsedilen o büyük haberin kıyamet olduğunu gördü. Bunu acaba başta katılmaktan vazgeçtiği, sonra da ansızın hakkında yazmaya karar verdiği göç olgusuna nasıl bağlayabilirdi? Zihninde kıyamet ve göç kavramları arasında bir çağrışım kurdu. Kıyamet evrenin sona ermesiydi; göç ise bir hayatın kırılma noktası, insan ve mekân ilişkisinin sona ermesiydi. Bu çağrışım yeni ilhamlar doğurdu ve Simge telefonunun not defterini açıp orada yer alan “Mantığı yitirmediysen korkma delirmekten,” cümlesini sildi ve yazmaya başladı.

“Yaradan’ın kıyamet haberini verdiği bu kelâm, kır saçlı adamın ailesinde tecelli ediyordu. Fidan ailesi nesillerdir oturdukları evlerinden taşınıyorlardı. Durmak bilmeyen saldırılar, dağ gibi büyüyen borçlar onları buna mecbur etmişti. Ağızlarını bıçak açtığı zaman hep aynı soru vardı: ‘Buradan gidiyor muyuz?'”

Aileye neden Fidan ismini seçtiğini düşündü. Cevap, zihninin derinliklerinde yatıyordu. Elbette bahçelerindeki kiraz ağaçlarıyla ilişki kurmak için… Bu isim sayesinde ailenin bu ağaçları henüz fidanken dikip yıllara yayılan bir emekle yetiştirdiğini vurgulayacaktı. Bu emeklerin bir yangında kül olduğunu da…

Peki vandallar kimdi? Yazar adayı, henüz ailenin Balkanların neresinde yaşadığına karar vermemişti. Balkanlar, geniş bir coğrafyaydı ve Türklerin buradan ayrılışı parça parça olmuştu. Milyonlarca insanın bu coğrafyayı topyekun terk etmek zorunda kalmış olmasına içi burkuldu.

“Gayet iyi gidiyorum,” diye düşündü Simge. “Biraz da tarihi kayıtları, yaşanmış göç hikâyelerini okursam tamamdır. Herhalde bir şeyler çıkartırız.”

Eve geldiğinde içerisi boştu. Ev arkadaşı Ceren henüz eve gelmemişti, kütüphanede yakın Balkan tarihiyle ilgili bir araştırma yapıyordu. Simge elini yıkadı, kendine kahve koydu ve gelip bilgisayarını açtı. Kahve pişene kadar yakın Balkan tarihiyle ilgili birkaç belgesel ve doktora tezi indirmişti. Henüz giriş bölümünde, öykünün yeni paragrafı kafasında oluştu. Bu sefer telefonda değil bilgisayarda bir Word sayfası açıp şunları yazdı:

“Osmanlı idaresi Balkanlardan çekilirken bölgedeki diğer uluslar geride kalan Türk halkını yurdundan koparmaya girişti. Sırplar, Yunanlar, Bulgarlar Türk tarihine kanlı sayfalar yazdı. Halbuki Yaradan yeryüzünü kan sunağı değil, bir döşek yaptığını buyurmamış mıydı? İnsana düşen döşeğine yerleşmek, anası mesabesindeki toprağı ekip biçmek ve verdiği armağanları yiyip şükretmekten başka neydi? İnanç ve ırkı mesele haline getirmeden sırf insan olmaklıktan dolayı barış içinde yaşamak tatlı bir düşten mi ibaretti?”

Paragraftaki kimi cümleler Nebe suresinden mülhemdi. Bahçesi yakılan Fidan ailesinin babası camdan bakacak, külleri seyrederken bunları düşünecekti. Simge, içini çekip düşünceye daldı. İmparatorluk çatısı altında yüzlerce yıl barış içinde yaşamış halklar, nasıl olup da birbirlerine karşı nefretle dolmuştu?

Bu sırada odanın duvarındaki boş çivi gözüne takılıp dikkatini dağıttı. Simge nefesini burnundan verdi, yerinden kalkıp dolabını açtı ve en alt rafı karıştırırken “Of Ceren…” diye mırıldandı. “Yine mi?”

Geçen mevsimdi, Simge, kurumuş bir gülün yapraklarını toz haline getirmişti. Ardından beyaz bir kâğıda kurşun kalemle çok hafif dokunarak çizdiği gül resminin ortasına yapıştırıcı sürmüş, sonra da tozu kağıdın üstüne yaymıştı. Böylece güneşte koyu kırmızı, floresan lamba ışığında da siyah görünen bir gül resmi ortaya çıkmıştı.

Gümüş renkli plastik bir çerçeveye yerleştirdiği resmini duvara asan Simge gururla izlemişti onu fakat ev arkadaşı aynı fikirde değildi.

Gece, Ceren yatağından sıçrayarak uyanmıştı. Hâlâ tam olarak anlatmayı reddettiği rüyasında dayanılmaz manzaralar gördüğünü söylemiş ve sorumlusunu gül resmi ilan etmişti. “Ne olur,” diye yalvarmıştı, “Kaldır şu gülü!”

İşte o zamandan beri Ceren her fırsatta resmi dolaba kaldırıyor, Simge de dolaptan çıkarıp asıyordu. Aradan geçen iki aya rağmen Ceren bu resim duvarda asılıyken uyuyamadığını söylüyordu. Simge geceleri çerçevenin üstünü örtmeye razı olmuştu ama ev arkadaşı için bu yeterli olmuyordu.

Ev arkadaşının niçin bu kadar hassas olduğunu anlasa da ona kızmaktan kendini alıkoyamıyordu Simge. Ebeveynlerinden şiddet ve istismar görerek yetişen bir kızdı Ceren, her ne kadar yaşadıklarını atlatsa bile ruhunda izi kalmıştı.

Kadın çerçeveyi çiviye tekrar geçirdikten sonra bilgisayar başına geçti. Eline çarpıp duran antipsikotik hap kutusunu ve bir bardak suyu masanın ilerisine iterek arama motoruna neredeyse istemsiz bir şekilde “bir nesneden dolayı kâbus görmek” yazıverdi. Aslında Ceren’in tavırlarını değil öyküyü düşünüyordu ama kendini bu tuhaf mevzuyu araştırırken buldu. İnsanın bedeni kimi zaman bilincine uyum sağlamazdı.

Bilimsel bilgiler veren siteler nesnenin, kâbus gören kişinin geçirdiği bir travmayla ilgili olabileceğinden bahsediyordu. Nedense bu açıklama Simge’ye tatmin olmuş hissettirmedi. Daha derine girmek istedi, gizemli, parapsikolojik kaynaklara. Oysaki normal şartlarda Simge insanlığın bulduğu en güvenilir bilgi edinme yöntemi olan bilime inanır, sözdebilime itibar etmezdi fakat kalbinin derinliklerindeki gizem ve heyecan arzusu o anda onu ele geçirmişti.

Aradığını yirmi yıl öncesinden kalma gibi görünen eski bir web sitesinde buldu.

Nesnelerle Bağlantılı Rüyalar

Evrende her nesne kendi kapasitesince bir bilince sahiptir. Etrafında olup biteni kaydedip yansıtır. Bu tanıma bizim cansız olarak nitelendirdiğimiz nesneler de dahildir. Bir taş, bir çiçek bile çevresinde olanları hatırlar ve anlatır. Nesnelerle bağlantılı rüyalar, nesnenin size kendini açması, anlatmasıdır.”

Simge’nin dudak kenarında müstehzi bir gülüşün izi vardı. Sesli olarak “Yok artık!” dese de içten içe gülü nereden aldığını hatırlamaya çalışıyordu. Gül, sanki üstünden asırlar geçmiş gibi kurumuş halde, tarih bölümünde okuyan bir arkadaşından gelmişti.

İçine nedensiz bir ateş düştü. Telaşlı hareketlerle arkadaşını aradı ve o açar açmaz, hal hatır sormadan, gülü hangi bahçeden kopardığını sordu.

“Nereden çıktı bu şimdi?” demişti Bilge, şaşkınlıkla.

Simge ne kadar hızlı konuşuyorsa arkadaşı da o kadar yavaş konuşuyordu. “Ben koparmadım. Babaannemlerin salonunda dolapta duruyordu, antika eşyaların arasında.”

