Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Altı İmkânsız Şey

Birinci İmkânsız – Gece Sonsuz Değil

Spoiler uyarısı! Doğan güneş battığında Azrail’in kanatlarında âlemi izliyor olacağım. Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim.

Ellerindeki paslı baltaları avuçlarına yapışmış şekilde taşıyan altı cüce. Her biri birbirinden cüce. Boştaki ellerini gözlerine siper etmiş kafenin içini görmeye çalışıyorlar. Fazladan baltası olan, elleri yerine baltaları siperlik niyetine. Pamuk prensesi bulmadan önce yedi numarayı bulma niyetindeler. Sonra belki birkaç günlüğünü de khazad-dum’daki kuzenlerinin yanına gidecekler.

Bu fazladan balta, bu altı cüce, bu öğle vaktine müşterilerine denk gelen yersiz göndermeler. Eyvah diyip kafeye ayak basıyorum. Cüceler de peşimden. Eyvah ki ne eyvah. Öğle vakti olmasına rağmen sadece bir masa dolu. Takım elbise içinde terlemiş bir genç. Kim bilir ne derdi var garibin. Bana ne ki? Öleceğim ulan ben bugün. Geldiler işte. Babam haklıydı. Dedem de. İnsanın yedi sülalesinin yedisi de haklı çıkar mı be. Cüceler iki masa birleştirip koca kıçlarını insanlar için üretilmiş sandalyelere sığdırmaya çalışıyorlar. Gülüp eğleniyorlar. Sakallarına akan salyalarına aldırmadan kafeyi kahkahaya boğuyorlar. Masaya yumruklarını vurup barmen bize altı bira diye bağırıyorlar. Hepsi değil sadece biri bağırıyor. Diğerleri de bağıran arkadaşlarını böğürerek onaylıyorlar. Barmen diye seslendikleri yirmilerinin ortasındaki tek çalışanım, ne yapayım der gibi bir bana bir cücelere bakıyor. Ne yaparsan yap, gece sonsuz değil.

Bir babamın çerçevedeki fotoğrafına, bir de çerçevenin kenarına iliştirilmiş kehanet diye bildiğimiz saçmalığın yazılı olduğu kâğıt parçasına bakıyorum.

Yedi kardeş buluştuğunda yedi balta yükselecek.

İmkânsızlar imkâna dönüştüğünde yüzük parmaktan düşecek

Bir tüy düşünce gökten ilk kan yeniden akacak

Son mirasçının güneşi battığında ecdadın mirası tamamlanacak.

Nesilden nesile miras kalmış ecdat yadigârı aile mekânımız, ailemizin bilmem kaç kuşaktır babadan oğula geçen tek varlığı. Ortak mirasımız olan bu mekân, her babadan her oğula varlığını korumuştu. Ailemizin süregelen bütün kuşaklarının bildiği ve her kuşağın ailelerinden sadece birini etkileyen bu efsanevi hikâye aslında beni yani babamı ve haliyle beni teğet geçmeliydi çünkü babam babasının ikinci oğluydu. Babamın ikinciliği bizi bu efsanede ıskartaya çıkartmıştı. Ta ki dedemin torunu, amcamın birinci oğlu, babamın yeğeni olan kuzenimin ölü doğmasına dek. Bu bir aile hikâyesi olduğu için bütün bu akrabalık unvanlarını kullanmalıyım. Bugün öleceğim nasıl olsa, gitmeden son kez bizi anmadı demesinler.

Kuzenimin ölümü ardından mirası devralacak erkek evladın olmaması babamı ve haliyle beni oyuna dâhil etmişti. Kızıl çadırlardan ak çadırlara jet hızıyla transfer edilmiştik. Bundan sonra ecdadımızın mirasını koruyacak gözbebeği aileydik. Soyumuzun mihenk taşı olan mekân ve kehanet hiç hesapta yokken kaderimize öylece yazılıvermişti.

Yaşamı boyunca kehanetin gerçekleşmesini bekleyen, ölmeden önce de ömür boyu beklediği o büyük kehaneti devreden babam, kehanetin kendisinde gerçekleşmemesinin ve sırayı salmanın verdiği huzurla kapatmıştı gözlerini. Sırasını salmış olmanın mutluluğuyla atlamıştı ölüm meleğinin kollarına. Yeğeninin ölümüyle yakalandığı huzursuzluk onu terk ederken ben de yeniden vücut bulmuştu. Gün gelecek ve ölecektik. Devreden miras şiştikçe şişen balon gibi elimizde patlayacak, birimizden biri de altında kalacaktı. O birimizden biri de büyük ihtimalle ben olacakım.

