Öykü

Kızıl Kar

Tepeler üşür, rüzgâr ağlar, çocuklar ölür.

Kurt acıyla sırtını büküyor, debeleniyor, arada bir başını kaldırıp karnındaki derin yaraya bakıyor; kaçınılmazdan kurtulmaya çabalıyor ama ölümün soğuk elleri çoktan kalbini kavramış; sıkıyor, sıkıyor, sıkıyor…

Bir çay kıyısı, ördek yuvasının dibi, kurbağa ini, göğe kara bulutlar tebelleş olmuş. Geyiğin boynuzlarında kan var, duruşu mağrur, sırtı dik. Başını eğmiş suyunu içiyor. Ve ilk damla, geyiğin semaya meydan okurcasına kıvrılan boynuzuna düşüyor; boynuzdan kayıyor, kayıyor, kana bulanıp çayın berrak suyuna damlıyor.

Gök gürlüyor, iribaşlar ürküyor, kurbağalar sazlıkların arasına sığınıyor, ördekler yumurtalarını bırakıp kanatlarını geriyor ve havalanıyor. Ama onu en son geyik seziyor; havayı kokluyor, kulaklarını dikip başını kaldırıyor. Ve görüyor: Çayın karşı yakasında duran gözleri kızıl bir kurt; hırlıyor, aralanan ağzından kan sızıyor. Kan, çayın berrak suyuna akıyor.

Geyik sırtını büküyor, dizleri dermansızlıktan kırılıyor ve sazlıkların arasına yıkılıyor. Boynuzlarında kan yok. Kan boynunda; deşilmiş şah damarından sazlıklara sızıyor, oradan da çaya akıyor. Berrak su kızıla bulanıyor.

Yanağıma düşen damlayla uyanıyorum. Gözlerim göğe asılı kalıyor; kara bulutlar ananın rahmetini çocuklarına taşır, toprağı doyurur, tohuma can verir, evlatları besler. Ama bugün… beni ürkütüyor. Gürleyen gök ölmüşlerin azap dolu çığlıkları sanki, düşen yıldırımsa babamın kinli tokadı.

Vaşak postunu göğsümden atıp doğruluyorum. Boynuzdan çaya damlayan kan, bir çift kızıl göz, havalanan ördeğin kanat sesi… bir türlü aklımı azat etmiyor. Sazlıkların arasından süzülüp çaya akan kanın o kesif, iç bulandıran kokusunu halen burnumda duyuyorum.

Bu sıradanlıktan çok uzak, rüya olamayacak kadar berrak, gerçek olamayacak kadar belirsiz; öyle değil mi? Doğa ananın çocuklarıyla konuşma biçimi mi? Yahut habis bir ruhun intikamı?

Çaya yöneliyorum. Dalganların ve sazlıkların arasında ayaklar altında ezile ezile bir yol oluşmuş. Kurbağalar ötüyor, gök gürlüyor. Çayın suyu berrak; az ötemde bir su yılanı iribaşları ve balık yavrularını avlıyor. Gözlerimse istemsizce çayın karşı yakasına kayıyor; kurt yok, geyik yok, kan yok. Çiselemeye başlayan yağmur suda minik daireler oluşturuyor. Eğiliyorum, yüzüme su çarpıp bir yudum içiyorum.

Doğruluyorum.

Kurdun kana bulanmış ağzı, deşilmiş karnı, geyiğin parçalanmış boynu… Dedem olsa Kendine gel, diye, kükrerdi. Bataklığa saplanmış o buzağıyı anımsa. Ona ne yaptığımızı. Gerilen kiriş, salınan ok; onu Ananın kucağına taşıyacak olan armağan. Ama buzağı bunu anlayabilir mi?

Yine de buna mâni olamıyorum. Sırtım, enseme kar düşmüşçesine, bir ölünün gerili gözlerini görmüşçesine ürperiyor. Korku ve utanç. Bedenimi taşıyan bacaklarıma hükmüm yok. Beni bir ağacın altına kadar götürüyorlar; muhtemel bir cevaba taşıyorlar.

