Öykü

Kagenomo

Adının anlamını aramakla geçerdi, bir insanın ömrü; eski tanrılara inananlara göre. Bir insanın taşıdığı isim sonunu vaat ederken başlangıcını getirirdi. Bir ismin anlamını keşif etmek her zaman kolay değildi, isimler binlerce yıl geriden getirirlerdi anlamlarını. İsimler değişirdi, anlamlar değişirdi çünkü değişmek insanoğlunun yegâne gerçeğiydi. Farkındalığın oluşmadığı zamanlarda dahi değişimin yansımasında erirdi gerçeklik ve gerçeklikler değişirdi.

Eski tanrılardan üremişti ilk isimler, eski tanrıların birçoğu güçlerini yitirmişlerdi, zaman insanlara unutturmuştu onları. Parlak tahtları sanrılı odalarda çürümeye yüz tutmuştu, ahşapta tütüyordu eskiliğin kokusu.

İnsanların olduğu gibi tanrıların da en büyük kıyameti unutulmaktı. Eski tanrıların isimleri artık kitapların yığılı olduğu kütüphane raflarında gölgeleniyordu. Merak çağırmazsa tozların üzerinde iz bırakacak elleri, duyulmuyordu asla zihinlerin kulaklarında tanrıların ismi.

Eski tanrıların adları ne kadar anılsa da, mit olduklarına olan inanç; gerçekliklerini gölge de bırakıyordu. Güçleri tamamen insanlara bağlı olan tanrıların bazıları yok olmuştu, sadece üçü evrendeki değişmez durumlarla ilişkili olarak varlıklarını sürdürebilmişlerdi. Eski Tanrıların en güçlü olduğu dönem ise Sümer Uygarlığının var olduğu dönemlerdi. Sümerler tanrılarına yakın olmak için Zigguratlar inşa etmişlerdi; ancak zaman ve coğrafi koşullar zigguratları da ortadan kaldırmıştı. Gökyüzüne kadar uzanırdı zigguratlar, bir zigguratın en tepesi tanrılara en yakın olan yerdi.

Zamanın rüzgârı, insanı ve insan eliyle yapılan şeyleri savururken, ayakta kalan üç tanrı vardı, üç tanrı sadece zamana direnebilmişlerdi ve zaman onları korumuştu. Zaman birçok tanrıyı da yok etmişti. Ayakta kalabilen tanrıların biri suları kontrol edebilen Enki idi. Fırat nehrinin altında konağı bulunurdu; tuzlu suları çok sevmezdi ancak mecbur kaldığında denizlere de giderdi. Var olmayı başarabilen ikinci tanrı ise Enlil’di. Enlil yeryüzünü ve altındakileri yönetebilirdi, varlıkların içine girerek onları kullanabilirdi. Tanrıların seçme özgürlükleri vardı, yaratma güçleri sınırlıydı. Zamanla adları anılmaz olduğu için; içinde bulunduğumuz zamanda büyüyle eşdeğer yetenekler kullanabiliyorlardı. Var olmayı başarabilen üçüncü tanrı ise Sin’di, Sin uzayın karanlığından ayın önce ayın gölgesini ardından da ayı yaratmıştı. Karanlıkla ışık arasındaki denge de gölgeleri yarattığı için gölgelere Sümerler ayaktayken hükmedebiliyordu. Gölgelere hükmetmek karakteristik özelliğiydi, bir diğer özelliği de belirli koşullarda ışığa hükmedebilmesiydi. Işık bedeller isterdi, ışığı taşımak ağırdı; karanlığı barındırmak ise daha kolaydı. Işığı barındırması için gereken bedel insan ruhlarıydı, Yılda yüze yakın insan ruhu kurban ederlerdi Sümerler, tanrıları Sin için; kurbanların gönüllü olmaları gerekirdi, sunakların kabulü için.

Sin insanların kendisine sunak olarak insan sundukları dönemde, ışığa hükmedebilirdi ancak, varlığı unutulduğundan beri hiçbir insan kurban edilmemişti Sin için yüzyıllardır. Eskiden hem ışığı hem gölgeleri kullanabiliyordu, artık sadece gölgelerde kalmıştı gücü. Gölgelerin gücü adına, gölgelerin varlığıyla bütünleşmişti.

Gün içinde gölgeler boyut değiştirirlerdi, bazense hiç görünmezlerdi. İnsanlar gölgeye sahip olduğunda, ışık kırıldığında ve gölgeler var olduğunda. Gölgeleri yönetebilirdi, gölgelerin görülmeyen gözleriyle izleyebilirdi; gölgelerle görebilirdi.

Gölgeleri kullanarak, gölgelerin bulunduğu yerlerde gezinebilirdi. Sin aslında bütün gölgeleri, binaları, hayvan gölgelerini hatta ağaçların gölgelerini bile kullanabilirdi ancak, ışınlanmak istediği zaman sadece insanların gölgelerini kullanırdı. İnsan varlığını benzerdi varlığı, bu yüzden insanların gölgelerini kullanmak onun için hiç riskli değildi. Ancak diğer gölgelere ışınlanmak onun için riskliydi, hiç denememişti bir binanın ya da bir ağacın gölgesine ışınlanmayı.

İnsanların gölgeleriyle yer değiştirirdi, ışığın kırılmasını dikkatli incelerse bir insan gölgesinin yakınında Sin’i görebilirdi. Sini görmek bir insan için hiç de iyi bir durum değildi. Sin bir insana görünüyorsa, o insanın son gördüğü şey olurdu. Cezalandırıcıydı, dünyanın düzenini bozan bazı ruhlar kurtarılamayacak olduğunda, gölgelere hapsederdi sin bu ruhları bedenlerinden kopararak.

Bedenlerden koparma işlemini ise, üç bıçaklı mızrağı ile yapardı. Üç bıçaklı mızrağı, kurbanın kalbine saplardı. Gölgelerden gizlenemezdi günahlar, kaçamazdı gölgelerin tanrısından günahkârlar. Gölgelerin gözlerini göremezdi kimseler, gölgelerde gizliydi gölgelenen gözler. Hem görürlerdi hem duyarlardı gölgeler, yardıma koşarlardı kimi zaman; kimi zaman da bütün çığlıkları işitirlerdi.

Sin gölgelerle günahkârları temizlemeyi, uzun zaman boyunca iyi bir şekilde yerine getirebiliyordu. İnsanlığın nüfusu arttıkça, sin artık yardımcılara ihtiyacı olduğunu anlamıştı. Sin’in vakti, M.Ö 3555’li yıllarda gücü, gölgelerin gördüğü kötülükleri durdurmaya yetmiyordu, gölgelerde gezinebilen efendiler yaratmalıydı. Kendi bir kenara çekilecekti, yarattıkları ise kendi görevini yerine getirecekti. Gölgelerin efendilerini yaratacaktı, gölgeleri izleyebilen, gölgelerde gezebilen; Sin’in sahip olduğu yaratma gücü hariç, gölgelerin bütün gücüne sahip olabilen efendiler yaratacaktı.

Tanrılar bir varlık yaratmak istedikleri zaman uzayın enerjisini kullanırlardı, Sin gölgelerin gücünü nasıl bir bedene hapsedeceğini zamanın başından beri biliyordu. İhtiyacı olan durum bir güneş tutulmasıydı, güneşin görüş alanını keserken ay; ayın arka yüzünden, ayın karanlık örtüsünden tutulma sırasında koparacağı taşlar, gölgelerin gücüne sahip olacaktı. Çünkü zaten Sin gölgeleri ayın karanlığından yaratmıştı. Tutulmalar çok olmazdı ancak, zamanın bir tanrı için önemi sadece sürekli akıyor olmasıydı.

Tutulmalardan biri gerçekleşti zamanın akışında, ayın gölgeli yüzünden; dünyaya bakan karanlık yüzünden, uzun sivri taşlar kopardı. Taşlar da karanlıktı, dünyaya geri geldiğinde; gölgeleri izleyerek, insanları takip ederek; gölgelerde kararmayacak ışık ruhlu varlıklar aramaya başladı, karanlığa teslim olunursa eğer bu evrende sorunlar yaratabilirdi. Gölgelerin gücünü taşıyanların ışığa iman ediyor olması gerekliydi.

 Karanlığı aldatmak, karanlığı kullanarak ışığa iman etmekti. Sinin efendilerini bulması yıllar aldı, ancak yılların sonunda insanoğlu içinden yaratacağı efendileri seçti. Efendilerin kesinlikle, gönüllü olmaları gerekiyordu; gölgelere sahip olmayı ve gölgelere sadık olmayı seçmeleri zorunluydu. Gölgelerde gezerek gönülleri buldu, yaratacağı efendileriyle konuştu. İlk yaratımında on dört tane, gölge efendi yarattı. Gölgelere hükmedebilecek efendilerin ismini ise Kagenomo koydu.”