Günün sonunda bitecek olan hayatımı, sonsuza kadar kapanacak ecdat mirası mekânı, kehaneti gerçekleştirmek üzere doğan güneşi bekliyorum. Dükkândaki odamda oturmuş nasıl gerçekleşeceğini düşünüyorum.

Spoiler uyarısı! Anlatacaklarım bitmedi. Bir süreliğine daha yeryüzündeyim. Kâh inerim yeryüzüne.

İkinci İmkânsız – Bir Adam Giriyor Kafeye Koşarak

Benimle evlenir misin?

Oha öyle pat diye söylenmez. Önce yüzüğü görecek. Şaşıracak. Gözleri dolacak. İnanmayıp boynuma atlayacak. O arada bir yerde teklifini et. Sen yine hobi olarak teklifini et. Ama o araya bir yere denk getirmeye çalış. Acele etme ama çok sonraya da erteleme. Buluşmaya da erken geldim zaten, ya dayanamaz konuya da… Efendim ziyaretimizin sebebi. Bekle bi’ kahveler gelsin. Garson önce kahveleri getirecek. Ya acıkmışsa. Yemek yemeğe gelir büyük ihtimal. E normal tabi öğle arası. Çalıştığı okulun yemekhanesinde rahat rahat yemek yiyemiyormuş. Ergen öğrencilerin kontrol edemedikleri yüksek desibelli kahkahaları kulaklarını rahatsız ediyormuş. Sahi ne güzel kulakları var. Allah güzel kulak yapmak istediğinde senin kulaklarını cevap kâğıdı olarak kullanmış olmalı. Gerginlikten terliyorum. Ter izi kiralık takım elbiseden nasıl çıkar? Ara. Kiralık yazmana gerek yoktu. Bu güzel. Kullan bunu. Kulakların de. Geldiğinde söyle ona. Kapı açılıyor. O mu? Değil. Bir adam giriyor kafeye koşarak. Hayır, koşmuyor ama terlemiş. Kim bilir ne derdi var garibin. Arkasında altı cüce. Her biri birbirinden cüce. Masaları birleştirip oturuyorlar gönüllerince. Kafeyi babalarının hanı zannediyorlar kanaatimce. Koyulaşmışken sohbetleri iyice, kapıda görünüyor kalbimin incisi işte.

“Çok geç kalmadım inşallah.”

“Kulakların…”

“Efendim?”

“Kulakların diyorum bugün ayrı bi’ güzeller.”

Cüceler kahkahayı basıyor. Şerefsizler kesin bana gülüyor. Ben altınızı birbirine ekleyip tek bir adam yaptıktan sonra elfler sudan gelinceye kadar dövmeyi bilirdim ama şimdi baltalar elinizde, uzun sakallarınız dizinizde, keşke dönseniz ormana hey ormana.

“Hayır, hayır geç kalmadın ben de zaten iki dakika önce geldim.”

“İyi bari…”

Yalan söylerken arkamda kalan garsonun bakışlarını ensemde hissediyorum. Yirmi dakika önce ne isterim diye yanıma gelişini, bir arkadaşımı bekliyorum dediğimde yapmacık gülümsemesiyle uzaklaşmasını kalıcı olarak siliyorum. Sonra dosyada yer kalmıyor.

“Ben” diyorum “sana bir şey söyleyecektim.”

“Evet, ben de sana” diyor.

“Evet, ne alırdık,” diyor garson. Cüceler biralarını tokuştururken şişelerin kırılması onlara çok komik geliyor. Ayağa kalkıp bunda bu kadar gülünecek ne var lan dağ ayıları, hem ben müstakbel eşimin kulaklarını her zaman överim diyemiyorum. En uzunu anca göğsüme falan gelir. Kafa atma ihtimalleri yok ama işte ellerinde baltalar, kahrolsun baltalar, yere batasıca tıfıllar.

İki kahve istiyoruz. Kahveler gelmeden isteyeyim diyorum. Allahın emri peygamberin kavli şu nursuz cücelerin şahitliğiyle giremiyorum konuya. Onun da diyeceği var. Ne acaba? Ne önemi var? Benim ki kadar önemli mi hem. Evlenmekten bahsediyorum burada evlenmekten. Ahahahahah. Yuva kurmak, bir çatı altında yaşamaktan. Ahahahhahaha. Zorluklara birlikte göğüs germekten. Ahahhahahaha. İyi günde kötü günde… AHAHAHAHAHAAH. Gülmeyin lan artık. Burada kutsal bir müesseseden bahsediyoruz. Mağaralarınıza dönün demektense baltalarına bakıyorum. Bi’ tanesini elime geçirsem. Şu fazla olanı mesela. Elimi uzatsam usulca. Elimi uzatıyorum usulca. Cebimde duran yüzük kutusunu avucuma sıkıştırıp burnuna uzatıyorum.

“Ben…” diyorum. “Benimle evlenir misin?”

Sesim cücelerin kahkahalarına karışsa da yüzüğü görünce altyazıya ihtiyaç duymuyor.

“Ben…” diyor. “Ayrılmak istiyorum.”

Bir şeyler kırılıyor.

Üçüncü İmkânsız – Işıklar, Duraklar, Bişiler 

Günaydın hayat. Ben ölmek istiyorum.

Şu kepengi her kaldırdığımda altına kafamı koymayı ve ağır demir kapı yeniden yerçekimine kapıldığında gözlerimi kapamayı. Masaların üstündeki sandalyeleri indir. Tezgâhın tozunu al. Dünden kalan kirli bulaşıkları temizle. Dur. Önce spotify’dan bir çalma listesi aç. Gürültü anında play’e basın. Bu değil. Oradaydım, şimdi buradayım. Bu da değil. Işıklar, duraklar, bişiler. Bu. Başlat. Yaşamlarımıza dur tuşu ne zaman eklenecek. Biri beni durdursun ki anlatmak istediklerimi daha uzun, daha ayrıntılı anlatabileyim. Biri beni durdursun ve kulağını iyice ağzıma dayasın ki anlatmak istediklerimi daha net ifade edebileyim. Biri beni durdursun ki sürekli konuşmamam gerektiğini, birilerinin beni anlaması gerekmediğini anlayıp bir an için bile olsa rahat bir nefes alabileyim.

Bir yeni mesaj:

Gönderen: Şerefsiz Tayfun (eski tr hocası)

Bugünkü ders iptal…

Bir yeni bildirim:

Geekyapar isimli kanal yeni bir video yükledi. Hemen izle.

Bir yeni tweet. Hemen oku.

Bir yeni instagram gönderisi. Hemen gör.

Bir yeni gün. Hemen yaşa.

Kahve makinesi servise hazır. Şu limon doğramak için kullandığın bıçağı raftan al. Bileğine daya. Derini ince ince. İlk dersi ekmiş bir grup liseli genç giriyor kafeye. Kahvaltı niyetine aldıkları poğaçalarını yumuşatmak için kahve istiyorlar. Dışarıdan yiyecek getirmek yasak ama ses etmediğimden burayı arkadaşlarına da tavsiye ediyorlar. Dünya diye bir yer var. Kahvesi iyi, insanı idare eder. Birkaç nesile durumu toparlayacak gibiler. Ölmez sağ kalırlarsa. Bir kahve on lira. Üç kahve eder otuz lira. Otuz liraya bir roman alsaydılar, sırayla okuyup aralarında tartışsaydılar. Ne olurdu yani kahve içmek yerine roman okusaydılar dünyayı mı kurtarmış olurdular. Belki kendi dünyalarını, belki çulsuz yazarı, belki beş parasız yayıncıyı. Hem otuz liraya roman mı kaldı. Hangi devirde yaşıyoruz. En kötüsünde. Yeryüzüne inen herkes yaşadığı zamana en kötüsü diyor. Öyle ama bu en kötüsü. Kötünün de kötüsü. En yani. Ennn.

Bir adam geliyor sonra. Takımları çekmiş. Jilet gibi olmuş derdim ama üzerinde pek durmamış. Kollarımı jiletle kessem de olur. Bıçağı kirletme şimdi durup dururken. Arkadaşı varmış. O da gelecekmiş. O gelene kadar bu bi’ şey içmeyecekmiş. İçmeyecekmiş ve burada böyle oturup terleyecekmiş. Sahi niye terliyor bu. Kim bilir ne derdi var garibin. Hasta falan olmasın. Ya bulaşıcıysa? N’oldu artistlik yapıyordun az önce, ölmek istiyordun. Hâlâ istiyorum ama yaşamanın da dayanılmaz bir çekim gücü var. İnkâr edilemez. Çatıdan atlasam beş saniyelik düşüşün ikinci saniyesinde falan inkâr ederim ismimi. İnkâr et ismini! Yirmi beş yaşımdayım ulan ben. Bu yaşa kadar bu isimle yaşamışım. Ne yaşadım? Hiç. Gidip geldim öyle. Salıncak gibi mi? Gondol gibi. Midem bulandı. Terleme be adam. Durdur. Dur lan dur inicem. En yakın çatıya inicem. Çok canım sıkılıyor diye feryat edicem. Haluk Bilginer zannedip twitterda paylaşsınlar.

Patron geliyor sonra. Ardında altı cüce. Her biri birbirinden cüce. Masaları birleştirip oturuyorlar. Gülüp eğleniyorlar. Bira istiyorlar. Bira yok. Patron ne yaparsan yap diyip odasına sığınıyor. Cüceler bira istiyor. Takım elbiseli, arkadaşını bekliyor. Bir kasa bira alıp geliyorum. Napayım, boynum baltalarından ince. Sonra takım elbiselinin arkadaşı da geliyor. Kahve istiyor ikisi de. Cüceler gülmeye devam ederken çöpü çıkarıp geri geliyorum. Şu baltayı kapsam aniden. Takım elbiseli elindeki yüzük kutusunu arkadaşının yüzüne tutuyor. Cücelerin kahkahası ayyuka çıkıyor. Kafamı dayasam masaya. Çöpe sulanan güvercinlerden biri cama çarpıyor. Kapının camı çatlıyor. Güvercin, çarpmanın etkisiyle hareketsiz yatıyor. Desem ki ayırın bu kellemi soysuz gövdemden. Takım elbiselinin arkadaşı bir hışımla kafeyi terk ediyor. Çatlakları genişleyen cam, kapının açılıp kapanmasına dayanamayıp hareketsiz yatan güvercinin üstüne bin parça oluyor. Kurtarın artık beni yaşamaksız günlerden. Cüceler misty mountasins söylemeye başlıyor. Çünkü ben ölmek istiyorum.

Dördüncü İmkânsız – Böyle Bir Sürü Ezgili Sesler

“Yine kaybedeceksin, kuşlar söyledi” diyorum. Gülüyorum. Bu güzeldi. Şaka. İnsanlardan duydum. Söyledikleri sözün kaynağını gizli tutmak istediklerinde kuşlar söyledi diyorlar. Özellikle çocuklara öyle söylüyorlar. Onlar da inanıyor. Çocuklar çünkü. Kardeşim de öyle. Ama inanmıyor. Söylediğimi umursamıyor da. Tek derdi beni yenmek. Akşam yemeğinde babama bir kez olsun beni nasıl yendiğini anlatmak istiyor. Babam onu daha çok sevsin istiyor. Babam zaten onu daha çok seviyor. Ben de onu her gün yeniyorum. Yarış kazanarak babamın gözüne giremeyeceğini bilmiyor. Öyle olsa ben çoktan gözdesi olurdum.

Yakışıklı çocuk geçitten çıkıyor. Bu çocuk var ya yaşamayı çok seviyor. Her gün erkenden geliyor. Güneş doğduktan hemen sonra geçidi açıyor. Batana kadar da gitmiyor. Böyle bir sürü ezgili sesler çıkarıyor. Bize yemek de veriyor. Burada olmaya bayılıyor.

Silahın patlamasını bekleyen koşucular gibi hazırda bekliyoruz. Kardeşimin benden daha heyecanlı olduğu inip kalkan göğsünden belli. Bir yandan az sonra başlayacak yarışa konsantre olmaya öte yandan kendini bana kanıtlamaya çalışıyor. Annemin uyarılarını unutmuyorum ama onun da artık çocuk olmadığımızı ve kendi kanatlarımız üzerinde uçabileceğimizi anlaması gerekiyor. Kendi kanatlarımız üzerinde. Ahahhhaaha. Anladınız mı, kendi kanatlarımız. Bu komikti. Kardeşime yeni şakamı anlatmak istiyorum ama ansızın çakan şimşek gibi uçuyor. Yaşamayı çok seven yakışıklı çocuk, geçide döner dönmez yarış başlıyor. Geride kalıyorum. Kardeşimden bir saniye sonra yarışa başlıyorum. Finişe doğru inişe geçen kardeşim iyice hızlanıyor. Abisini yenecek. Gururla kanat çırpacak. Akşam yemeğinde de zaferini ballandırarak anlatacak. Hayat öyle kolay değil. Yarışı kazanacakken ona yetişiyorum. Sağlam bir omuz atıyorum. Kardeşim, yakışıklı çocuğun içinden geçip kaybolduğu geçide doğru savrulurken zafer pozumu veriyorum. Geçide çarpıp hareketsiz yatarken kahkahalara boğuluyorum. Ortada bir şaka yok ama durum komik. Yenilgisi ağır oldu ama çıkaracağı ders sağlam olacak. Oysa hareket etmiyor. Düştüğü yerde öylece yatıyor. Hadi diyorum gel de beraber yiyelim. Ses yok. Sonra geçit bir daha açılıp kapanıyor. Korkup çatıdaki mevkiimize geri uçuyorum. Kardeşimin üzerine sivri şeyler yağıyor. Onlara da aldırmıyor. Sadece uzanıyor. Birazdan uyanacak. Kaybetti diye numara yapıyor. İçimde bir şeyler acıyor.

“Habil hadi, eve gidelim artık” diye bağırıyorum.

Duymuyor.

Beşinci İmkânsız – Altı Üstü Hikâye İşte

Nasıl yani? Hikâyeni yazacağız dediniz diye anlattım. Ne demek hikâye olduğunu söylemiyoruz. Ne diyoruz peki? Altı üstü hikâye işte. İsmi ne. Durin soyundan bim kasiyerliğine. Sevmedim. Kardeşlerimi bulabilecek misiniz peki? Öyle dediniz. Anlatırsam kardeşlerime daha kolay ulaşabileceğinizi söylediniz. Bana yalan mı söylüyorsunuz? Sözleriniz yalansa dillerinizi baltama kurban ederim. Sahi ya. Baltam da kardeşlerimde kaldı. Ben olmadan kehaneti de yerine getiremezler. Bu kadar mı? Yetti mi anlattıklarım? İyi. Müşteriler birikti. Kasaya geçeyim ben. Sakallarım yüzünden sürekli azar işitiyorum zaten. Bu güneşiniz neden batmıyormuş peki? Dört gün oldu. Beş mi oldu. Neyse işte ışıktan gözlerim acıyor artık. Şu sihirli ekranlarınız güneşle ilgili bir şey demiyor mu?

Altıncı İmkânsız – İmkânsız Bir Mucize

Hatırlıyorum size söz verdim. Güneş battığında gitmiş olacaktım. Buna iman edip odama kapanmış ölüm meleğini bekliyordum. Toparlanmış gidiyordum. Ruhuna Fatiha, helvasına yarım kilo hurma, veled dalin amin. Nasıl bilirdiniz. Eh işte.

İnanmayacaksınız ama olmadı. Kehanet gerçekleşmedi. Onun yerine imkânsız bir mucize gerçekleşti. Güneş batmadı. Altı gündür güneşin batmasını bekliyoruz.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for Ozymandias Ozymandias says:

    Keyifle okudum, teşekkürler:)

  2. Avatar for Figo_Waits Figo_Waits says:

    Güzel bir fikir ve öykünün dili de güzel. İlk bölümleri zevkle ve devamını merak ederek okudum. Ancak ben öykünün son bölümlerinde enerjisinin düştüğünü hissettim. Belki öyle olmamıştır ama sanki son kısım aceleye gelmiş gibi. Konu toparlanıp finale bağlanmış. Hikayedeki karakterler birbirlerine çok daha iyi bağlanabilirdi sanki. Bunlara rağmen güzel bir öykü; elinize sağlık.

  3. Avatar for muhatakur muhatakur says:

    Okuduğunuz için teşekkür ederim :slight_smile:

  4. Avatar for muhatakur muhatakur says:

    Yorumlarınız için teşekkürler…

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.