Devasa Kutlu Meşe’nin oyulmuş kovuğuna asılı ayı postunun önünde duruyorum. Ayıyı annem avladı, babam yüzdü ama postu şamana ben sundum. O günü asla unutmadım, unutamam da; aradan yalnızca bir lahza geçmiş gibi. Şamanın önünde titreyen bir çocuk. Islak saçlarım suratıma yapışmış, postu kavrayan kanlı parmaklarım titriyor, yorgunluktan düşmek, belki ölmek üzereyim. Şaman ağır postu cılız kollarımdan alınca iki dizim üstüne yığılıyorum. O postu ne kadar taşıdım? Kim bilir nice zaman. Yanaklarıma süzülen yaşlar ne acıdan ne de yorgunluktan.

Derince bir nefes alıyor ve postu aralayıp içeri giriyorum. Şamanın kambur sırtı bana dönük. İçeriye giren biri onun dikkatini çekecek kadar önem arz etmiyor. Şamanın elleri iki yanında duran tasların içinde; biri suyun, diğeri toprağın ruhuna dokunuyor. Mırıldanışlarını duyuyorum, ateşten bahsediyor, ormanın ruhundan, bereketten. Şükrediyor, anamıza minnetini sunuyor:

Canımızı al,

Ateşinle yıka,

Suyunla yak,

Ey çocuklarını gözleyen koca ay,

Toprağı ısıtan gün,

Anamız…

Kıyma ruhumuza,

Kulaklarımızı kelebeğin kanat çırpışından,

Gözlerimizi açan yapraktan,

Tenimizi çimene düşen çiğden,

Ruhumuzu akan çağlayandan mahrum etme.

Anamız…

Çürüt etimizi,

Ama bizi cennetinden öteleme.

Bana dönüyor, ak saçları omuzlarından dökülüp göğüslerini saklamış. Gerdanından aşağıya bir karganın kafatası salınıyor. Alnı, yanakları, kireçle çizilmiş simgelerle dolu; hilal, güneş, yıldız, ağaç, kuş…

Şamanın kuru dudakları aralanıp adımı mırıldanıyor, ‘’Kar?’’ diyor. Sorgularcasına süzüyor beni.

Yaklaşıyorum ona, önünde diz çöküyorum, yaşlılığın kuruttuğu ellerini avuçlarıma alıp ayalarını öpüyorum. Rüyamı anlatmaya çabalıyorum ama dilim dolanıyor, kekeliyorum. Kelimeler avurtlarımı yaran bıçak, tükürüp atmaya çabaladığım uzuvları kancalı bir yaratık; direniyorlar, ağzımı parçalıyorlar. Dudaklarımdan dökülüp manaya erişebilen her cümle ise şamanın benzini solduruyor. Acıyla bükülen dudakları, yaşaran gözleri, gerilen derisi… Kambur sırtı kahrından daha da bükülüyor. Rüyamı anlatma çabam nihayete erdiğinde ise ellerini hızla avuçlarımdan kurtarıp, ‘’Çık dışarı,’’ diye kükrüyor: ‘’Defol! Defol!’’

Çığlık atıyor, ağlıyor. Kalkışım boynuma savrulan bir baltadan kaçar gibi tez. Kendimi aceleyle kovuktan dışarı atıyorum.

Sırtım Kutlu Meşe’ye dayalı, gözlerim gökte. Saçlarıma dokunan soğuk yağmurdan kaçmıyorum. Aç, susuz yalnızca düşünerek geçirdiğim gün bana bir cevap sunmadı, sunmuyor. Aksine başka soruları, korkuları zihnime dizdi.

Şamanın ağlayışını da duymaz oldum ama içeriye girip ona bakacak cesaretim var mı? Zihnim bulanıyor, gözlerim bana oyun oynuyor; gökten yağan yağmur kızıla bulanıp saçlarımdan akıyor, gözlerime giriyor. İribaşlar kaçıyor, kurt hırlıyor, geyiğin başı sazlıkların arasına düşüyor; ölü gözler gözlerime dikiliyor.

