Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

İki Gökyüzü Buluntusu

Koroba Feza Güçleri Gökarkeoloji Enstitüsü
Kayser Arz-ı fezası, P-A8349 no.lu gökyüzü buluntusu
Öğe tanımı: Metin tüpü
Düşürülme tarihi: 36.09.XXVII
Raporlayan: Dr. Fahir 0649 Melikov

P-A8349

O yıl epey fena idim… [—asit yağmuru tahribatıyla silinmiş iki satır—] …ını sattım… Gıcırdayan sedirimde, bir atkuyruğu boğazımdan çekiliyormuşçasına bir ağrıyla hırıl hırıl uyur iken, Kar Azim’in toraman ulağı kapımı yumrukladı. Daha kapıyı açmadan homurtusundan tanıdım haşereyi. Sıçrayarak kalktım, ciğerimdeki balgamı ıkına boğula söktüm. Kapı kırıldı kırılacak. Son tükürüğü gelenin yüzüne göndermek pahasına kapıyı açtım, ağzımın kenarını yumruk tersimle siliyorum daha. Dışarda yıldız fırtınası var ki benim diyen adamı yıldızlar ötesine savurur.

“Derhâl” dedi, koca kara gözlerini başıyla beraber sarayın olduğu yana devirdi. “Efendimize. Haydi.”

“Efendimiz?” dedim, burnumu çekerek genzimdeki akıntıyı derip topladım, yüzüne tüküreceğim sandı karşıki, hehhe, hop yuttum. “Ben saraydan kovulalı çok olmuş. Öhhhö öhhhö! Hele ki Ulu Kar’ın beni görmeye o vakit tenezzül etmişliği yok, şimdi ne oldu da…”

Tuttu omzumdan çekti. Bir yağmurluk almama, kapıyı kapamama bile fırsat vermedi, “Çöz palamarı dedik, haydeee!”

“Don, iç donumu giyeydim, böyle koca Kar’ın huzuruna…”

“O dahi seni gecelik entarisiyle bekler, yürü.”

Vardık gittik. Ben uğramayalı sarayın rutubetten taşları kararmış, osursam devrilecek. Sevindim içten içe. Beztutanlar koğuşundan, kayıtçılar dairesinden, yürüyensaçlılar ve eldengelmeler yatakhanelerinden aştık, garaibülmevcudat kafeslerinden geçtik, Kar Azim’in ulu gövdesinin uzandığı sedir odasına giden dev basamakları bir bir tırmanmaya koyulduk. Hayvan herif hâlâ ensemden tutuyor. Çektim yakayı kurtardım, gökyüzüne uzanan basamaklara baktım. “Yürüyoruz a!” Boğazım hâlâ kaşınıyor. Şu it suretlinin yüzüne tükürsem, beni şu sefil hâlcağzımla tuttu kaldırdı diye nasıl öfkeliyim. İç donum yok, bir yandan aşağıdan horozun ibiğini düzeltmedeyim.

Kapılar horrr dedi açıldı. Karayıldız sürtünerek âlem sathına sürtündü geçti sanırsın. Yürüyensaçlılar ve eldengelmeler sağa sola dağıldı. Derin bir aaah ettim, toraman bana baktı boş boş. Ağzım kurusun, sonumu getireceğini bilmeden apır sapır konuştum. “Bu yürüyensaçlıların son yüzü benlisi var idi, destan dilber idi. Şimdikiler nere o zamanki benli nere. Eskinin eldengelme oğlanı dahi yeğ idi, eli yüzü pembe olur idi, ak yıldızlardan alınırlar hizmete koşulurlar idi. Amma ille de o yüzü benli…” Aygır şamar atar gibi tutup itti ensemden, bir başka hırçınlaşmıştı. İyi de oldu ettiği, ayaklarım yerden kesildi, ulu fezanın bize bahşettiği yarı arz cazibesi sayesinde boşlukta yağ üzere kayar gibi kaydım, azıcık daha hızlı tırmanmış oldum, sedir odasına vardım lüp diye.

Kar Azim taht sedirinde, uykusuz, gözünden kan damladı damlayacak. Malaklanıyor, sağa sola kırpıştırıyor yarım âlem kıçını. Sakallarını bacak arasından aldı, boşluğa doğru koyuverdi. Yükseldi upuzun kara kırçıl sakal boşlukta, bayrak gibi sallanmada. Âlet-i menfuru desen etek altından sarkmış taşra. İçim kalktı. Öğğğk, midem fena mı fena.

