Öykü

Batıkta Üretim

Bak diyor Dertli, kımıl kımıl gözleri elindeki bez parçasını işaret ediyor. Sanki bir abiye gibi üzerinde tuttuğu siyah bezin üzerine soğuk bir yuvarlağı bölen S harfi altınla ince ince dokunmuş. Kırmızı O’yu kesen sapsarı bir S, haritada yuvarlak gözüken devletimizi ve topraklarını aşan nehri temsil ediyor. Ama Dertli’nin gülümsemesinin altında kalp boşluğunu fütursuzca kesen yönsüz bir kader çizgisine benziyor. Bayrağı bırakıp ‘’İşte yapabilmişler, bak altın S’nin parıltılarına…Sonunda bir işe yaradılar.” diyor. Şaşırıyorum: “Artık, her evin köşesinde bir bayrak dursun diye bunca zahmete değdi mi sence?”

“Neyi eleştiriyorsun bilmiyorum. Bu bayraklar için, bir işçi bile yorulmadı. Tamamen bedava üretildiler ve evet, sevgili kuzenim, ulusumuzla gururlanalım diye bayraklardan toplu dağıtacağız. Tamamen kamu yararına.” “Bedava olması iyi ama onların emeğine n’olcak? Bir bayrağı üretmek için bile günlerini harcamaları lazım!” “Bir ineğin süt vermesi gibi kendiliğinden gelişiyor her şey! Takma kafana. Atla arabaya. Seni yeni keşfimize götüreceğim.”

Onun karşısında daima edilgenim. Parası olan o, kararları veren de O. Arabada Sabiha oturuyor. Yarı açık camdan uzanıp öpüyorum. Saçlarını yeşile boyatmış ve yeni bir güneş gözlüğü takıyor. Bu kadının gerçek göz rengini hiç göremedim. Daima kontak lens kullanıyor. Ama Dertli için sorun olmasa gerek. Şehrin ana yollarından yan yollara sapıyor. Tekerlekler altında çatırdayan otlarla dolu güneşlik bir tarlanın ortasından geçiyoruz. Daima adını duyduğum Şarnidebat yerleşkesine 10 km yazıyor tabelada. Kırık bir çeşmeden sızan sular alanı küçük bir göle çevirmiş. Bir kedi su içiyor. Demek büyük başarılar gösterdiği fabrikayı bana gezdirecek. Ama bayrak üretiminden daha başka ne yapmış olabileceğini düşünüyorum. Sabiha’ya soruyorum. “Gözünle görmeden zaten tek bir kelimesine bile inanmazsın. Onun için bekle şekerim diyor.” Sözlerinde temkinli Sabiha. Her zamanki gibi tek bir haber koparamıyorum.

Uzakta deniz, güneş ışınlarını çeken bir çukur ayna gibi parlıyor. Denizin odağını düşünüyorum. Işınların toplandığı gizemli noktayı. Tesisin penceresiz binaları ortaya çıkarken bir şarkı açıyorum. Uzay Sirki senfonisi çıkıyor. Çok severim. Dinlemem yarım kalsa da önemli değil. Gösterişli bir şekilde fren yaparak duruyor Dertli. Hep bir rallici olma isteğine getirdiği bir sürü kanıttan biri de bu. Şimdi biraz yüzü gülüyor. Yıldız şeklindeki açılır kapının beş farklı renkteki camları biz yaklaşınca beş farklı yöne kayıyor. Buranın yıldızı biziz gibi havalı hissediyorum. Sanki bir fabrikaya değil AVM’ye girmişiz gibi ferah ve geniş bir ortamı var. Yıldızın renkleri arkamızdan kayarak merkezde buluşuyor. Yerler turuncu rengi parlak fayanslarla döşenmiş. Her tarafta aynalar var.

Yürüyen merdivenlerden kapalı havuza geçiyoruz. Görevli Dertli’ye gülümseyip bize hoş geldiniz diyor. Kapalı havuz bir yemekhane kadar geniş. Önümüzde şirketin denizaltı duruyor. Metal zırhı kayarak açılıyor ve yumuşak koltuklara geçiyoruz. Denizin altına ineceğimizi anlamamıştım. Sabiha denizaltını otomatiğe alırken artık anlat lütfen diyorum Dertli’ye. Kurşun geçirmez camlardan izleyebildiğim kadarıyla havuzun dibindeki toprak tünelden denizin derinliğine açılıyoruz.