Aceleyle sürülen bir atın toprağa çarpan toynaklarının sesine dönüyorum. Ala tayın sırtındaki Dağyoncası’nın kızı Diken; çok yorgun gibi. Bineğinin arkasında geyik postuna sarılı bir şey var. Hayvanı Kutlu Meşe’nin yanına kadar sürüyor ve sendeleyerek atlıyor tayın sırtından. Bana bakmıyor bile. Hatta beni fark ettiğini bile sanmıyorum. Bana yaklaştıkça onu daha iyi görüyorum. Kuşağına bulaşmış kanı yağmur yıkayamamış ama gözlerindekinin yanında hiçbir şey bu. Sağ eli kemik sırtlı kamasının kabzasını kavramış, bir an olsun bırakmıyor. Tavırları tedirgin; Şaman’ın kovuğuna değil de bir ayının inine doğru yürüyor gibi. Titriyor, dudakları seğiriyor. Ayakları çamura saplanıp çıkarken önüme yıkılıyor. O an göz göze geliyoruz. Elimi uzatıyorum ama yardım çağrımı reddediyor. İki dizi üstüne gelip bir müddet bekliyor; saçları suratını düşüyor. Sonra kalkıyor. Ayı postunu aralayıp Şaman’ın kovuğuna giriyor.

Onu takip etmeyi, ardından ben de içeriye girmeyi düşünüyorum ama gözlerim tayın sırtındaki o geyik postuna sarılı şeyde asılı kalıyor. Usulca yürüyorum. Postu hayvanın sırtından alıp yere bırakıyorum; ağır ve bu ağırlık tanıdık. Daha da geriliyorum. Kalbim anasının rahmini yarmaya çalışan bir iblis gibi göğsümü deşip esaretinden kurtulmaya çabalıyor. Posta uzanan ellerimdeyse zelzele var. Bu ellerle posta sarılı ipi nasıl çözerim? Dişlerimi sıkıyorum, kendime hâkim olmaya çabalıyorum. Nihayetinde ağzımla uzanıp kördüğümü dişlerimle çözüyorum, ama bir türlü postu aralamaya gitmiyor elim. Öylece izliyorum onu…

Gök gürlüyor, yağmur şiddetini artırıyor, Şaman’ın kovuğundan çıt çıkmıyor. Uzanıyorum ve postu aralıyorum. Bir ceset; bir çocuk evet, ama teni… ay kadar beyaz; nasıl olur? Bu renk bir ölünün solan benzi değil, bu saçlar şu ana dek gördüğüm hiçbir insana ait değil. Gözleri yeşil, kirpikleri sarı.

Yutkunuyorum, olduğum yerde geri geri sürünüyorum. O an yanımda duran Şaman’ı fark ediyorum. Her zamankinden daha da yaşlı; ölümden bir adım uzak. Eğiliyor. Oğlanın bedeninin başına diz çöküp izliyor onu. Diken de Şaman’ın yanına geliyor ve bakıyor ama… görüyor gibi değil.

Geyik postuna sarılı bir ceset.

Odunlar tutuşuyor; annemizin sıcak nefesi içime işliyor. Tüm ailem bu ateşin etrafında toplanıyor; annelerim, babalarım, kardeşlerim, çocuklarım. Şaman öne çıkıyor, bugün bile dilinde dua, dudaklarında umut. Dik durmaya çabalıyor:

Öldür etimizi.

Ey gecenin kurdu,

Gündüzün gözü,

Karanlığı yaran koca gün!

Gözlerimizle gör,

Kulaklarımızla duy,

Ruhumuzla ağla.

Dizlerimiz kırılsın,

Kollarımız kopsun,

Atmasın göğsümüz.

Etimiz ölsün,

Ama bizi cennetinden öteleme.

Eğiliyor, ateşe uzanıp bir odun alıyor ve alevi başının üstüne kaldırıyor, ‘’Bir cana kıyıldı,’’ diyor: ‘’Anamız üşür. Biz çocuk öldürmeyiz.’’

‘’O bizden değil,’’ diyor biri. Dönüyorum; konuşan Alagül, ‘’Gördüm onu,’’ diyor, ‘’Ak benizli, saçları da sarı. Diken doğru olanı yaptı.’’

Ateşin etrafında onaylarcasına sesler yankılanıyor.