2017

Yarattığı kagenomolar, yüzyılları kaldıramamışlardı; gölgeler arasında yok olup gitmişlerdi. Bir kısmı insanlar tarafından yakalanmışlardı hatta, bir kısmı ise insanlardan başka gölgelerle ışınlanmayı denedikleri için gölgelerin içinde kaybolmuşlardı. Kagenomoları öldürmek kolay değildi, ışığı silah olarak kullanmak gerekirdi; ya da Kagenomo olan kişinin gerçek varlığını bulmak gerekirdi.

Kagenomolar aslında, normal birer insan gibi yaşarlardı. Gölgeleri kullandıkları zamanlarda ise insanların içinden kaybolurlardı; iki kimlikli bir yaşamdı kagenomo olmak. Ancak gölgelerin olduğu her yerde, gölgeler kagenomoların kulaklarına her şeyi fısıldarlardı. Gölgeler kimselere göstermedikleri sırları, onlara gösterirlerdi. Gündelik hayatlarında kagenomolar, diğer insanlardan ayırt bile edilemezdiler. Sadece gölge yokken öldürülebilirdi bir gölgelerin efendisi bu yüzden, gerçek kimliğini gölgeler varken de gölgeler yokken de gizlemek zorundaydı.

Sin’in gücü artık gölgelerde gezinebilmeye bile yetmiyordu, gölgelerle fısıldayabiliyordu sadece yüzyıllar boyunca hiçbir insan inanmamıştı ona, adını ananların sayısı çok nadirdi. Gücü kalmamıştı bu yüzden, aya uçacak gücü de yoktu, ışığı kullanabilecek gücü de. Ay taşlarından da geriye sadece bir tane kalmıştı, uygun zamanı beklemişti yüzyıllardır bu taşı kullanabilmek için.

Uygun zaman gücünün son evreleriydi, ölüme yaklaştığı evreler. Yakında gölgeleri kullanarak fısıldayamayacaktı bile, bu yüzden artık son bir kagenomo yaratmasının tam zamanı olduğuna inanıyordu. Kagenomo olacak insanlar, gölge sıfatlarından birini ya da bir kaçını taşımak zorundaydılar. İsimlerinde gölgelerin hükmü ve gücü görünmeliydi, isimler tanrılar için çok önemliydi.

İsimlerin yansımaları olurdu, isimlerin gerisinde kalan hikâyelere göre koyulurdu, doğan her insana isimler. Sin ismine layık bir şekilde yaşayan bir insan bulmalıydı, erkek ya da kadın olması fark etmezdi.

Gölgeleri kullanarak fısıldamalıydı, görebildiği gölgelere. Gölgenin ismini taşıyan her canlı gölgeyi içerisinde barındırırdı, Sin buna güveniyordu. Gölgelerden birinin içine doğru yaklaştı ilk adımını attığında gölgenin üstüne doğru, gölge de kayboldu. Gölgelerde gezinirken milyonlarca insanın sesini duydu, milyonlarca insanı dinledi ancak sadece bir kaç tanesi dikkatini çekti. Dikkatini çekenlerden ikisinin ismini onlarla birlikte yaşayanlardan duymuştu, isimleri gölge sıfatını taşımıyordu, Kanom olamazlardı. Sin’in düşünceleri üçüncü kişi üzerine yöneldi, gölgeli bir ışıkta bir şeyler üzerine çalışıyordu bu adam, bir kitap okuduğu kesindi. Arada bir kitaptan cümleleri sesli okuyordu, cümleler Sin’e tanıdık geliyordu. Sin adamı dinledikçe isminin gölge sıfatlarına sahip olmasını diliyordu, adamın okuduğu bir dize Sin’in kalp atışlarını hızlandırdı.

“Gölgelerde gezinen efendi, adaletin mızrağını karanlığa doğru savurdu.

Çünkü adalet her zaman güneşli değildi, bazen karanlıktı.”

