Öykü

Sureh

Sureh uzun boylu, saçları omuz hizasında kesilmiş biraz erkeksi bir kızdı. Esmer yüzünün üzerinde çizilmiş gibi duran kalın dudakları, çekik kapkara kaşları ve zekice davranışları ile çok güzel olmamasına rağmen dikkat çekiciydi. Kalın dudakları güldüğü ya da bir şeyle alay ettiği zaman hafifçe yana doğru kayar, içinden zeka fışkıran bakışları ona müthiş bir karizma katardı. Farklı ve etkileyici biri olduğunu kendisi de biliyordu. Fakat bu yüzden şımarmak aklının ucundan dahi geçmiyor, yalnızca ona acı veriyordu. Bununla ne yapacağını bilemiyor, içinde hiç sönmeden yanan enerjisini kullanabileceği bambaşka bir yaşamı düşleyip duruyordu. Çok güçlü biri olmak istiyor, farklılığını kendi yaşamının içinde eritip yok etmek, ömrünü kendi aşırı doğasına uygun bambaşka bir dünyada geçirmek istiyordu.

Çocukluk yıllarını bir filozof ve matematikçi olan babası Karun’un dizinin dibinde geçirmiş olan Sureh, derslerinde çok başarılıydı. Onbeş yaşına geldiğinde okuldaki ortalama zekaların çok üzerine çıkarak, öğretmenlerini delirtti. Kızının durumunun farkında olan Karun, onu daha iyi bir okula göndermeye karar verdi. Sureh’te bu durumu büyük bir coşkuyla kabul etti. Yepyeni bir hayata başlamanın heyecanıyla, günleri sayıyor, bir an önce yolculuğa çıkmak istiyordu. Nihayet o gün gelip çattı. Babası ertesi gün yola çıkabileceklerini haber verdiğinde Sureh, büyük bir insan gibi erkenden yattı. Ve ertesi sabah güneş doğmadan ayağa dikildi. Yüzünü yıkadı, ayağına kalın ve dar bir pantolan giydi. Üzerine bir gömlek geçirip, yanına kısa bir kürk aldı. Bavulunun geri kalanını babasının kendisine hediye ettiği kitaplarla doldurdu. Beline doladığı deri kemerinin altına birkaç çakı ve bıçak sakladı, bir de çok sevdiği parfümünün minik şişesini sokuşturdu. Son anda babasının ısrarıyla bavuluna birkaç yedek kıyafet ve bir de elbise yerleştirdi. Ona göre bu uzun orman yolcuğunda kendisine en çok lazım olan şey kitaplardı. Güneş henüz doğmaya başlarken, babasıyla vedalaştı ve arabacı Orm’la beraber günlerce sürecek bir yola koyuldu.

Arabanın tekerlekleri dönmeye başladığı andan itibaren Sureh kendini bambaşka bir insan gibi hissetmeye başladı. Artık daha özgür, daha yalnız ve daha güçlüydü. Yaşından da olgun bir hal takınıp, sağ taraftaki pencereye yerleşti ve büyüdüğü şehri izlemeye koyuldu. Ezbere bildiği sokaklar pencereden bir film gibi akarken, içi bir tuhaf oldu. Yaptığı haşarılıkları, çocukken kaybettiği annesini, babasının kucağını, arkadaşlarını, çocuk kahkahalarını geride bıraktığını düşünerek hüzünlendi. Okulunun yanından geçerken, pencereyi açtı ve kollarını pencerenin pervazına dayayarak binayı gözden kaybolana dek izledi. Okul binası görünmemeye başladığında, gözlerini kapatıp bir süre başı koluna dayalı öylece kalakaldı. İnsanın hem gitmek isteyip, hem de kendi izlerinden kolayca kopamadığını o anda fark etti. Bu dünyada anlamak istediği ve merak ettiği o kadar çok şey vardı ki! Kendini terk etmek acı verici olsa bile, insan istese de istemese de hep ilerleyecekti. Yenilenmek her şeye rağmen güzeldi. Bu düşünce ile yan yan gülümseyerek, gözlerini ağır ağır açtı. Henüz yükselmeye başlamış olan güneş, ağaç dallarının arasından Sureh’in yüzüne çarptı. Genç kız derin bir iç çekerek, hüznünü dışarıda bıraktı ve meraklı gözlerini ilk kez geçmekte olduğu yollara çevirdi. Artık etrafta büyük yeşil ağaçlardan ve dar patikalardan başka hiçbir şey görünmüyordu. Bir süre pencereden ormanın renklerini ve sağda solda dolaşan hayvanları izledikten sonra kitaplarına gömüldü.