Şaman elindeki alevli sopayı hızla savurarak başının üzerinde öfkeli bir hilal çiziyor ve Alagül’e dönüyor, ‘’Senin çocuğundan farksız,’’ diyor. ‘’Bulut aktır ve karadır. Güneş sarıdır ve de kızıl. Her renk Anamızındır.’’ Başını iki yana sallıyor: ‘’Biz çocuk öldürmeyiz.’’

Haklı. Haklılığına herkes susuyor.

‘’Peki…’’ diyor, tedirgin, çekingen bir ses sonunda: ‘’Şimdi ne olacak?..’’

Şaman ‘’Kar,’’ diyor. Kar… Bu benim adım. Doğruluyorum ve Şaman’ın yanına yürüyorum. Ben yürürken o konuşmaya devam ediyor: ‘’Kar’a anamızca bir görü bahşedildi,’’ diyor: ‘’Bunu iyiye yoramıyorum. Çay kızıla bulanacak, kan akacak. Ama biz doğru olanı yapacağız.’’ Gözleri göğe sünen alevlere dikiliyor: ‘’Mahcubuz, hatalıyız, anamız ağlar.’’

Omuzuma elini koyuyor. ‘’Diken’i ve çocuğu Beyaz Adamlara götüreceksin,’’ diyor: ‘’Bu iyi niyetimizden… Bunu göreceklerdir, görmeliler,’’ diyor. Ama bu söylediklerine kendi dahi inanıyor gibi değil.

Diken’in atının yelesi sert rüzgârda savruluyor, arkamda kızın titreyen vücudu, içimde tutuşan şüphe ve korkuyu büyütüyor. Ellerimdeki karıncalanma, atın yularını düzgün tutmama engel oluyor. Arkama dönmeden soruyorum: ‘’Nereden?’’ Diken cevap vermiyor, sadece elini doğuya doğru kaldırıyor. Atımızı o tarafa sürüyorum. Tepelerin arasında hızla ilerlerken, güneş artık yavaşça semalardan çekiliyor.

Ne kadar zaman geçti, bilmiyorum… Atımız artık yorulmuş adımlar atmaya başlıyor. İleride bir dere kenarında, gürül gürül yanan bir ateşin etrafında, belki bir düzine at arabası görüyorum. Ateşin çevresindeyse tuhaf şapkalı adamlar, kısa pantolonlu çocuklar ve alevlerin ışığıyla saçları parıldayan kadınlar… Doğru yere geldiğimizi, Diken’in gözlerinden dökülen yaşların gömleğimin sırtını ıslatmasıyle anlıyorum.

‘’Anamız böyle çözmemizi uygun gördü, buraya hatamızı kabul edip suçu işleyeni adaletli bir cezaya çarptırmak için geldik,’’ diyorum. Arabaların yakınında bir yerde atımızdan iniyoruz. Diken’in kolları iki yana düşüyor. Elbisesindeki kan kurumuş, gözleri ağlamaktan uyuşmuş. ‘’İnsanımızın adalet inancı vardır, biz adalete, anamızın adaletine inanırız. Doğa Ana’nın adaleti; bir can aldın, hele ki bir çocuk, bunun yargısını yaşamalıyız. Burada yaşamazsak, ailemiz de bu yargıya dâhil olur. Kan senin elinde, aileninkinde değil…’’ diyorum.

Gözlerime dolu dolu bakıyor. Titreyen dudaklarından belki de sessiz bir feryat yükseliyor: ‘’Kar, istemedim… Babam beni geyik avına gönderdi. Çocuk yavru geyiği kovalıyormuş… görmedim. Ok yayından çıkmıştı. Bu onun yazgısı… Bu onun kaderi… Ben çocuk öldürmem.’’

Diken bunu Şaman’a anlatmamıştı. Kafamda kurduğum o adalet cümleleri şimdi temellerinden sarsılıyor. Elimdeki postu, dizlerim yere çökerek bırakıyorum. Uzaktan adımlar duyuyorum. Artık çok geç. Beyaz adamlar bizi görmüş.