“Sarayımda eski bir üstat kayıtçı imişsin,” deyiverdi, ulu kubbe göbeğini kaşıyarak.

“He Ulu Kar. Ağzınızın tadı azalmasın, gök kara gözleriniz yumulmasın…” derken sözümü kesti.

“Niçin kovmuş idik biz seni? Yürüyensaçlılarıma mı göz dikmişsin ne…”

Deli gibi bir öksürükle böldüm. “Kata kata kata Ulu Kar. Göğün ak topu başıma düşsün, öyle bir hâl oldu ise. Bu kulunuzun yetenekleri karın ağrısına sebep oldu asaflarınız arasında… Size arz etmek istedim o zamanlar hâlimi ammaaaa…”

“Uzatmayacağım sözü aziz kişi. Değil bahis er ü dişi. Senin kimi tılsımların var imiş. Kayıt düştüğün eski kâğıtları Senetgâh’dan çıkarıp gösterdiler, üzerlerine yazdığın tılsımat o kâğıtların asit yağmurlarında ve nefir rüzgârlarında aşınmasını önlemiş. O felaketlerde gök demirler bile pas tuttu, sac oldu çözüldü, tuz oldu dağıldı.”

Yüzüm kızardı. Nazlı bir yürüyensaçlı gibi başımı cilveyle omzuma doğru eğdim. “Yaa öyle mi derler?”

“Önceleri seni kara büyülü diye anarlarmış. Ama emekli bir sağ kol asafım, öldü denen can suyu uzvuna senin bir karışım ve biraz keşif sözüyle kanlı canlı bir dirilik bahşettiğini söyledi ve o uzvu eline asa eyleyip huzurumda fâşeylediğinde işe imanım yükseldi. Seni sarayımızda yeniden ve değişmez bir istikrarla görmeyi gönülden arzu ederiz.”

“Ama efendim bu gözlerim görmez artık, belim büküldü. Kuyruğum titremede, cavlağı çektim çekeceğim. Bu beceriksiz eller, iğneyi ipliğe geçirmeye benzeyen hüner kârı işlerinizi görmez.”

“Yarayacaksın çok işe ey sözü keşifli. Hem de öyle yarayışlı olacaksın ki, bu Kayser arz-ı fezasında tuttuğumuz gökadayı berkiteceksin.” Eldenalınmalardan saçı iki yana sarkık, başı öne eğik bir ak yüzlü oğlancığa buyurdu: “Uçanevranoğlu kavminin elçisini çıkarın kara zindandan, düzeneği ile gelsin.”

“Düzenek mi?” diye mırıldandım, boş yere toramanın çarşaf suratında mana aradım.

Bir elçi ki bir devletli kazığa konulmuş, bir deri bir kemik, teker üzre sürüyüp getirirler. Alicenabından giren kazık omuz başından çıkmış, kazığın ucuna da Uçanevranoğlu sancağı dikili: yeşilli, ak yılanlı ve elçinin öz necasetine bürünmüş. Adam son nefesini salmak üzere.

“Seni bunca” diye söze başladı Kar Azim, “dokunulmaz yatağından alelacele kaldırmaya sebebim bu. Bizi ayağına pabuç etmediğinden sebep, taşıdığı koca sancak direğini -gökadamda kibir benden gayrısına kanunnamelerimce katı yasak olduğundan- kazık eyleyip Başulak Mogan eliyle münasip boşluğuna kaktık herifin. Bir bağırsak yahut kılca damar delinmeden. Önce makata, sonra mideye, sonra yemek borusundan omuz başına çıktı bu kazık. Ölmek için yalvarır elçi, ölmeden önce son sözlerini söylesin sana, hızlı bir ölüm hazırlayalım ona, şu hâline yazık. Bir an önce gök boşluğuna erişsin bedeni.”

Elçiye baktım, herifte konuşacak mecal yok. Adım attım kazığa doğru, elimi eldenalınmalara ve pis yüzlü Ulak’a uzatarak, “Hele garibi bir alın,” dedim.

“İndiremeyiz,” dedi Ulak, “Kıpırdarsa acıdan konuşamaz, ölür.”

Adam mırıldanmaya başladı kazığın tepesinde. “Hığığı hığığı…”

“Ne dersin bre, konuş,” diye tısladı Kar Azim.