Akşamüzerine doğru elindeki kitabı neredeyse bitirmek üzereyken, atların şahlanışıyla arabanın içinde sarsıldı. Merakla başını pencereden dışarıya doğru uzattı. Arabacı Orm atları sakinleştirmek için elinden geleni yapsa da, atlar bir türlü sakinleşmiyordu. Sağ tarafları bir uçurumdu. Araba bir o yana bir bu yana sallanıyordu. Arka tekerlekler uçurumun kenarına yaklaştığında, Sureh cesaretini toplayıp arabadan hızla indi. Atları iyi tanıyordu. Geçip karşılarında durdu ve onları sakinleştirmek için dizginlerinden tutmaya çalıştı. Bir süre sonra sakinleşen hayvanların başlarını okşadı ve kendisi de bir oh çekti. Yüzü korkudan kıpkırmızı olmuş olan Orm, arabayı uçurumdan uzağa yanaştırarak, soluklanmak için indi. Sağa sola bakıp atları korkutabilecek bir vahşi hayvan, yılan falan arayan gözleri hiçbir şey göremedi. Tehlike geçmiş olduğundan birkaç saniye içinde soluklanıp kendini toparladı ve hâlâ kıpkırmızı olan suratı ve şaşkın gözleriyle Sureh’e döndü.

– Arabadan böyle paldır küldür atlamamalıydın Sureh. Burada vahşi bir hayvan seni paramparça edebilir. Ve daha neler…

Sureh omuzlarını silkti. Orm’un sözünü ağzına tıkarak lafı uzatmasına izin vermedi.

– Atlamasaydım, uçurumu boylamıştık Orm. Bunu sen de biliyorsun.

Orm, susup kaldı. Çünkü Sureh haklıydı. Ve o da bunu biliyordu.

– Atlara ne oldu peki Orm?

– Bizim göremediğimiz, bir şey gördüler. Hadi arabaya.

Orm, çok tedirgin olmuştu. Bunu fark eden Sureh, onu daha fazla tedirgin etmemek için arabaya geçti. Orm da neler olduğunu anlamak için bir yandan hâlâ sağa sola bakarken, bir yandan da arabanın başına geçti ve atları yavaşça sürdü. Etrafta ne varsa onu rahatsız etmek istemiyor gibi ağır ağır uçurum patikadan ilerlemeye koyuldu. Arka taraflarında kalan yolun tam ortasında durup, uzaklaşan arabaya doğru bakan korkunç varlığı ikisi de fark etmediler. Arabanın etrafını saran minik gölgeleri de. Bir süre sonra Sureh, tedirgin olup hızla arkasına döndü. Korkunç varlık, anında gözden kaybolup, görünmez oldu. Yerde kalan gölgesi ağaçların gölgesine karıştı. Hiçbir şey göremeyen Sureh, başını yana çevirip dışarıyı izlemeye koyuldu. Yolun ortasında yeniden beliren varlık, çığlığa benzer tuhaf bir ses çıkardı. Sesi ormandaki vahşi hayvanların sesine karıştı. Arabanın etrafını saran küçük gölgeler derhal yanında toplandılar. Ve onun gölgesine karıştılar. Korkunç varlığın cismi yine ortadan kayboldu. Ve gölgesi süzülerek, ormanın içine daldı. Ağaçların üzerindeki kuşlar çığlık çığlığa kaçıştı ve kendisi tam yanıbaşından ilerleyerek arabayı takibe koyuldu. Sureh’i bir süre uzaktan izledi. Ardından daha yakından bakmak için arabaya yanaştı. Gölgesi arabanın yanına düşüyor, kendisi tam camın kenarından görünmez bedeniyle Sureh’e bakıyordu. Karanlık gözlerinin aksi arabanın camına yansıyor, Sureh’in oturduğu yerden ise hiçbir şey görünmüyordu.

Atlar hâlâ çok tedirgin olduğundan Orm arabayı yavaş sürüyordu. Bu gidişle ilk konaklayacakları yere bu gece varamayacaklar ve bu tedirginliğin üstüne bir de geceyi ıssız ormanda geçirmek zorunda kalacaklardı. Bu durum Orm’u daha fazla tedirgin etti. Bir karar verdi ve tüm dikkatini yola toplayarak atları biraz hızlandırdı. Ve hızlanmasıyla dizginleri çekerek durması bir oldu. Atlar yine şaha kalktı ve gölge Orm’un tam karşısında durup, ona göründü. Çok uzun boylu, insansı bir yaratıktı. Yere bakan çirkin yüzünü Orm’a doğru aniden çevirdi ve yerinde donarak, dehşet içinde kalan Orm’un tüm varlığını ele geçirdi. Ve minik gölgeler de atları zapt ettiler. Yaratık, Orm’un sarsılan bedenine iyice yerleşti ve gözlerinden geçen karanlığın ardından eğilerek arabanın içine Sureh’e doğru baktı. Gözleri, Sureh’in kara gözleriyle karşılaştı. Tıpkı Orm gibi gülümseyerek, sakince önüne döndü ve araba yeniden yola koyuldu.

