Öykü

Kaçak

Olam, hapishanenin ikinci katındaki odasında pencerenin önünde oturuyor, dalgın gözlerle kahvesini yudumluyordu. Hapishanenin arka tarafa bakan penceresi geniş ve yeşil bir vadiye uzanıyor, Olam’ın o anda içinde bulunduğu soğuk dünyayla bir tezat oluşturuyordu. Beş altı metre ilerisinde duran büyük çam ağacının üzerinde kuşlar cıvıl cıvıl ve özgürce daldan dala konup duruyorlardı. Hafifçe pencereyi tıklatınca, alayı birden havalandı ve süzülerek uzaklaştı. Olam’ın yüzüne bir gülümseme yayıldı. Kahvesinden bir yudum aldı. Bilgisayarın ekranına gözü takıldı. Ekranda Sira’yı gördü. Ne kadar güzel bir kızdı. Bir bisikletin üzerinde duruyor, bir ayağını yere koymuş, dolu dolu gülümsüyordu ekrana. Ağaçtaki kuşlar kadar özgür görünüyordu. Olam İki gündür onun üstünde çalışıyordu. Bir daha asla bu kadar özgür olmaması için. Ne suç işlemişti acaba? Bu bilgi ona asla verilmezdi. Onu ilgilendirmezdi de zaten. O yalnızca kendisinden istenen şeyleri yapıyordu. Sira’nın alt kattaki hapishane hücresinden asla çıkamamasını sağlayacak bir çip hazırlamasını istemişlerdi. Bilmesi gereken tek şey buydu. Anlaşılan Sira, sürekli kaçıyordu hapishaneden. Burası ise zorlu bir mahkumun getirileceği son yerdi. Bu hapishaneden kaçmak gerçekten de imkânsızdı. Olam bir iç çekti. Ne kadar genç, ne tatlı bir kız. Bilgisayarın yanında duran mikroçipi alıp, ayağa kalktı ve operasyon odasına gitmek üzere odasından çıktı. Vakit gelmişti.

Operasyon odasının önüne geldiğinde, gri kapının üzerinde bulunan küçük pencereden içeri baktı. Doktor ellerini kavuşturmuş asık bir suratla Olam’ın gelmesini bekliyordu. İki asker Sira’nın bağlanarak yatırıldığı yatağın sağında ve solunda tetikte bekliyordu. Olam kızın darmadağın olmuş saçlarına ve büyümüş gözlerine baktı. Aniden kendisine yönelen bakışlarını görünce tedirgin olarak bir adım geri çekildi. Böylesi bir öfkeyi daha önce görmüştü. Bundan çok ürküyordu. Eli ayağı titredi. Bu iş bir an önce bitmeli, diye düşünerek birkaç derin nefes alıp odaya daldı. Olam’ın odaya dalmasıyla aniden hareketlenen Sira, yataktan kurtulmak için debelenip bağırmaya başladı.

– Haayırrr! Bırakın beniii! Pislikler! Beni burada tutamazsınız. Kimse beni tutamaz. Hiç kimsee!

Doktor bu arada anestezi için iğnesini hazırladı ve Olam gelip yatağın başında durdu. Kız iğneyi yapmak için yaklaşan doktorun yüzüne tükürdü. Hiddetli gözlerle Olam’a döndü. Olam bir gardiyan ya da bir polis değildi. Sarı siyah yüzü ve titreyen elleriyle orada zar zor duruyordu. Sira hışımla onun yüzüne dönüp, onun sararmış yüzünü görünce duraksadı.

– Kurtar beni buradaaan! Kurtar beniii!

Bu hep böyle oluyordu. Olam ürkekçe seslendi.

– Sakin olun lütfen. Sadece bir çip.

Bu lafın üzerine kız delirmiş gibi tepinmeye başladı.

– Haaayıııırr!

İki asker, üzerine çullanıp kollarından tuttu ve doktor iğneyi yaptı. Bir süre daha sağa sola hareket ettikten sonra Olam’a dönüp yüzüne baktı. Yarı kapalı gözler son bir yalvarışla ona baktı.