“Uçanevranoğlu ananızı… Ananızı mı soktu… Niçün ettiniz bunu bana. Ben kölesiydim efendimin, o göndermiş idi beni buna… hığığı… sulh içün yalınız. Efendim ki çarpışır Ruhukaralar-ıla gece gündüz. Ayak atmamış idi bu arz-ı feza-yı Kayser üstündeki gökadanıza.”

“Hay lakırdıyı kes. Ruhukaralar ile çarpışır imiş. İstepyıldızlı’nın adını şereflendirir imiş. Belleten’in dersini belletir imiş yadsıyana. Şöylemiş böyleymiş. Lafügüzaf, tokuz bunlara…” diye itiraz etti Kar Azim.

Zavallı elçi, “İstepyıldızlılar iki yıldız asrı evvel birleştiler idi, aralarında meşveret edip Ruhukaralar diyarına yakın yere ilettiler efendim Uçanevranoğlu Şoh Buga’nın bahadır ceddini. Sizin atanız, hatta hepimizi bu Kayser arz-ı fezasına getiren Ulu İstepliler vermiş idi o vazifeyi Uçanevranlara. Niçün arkadan vurdunuz onun gökadasını fişenk salıp, bunu sorar Şoh Buga?”

“Bre ardından canının son damlası çıkar, bana mazinin dersini belletirsin. Senin efendilerin, fişenk sürücüsü idi benim atalarımın. Bir kul, bir nefer, bir komutan. O kadar. Sonra zenginlik buldu Ruhukaralarla savaşa-barışa, çala çırpa, işi gücü hile hurda. Onu Kara İstepli’den korumasak biz, nah edinir idi bunca yengiyi, malı mülkü satveti. Biz ise kaldık ortada. Şimdi söyle bana efendinin ilettiği o uğursuz kahpe sözü. Duysun sabık üstat kayıtçım.”

“Efendim,” diye başladı bu kez, öne düşen kuru kafasını kaldırarak Elçi, şimdi daha bir şehvetli. “Uçanevranoğlu Şoh Buga rüyasında gördü ve o rüyaya iki ruhgörülü tanıklık etti. Bu Kayser arz-ı fezasında boylu boyunca yatar idi rüyasında. Ol yıldızlar ve gökler, göklerin tüm yıldırakları onun göğsünde birleşti, Buga’nın yüreğinden bir burgu peyda olup, bir girdap oldu, bir deliğ-i siyâh… Bütün Kayser arz-ı fezasını ve dahi göklerin bitimsiz boşluklarını, deliklerini yuttu, Ruhukaralar, Ruhuaklar, Ruhusarılar ve Gözegelmezlerin hepsinin yurdunu, yüzen arzlarını, gökadalarını, sekiz katı içine aldı. Bu bir kehanet değildir bir başına, başka bir kehanetin hakikate gelişidir esasında. Zira yedi yüz yıldız asrı evvel Yüce Belletici’nin zamanına yakın yaşamış Yırsöyleyen Ürkik’in dahi itimatlı kehaneti var idi: ahir devir olınça Uçanevranoğlu hükmede, tüm arz-ı feza-yı Kayser’e ve dahi tüm evrene. Kimse baş… hığığı… Kaldırmaya o adı görklüye. O cümle olacağı rüyasında göre, yıldızlar birbirine denk düştüğünde. İşte vuku bulan bu kehanetin kehanetidir ve vuku bulması vuku bulacakların işaretidir.”

“Bre vurun şunun uğursuz başını” dedi Kar Azim. Şom Ulak bir cep fişengi attı, adamın acısı sonlandı. Üstüme başıma herifin mor kanları uğradı.

“İşte,” dedi Kar Azim. “Uçanevranoğlu bir destandır anlatır, tüm gökadalardan kendisine itaat ve ittifak mektupları gider, arz-ı feza taçlıları cümle kızlarını Buga ile everir. Ama bende ona verilecek kız yok. Hatta o kızları ben neden almayayım? Zira atam dedem bu arz-ı fezaya Uçanevranoğlu’ndan evvel fişenkle inip oturmuştur. Ulu İsteplinin dahi sağ kol asafları olma şerefine erişmişlerdir.”

“Eee?” diye sorar gibi baktım bu boş söze. “Ben de mi kehanet uydurayım sizin için yüce Kar? Öyle bir kabiliyetim yok. Sadece kayıt tutar, onlar çürümesin diye tılsımat yazar idim gençlikte. Tüm kabiliyetim bu idi.”