KAGENOMO

Sin adamın okuduğu kitaba baktı, “LES Mystérieux Des Sumériens” adlı kitabı okuyordu adam. Sin kendisini çok önceden öğrenmiş olan bir Kagenomo bulmuştu, masasında oturan adamın gölgesinden biraz sola doğru kayarak kitaplığa baktı. Kitapların birçoğu Sümerlerle ilgiliydi hatta Sümeroloji ile ilgili ders kitapları gördü Sin. Adam bir Sümerolog’du. Sin gölgelerden duyduklarıyla Kahire’de olduğunu anlamıştı. Kozmopolit görüntüler görüyordu, karmaşık konuşmalar duyuyordu gölgelerden. Şehrin her yerini görebiliyordu, Kahire’yi yıllardır izlememişti gölgelerden.

Şehir o kadar değişmişti ki, şehrin her yerinde binlerce acı ses geliyordu kulaklarına, gölgeleri dinlemeyi bıraktı. Adamın olduğu odaya geri döndü, bir telefon çalıyordu. Adam kitabı masanın üstüne bıraktı, kalkıp cep telefonunu açtı.

-Efendim,

-Kimsiniz

-Ben Shalom, burada öyle biri yok, iyi geceler.

Sin kahkaha atmak istiyordu, Shalom İbranicede gölge demekti. Asurlular da bu ismi çok kullanmışlardı zamanın çizgisinde; aradığı kişiyi bulmuştu. Gölge sıfatlarını taşıyan bir isim bulamamıştı belki ancak, gölgenin kendisini bulmuştu.

Uyumasını bekleyecekti Shalom’un, uykusunda seslenecekti ona. Shalom’un bilinçaltının da yardımıyla onu etkileyecekti, istediği sonucu elde edinceye kadar; Shalom’u rahatsız edecekti. Geceler de sürse, aylar da aradığı efendiyi bulmuştu.

Shalom’un uykusu gelmişti, çalışma odasının ışını söndürdü. Işığı söndürdüğü için kendi gölgesi de kayboldu, gölgesi kaybolduğu için Sin’de kayboldu. Odasına doğru giderken küçük antrenin ışığını yaktı, yatak odasına giderken gölgesi bir an için görülebilir oldu. Sin onu takip etti, Shalom odasına geldiğinde gece lambasını yakıp yatağına uzandı. Yatağın üzerinde bir levha duruyordu, levhada yazana Sin hiç dikkat etmedi, “Tanrı olana kadar insanım, insan olarak ölene kadar da tanrıyım.” yazıyordu.

Gece lambasının yarattığı loş ışıkta gölgesi duvara kırılmış bir biçimde yansıyordu, gölgeler şartları Sin’e göre yaratmıştı. Her şey istediği gibiydi, Sin Shalom’un derin uyku evresine geçmesini bekledi. Yarım saat sonra Shalom, derin uyku evresindeydi. Sin fısıldamaya başladı.

* * *

Shalom rüyasında bir güneş tutulması eşliğinde loş ışıkta yürüyordu. Rüyasında farklı olan tek durum, geriye baktığında tek bir gölge yerine yüzlerce gölgeye sahip olmasıydı. Korkunçtu arkasındaki manzara, arkasına bakmadan ileri doğru yürümeye başladı. Gördüğü tutulmadan sızan ışık gözlerini alıyordu, başını yere doğru çevirdi. Bu sırada karşısında bir gölge gördü, gölge ona doğru hareket ediyordu. Shalom geriledi, gölge de Shalom’un gerilediğini fark etti ve durdu.

Gölge

-Ur şehrine gel, gölgelere hükmet

Gölgelere gel, sıradan bir insan olmadan vazgeç

Gölge efendi, kaderine gel.

Hiçbir şey söylemeye fırsat bulamadan korkuyla uyandı, aynı rüyayı aylarca görmeye devam etti. Sümerlerle ilgili onlarca kitap okudu bu sürede, okuduğu kitaplardan birinde bir çok şeyin anlamını fark edecekti. Kitabın adı, Sümer Tanrısı Sin’di.

Okuduğu kitapta, sin bir varlığı hizmetkarı olarak seçmek istediğinde, rüyasına girer ve gölge şeklinde görünürdü. Rüyasında her gece tutulmayı ve aynı cümleleri duymasaydı, yazılanlara gülüp geçebilirdi ancak korkuyordu. Kitapta anlatılana göre, Sin adaleti diğerlerinden farklı yollarla sağlayan bir tanrıydı. İyileri kurtarmak için kötüleri yaşamdan ayıklardı. Bunu nasıl yaptığından bahsetmemişti kitap, kitap ayrıca gölgelerden bahsetmişti.