– Yapma…

Ve sessizlik odayı kapladı. Metal aletlerin odadaki yankıları dışında hiçbirşey duyulmaz oldu. Küçük bir operasyonla kızın başına mikroçip yerleştirildi. İşi biten Olam, operasyonun geri kalanını doktora bırakıp odadan hemen çıktı. Bir kaç saat sonra operasyonun başarılı olup olmadığını anlamak için Sira’nın hücresini izlemeye gidecek ve askerlerle beraber orada bekleyecekti. Bugünlük kendisini bekleyen zorlu görev böylece bitecekti. Yorgun ve üzgün yeniden odasına gidip beklemeye koyuldu. Çam ağacının karşısına oturdu yine. Üzerinde tek bir kuş bile yoktu. Olam, kaçırmıştı özgürlük kuşlarını. Başını pencerenin pervazına dayayıp, gözlerini kapadı. Beklemeye koyuldu.

İki saat sonra odasından çıkıp Sira’nın kapısı bile bulunmayan hücresinin karşı koridorundaki sandalyeye oturup beklemeye koyuldu. Kız, yaşı genç olduğundan tam zamanında uyandı ve sağa sola bakındı. Yatağında doğruldu. Odasından, hiç kimse görünmüyordu. Sira bir süre sonra ayağa kalktı. Hafif sendeleyerek ayakta durmayı başarınca birkaç derin nefes aldı. Ortalıkta hiç kimsenin olmadığını görünce, hızla odadan kaçmak üzere ileri atıldı. Olam, askerler ve hapishane görevlileri uzaktan onu izliyordu. Bir kaplan gibi ileri atılan kız, odanın eşiğine gelince aniden durdu. Yüzü sarardı, terleyip titremeye başladı. Gözbebekleri büyüdü. Neler olduğunu anlamadan, geri geri gitti. Açık kapıya baktı. Tekrar atıldı ve kapıda durdu. Bunu defalarca denedikten sonra, pes etti. Önce bağırmaya, sonra haykıra haykıra ağlamaya başladı.

– Alçaklar… Ne yaptınız bana… Alçaklar…

Halsiz bedeni yere yığıldı ve ayağı kapıdan dışarı çıkacakmış gibi oldu. Bacağını dışarıda yangın varmış gibi geri çekti.

Olam için, gördükleri yeterliydi. Operasyon başarılı olmuştu. Yan yana bulunduğu hapishane görevlisiyle başlarını sallayarak birbirlerini onayladılar. Görevli bir kâğıt uzattı. Olam kâğıdı imzaladı. Kâğıtta, “Mahkum Sira Alrun. Mikroçip kaydı: Ağır Agorafobi.” yazıyordu. Olam, aceleyle kâğıdı imzaladı ve koşar adımlarla hapishaneden dışarı çıktı. Açık kapının önünde çaresizce kıvranan Sira’nın hali gözlerinin önünden gitmiyordu. Midesi bulanmaya başladı. Hızlı adımlarla birkaç sokak ileri gitti ve deniz kenarına yöneldi. Biraz derin nefes alıp, kendini toparladı. Elini ensesine attı ve ucu özellikle dışarıda bırakılmış bir mikroçipi yerinden çıkarıp, denize fırlattı. Suyun dibine süzülerek düşen çiple birlikte, Sira’nın anısı da Olam’ın aklından silinip gitti.

Olam, denizin dalgalarına donuk gözlerle baktı. Cebinden bir sigara çıkarıp yaktı. Birkaç haftada bir hapishane yakınlarında işi olduğunu, sonra da bunları hatırlamak istemediği için, unutma çipi kullandığını hatırladı. ‘Bu seferki kimdi acaba?… Serserinin, pis herifin tekidir herhalde’ diye düşündü. Sigarasını tüttüre tüttüre, ağır adımlarla o sahili terk edip gitti.

Berna Mutlu