Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

İltihap

Hâlâ eski sahiplerinin son nefeslerini verdikleri anı ölümsüzleştiren kokuyu üstünde taşıyan kuru ve sert bizon derisinden yapılma konik çadırın girişini örten püsküller, ateşin çıtırtılarını taşıyan rüzgârın sürekli darbesiyle içeri doğru kıvrıldı. Harıldayan ve kıvılcım patlamaları işitilen alevin yaydığı ışık, her şey eski haline dönünceye dek püsküllerin boncuklarıyla yer yer gölgelenerek eşikten içeri yayıldı.

Üç metrekarelik yaşam alanına tıkıştırdığı toprak kapları devirmemeye özen gösteren Tolunay, titreyen ellerinin nasır tutmuş parmaklarını su dolu tasın içine gelişigüzel daldırıp, çıkık elmacıkkemiklerini nemlendirdi. Sarkık yanaklarını ovalayıp, alın çizgilerini hissedene dek kalın kaşlarını kaldırdı. El yordamıyla uzandığı toprak kaplardan aldığı bir iplikle, sırtına dek dökülen dalgalı siyah saçlarını at kuyruğu şeklinde topladı. Közü hâlâ sıcak, kalın bir ağaç gövdesinin minik bir parçasından oyulma el yapımı piposunu ağzına götürdü. Tütünle karıştırdığı, aynı zamanda tütsü işlevi de gören ağır kokulu harikulade otları derin derin ciğerlerine çekip sırıttı. Keyif verici, uzun bir boru ve avuç içine sığan kaba bir hazneden ibaret çubuğu, bağdaş kurduğu hasır minderin hemen yanına bırakırken, kızıl tenli bedeninin sol elinde sirayet eden kapkara damarları, göz kenarlarını kırıştırarak dikkatle inceledi.

İçinde durduğu çadırdan bile karanlık damarları önce seğiriyor, sonra da durup hareketsiz saniyeler geçiriyordu. Bu esnada elindeki hissiyat giderek azalıyor, damar tekrar atmaya başladığındaysa bedelini acıyla ödeyerek sinir hücreleri üzerindeki kontrolünü geri kazanıyordu. Elini yumruk yaparak acıyı defettikten sonra, döngü başa sarıyordu.

Uzaklardan gelen bir ulumayla kendine geldi. Bir an için panikleyince dengesi bozuldu, bağdaş kuran çıplak bacaklarındaki kaslara iğne batırılmışçasına kuvvetli bir ağrı girdi. Gözlerini kırpıştırıp derhal dizlerinin üstüne oturdu. Titrek elliyle hemen sağında duran çubuğa uzanıp, sönmeye yüz tutmuş közleri harlayarak peş peşe dört kere nefes alıp verdi. Tütün ve kuru otların karışımı kor iyice harlanınca, gönül rahatlığıyla ciğerlerini doldurup gülümsedi.

Çubuğu tekrar yere bırakırken öksürerek öne doğru eğilince, tam karşısındaki aynada kendisine benzer bir suret gördü. Dumandan yaşlanan gözlerini silip, içerideki havayı dışarı çıkarma umuduyla ellerini yelpaze etti. Tekrar bakınca, aynada kendine ait bir suratla karşılaştı. Sakince geriye doğrulurken, gözlerini kısarak bu sureti inceledi.

İnce dudakları kurumuş, soyulmuş ve lime lime bir vaziyetteydi. Göz aklarını istila eden kızıl damarlar, adeta beyaza üstün gelip kızıl cildiyle bir ahenk yakalamak üzereydi. Yerçekimine mağlup olan yanakları, hiç olmadığı kadar sarkıktı. Kapkara damarlar yalnızca sol elindeydi.

Püsküllerin boncukları çınlayarak eşikten içeri savrulurken, rüzgâr bu defa ateşin çıtırtısını taşımadı içeriye. Yüzündeki acı ifadeyi silmeksizin çadırının girişine bakınca, ara ara kararan ve tekrar geri gelen, beyazımsı loş bir ışığın yansımasını fark etti. İçerisi birden soğuyunca diken diken kesilen kol tüylerini, nasırlı elleriyle okşayarak kendini ısıtmayı denedi. Çubuğunu ağzına alıp, kısa nefeslerle havaya ufak duman bulutları saçarak hasır minderinin solunu yokladı. Kartal kanatlarının uzun siyah tüyleri, şahinlerin aleve çalan kızılımsı kahverengi tüyleri ve her ikisinden de kısa, atmacaların grimsi yağız tüyleri kullanılarak hazırlanmış, kırmızı şeritli tacını başına geçirdi. Sol elindeki kasılmayı görmezden gelip, iki ayağı üstünde doğruldu. Beyaz ışığın yansıması kararıp daha da soyut bir biçimde eşikten içeri belli belirsiz sızınca, girişe doğru birkaç adım ilerledi.