Kısa bir süre sonra gürül gürül yanan alevin önünde ısınır bulduk kendimizi. Diken, bir ruh gibi sessiz, âdeta içine bir şelale gibi döküyor yaşlarını. Post önümüze atılıyor. Beyazlardan, iri ve bıyıklı olanı ayağa kalkıyor. Hızla postu açıyor. Gözbebekleri büyüyen adam hiçbir şey söylemiyor. Postu, uzun boylu temiz yüzlü bir adama gösteriyor. Adam ve yanına seğirten kadın cesede bakıyorlar. Tüm gün aradıkları çocuklarını gören kadın ve erkekten göğü delen bir çığlık yükseliyor. Bıyıklı, kolumu parçalarcasına sıkıp beni ateşin başından uzaklaştırıyor. At arabalarının ötesinde, tepenin dibinde bir düzlüğe götürüyorlar beni, bir başka beyaz da Diken’i ağlata ağlata getirip yanıma fırlatıyor. Sırtlarında kılıç, ellerinde daha önce babamdan duyduğum bir silah var. Ateşli silahlar… Birisi kılıcı, bıyıklı olan ise silahı çekiyor. Derken çocuğun babası da geliyor. Beyaz kafilenin kalanı uzaktan izliyor olanı, çocuğun anası ise cesedin başında, ellerini göğüs hizasında kapatmış gözleri yaşlı, bir yandan ağlıyor bir yandan dua ediyor.

Gözlerine beni kestiriyorlar, baba boğazıma sarılıyor. Anlamadığım bir şeyler söylüyor, haykırıyor. Az önce gözbebekleri azap çekerken şu anda intikam kızıllığı yayıyor. Diken yerinden fırlıyor: ‘’SUÇ BENİM ONU BIRAKIN!’’

Anlamaz bakışlar atıyor adamlar, Diken tek tek onlara koşuyor, dinlemelerini istiyor: ‘’GEYİK AVLIYORDUM, ONU GÖRMEDİM! GEYİK AVLIYORDUM, O ÖNÜME ÇIKTI! SUÇ BENİM, SİZE GELDİM. BENİM…’’

Diken’in bağırışlarını anlamıyorlar. Baba beni ayağa kaldırıyor. Diğer beyaz ise haykıran Diken’e bir tokat atıyor. Bizi yan yana getiriyorlar, şimdi çocuğun babası da bir silah çekiyor. Baba beni, bıyıklı ise Diken’i hedef alıyor. Anamızın bize biçtiği bu kadere razı, sus pus olmuş duruyoruz. Ölüm orada bir yerlerde bizi bekliyor. Anamız, bu canı bedenden al.

Atalarımın yanına vasıl et, küllerim ağaca, toprağa karışsın…

Zaman işini ağırdan alıyor ve beklenen o patlama bir türlü gelmiyor. Gözümü aralıyorum…

Diken, koşup çocuğun babasının elini ısırıyor, başparmağını koparıyor. Beni vurmak için nişan alan adam, silahı ona çevirip ateş ediyor. Gök gürültüsü gibi bir patlama oluyor, Diken’in karnından kızıl kanlar dökülüyor. O an gözlerimi kan bürüyor, arkada, tepenin üzerinde bir karartı görüyorum. Simsiyah bir şey, bu şey içimi öfke ile dolduruyor. Damarlarımda akan kanda tehlikeli bir güç hissediyorum. Yıldırım hızıyla elinde kılıç olan adama doğru koşuyorum. O daha hareket edemeden boynunu ısırıyorum. Adam kan revan içinde yere seriliyor, kılıcını düşüyor. Uzanıp kabzasından kavrıyorum, Diken’in katiline koşuyorum.

Yağmur yağmaya başlıyor…

Elinden kan dökülen adam, silahı tekrar doğrultamıyor, kılıcım kalbini delip geçiyor. Bıyıklı, olanları anlayamadan bu kez silahı bana doğrultup ateşliyor. Omzumda tarifi imkansız bir acı hissediyorum. En keskin kılıcın kesiğinden de beter bir acı. Ancak öfkem daha ağır basıyor. Yerden aldığım bir taşı kafasına fırlatıyorum. İri adam bir dağın çöküşü gibi devriliyor. Uzaktan olanları gören diğer beyazlar hızla harekete geçiyorlar. Bense Diken’in atına ulaşıyorum. At dörtnala toprağı kaldıra kaldıra beni oradan uzaklaştırıyor.