“Senden kadim bir kayıtçı yok elimde,” dedi Kar Azim. “Gökadalar arası tüm yazışmalar ve elçi teatileri senin elinle olmuş evvel vakitte. Uçanevranoğulları bizi sokacak, elimizden sarayımızı, kızlarımızı, yürüyensaçlıları, eldengelmeleri ve sırtına binip uçtuğumuz tüm fişenklerimizi alacak. Hatta o vurgun olduğun benliyi bile.”

Âdemelmam oynadı lafın burasında. Vay alçak, unutmamış düşkünlüklerimi.

“Her ne denli batıl olsa,” diye devam etti, “kutsal gök suyunda arınmadan işkembe-yi kübradan atılsa bile, göğüslere tesir eder kehanet dedikleri. Senden hanedanımızın ulu nizamı ve ziya dolu akıbetine dair kutlu kehanetler ister değilem. Uçanevranoğlu zorbasının kehanetlerini bozucu karşı kehanetlerdir aradığım. Benim kehanetim bana bir öte yıldızdan gelen bir acayip mahlûk diliyle iletilmiştir zaten. Var git yat, kabahatlerinden boşan, göklerin suyundan versinler sana, bir mendili bandır o suya, iyice silin arın. Sabah bana Uçanevranoğlu’nun uğurunu kesecek alametleri beyaza geçirmiş ol. Efendin için son bir hizmet. Başarırsan bunu, o son yüzü benli ile ikinci yaşam havzasında bir birleşim bahşederim sana.” Pis pis güldü lafın sonunda, boşlukta yüzen sakalını, öz yılanını okşar gibi okşadı.

Bu sözler karşısında ne diyebilirdim. Devrimin son demleri, hâlâ kan yürür iken can uzvuma, düşünmeliyim yüzü benliyle birleşme ihtimalini. Onu âlemden kaldırdılar bilir idim. Meğer ikinci hayat havzasında bir beden vermişler ona. O eski bedeni olmasa, kızıl beni olmasa ne çıkar, ne eksilir, o büyülü sözlerini fısıldasa kulacığıma, kulak deliğimden yürür taşra can sıvım. Hem itiraz eder isem toramanın cep fişengi kara başımda patlayabilir.

Döndüm çıktım, evime gittim. Nane limona zerdeçal karıp, kaynatıp içtim. Gök suyundan koltuk altlarıma sürdüm, gözlerime damlattım, apış aralarımı suya banılmış bir ıslacık bez ile arıttım. Gece kut yıldızlı düşler gördüm. Sabah kapıma gelen Ruhukara suretli Ulak’a boyu kadar bir tomarı teslim ettim. “Nah benden bu kadar.”

Ulak tomarı aldı, göz attı, dürdü, yüzümü yılan gibi süzüp ardını döndü. Gidiyor sandımdı, kapıyı boğazımdaki gibi paslı bir gıcırtıyla kaparken bir çelik araya sokuldu, çınladı. Baktım, toraman aniden geriye dönmüş.

“Sen dahi o Ruhukaralardan mısın?” dedi.

Gözlerim büyüdü, ellerimi “vurma” der gibi ileri uzattım. “Nerden çıktı bu söz?” diyebildim.

Göklerin suyu kapı yanında bir kovada durur idi, kalmış bir iki damlacık. Elini bandı oraya, sürdü alnına. Baktım ki o benli dilberin kızıl beninden bir ben ışıl ışıl parlar Ulak’ın suratında. Dilim boğazıma düştü.

Eğri gökçeliğinden saberi var idi, onu aldı boğazıma çaldı. Kanım su oldu yere aktı. İyi de oldu. Boğazımdaki o geçmeyen kaşıntı, bu sefilin bir kavi çalışıyla dindi. Ustana rahmet be kara ulak. Benim horozun yumurtası mısın, vay ulan!

Beynimi Senetgâh dairesinde canı çıkarılmış bir eldenalınma Ruhukara gencinin yarımcak bedenine nakleylediler. Bedenin sadece elleri var, bir de def-i hacet uzvu. O yüzden sadece yazı yazıp bir de o işi yapabiliyorum. Oysa bir dilberin gümüş kınına kılıç edilip sonsuz saadeti yaşamak dilerdim. (Not: Hemen yokladım, ibiği de var, heyhuuu!).