Püskülleri, boncuklarını şakırdatarak araladı. Yüzüne çarpan soğuk hava akımıyla irkildi. Hız kesmeyen serinlik bütün vücudunu sarıp sinüslerini doldurunca, bilek üstünde biten çizmelerini eşikten aşırarak kendisini dışarı attı. Püsküller ardından salıncak misali ileri geri salınıp şıngırdarken, soğuk hava akımının etkisiyle titreyerek olduğu yerde kaskatı kesildi.

İnce tabanlı, aşınmış çizmelerinin üstünde durduğu kirli, çiziklerle kaplı parke, topuğunun titremesiyle takırdadı. Tam karşısındaki, közü henüz sıcak şöminenin yanındaki boş odun sepetinin içinde, paslı demir bir sopanın uzandığını gördü. Bej rengi duvarın en üst noktasında, uğuldayarak serin hava üfleyen ve bu iş yaparken kapakçıklarını düzenli aralıklarla indirip kaldıran uzun bir klima asılıydı.

Karapkara damar, iltihap yoğunluğunu arttırarak sol elinin sınırlarını aşıp, bileğinden dirseğine doğru adeta bütün sinir hücrelerini cehennem aleviyle kasıp kavurarak yükseldi. Acı dolu sessiz bir inlemeyle dizlerinin bağı çözülen Tolunay, dengesini zar zor koruyarak kıçına çarpan püsküllerin dahi ayırdına varamayarak var gücüyle çubuğunu tüttürdü. Dumanlar, klima karşısında çaresizce geri çekilirken, Tolunay’ın solundaki cam sehpada bütün ihtişamıyla yükselen LCD televizyonun kanalı değiştirildi.

Televizyon ekranında beliren kırmızı-mavi kutlu bir deterjan reklamının saçtığı ışık, karanlığın karnını yarıp geçti. Yüksek perdeden bir reklam şarkısı girmeden evvel kanal değiştirildi. Küçük mavi bir kediyle, iki bacaklı turuncu bir balığın yer aldığı bir çizgi film, kaliteli seslendirmesiyle bölümün ortasından girdi. Konuşan devasa bir dinozorun ve saçlarının önüyle tek gözünü kapatmış bir hayaletin de aralarında bulunduğu çeşitli karakterlerin okul koridorunda koşuşturmaya başladığı anda, kanal tekrar değiştirildi. Uzun, kurumuş savan otlarının arasında son sürat koşan bir çita, sırtı müthiş derecede kaslı bir antilobun üstüne atlayıp boğuşmaya başladı.

“Çitalar, hızları sayesinde diğer avcılara nazaran avlarını takip etme konusunda daha başarılıdırlar.” Dedi ciddi bir anlatıcı televizyondan.

Tolunay başını sağa çevirdi. Lacivert, minderleri delik deşik kanepesine yan yatmış, beyaz atletinin önü yağ lekeleriyle kaplı, göbekli ve gıdısı yağlı, bembeyaz tenli bir adamla karşılaştı gözleri. Adam hiç oralı olmadan çizgili pijamasını çekiştirip, önündeki sehpanın üstünde duran cips kasesine uzandı. Birkaç parça turuncu renkli cipsi kıtırdatarak ağzına tıktı. Minik parçalar atletinden sekip kanepenin kumaşına dökülürken, beyaz adam parmaklarını yaladı.

Anlatıcının ciddi, düzgün telaffuzlu sesi tekrar işitildi: “Pençeleri bir kaplanınki kadar güçlü olmayabilir, ve çenesi de ısırdığı vakit erkek aslanlar gibi üç yüz kiloluk bir basınç uygulayabilecek denli kuvvetli olmayabilir. Ama çitanın her iki avcıda da bulunmayan müthiş bir yeteneği var: çeviklik. Antilop ile aralıksız bir güreşe tutuşamayabilir lakin karşı saldırıları savuşturup

Tolunay, damarların derisinin altındaki her şeyi yırtarak adeta dayak atarcasına giriştiği sol omzunu tutup, şömineye doğru sendeleyerek yürüdü. Sürüdüğü ayağından çıkan ses, klimanın uğultusu ve cipslerin kıtırtısı arasında eriyip gitti.

Şömine bacasının hemen solunda, klimayla zıt tarafta uzanan is tutmuş rafın üstündeki kalitesiz baskı romanların ve bir kutsal kitabın arasındaki maskeli ve kanatlı, sütun biçimli totem minyatürünü seyre daldı. En alttaki yeşil kartal maskesi ürkekti, onun üstündeki kırmızı şahin maskesi öfkeliydi ve en tepedeki, kanatları en cılız olan kahverengi atmaca maskesinin gözleri yoktu.