Burası benim evim, benim toprağım, ağaçlar benim, soluduğunuz hava benim…

Kısa süre içinde izimi kaybettiriyorum. Ancak at da, ben de tükeniyoruz. Omzumdaki acı dayanılmaz. Ne yaşıyorum ne ölüyüm… Ulu bir ağacın dibindeyim. Sırtım yine Kutlu Meşe’ye dayalı, gözlerim göklere dönük… Saçlarıma dokunan soğuk yağmurdan kaçmıyorum. Aç, susuz ve yaralıyım…

Gözümü açtığımda kendimi, Şaman’a bakarken buluyorum. Etrafımda korkulu ve endişeli gözlerle beni seyreden ailemi görüyorum. Şaman fısıldar gibi; ‘’Uyandı,’’ diyor. Sol omzumun üzerinde yapraklar ve bitki kökleri ile yaptığı sargı taş kesmiş, kıpırdatamıyorum. Şaman bir şükür duasına başlıyor. Elindeki ince bir dalı ateşe tutup yaramın ve başımın üstünde çeviriyor, bir yandan da ayaklarıyla öne arkaya keskin adımlar atıyor.

Yaşat evreni Ana

İçinde bizleri

Ey gecenin kurdu,

Gündüzün gözü,

Aydınlığı yaratan güneş!

Gözlerimizin ışığı

Kulaklarımızın sesi,

Ruhumuzun teni!

Dizlerimiz kırılsın,

Kollarımız kopsun,

Can dolsun göğsümüz.

Etimiz can olsun.

Ana’ya kurban, Çocuğa ömür Olsun!

Şaman’ın dansına bir şarkı ekleniyor, peşinden anam, babam, Diken’in babası ve anası, kardeşleri, benim kardeşlerim ve dedemin diğer tohumları… Hepsi dans etmeye başlıyor. Uyanışım hayra alamet ediliyor. Kimse Diken’i sormuyor. Olmayışı, bir suçun neticesi belleniyor. Çünkü Ana’nın kanunudur bu; tepeler üşür, rüzgâr ağlar, çocuklar ölür!

Doğrulup kendimi Kutsal Meşe’ye ulaştırıyorum, uzaktan dans eden akrabalarımı izliyorum. Meşe’ye sırtımı dayıyorum. Sırtım yanıyor. Ağaç patlamak üzere bir volkan gibi, derin derin nefes alan bir canavar gibi, kalbinin atışı dünyayı yıkacak bir dev gibi…

Zaman geçiyor, duman tütüyor, ateşler yakılıp söndürülüyor. Omzumun sargısını çıkarıyorum, yara geçmedi, sızı dinmedi lâkin onunla yaşamaya alışıyorum. Bir gün Alagül ile geyik avına çıkmam söyleniyor. Ormanda tasasız gezinen bir geyik görüyoruz, Alagül yayı bana veriyor, geyik yakınımdan geçiyor, yay elimde ateş, ok hedefinde buz kesiyor. Geyik düşüyor. Başına gidiyoruz, yerde yatan Diken’i görüyorum! ‘’Diken!’’ Haykırıyorum. Alagül kolumdan tutuyor. ‘’Değil Kar! O bir geyik!’’ inanmıyorum. Sonra yerde gözü yaşlı geyiği görüyorum.

Gece sakinleşiyorum. Yıldızlı göğün altında huzurlu bir uyku çekiyorum. Beyaz bir bulutun üstünde Diken ve O! O çocuk! El ele, huzur içindeler. Ayaklarının altından bir dere akıyor, akıyor akıyor…

Gök gürültüsü! Duman kokusu! Yangın yeri! Uyanıyorum… Çadırlar alev alıyor… Anam, babam, tüm kabile haykırıyor.

‘’Beyazlar geldi! Savaşın!’’ diye haykırıyorlar…

Sol omzum alev alıyor. İri bir adam anamı vuruyor, bir başkası Diken’in ailesini, bir diğeri çadırları ateşe veriyor, Şaman’ın kolları kesilmiş, beyazlara lanet yağdırıyor… Çocukları dâhi vuruyorlar… Şamanın sözleri kulaklarımda; Biz çocuk öldürmeyiz!

İri ve bıyıklı adam… Kafasından vurduğum adam, gülerek bana doğru geliyor, babam üstü başı kan, ‘’Kar!’’ diye haykırıyor. Beyaz adam, babamı başından vuruyor. Babam yığılıyor… Can veriyor oracıkta…

Yağmur başlıyor… Gök orta yerinden çatlıyor…

Sol omzum alev alıyor. Beyaz adam geliyor. İlk kez ağzından bildiğim bir söz çıkıyor; ‘’Kar!’’ diyor bana. Burun buruna geliyoruz. Nefretle, kinle, acıyla, İNTİKAMLA dolan yüreğimden gelen bir kuvvetle dolan yumruğum beyaz adamın yüzünde patlatıyor. Kırılan dişlerini, kanayan burnunu görüyorum, bana bir daha ‘’Kar!’’ diyor ağzının kenarından kan akıyor…

Yumruğunda sıktığı bıçağın yalımında alevler kımıldıyor. İçimi soğuk çelik deşiyor, yere yığılıyorum…

Gök gürlüyor, iribaşlar ürküyor, kurbağalar sazlıkların arasına sığınıyor, ördekler yumurtalarını bırakıp kanatlarını geriyor ve havalanıyor. En son geyik seziyor; havayı kokluyor, kulaklarını dikip başını kaldırıyor. Ve görüyorum: Çayın karşı yakasında duran gözleri kızıl bir kurt; hırlıyor, bedenimden kan sızıyor. KANIM, çayın berrak suyuna karışıyor. Kurt, çaydan içiyor kanımı! Can çekiliyor vücudumdan… Kurdun nefesi kulağımda, ruhum süzülüyor gökyüzüne, fırtına diniyor, duman tütüyor. Geriye hiçbir şey kalmıyor. Bedenim oracıkta kül oluyor. Kabilemden kimse sağ kalmıyor…

Orman yanıyor, toprak yanıyor, ağaçların damarlarından kan fışkırıyor… Kızıl kurt tepeye çıkıyor, haykırışı tüm evreni sarıyor, ay titriyor, zaman tutuşuyor… Ay titriyor… Ay titriyor… Ay ışığı küllerime düşüyor… Kuytuda bir ana geyik ağlıyor, dünya tutuşuyor, dağlar yerinden oynuyor, kızıl kurt uluyor… küllerim göğe yükseliyor, küllerim kavruluyor! Rüzgâr damarlarım olmuş, kanım gökte akıyor, kalbim atmaya başlıyor… Her yer kırmızı… İçimde volkan gibi patlamak üzere bir öfke! Kalp atışlarım yeri inletiyor!

Bum! Bum! Bum! Bum!..

Kavruk ellerim kararıyor, çenem büyüyor, dişlerim kılıç gibi sipsivri…

Bükük belim doğruluyor, bacaklarım uzuyor, gözlerim kartal gibi keskin…

Vücuduma zehir işliyor, bedenim büyüyor, büyüyor… Öfkeyle doluyorum… Ateşle harmanlanıyorum… Adımlarım şimşek gibi, burnum sanki büyülü, lanetli… Kan kokusu alıyorum, intikam kokusu… Hepsinin kokusunu alıyorum! Hepsinin! Daldan dala uçan bedenim kudretli ve ağır… Bastığım dalı kırıyor, ezdiğim toprağı çökertiyorum. Kokunun kaynağını buluyorum. Çaresiz yakarışlar, amaçsız kaçışlar, inleyen adamlar, haykıran kadınlar… Ve o silahlar… lanetime dayanamayan, hızıma yetişemeyen silahlar… Pençelerimi her savuruşumda göğe kızıl bir şerit çekiliyor. Öfkem beni kontrolden çıkarıyor. İntikamımı alıyorum ama bu intikam tatlı değil, toprağı kanla suluyorum ama içimin yangını sönmüyor…

Kimseyi sağ bırakmıyorum…

Hiç kimseyi….

Göğe başımı kaldırıp uluyorum..!