Simge’nin ısrarlı soruları sonucunda gülün hikâyesini anlatmaya ikna oldu

“Rahmetli babaannemin bu kuru gülü özenle saklar, bize de saklamamızı tembih ederdi,” dedi Bilge. “Asla parçalanmamalı… Yoksa sırrı açığa çıkar. Sırrı alan beden, sırrı ruhu eylermiş.”

“Sırrı ne yaparmış?”

“Ya, işte, o sır senin içine öyle işlermiş ki sırrı bedeninde ruh gibi taşırmışsın.” Sesi geçiştirmeye çalışıyor gibi geliyordu, söylediğine kendi dahi inanmıyor gibi. “Öyle söylemişti. Biz gülüp geçtik ama o öldükten sonra…” İçini çekti. “Hep aynı rüyayı görmeye başladık. Karışık ama sıradan imgeler: cami, ev, deniz. Babamla ben aynı rüyayı üst üste görünce gül ile ilgili olduğuna kanaat getirdik. Nasıl olduğunu açıklayamadık ama…”

“Bilge, o halde sen bu gülü bana niye verdin?”

“Sadece rüyalardan kurtulmak istedim. Tekrar edince bıktırıcı oluyor… Sende aynı etkiyi yaratmayacağını düşündüm. Yoksa sen de mi rüya gördün?”

Simge soruya başka bir soruyla cevap verdi. “Sence bu gül nereden koparılmış olabilir? Lütfen, mümkün olan en dar cevabı ver.”

Uzun bir sessizlik… “Babaannem Yunanistan göçmeni bir aileden geliyor, bebek yaşlarında göçe şahit olmuş ama hatırlamıyor. Kökenleri Mora yarımadasına dayandığına göre gül de oraya ait olabilir.”

Simge teşekkür ettikten sonra sinirleri bozulmuş bir halde telefonu kapattı ve resim meselesini aklından silmeye çalışarak doktora tezini okumaya devam etti. Yarına yetiştirmesi gereken bir öyküsü vardı.

Tezin ilgili bölümünde, Balkanlarda sivillere karşı uygulanan kıyımlar anlatılıyordu. İlk sırada 1821’deki Mora katliamı vardı. Ayrıntıları okurken kalbinin duracağını sandı.

William St. Clair adındaki bir tarihçi olanları böyle anlatmıştı: “Yunanistan’daki Türkler arkalarında az iz bıraktılar. 1821 ilkbaharında dünyanın geri kalanı tarafından arkalarından gözyaşı dökülmeden ve fark edilmeden aniden yok oldular. … Kasıtlı ve acımasızca öldürüldüler ve hiçbir zaman pişmanlık gösterilmedi.”

Simge nefesini tuttu. Göz bebekleri büyümüş, üst dudağı dişlerinin arasında ezilmekteydi. Şu an duvarında duran gül acaba bu katliama mı şahit olmuştu?

“Delice bir şey.” dedi ve gözlerini ovuşturdu. “Böyle bir şey olamaz. Çiçekler kamera gibi etraflarında olup biteni kaydedemezler.” diye düşündü. Word sayfasını açıp aklına gelen yeni cümleleri yazdı, bu sefer hayalinde Fidan ailesinin babası konuşuyordu:

“Düşün ki beş yüz yıllık bir çınar, kökleri toprağa yayılmış, dalları güneşe sarılmış, yaprakları yeryüzü döşeğine gölgelik, gövdesi dağ gibi sağlam. Bu çınarı nasıl söküp atarsın? Azametine yeter mi baltaların? Yahut gücün yetse de maviliğe uzanan yeşilliğe nasıl kıyarsın? Tarih, insanın nice garipliğini ve mezalimini yazmıştır. Kıydılar kızım, kıydılar. Acıtarak, kanatarak, öldürerek söktüler Türk çınarını bu topraklardan.”

Yazmaya devam edemedi çünkü kalp krizi geçiriyormuşçasına soğuk soğuk terliyordu. İçinde boğucu bir his giderek güçleniyordu. Simge bilgisayara reset atıverdi, yüzüne su çarpıp kendine gelmek için ayağa kalktı. Arkasını döndüğünde boğazı yırtılacak kadar şiddetli çığlık attı. Odanın ortasında yüzü kanlar içinde, kıyafetleri paramparça, kolları kırılmış bir çocuk dikiliyor ve doğruca gözlerinin içine bakıyordu.

“Gerçek değil,” dedi kadın, gözlerini ve kulaklarını sımsıkı kapatarak. “Sakin ol, sakin ol, gerçek değil…”

Deliriyor muydu yoksa oracıkta uyumuş da kâbus mu görüyordu? Eğer böyleyse uyanmak için her şeyi feda ederdi. Evin içinde bir dakika daha durmak istemiyordu, ne olursa olsun kendini sokağa atmalıydı. Başka insanların arasında huzur bulmalı, yalnızlığın ona oynadığı şu oyundan kurtulmalıydı. Dışarı çıkabilmek için kapıyı görmesi gerekiyordu elbet, böylece yavaşça ellerini çekti ve gözünü açtı.

Bir çığlık daha kopardı.

Artık oda yoktu. Yerine Bilge’nin devamlı gördüğünü söylediği imgeler vardı, ama bozulmuş halde. Cami, yıkılmış… Ev, yakılmış… Deniz kıpkırmızı kesilmiş. Bu sırada çocuk somut bir halde tam karşısında durmaya devam ediyor ve hesap soran bakışlarını asla çekmiyordu.

Bilge’nin babaannesinin söylediği gülün sırrı bu muydu? Nasıl da karanlık bir kehanetti! Gülü parçalayarak ortaya çıkardığı bu kanlı şahitlik miydi? En önemlisi de Simge nasıl kurtulacaktı bu kalbini sıkan acıdan?

Simge yavaşça dizlerinin çözüldüğünü hissetti. “Lütfen…” Duvara tutunarak yavaşça yere düştü, artık emekler vaziyetteydi. “Ne olur git.”

Bu sırada tuhaf ve yarı saydam imgelerin arasında hâlâ odasında olduğunu fark etti. Neyse ki gülün imgeleri onu alıp bilinmez diyarlara götürmemişti fakat bu sefer de Simge’nin çıkıp gidecek gücü yoktu. Ölü çocuk hâlâ bütün ürkütücü görünümüyle yaşayan kadının gözlerinin içine bakıyordu.

“Seni kurtaramam. Ne olur git buradan. Çok geç…”

Yalvarışları hiçbir işe yaramıyordu. Bu sırada fiziksel ve zihinsel gücü tükenmekte olan kadına can havli geldi. Hâlâ asılı olan gül resmini oradan söküp yok edebilirse uyanıkken gördüğü bu kâbusu da bitirebilirdi.

Ayağa fırladı ve karşı duvara ulaşırken ölü çocuğun içinden geçip gitti. Gül resminin yer aldığı gümüş çerçeveyi tuttu. Tam o anda, kabloların ucu birbirine dokunur gibi, bilinci zaman ve mekândan koptu. İki asır öncesine taşındı.

Mora yarımadası, 1821… İki yetişkin, bir köşkün bahçesinde alaycı kahkahalarla bir çocuğu, Simge’nin odanın ortasında gördüğü tartaklıyordu. Ardından işkence ediyorlardı. Olanlar net değil, eski filmler gibi görünüyordu, tek bir farkla, siyah beyaz değil de kırmızı beyazdı. Kan gölünün yansımasından seyreder gibi. Çocuğun kanı, dere misali akıp yakındaki bir gül fidanının köklerine dökülüyordu.

Simge’nin bakışları değişti. Yüzündeki korku dolu ifade kaybolup dingin bir hal aldı. Sakince yerden kalkıp gümüş renkli çerçeveyi koltuğunun altına alarak bilgisayar masasının önüne oturdu. Klavyede on parmak yazmaya başladı, öyle hızlıydı ki yarım saat içinde beş altı sayfa dolmuştu.

Saatler sonra kütüphaneden dönen Ceren, Simge’yi koridorda yerde diz çökmüş halde buldu. Ellerini yanaklarına koymuş, yerde dönen topaca gözlerinin içi gülerek bakıyordu.

Ceren kahkaha attıktan sonra “Simge! Kız, çocuk gibi ne yapıyorsun öyle? Topacı da nereden buldun?”

Diz çökmüş kadın cevap vermedi. Hiç duymamış gibi dönüp duran oyuncağı izlemeye devam etti.

Eve henüz gelen kadın onun yanından geçip ortak paylaştıkları odanın kapısına geldi. Gümüş renkli çerçevenin yerde paramparça olduğunu gördü. “Ay!” diye seslendi. “İyi ki terlik giyiyorum. Nasıl kırıldı? Simge?”

Yine cevap yok… Simge hipnoz olmuş gibi dönen topacı seyretmeye devam ediyordu. Topacın henüz yavaşlamaması da garipti, sanki içten yanmalı motorlu gibi. “Nasıl güçlü çevirdiyse artık,” diye düşündü Ceren ve içini çekip odaya girdi. Terlikle bile olsa cam kırıklarına basmamaya gayret ederek yürüdü. Gözleri açık duran bilgisayara takıldı.

“Simge bu ne?” diye sordu. Sorusu cevapsız kalınca oturup okumaya başladı.

İlk cümleleri okuduktan “Bu harika bir şey!” diye haykırdı. “Simgoş sen bununla yarışmayı kazanırsın, diyeyim ben.”

Biraz ilerleyince Fidan ailesini konu alan öykü aniden kesiliyor ve başka bir öykü başlıyordu. On yaşında bir çocuğun gözünden, ilk öyküde yer alan eski ve zengin kelimelerin aksine çok daha basit bir dille anlatılıyordu. Ceren, doğrusu, biraz önceki beğenisi kadar güçlü bir hayal kırıklığına uğramıştı.

“Ben Ali Osman. Bu yıl Ramazan ayında on yaşına girecekmişim, öyle diyor haminnem. Ege Denizi’ni gören bir köşkte yaşıyoruz ve okul hariç zamanlarda dört ablamla birlikte mahallede oynamayı seviyoruz. En sevdiğim oyuncağımsa… Topaç! Topacı öyle hızlı çeviriyorum ki kimse yetişemiyor bana.”

Paragraflarca bir çocuğun gündelik yaşamı sürüp gidiyordu. Derken “Büyükleri hiç anlamıyorum.” diyordu öykünün anlatıcısı.

“Büyümek istiyorum ama büyükleri hiç anlamıyorum. Biz, mahallenin çocukları, hep beraber oynamayı çok seviyoruz. Nikolas, Mehmet, Yorgo, ben iyi arkadaşlarız. Fakat büyükler kendi aralarında ayrılıyorlar. Rumlar isyan planlıyormuş, Türkleri, yani bizleri buradan kovacaklarmış. Hiç inanmıyorum. Çünkü biz komşuyuz, arkadaşız ve hep beraber büyüyüp yaşlanacağız.”

“Güzel olmuş burası,” diye mırıldandı Ceren ve sesini yükseltti. “Simgoş bu hangi yarışma içindi?”

Yine cevap yok. “Ne topaçmış yahu.” diyerek Alt+Tab tuşlarıyla yan sekmeye geçiverdi ve orada yarışmanın detaylarını bulacağını umdu. Ne var ki karşısına parapsikoloji sitesi çıktı. “Nesnelerle Bağlantılı Rüyalar” maddesinin altında “Nesnelerle Bağlantılı Aktarımlar” yer alıyordu.

Ceren ilk önce rüyaların açıklamasını okudu ve gül duvarda asılıyken niçin kâbus gördüğünü az çok anlamaya başladı. Kâbuslarda 1800’lü yılların giysileriyle eski Türk köşklerinden birinde yaşayan bir çocuğun katledilişini görüyordu.

Sitedeki diğer paragraftaysa şunlar yazıyordu:

Nesnelerle Bağlantılı Aktarımlar

Nesneler ayrıca ruh taşıma kapasitesine de sahiptir. Örneğin et ve kemik yığınından ibaret olan bedenimiz, ruhumuzu taşır ve adeta bu ruhun kullandığı bir makine gibi işler. Hayvan ve bitki bedenleri de insan bedeni kadar olmasa da bu yeteneğe sahiptir. Oysaki cansız bedenler ruhu sadece taşıyabilirler, yoksa o ruh tarafından kullanılamazlar. Normal koşullarda bedenlerinden ayrılan ruhlar başka nesnelere taşınmazlar. Fakat bazı anomaliler olabilir, mesela bedenini acılar içinde terk etmiş bir ruh, en yakınındaki cisme sığınabilir.

Eğer bu cisim ayna gibi ışığı yansıtan bir nitelik taşıyorsa ruhun görüntüsü yansıyabilir ki bu hayalet fenomenini oluşturur. Eğer cisim yumuşaksa ya da parçalanabiliyorsa ruhu o cisme dokunan yaşayan bir bedene aktarabilir.”

Ceren, dizleri titrer halde yerinden doğruldu, odanın kapısından başını uzattı ve Simge’nin aynı vaziyette, hâlâ dönmeye devam eden topacı izlemeye devam ettiğini gördü.

“Sen Simge değilsin.” diye mırıldandı. Kafasında her şey netleşmişti. Teori çok açıktı, öldürülen küçük Ali Osman’ın ruhu kanıyla birlikte gül fidanına geçmiş ve o gülün parçalanmasıyla birlikte Simge’nin bedenini ele geçirmişti. Koridorda topacı izleyen Ali Osman’dı, Simge değil.

Oysaki bilinmeyen bir olayı açıklamak için önce bilimin imkânlarını kullanmak gerekirdi. Mistik bir masal uydurmak en kolayıydı ve insanı yanılgılara sürüklerdi. Eğer Ceren eleştirel düşünceyi ve bilimsel bilinci kullansaydı, Simge’nin bedenine bir hayaletin girdiğini düşünmek yerine belki de aniden akıl sağlığını kaybettiğini, yahut bir tür sürmenaj geçirdiğini ve yazmayı bırakıp koridorda topaç çevirmeye başladığını düşünebilirdi.

Fizik kurallarını hatırlasaydı Ceren, topacın durmaksızın dönmesinin olanaksız olduğunu anlardı. Çünkü sürtünme kuvveti topacı sürekli yavaşlatmalı, er ya da geç durdurmalıydı. Durmayan bir topacın ancak beyninde var olabileceğini, bir halüsinasyon olduğunu akıl edebilirdi. Hem, önceden evde topaç yoktu ve Simge işten çıktıktan sonra topaç satın almadıysa bu oyuncağın şu an burada olması imkansızdı.

Mantık kurallarına uygun düşünseydi sonucun nedenden evvel gelmeyeceğini, dolayısıyla telefonda konuşmadıkları sürece Simge’nin edebiyat yarışmalarına katılmaya karar verdiğini bilemeyeceğini fark ederdi. Nasıl “Simgoş sen bununla yarışmayı kazanırsın.” demişti? Yahut o sözde sitede okudukları bire bir nasıl uyuyordu ki yaşadıklarına? Bütün bu soruların cevapları Occam’ın usturası denen ilkeyle açıktı: En basit açıklama doğrudur.

Masanın üstünde duran psikoz önleyici hapı aldı ve suyla birlikte yuttu. Koridora tekrar baktığında orada kimseyi göremedi. Bilgisayarda günlük olarak kullandığı Word sayfasını açıp o günün tarihini attı.

“Halüsinasyonlar bilincin derinliklerine saklanan anıların kehanetidir.

Bugün gün boyunca kütüphanede Balkan tarihiyle ve özellikle Türklerin Balkanlardan göçüyle ilgili araştırma yaptım. Amacım bugüne kadar gördüğüm kâbusları aydınlatmak, ayrıca ‘Ali Osman’ adını taşıyan kişiliğimin sırlarını çözmekti. Otobüse binip dönerken ‘Simge kişiliği’me geçtim. Kendimi, yani ana Ceren kişiliğimi, başka birisi olarak hatırlayabildim. Simge benim gibi yazmayı seviyor ve öykü yarışmalarına katılmak istiyor ama benim kadar kabiliyetli değil. Yine de yazdıkları, gerçek kişiliğime uygun bir şekilde edebi açıdan güçlüydü. Ayrıca katılmak istediği yarışmanın konusu da kütüphanedeki araştırmalarıma uygundu. ‘Simge kişiliği’ yavaşça ana kişilikle bütünleşmeye başlıyor.

Eve geldiğimde hâlâ Simge modundaydım fakat bir miktar devamlılık sağlayabilmiş olacağım ki kütüphanedeki araştırmaya evde de devam ettim. 1821’de gerçekleşen Mora katliamını okuduğumda Ali Osman, kafamın içinde Mora’da Rumlar tarafından katledilmiş bir çocuk haline geldi ve onunla ilgili çok güçlü halüsinasyonlar gördüm.

Ali Osman kişiliğini çocukluğumla bağlantılı olarak oluşturduğumu anladım. Ceren olarak, öz babam ve annem tarafından işkence görmüş olmayı kaldıramamış ve bu yaşadıklarımı ona giydirmiştim. Oysaki doktorum birkaç ay önce benzer şeyler söylediğinde nasıl da itiraz etmiştim.

Sanrı sırasında kırdığım gül resmini yaparken Bilge adlı kişiliğimden kurtulmuştum, bugün de Ali Osman, Simge’yle birleşti. Sadece iki ay önce dört bölünmüş kişilikle yaşayan bir çoklu kişilik bozukluğu hastasıydım, şu an sanırım ikiye düşürmeyi başardım. Ben ve Simge. Başkası yok. Umarım yakın zamanda tamamen iyileşeceğim.”

Kaydetti, bilgisayarı kapattı ve tek başına yaşadığı evde yerdeki cam kırıklarını ve sanrılara şahit olan gülün kalıntılarını temizlemek üzere süpürge getirmeye gitti.

Gizem Çetin

Adım Gizem Çetin. 1997 yılında Uşak’ta doğdum. 2008 yılında memleketimiz olan Konya’ya taşındık ailecek. 2013 yılında Meram Anadolu Lisesi’nden mezun oldum. Aynı yıl İsyancı adında bir bilim kurgu romanı yazıyordum, bu tamamlanmış ilk çalışmam olacaktı: daha sonra Üç Kentin İsyancısı adıyla internette yayınladım. 2014 yılında Wattpad’de hesap açıp yazdıklarımı okurlara ulaştırmaya başladım. 2015 yılında Papatya Tarlasında Rönesans‘ı yazmaya başladım. Üç yılın ardından Başlangıç Yayınları’ndan çıktı. 2017 yılında yedi kitaplık bir bilim kurgu roman serisi olan Yedi Mum serisini yazmaya başladım. Üç yıl içerisinde, yani 2020 yılında tamamlandı. Aynı yıl TOBB ETÜ Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümünden mezun oldum. Şu an özel bir firmada çalışıyorum. 2021 yılında Yedi Mum Serisi'nin ilk ve ikinci kitapları olan Yedinci Mum ve Altıncı Mum, Nar Ağacı Yayınları'ndan çıktı.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for BledaKai BledaKai says:

    Bayıldım ve tek solukla okuyarak sona geldim. Harika bir paranormal öyküsü olmuştur. Sonu pek beğenmedim. Ceren, Ali Osman, Bilge ve Simge aynı kişiler mi? Bence bu yaşananlar bir kabus olsaydı çok güzel ve etkileyici olurdu. Gül, travma sonucu ailesini kaybeden gencinin sevgilisini kurtarmak için fırlattığı bir çiçektir. Hiç kimse bu çiçeğe paranormal anlam yükleyemez çünkü ilk kez bu çiçek sayesinde reenkarne olduğunu hatırlayıp prensesi arıyordu ki hayatın anlamı bulmak için.

  2. Avatar for acimatriyarka acimatriyarka says:

    Teşekkür ederim! Evet, aynı kişiler, Ceren’in çoklu kişilikleri. Sonu, yetiştirme kaygısıyla aceleye geldi. :see_no_evil: Öneriniz harikaymış, öyle de olabilirdi.

  3. Avatar for BledaKai BledaKai says:

    Rica ederim. Seninle Ercan’ın Arka Bahçesi’ne dönüşen Kovuk’ta tanışıyoruz. Egolu yani bencil olmadığın için senin öykünü okumak istedim. Ben de Kadagan’ın Kehaneti, bu temada yer aldım.

  4. Avatar for acimatriyarka acimatriyarka says:

    Ah, Kovuk… Varlığını bile unutmuştum neredeyse. Ben de şu an öykünü okumaya gidiyorum, eminim çok güzel olmuştur. (İki haftadır Forum’a giremediğim için bayağı gecikmiş bir cevap verdim, lütfen kusura bakma.)

  5. Avatar for BledaKai BledaKai says:

    Sıkıntı yoktur. Bu tarz korku-gerilim fantastik seviyorum. Hep bu tarzda yazmaya devam et.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.