Gölge efendi deyişi ile ilgili herhangi bir cümle ya da yazılan metin bulamadı. Sadece Sin’in gölgeleri kullanabildiğini anlatıyordu kitaplar, makaleler. Okuduklarının bilinçaltındaki yansıması deyip geçerdi, eğer sin ve rüyasıyla ilgili daha önce böyle bir kitap okumuş olsaydı. Ancak herhangi bir kitap okumamıştı, sin ve gölgelerle ilgili.

Rüyalardan altı ay sonra, fısıltılar duymaya başladı. Rüyalardan taşmıştı gölgenin sesi, Shalom’un bütün hayatını sarmıştı. Gölgeler aynı şeyleri fısıldıyorlardı.

“Ur şehrine gel, gölgelere gel; sıradan bir insan olmaktan vazgeç, gölgelere gel.”

Fısıltıların ardından, sorunuyla nasıl başa çıkabileceğini düşündü. Yirmi üç yaşındaydı, kendi kararlarını kendi verebileceği çağa çoktan erişmişti. Psikolojik destek almayı düşündü, sonra vazgeçti. Korkularının üstüne gidecekti. Ur şehrine; ur şehrinin kalıntıları Basra Körfezinin yakınlarıydı. Oraya gitmek tehlikeli de olsa, gitmeyi deneyecekti.

Irak’a geçer geçmez, Mısır konsolosluğuna gitti. Konsolosluktan gerekli acil durum uyarılarını aldıktan sonra, bir araba kiraladı. Ur şehrine doğru yol aldı, yolculuğu yaklaşık 10 saat sürdü. 10 saatte üç kez mola verdi. Mola yerlerinde terörden yakınan insanlarla ve bitmeyen savaşların yıkımıyla karşılaştı. Yıkım insanların ruhlarından okunabiliyordu,

Ur’a geldiğinde bir grup insan grubuyla karşılaştı, silahlı grup arabasını durdurdu. Arabadan indirip ellerini ve gözlerini bağladılar. Shalom korkuyordu, onu ele geçiren DAEŞ olabilirdi. Gergin bir şekilde, ölümüne geldiğini düşünürken boşa sıkılan kurşun sesleri ve insan bağırtıları duydu. Ellerinin bağı kesildi, ancak bağı kimin kestiğini göremedi çünkü kimse yoktu ortalıkta. Ayaklarının bağını çözdüğünde, hem silah sesleri hem de bağırtılar kesilmişti. Ortam sessizliğe gömülmüşken, gölgelerden kulak zarlarını yırtacak güçte bir ses duydu.

-Zigguratın tepesine çık.

Ziggurat karşısındaydı, tepesine ulaşması bir kaç dakikasını aldı. Karşısına baktığında, insana benzeyen ancak boyutları çok daha büyük, beyaz pelerinli bir karanlık gördü. Sümer metinlerinde anlatılan tanrıydı bu, Sindi bu. Pelerinin içindeki karanlığın boyutları ise, rüyasında gördüğü gölge ile eşdeğerdi.

Shalom

-Sin, sen gerçekmişsin

Sin

-Hoş geldin, gölge efendi; gölgelerin eliyle dünyaya barış getirmeye; günahkârları yok etmeye ne dersin?

-Gölgelerin gördüğü her şeyi görebileceksin, gölgelerin duyduğu her şeyi işitebileceksin. Gölgeler arasında gezinebileceksin, günahkârların arkasında belirebileceksin.

Shalom korkmuyordu, yazılan her şey gerçek olabilirdi. Yazılmayan her şeyin günün birinde gerçek olabileceği gibi, yatağının üzerinde yazan cümleyi hatırladı

“Tanrı olana kadar insanım, insan olarak ölene kadar da tanrıyım.”

Sin

-Gölge efendi olmayı kabul ediyor musun, Kagenomo olmayı

Shalom

-Kabul ediyorum.

Sin hızlıca Shalom’a doğru yaklaştı ve kalbine siyah bir taş sapladı. Kagemonolar bir insan bedenine ay taşlı saplanarak yaratılıyorlardı, Shalom büyük bir acıyla bağırdı ardından gözleri karardı.

Uyandığında yerdeydi, gördükleri gerçek miydi bilmiyordum. İyice kafayı yedim derken, ilerisinde üç bıçaklı bir mızrak buldu. Mızrak Sin’in metinlerde geçen cezalandırıcı mızrağıydı. Göğsüne baktığında hiçbir iz göremedi, mızrağı yerden aldı araba ile dönüş yoluna başladı. Gerçekten gölgelere hükmedebilirse, görevini yapmaya bir ay sonra başlayacaktı.

1 AY SONRA

Gölgelere iyice alışmıştı, ilk hedefi geceleri kadın ticareti yaptıran bir adamdı. Adamı defalarca izlemişti, gölgelerle sesini işitmişti. Issız bir sokakta onun arkasında belirdi mızrağını sapladı.

İkinci hedefi, gece cinayet işleyerek, polisten kaçan bir adamdı. Adam tam polisten kurtulduğunu düşünmüştü ki, kalbine saplanan bir mızrakla yere yığıldı.

Dünyanın farklı farklı yerlerinde dakikalarca günahkarları avladı, öldürmek hoşuna gidiyordu. Onu görebilirlerdi belki ancak yakalayamazlardı. Kaç kişiyi cezalandırdığını saymamıştı. Sabah nasıl olsa gazeteler yazacaktı. Gece boyu işine devam etti, ilk gecenin sarsıcı olmasını istiyordu, normalde on-on beş kişiyi cezalandırsa yeterdi ancak kötü insanların ondan korkmalarını iyi insanlarınsa onu anmalarını istiyordu.

Sabah olduğunda evinin yakınlarındaki büfeye gidip bir gazete aldı, gazetede ki manşet şuydu

GÖLGE CİNAYETLERİ

Bir gece de dünyanın farklı yerlerinde, 240 kişi aynı silahla öldürüldü. Görgü tanıklarının dediğine göre gölgelerden beliren bir varlık, insanları her defasında tek bir darbeyle öldürdü. Kullandığı silahın üç bıçaklı bir nesne olduğu düşünülüyor, maktullerin kimliği hâlâ açıklanmış değil. Basından alınan bilgilere göre, 63 ülkede benzer cinayetlerde şuan belirlenen rakamlara göre 240 kişi öldü. Ölenlerden bazılarının kimliği, sosyal medyada afişe olmuş durumda; ölenlerin bir kısmının kabarık sabıkaları var; insanlar kıyametin geldiğini düşünüyorlar.”

Sin teknolojinin gücünü hesaplamamış olabilirdi, Shalom hesaplamıştı. Sin’in verdiği görevi yerine getirecekti ancak kendi hedefi biraz daha farklıydı.

“Tanrı olana kadar insanım, insan olarak ölene kadar da tanrıyım.”

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Pardus says:

    Güzel bir öyküydü. Hoşuma gitti. Fakat bu cümle yapılı öyküler bir süre sonra kafamda karışıklığa yol açıyor. Cümllerin vurgularını kafamda oturtamadığım için dikkatimi tam toplayamıyorum. Pek çok cümleyi iki kere okusamda zevkle okudum. Eline sağlık. :slight_smile:

  2. nkurucu says:

    Merhabalar. Öykünüzün konusunu beğendim. @Pardus’un yorumunda da bahsetttiği gibi bu tarz (geniş geçmiş zaman mı denir tam bilemedim) cümleler çok uzun olduğunda biraz yoruyor.

    Giriş kısmını biraz daha kısa tutup, sadece Sin’e odaklanılsa daha iyi olurmuş gibi geldi. Orada kullandığınız ışınlanmak kelimesi biraz garip kaçtı. Anlatımınıza uygun bir kelime bulabilirdiniz gibi. Işınlanmak kelimesini giriş kısmında değil de Shalom’un gölgelerde gezerken kendi kendine söylemesi daha hoşuma giderdi gibi. Hem teknoloji kullanımına olan vurguya da destekleyici olurdu.

    Bir kaç kelime hatası vs. de var ama bunlar küçük şeyler. Uzun uzun yazsam da genel anlamı ile beğendim. Eleştirmek bize fayda sağlar mantığı ile hareket ederek yazmaya çalıştım sıcağı sıcağına. Sağlıcakla kalın.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

3 cevap daha var.

Yorum Yapanlar