Osman Eliuz & Erdoğan Küçükçelik

Kızıl Kar” için 32 Yorum Var

  1. Merhabalar

    Öykü baştan sona şiir gibiydi, belli bir ahenk ve doğallıkta. Her paragraf öyle uyum içinde yazılmış ki sanki iki kişinin eseri olduğuna inanamıyor insan. :slight_smile:

    Kendimi kaptırdım okurken. Seçilen kelimeler, şiirsel kısımlar, etkileyici imgeler, iki farklı toplumun düşünce yapısı ve sonuçta yaşananlar her şey hikayenin gücünü artırmış. Tebrik ederim. Telefondan yazdığım için beğendiğim cümlelerin sadece bir kısmına yer veriyorum:

    Ve buradaki gibi anlatıma bir vuruculuk katan cümlelere hayran kaldım:

  2. Gurlino dedi ki: dedi ki:

    Film haklarını kaça bırakırsınız?

    • Steven Spielberg

    Tek kelimeyle sarsıcı!

    • Elon Musk

    Bu arkadaşların isimlerini bir yere yazın, gümbür gümbür geliyorlar!

    • Stephen King

    Yılın en iyi öyküsü, mutlaka okuyun!

    • George R R. Martin

    Bir Nuri Bilge Ceylan filmi izlemiş kadar etkilendim.

    • Ufuk :upside_down_face:

    Ellerinize sağlık. Müthiş bir öykü olmuş. Bir kere anlatım ve dil muazzam. Orası Osman’ın uzmanlık alanı zaten, birinci tekil şahıs, geniş zaman, şimdiki zaman… Öykü değil bu, düz yazıya dönüştürülmüş bir şiir daha çok.

    Diyaloglar, tasvirler, kurgu hepsi on numara. Burası da Erdoğan’ın uzmanlık alanı. :slight_smile:

    Sonuç şahane. Daha nicelerine inşallah. :clap:

  3. Umut dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Osman,
    Merhaba Erdoğan,

    Biraz geç okudum öykünüzü, ki muhtemelen seçkide ikinizin öykü yazacağını bilen ilk kişi bendim. Bu yüzden küçük bir özrü kondurayım şuraya :smiley:

    Gelelim öykünüze.

    Bir kere dili çok beğendim. Anlatımınız şairane idi. Çok keyif aldım. Öykünün başını ve sonunu çok güzel bağlamışsınız. Finale doğru temponun artması ve okuyanda da bir heyecan yaratması ayrıca iyiydi. İyi bir iş çıkmış ortaya. İkinizin de kendine has motiflerini barındırmış öykü. Elinize yüreğinize sağlık :smiley:

  4. Müthiş bir çalışma olmuş. Ellerinize yüreğinize sağlık. Bütünselliği güzel yakalamışsınız. Heyecanla okudum öykünüzü. Teşekkürler

  5. ozbabur dedi ki: dedi ki:

    merhaba,
    forum sistemine adapte olamadığım için uzun süredir öyküleri okuyamamıştım. geri döndüm ve ilk sizin öykünüzü okudum. kalemlerinize sağlık, gayet güzel bir öykü ortaya çıkarmışsınız. sanırım yazım dilinizin benzerliğinden iki ayrı kalemden çıkmış bir öykü gibi değil de tek yazarın öyküsüymüş gibi okudum satırları.
    temayı güzel kullanmışsınız. betimlemeler çok başarılı, dil şiirseldi ki zaten öyküde şiire de yer vermişsiniz dua formunda. öykünün ne anlattığından ziyade nasıl anlatıldığı -dil faktörü- öne çıkmış öyküde. atmosferi bu denli başarılı verdiğiniz için kızılderili temasını pek sevmesem de öyküye uyum sağladım ve öykünün içine girdim. öyküde alıntı yapmak istediğim pek çok yer var ama birini yazayım:
    “Kelimeler avurtlarımı yaran bıçak, tükürüp atmaya çabaladığım uzuvları kancalı bir yaratık; direniyorlar, ağzımı parçalıyorlar. Dudaklarımdan dökülüp manaya erişebilen her cümle ise şamanın benzini solduruyor. Acıyla bükülen dudakları, yaşaran gözleri, gerilen derisi… Kambur sırtı kahrından daha da bükülüyor.”
    çok güzel betimlemeler…
    ezcümle; okuduğuma değdi.