Bir süre hepimiz susuyoruz. Dertli’nin nefesleri duyuluyor. Denizaltı sporu yaparken keşfettiği bir gemiyi hatırlatıyor. “Eski tarihi önemi olan bir gemi keşfettim. Yüzdüğüm bölgelerde bulduğum demir parçalar daha çok yüzmeye, denizin dibine yönelmeme sebep oldu. Bulduğum gemi belki MÖ. 1500 yıllarında aktifti. Şimdi gemiyi göstereceğim sana. İçi altın süsler, demir heykelciler, Kıbrıs kavanozları, camlar, müzik aletleriyle dolu. Geminin sütunlarına alçak kabartmalar işlenmiş. El baltaları geminin zeminine saplanmış duruyor.” “Arkeoloji Genel Müdürlüğüne haber verdin mi?” “Hayır, asıl keşfim onları ilgilendirmiyor. Gemide mutasyona uğramış, hazineden daha değerli deniz yıldızları var. Senin kollarından daha geniş radyal ışınsal kolları, inanılmaz parlak. Doğanın ürettiği en güzel şey. Bütün o mücevherlerin arasında yumurtalarını ve spermlerini bırakıp, gemi batığında yüz yıllarca yaşamışlar. Bir şey onları tetiklemiş. Vücut yüzeyleri karın boşluğuna kaçan altını kollarından salgılayacak şekilde değişmiş. Bunlar altın üretiyor!” “Gerçek bir mucize” diye mırıldanıyor Sabiha.

Dediklerine inanamıyorum. Fakat onun ve Sabiha’nın gözlerinin alev alev parlaması sanki söylediklerini doğruluyor. Giderek batığa yaklaşıyoruz. Bende elimde olmadan heyecanlanıyorum. Geminin dağılmış parçaları deniz dibinde mercanlı kayaların arasında duruyor. Mavi suların gerisinde bir şeylerin kıpırdadığını görüyorum. Parlak nesnelerin üzerine eğilmiş insanlara benziyorlar. Ama denizin karmaşası, yosunlar, oynak deniz anaları gözümü yanıltıyor olabilir. Fakat denizaltı 300 metre kadar yaklaşınca çalışanları görüyorum. “Onlar kim Dertli?” Susuyor. Sabiha gözümün içine bakıyor. “Yün fabrikasındaki zombilerin bir kısmı” diyor sadece. “Mecbur kaldık. Ölmüyorlar, denizin dibinde yavaş ve sessiz çalışıyorlar yalnızca. Deniz yıldızlarını ürkütmeden mikrolit altınları topluyorlar.” Çekmeceyi açıyor. Elime bir paket içinde altın tozu bırakıyor. “Zombileri buraya nasıl taşırsınız. O zavallı ölmeyi bile başaramayan yaratıkları, her an tekrar tekrar boğulsunlar diye mi buraya getirdiniz?” Dertli bakıyor: “Zombiler denizin altında oksijen tüpü, maske olmadan çalışabiliyorlar. Ayrıca acı çektikleri de yok.” Denizaltının canlı rengini bir tuşla deniz rengine çeviriyor.

Keşfimizi beğenmedin galiba diye soruyor Sabiha. Yaşadığım şoktan konuşamıyorum. Bizi fark etmiyorlar. Su adamları denizin dibiyle bütünleşmiş, geminin eski mürettebatının hayaletleri gibi çalışıyorlar. 2 tanesi deniz yıldızlarının ürettiği altınları tüplere boşaltıyor. Kimi kumların üzerine uzanmış yatıyor. Bir tanesi eline gitara benzeyen bir şey almış. Tellerine basıyor. Ne çalıyorsa duyulmuyor. Geminin arkasında daha büyük bir deniz altı bekliyor. Telsizle orayla konuşuyor Dertli. “Son durum nedir Aziz?” “Verimli bir gündü, efendim. 365 grama ulaştık. Yalnız 47 T, çipini sökmeye çalıştı. Biz de yenisini kulağının arkasından daha derine yerleştirdik.” “Peki, yarın yine gelip bizzat dalacağım. Zana’ya gemiyi göstermeye geldim.” “Uzaktan, Aziz el salladı. Ben de elimi kaldırdım. “Çiple ne demek istedi Dertli?”