Sureh, arabanın arkasında hareketsiz kalakaldı. Kaskatı kesilmişti. Olayı ön camdan yarım yamalak izlemiş, tüyleri diken diken olmuş ama sesini çıkarmamıştı. Aklından bin türlü fikir geçiyor, zihni her zaman olduğundan çok daha hızlı çalışıyordu. Harekete geçmeden önce, iyice düşünmeliydi. Kendine zaman vermeli, sakin olmalıydı. Öyle de yaptı.

Birkaç saat sonra gece bastırdı. Ardından dolunay süzülüp çıktı ve gölgeler onun varlığıyla yeniden hayat buldu. Araba ıssız ormanda tam sürat yol alıyordu. Bu sürate rağmen, hiç savrulmuyor sanki süzülüyordu. Yaşadığı olağanüstü durum, Sureh’in ilgisini çekmeye başlamış, ne yapacağına dair kararlarını neredeyse vermişti. Hayatında ilk çıktığı yolculukta yok olup gitmek istemiyordu. Düşmanı kendisini öldürmemişti. Ve insan tanımadığı bir düşmana karşı savaşı asla kazanamazdı. Korkmuyordu, korkmayacaktı. Yalnızca bu belirsizlik canını çok sıkıyor, neler olup bittiğini bir an önce anlamak istiyordu. Derin bir nefes alıp, ön camı tıklattı ve eğilip içeriye doğru bakan Sahte Orm’un gözlerinin içine bakarak ona meydan okurcasına seslendi.

– Daha hızlı!

Arabacı, atları şaha kaldırdı ve yerden hafifçe yükselen araba uçar vaziyette hareket etmeye başladı. Kısa bir zaman sonra, Sureh’in oturduğu sağ taraftaki yamaçların altında, uzaktan bir bina görünmeye başladı. Sureh, gidecekleri yerin orası olduğunu anladı. Kalbi heyecan ve korkuyla doldu. Ağaçların arasından binanın kuleleri göründü. Alabildiğine yüksek duvarlarının üzerine oyulmuş muazzam heykeller canlı gibiydi. Duvarların yanı başında harika bir göl uzanıyordu. Ayışığı gölü aydınlatıyor, suyun yansımaları binanın üzerine vuruyordu. Sureh hayatında hiç bu kadar ihtişamlı bir yer görmemişti. Uzun bir yoldan aşağıya indiler ve gölün kenarından geçtiler. Geniş bir avlunun içinde durdular. Sureh, arabadan indi. Binanın tam karşısında durdu ve bakakaldı. Arabacı da arabadan inerek yanı başında durdu.

– Bu gece burada konaklayacağız Küçük Hanım, babanızla birlikte daha önceden de planladığımız gibi…

Sureh, kendisini aptal yerine koymaya çalışan ve Orm’unu ondan çalmış olan yaratığın gözlerine nefretle baktı.

– Çekil yanımdan pislik. Gölgeme basıyorsun!

– Ne, efendim?

– Derhal yanımdan çekil, gölgeme basma dedim sana!

Kızın korkusuzluğundan ürken yaratık, yerdeki gölgesine baktı. Ve onun korkusuzluğundan korkarak hızla geri çekildi. Sureh kararlı ve nefret dolu gözlerle delici bakışlarını bir kez daha ona doğru fırlattıktan sonra, binaya döndü ve kararlı adımlarla kapıya doğru yürüdü. O yürüdükçe arkasında bıraktığı gölge uzadı, uzadı ve hâlâ arabanın yanında bekleyen yaratığın tam önünde durdu. Tedirgin olan yaratık, gölgeye basmamak için bir adım geri çekildi. Demir kapı ağır ağır açıldı ve Sureh içeri girdi. Kapı hızla kapanarak ormanı inleten bir gürültü çıkardı. Etrafta kara kuşlar uçuşmaya başladı. Orm’un ve atların bedenine girmiş olan gölgeler dışarı çıkarak atların ve zavallı arabacının bedenlerini terk ettiler. Kara bir bulut ayın önüne geçmeye başladı. Yere yığılan Orm, aralık gözlerinin son feriyle karanlığın içinde ağır ağır kaybolan büyük binayı gördü. Ortalık zifiri karanlığa gömüldü. Bina da bulutun gelişiyle beraber ağır ağır ortadan kayboldu. Orm şuursuz bir halde kendinden geçerek bayıldı. Issız ormanda kalan tek şey, gölün kenarında duran bir araba ve yerde baygın yatan Orm oldu.

Sureh ise artık hep düşlediği gibi, bambaşka bir dünyanın içindeydi.

Berna Mutlu