Hah, Uçanevranoğlanlarının kehanetini kıracak karşı kehanet şudur ey dost. İşte sureti. Feza boşluğunda süzülen bu tüpü bulduysan ve okuduysan mutlu edersin beni. Ey asil kişi iyi işit beni. Kar Azim sözünü çiğnemiştir. O yüzü benliyi öte yıldızdan gelme ejder suretli bir mahlûkun bedenine koymuşlar, âlet-i kiri Merih dağları gibi. Sabah akşam zindanda beni koçlattırırlar ki acısı fena. Belki beni arama lütfunu gösterirsin gök boşluğunda, Senetgâh kulesini ulu kulesinden tanırsın. Koordinatlar: 37.872607547810915, 32.492????????????. Ama beni arayamayacak durumda isen aşağıda yazdığım tılsımatı tersten okur, Kar Azim köftehorunun umduğu tılsımı bozar, onu fenaya sürükletirsin ki o dahi işimi görür. Bu tüpü sana göndermek için yeni bedenimdeki daracık boğaz ile onu önce yutmak sonra da yıldızlara kıçımı dönüp bir kavi ateşlemem gerekti. Bu emeği göz ardı eyleme.

“Uçanevranoğullarının kehanetlerine reddiye sureti: Bir komutan ki fişenk üstünde Ruhukaralar diyarında sefer eder durur, gelecektir, alacaktır tahtını Uçanevranoğlu’nun, yıkacaktır gökadasını başına. Bu dahi kara düş olsun Şoh Buga’nın başına. Üç kez, beş kez, yedi kez bolsung bolsung bolsung. Üç yıldız yılı evvelinde yazmıştır bir ulu âlim ki adı İzbikalden. Her gökada ölümlüdür çünkü dayanamaz Erateşinin yakıcı güneşine ve göklerin akıl ermez işleyişine. Yüz yıldız yılı önce nasıl bir Kara İstepyıldızlı, ataları gibi istep yıldızlarından gelip arz-ı feza-yı Kayser üzerinde yenilgiye uğrattıysa Uçanevranoğlanını gene öyle yenilgiye uğratacaktır bir İstepyıldızlı onları. Onun belası, kendisi olacaktır. Vura dura duta. Yüce Belletendir öğreten ve saklı gizi bulduran. Özim tün udımatı küntüz olurmatı kızıl kanım töküti kara terim yüğürti işiğ küçüğ bertim ök. 10-ayn-lam-elif-7-tı-ye-5-sin-he-3-lam-mim-cim.”

 

Kayser arz-ı fezası, S-Z7613 no.lu gökyüzü buluntusu
Öğe tanımı: Metin tüpü
Düşürülme tarihi 27.13.XXXI
Raporlayan: Dr. Fahir 0649 Melikov, Stj. Jolanthe 1749 Parlar, Stj. Amir 1883 Çehresibenek

S-Z7613

Kar Azim, Şod Buga ile Batı gökadalarda çapıştı fişenkler … vuruş süngüş … vâfir … gökte. Diz çöktü Kar Azim Şod Buga önünde… vali atadı … Şod Buga 2 yıldız çağı sonra öldü, ur çıktı … g…ünde. Ulu gökadayı …. Uçanevranoğlu yayıldı vüsatli taa … amma oldu onun sonu dahi … Ruhukara el… ??? …. tarihinde ….

Söz konusu arz-ı feza örenliğinde ilişikteki P-A8349 ve S-Z7613 kodlu tüpler dışında herhangi bir anlamlı buluntuya rastlanmamıştır. Atılım programımız için kayda değer olmadığı ve bölgesel araştırmanın sonlandırılması gerektiği değerlendirilmektedir. Emirleriniz… 0649. – Bu rapor ve ekleri raporda gönderildiği belirtilen kişi/kişilere özel ve gizli olup verilerin gönderim amacı gerçekleştiğinde feza kanunnamelerinin belirttiği süreler içerisinde tarafınızdan imhası gerekmektedir. Bu verilerin güvenliğinin sağlanması sorumluluğu tarafınıza ait olup herhangi bir ihlal hâlinde KFG’nin sorumluluğu bulunmamaktadır. Bu raporun muhatabı olmamanıza rağmen size ulaşmış olması hâlinde raporu derhâl imha ederek bu durumu gecikmeksizin tarafımıza bildirmenizi rica ederiz. Aksi hâlde KFG gerekli zorlayıcı yaptırımları uygulama haklarını saklı tutar.

Emre Taş

Çeşitli dergilerde öyküler ve tarih yazıları yazdı. Osmanlı kültür-düşünce tarihi üzerinde lisansüstü çalışmalarını sürdürüyor.