“…ve şimdi avının boynunu parçalayıp…” diyen anlatıcının sözü, kanalın değiştirilmesiyle eş zamanlı oldukça sert bir ses tonuyla kesildi: “Televizyonun önünden çekilsene kardeşim!”

Tolunay başını sağa çevirip omzunun üstünden, kanepesinde dimdik oturan ve göbeği baldırlarına düşen, kısa kumral saçlı beyaz adamı tepeden tırnağa süzdü. Omzundaki damarın, göğsüne doğru sıçramasıyla inleyip neredeyse ıkınarak yerinde sıçradı.

Adam, televizyonda canlı yayınlanan futbol maçının sesini kısıp çizgi roman baskılı fincanına bir bardak kola doldurdu: “Neden çıktın çadırından?”

Tolunay, ıstıraplı sıçrayışlarına bir ara verdi. Derinden gelen, oldukça vakurlu bir tonda karşılık verdi gözlerinden sızan birkaç damla tuzlu gözyaşını silerken: “Üşüdüm. Ateş sönmüş.”

Adam, kolanın köpüğünü höpürdetti: “Ev benim.” Hızlıca bir yudum daha içip ağzını şapırdatarak devam etti: “Çadır da senin. Parasını ödemeden giremezsin evime.”

“Çadır hep oradaydı, ateş de buradaydı. Ee, şömineyi sen mi diktin? Diğer çadırlar nerede? Totem nerede?” diye sordu Tolunay, adamın oturduğu kanepeye doğru topallarken. Adam istifini bozmak istemediyse de dişlerini göstererek sırıtmasına mani olamadı. Eskisine nazaran daha sevecen bir şekilde, motor gibi konuşarak soruları yanıtladı: “Şömine ben geldiğimden beri burada. Çadır yok işte bir tek seninki var, aha orada. Diğerlerini bilmem ben. Totem de rafta.”

Tolunay kanepeye yığılıp, hırıldayarak gözleriyle ağzındaki çubuğu işaret etti. Adam “Ha, tabii.” Diyerek çubuğu alıp sehpaya bırakırken, Tolunay da başını geriye atıp, sönük ampulünde televizyondaki futbol maçının eğri büğrü bir yansıması bulunan tavanı seyre daldı.

“Bunu bırak, bir sigara yak. İnsan sigarası.” diyerek arasında iki dal beyaz filtreli sigara tuttuğu tombul parmaklarıyla dürttü onu adam. Tolunay başıyla onay verince, adam sigaralardan birini kendi ağzına, ötekinin onun dudakları arasına yerleştirdi. Metal kılıflı çakmağın kapağını baş parmağıyla açıp, taşı döndürerek yaktı. Sigaraların uçlarını tutuşturup kapağı kapatmasıyla, ateşin sönmesi bir oldu.

“Hâlâ üşüyor musun?” diye sordu beyaz adam, televizyonun kumandasıyla dizini kaşırken.

Tolunay “Evet…” diye mırıldandı, çektiği her nefeste kara damarların iltihabı göğsünden yukarı ve aşağı doğru pompalayıp, sağ omzuna giden bir yol açtığını tüm şiddetiyle hissederken.

“Hayda, hasta mısın? Eline ne oldu senin? Dur bir ağrı kesici, hap map bir şey getireyim. Bekle sen burada.” Der demez ayağa kalkıp gözlerden kayboldu beyaz adam. Saniyeler sonra elinde kapaklı, plastik bir kutuyla gelip elindekini sallayarak Tolunay’a gösterdi: “Bekle sen şimdi.”

Kapağı açıp kutunun içinden çoğu evvelden açıldığı için boş olan ağrı kesiciyi çıkarttı. Hapa üstten bastırıp gri jelatini yırtarak bir adet aspirini cips tortullarıyla kaplı avcunun içine çıkarttı. Tolunay’ın ağzındaki sigarayı alıp, kola fincanın içine hızlıca daldırıp çekerek söndürdükten sonra, kızıl tenli adamın çenesini aşağı çekerek ağzını araladı. Hapı içeri fırlatıp kola fincanını peşinden dayadı. Asitli sıvıyla ağrı kesiciyi aynı anda yutan Tolunay’ın midesi ekşirken, siyah damarlar da sağ kolundan aşağı doğru yayılmaya başladı.

“Oha, gözlere bak!” dedi adam, Tolunay’ın gözlerinin içine hayretle bakarken. “Kıpkırmızı olmuş.”

Tolunay öksürdü: “Biliyorum. Su var mı? Veya çay? Ya da yiyecek bir şey?”

Adam sırıttı: “Var tabii, al şunu.” Cips kasesini uzattı: “Doymazsan iki paket daha var.”

Tolunay, durmaksızın titreyip kasılan ellerine aldırış etmeksizin, çoğunu üzerine döktüğü cipslerden birkaçını ağzına tıkmayı becerdi. Güçsüz çiğnemelerin ardından, tükürüğüyle iyice lapa kıvamına gelen cipsleri, ağrıyan boğazından aşağı yuvarlayıp parmağıyla kolayı işaret etti. Adam hiç vakit kaybetmeden fincanı uzattı, Tolunay kana kana koladan içip kısık gözlerle maça odaklandı.

“Hâlâ üşüyor musun?” diye sordu adam.

“Evet.” dedi titremesi hiddetlenen Tolunay. “Şömineyi yaksana.”

Adam, ilaç kutusunu bir kenara fırlattı. Çıkan gürültünün arasından, göbeğini sallandırıp yeri göğü inleten ağır adımlarla şömineye doğru bir hamle yaptı. Valvi döndürüp camlı kapağı açtı, paslı demir sopayla külleri eşeledi. Sepetten çıkardığı odunları dizdi, metal bir kutunun ağzındaki tıpayı çıkarıp, jelimsi bir sıvıyı odunların arasına döktü. Sonra kibriti çakıp içeri fırlattı, jel anında tutuştu. Ayağa kalkıp rafa yöneldi, kutsal kitap hariç bütün kitapları tek tek ortadan yırtarak sayfaların ayrışmasını sağladı. Sayfaları kucağına alıp ateşin içine fırlattı, alevler kükreyerek bacanın zirvesine tırmandı. Son olarak raftaki totemi de alıp şöminenin içine atınca, kapağı kapatıp valvi döndürdü.

“Birazdan ısınırsın, şu evime girme ücretini konuşalım.”

Tolunay, ateşin kükremesini bastıran bir uluma sesiyle kendine geldi. Nefes alışverişi kontrolünün dışına çıktı. Kalp ritmi şaha kalktı. Sehpaya uzanıp bir sigara aldı. Adamın çakmağını yakıp uzatmasına müsaade etti. Dizlerine bakınca, çıplak bacaklarındaki damarların tamamının karardığını gördü.

“Param yok.” dedi vakurlu sesiyle.

Adam, dudaklarını büküp gıdısı katlanan başını iki yana salladı, çenesi adeta boynunun içine gömülüydü: “Kredi kartı?”

“O var, çadırımda…”

“O zaman bir zahmet getiriver de halledelim şu işi, sonra maçı izlemeye devam ederiz. Biliyorsun, çadır senin, ev benim. Sokakta para vermene gerek yok, ama sokağa çıkmak için evimden geçmen gerekiyor.”

Tolunay, kendisine doğru eğilen adamın yağlı, gevşek kollarına tutunarak ayağa kalktı. Sigarasını ağzından düşürmeden “Doğru, doğru…” diye sayıkladı.

Bir ruh kadar belirsiz bir şekilde çadırın püsküllerini savurarak içeri girdi. Klimanın soğuk darbeleri ensesini yalarken, boncuklar şakırdadı. Ayağı eşiğe takılınca dengesini kaybetti, son anda iki elini uzatıp yüzüstü kapaklanmaktan kurtuldu. Hasır minderine doğru sürünürken, aynanın eski yerinde değil de bu tarafta olduğunu gördü. Başını geri çevirdi, ayna oradaydı. Girişe baktığında, püsküllerin önüne dikilen boy aynasıyla karşı karşıya geldi. Tekrar minderden tarafa döndü, boynundan yukarı ağaç kökleri gibi uzanan ve gözlerinin ardından devam eden kara damarların seğirdiği, tüyleri dökülmüş bir taç giyen suratının yansımasını seyretti.

Dirseklerini hasır mindere dayarken nefesi kesildi. İrinler, kabarcıklar gibi ellerinden başlayarak vücudunun her tarafına yayılırken gözlerini kırpıştırdı. Nihayet kırışıkları ve dudakları da irinlerle kaplanınca hiçbir şey göremez oldu. Çığlık atmak istedi lakin ağzını açamadı, irinlerin sızısından başka hiçbir şeyin sesi çıkmadı.

Kan öksürerek öne yığıldı. Sigarası, koyu renkli ve anında pıhtılaşan bir kanla kaplanıp hasır minderin üstüne düştü. Tütünün saydam gri dumanı, hasırın tutuşmasıyla beraber giderek yoğunlaştı.