Sabiha ustaca batığın merkezine kırıyor direksiyonu. Denizin dibinde rüzgâr olur mu? Gözlerini görünce üşüyorum. Kocaman bir deniz yıldızının yanında hiç ses yokmuş gibi elleri sulu altınlarla dolu, gözlerime bakıyor. Soluk mor gözleri sanki büyüyor. Yerinden kalkıp yavaş yavaş deniz yıldızının mor kollarını okşuyor ve bir fırtınada yürümeye çalışan bir insan gibi Aziz’in aracına doğru yürüyor. Kollarıyla dalgaları sürüklüyor sanki. “Mikroçipe topladıkları altını kaydediyoruz. Tüpleri ölçüp, sonuçları Aziz çiplerine aktarıyor. Sadece altının gramını değil, hangi denizyıldızıyla kaç saat çalıştıklarını, verimlerini, konumlarını, suyun altında boşa geçen vakitleri de denetliyoruz. Haftalık 100 grama ulaşan zombi, bir ay boyunca dinleneceği yün fabrikasına dönüyor. İşi böyle yavaş yapmak zorundayız. Çünkü deniz yıldızlarına kurtuldukları ağır elementi tekrar üretmesi için vakit tanımak lazım. Rahatsız edilememeleri, suyun sıcaklığı, geminin dengesi altının saflığı için çok önemli.” Bu kadar kolay söylemesine şaşırıyorum. Ben de yapmak istiyorum, dedim. “Kollarından çıkan altınları toplayabilirim.” “Zehir üretiyorlar” diyor. “Koruyucu kıyafetleri, insan derisini, organik olan her şeyi geçen, kanına işleyen bir zehir. Gözlerini kör edip, duyularını bozabilir.” “Ama Sabiha. O zaman onlara da zarar verir, gözlerini kör eder” “Onlar zaten ölmüyorlar. Unuttun herhalde. Üstelik deniz yıldızlarını ürkütmüyorlar. O yüzden zehir salmıyor yıldızlar. Tam tersine zombiler burada çalıştığından beri daha çok büyümeye, daha çok altın salgılamaya başladırlar.” Deniz yıldızları, kollarını kumun üstünde kıpırdatıyor. Sanki istemedikleri bir ağırlıktan kurtulmuş gibiler.

Batık, büyüleyici bir geçmişin izlerini sunuyor. Kumun altında saklı kalanları düşünüyorum. Eski zamanın ticaret nesneleri artık zombilerin kullanımında. Aziz’in denizaltına yaklaşıyoruz. Bir heykel devrilmiş, kafası yerde duruyor. Tek gözünü bir kumaş parçası örtüyor. Heykelin taş saçları üstüne deniz yıldızı oturmuş, sanki onu boğarak öldürmüş gibi heybetli duruyor. Üstünde mikrolit boyutlarında altınlar parıldıyor. Gözlerimin içine bakan zombi, şimdi denizaltının mavi ekranı önünde duruyor. Ekran çipi okuyup, altın üretim bilgisini alınca Aziz onay veriyor, kapılar açılıyor. Hüzünlü zombi iç bölmeden ayrı, dış bölmeye geçiyor. Kapı ardından kapanınca, zombinin yerleştiği bölmeye dolan deniz suları, deniz altının ilerlemesiyle geri denize akıyor.

Artık her şeyi göstermekten hoşnut olan Dertli, gidelim diyor. Dönüş 15 dakikamızı alıyor. Denizle kara sınırındaki toprak tünelden geçip, havuzun kenarında kupkuru bir şekilde denizaltından çıkıyoruz. Zombilerin kendi fabrikalarına dönmek için beklediği alt kata uğruyoruz. Burası sular içinde banklarla dolu, her yeri çamur bir alan. Bir hapishanede gibi volta atanlar, uyuyanlar, çamurun içinde yatanlar var. Gerçek bir yorgunluk görüyorum. Sanki metal taşımışlar gibi. Ölü bünyeye bir kelebek bile yorucu gelir herhalde. Brueghel tablolarındaki gibi bir absürtlük nasıl anlatılır? Yırtık kıyafetlerinden sular damlayan bir Zombi ağır ağır koşarak üstümüze geliyor. Fakat bir yerde durmak zorunda. Farkında bile olmadığım bir cam bölme var. Onların cam bölmesi yok. Ölüm ve yaşamı ayıran bir havaları, bir mezar taşı, bir günahları bile yok. Deniz yıldızlarından topladıkları altınlar bile yok olacak bir gün. Deniz yıldızlarının düşleri, batık gemi, bu koy ama çipli yaratıklar sadece kalıyorlar.

Helin Jignore

Öne Çıkan Yorumlar

  1. çok dağınık bir öyküydü, bayrak üreten bir fabrikada neden denizaltı var? altın üretiminde calışan zombilerle neden duygusal bir bağ kurup onları anlamaya, onlara üzülmeye başladık?

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar