Öykü

Başka Bir Tutku

Sadece on dakika sürdü. Siyah saplı, irice ekmek bıçağını, yirmi üç defa bir vitrin mankenine saplayarak çıkardı. Tutkal gibi yapışkan sıvılar, her vuruş darbesi ile etrafa saçıldı; bir bölümü suratına, biraz boynuna ve arada sırada bacaklarına.

Ayağa kalkarak, kapıyı açtı; parmak uçlarında, uzun koridoru yürümeye başladı. Bıçağı elinden bırakmadı; içindeki korku esintisi, tehlikenin hâlâ devam ettiğini fısıldıyordu kulaklarına. Takriben, her on metrede bir duvarları süsleyen tablolara ilişti gözleri. Van Gogh’un “Yıldızlı gece” isimli tablosunu nerede olsa tanırdı. Yürümeye devam etti. Arada sırada, bir çift gözün kendisini izlediğini hissederek etrafına bakıyordu. Dali’nin “Belleğin azmi” eserine yaklaştı sonra.Zaman algısının olmadığını düşündü. Akabinde, Munch’un “Çığlık” çalışmasına geldiğinde bu sefer durdu. Bunlar kendisinin en çok sevdiği eserler değil miydi? “Neler oluyor?” diye geçirdi içinden. Bu da ne? Artık bir sonraki tablonun, Gustav Klimt’in “Öpücük” adlı eseri olacağına, bir o kadar emindi. “Bu bir kâbus ise, neden hâlâ uyanmadım?” diye düşündü.

“Ne oluyor? Neden uyanmıyorum?” diyerek birkaç kez bağırdı. Yıldızlı gecede; sesinin boş sokaklarda bir çığlık gibi yankılanmasını dinledi.

Etrafına bakmak için döndü ve sokağın karşısında, bankta oturan bir siluet gördü. Bir rüyada olduğunu bildiği hâlde, istemsizce kalp atışları hızlanmış; damarları daha fazla kan akışına izin vermiş nehir yatakları gibi genişlemişti.

Bankın mavi olduğunu, hemen yanındaki çöp kutusunun da yeşil olduğunu hissetti; ancak, üzerinde bacak bacak üstüne atarak oturan kişi, hâlâ bir siluet halindeydi. Elinde kırmızı sprey boya tuttuğunu anımsadı, kara kalemle çizilmiş ama renklendirme yapılmamış bir beden gibiydi. Oturduğu bankın üzerine, o kırmızı boya ile bir yazı yazılmıştı ve bu cümle belleğinde azimle canlandı:

“Ne yaptığının farkında mısın?”

Siluet ayağa kalktı ve biraz bekledi. Görmediği halde, onun kendine gülümsediğini hayal etti. Birkaç adım atarak, dudağına bir öpücük kondurdu.

Hande, sırt üstü yattığı mor renkli pikeyi çekiştirdi ve gözlerini aniden açarak etrafına baktı. Karartma perdenin arasından sızan gün ışığı, bir bıçak gibi havayı delerek kapıya vurmuş, tuhaf şekiller oluşturmuştu. Duvarındaki “Bon Jovi” posterini, eşya dolabını, komodin üzerindeki telefonu, hemen yanındaki Edward Fallon’ın, “Ölüm Vahşi Bir Gecedir” adlı kitabını gördü. “Bu ne aptalca bir düştü!” diye mırıldandı ve gülmeye başladı.

* * *

Tam bu sırada komiser Haldun Tekin, masanın üzerine koyduğu tabancayı alarak, az önce haber verilen suç mahalline gitmek için yola koyuldu. Olay mahali oldukça yakın olsa da, kesik kesik ilerleyen trafik, on sekiz dakika geç kalmasına neden oldu.

Odaya vardığında, kan öbeğinin usulca süzülüp, bir gölgede toplandığını gördü. Kırmızı sıvı belirli bölgelerde pıhtılaşmış, koyu kırmızıdan siyaha doğru kaymıştı. Etrafta neredeyse hiç boğuşma izi yok gibiydi. Büyük salonun hemen ortasında, yan sehpa ile koltuk arasına sırt üstü yatmış olan maktulün üzerinde pembe bir gecelik vardı. En çok bıçak darbesi, kaburga bölgesine isabet etmişti; birkaç tane midesine, iki tane boynuna -ki şah damarını iki farklı yerden yarmıştı- ve tüm bu darbeleri gereken sayıya tamamlamak için yirmi üç rakamına ulaşılmıştı. Evet, sordu! “Neden yirmi üç! diye mırıldandı. Bu mırıldamayı etrafındaki hiç kimse duymadı. Sadece biz biliyoruz.

“Kayıtlara göre “easychip” kullanıyormuş.” diye zihninde kalın tonlu bir ses yankılandı. Konuşan olay yeri inceleme memuru Hilmi’ydi.

“Şu saçma şeyleri, nasıl kullanıyorlar aklım almıyor!”

“Efendim, kuzenimde kullanıyor… Aslında, hayatı kolaylaştırdığına ikna olmaya başladım.”

“Bedenime, bir metal parçası sokacak kadar aptal değilim Hilmi!”

Hilmi sadece gülümsedi elbette; ancak, komiserin çağ dışı bir dinozor olduğunu düşünmeden edemedi. “İleride, bunun gibi heriflerin soyları tükenecek ve tarihin tozlu raflarına gömülecekler! Yeterli param olsa, bir saniye bile düşünmem ve hemen sipariş ederim!” diye içinden geçirdi.

Haldun, birkaç talimat vererek, olay yerinden ayrıldı. Katilin, böyle basit bir hata yapıp, yapamayacağını düşündü. İnsan, eğer yeteri kadar kontrolünü kaybettiyse, olay yerine düzinelerce kanıt bırakması işten bile değildi.

On sekiz yılda, gördüğü garip vakaları anımsadı. En ilginç ve bir o kadarda trajikomik olan; Şeref Aldun adlı hırsızın başına gelenlerdi.

Şeref, garip fantezileri olan bir hırsızdı. Sokakta gördüğünüzde, suratına tükürmek isteyeceğiniz bir adamın; bazı kadınlar tarafından paylaşılamayan bir mücevher olmasına hiç anlam verememişti. Hayatının on beş yılını geçirdiği kapalı cezaevinde edindiği bilgilerle, koğuş arkadaşlarının eşlerini ayartmış; altıncı kattan düşerek ölmeden önce, iyi hal iznine çıkan Mehmet Metin adlı mahkûmdan, küfürlü bir yumruk yemişti.

* * *

Komiser Haldun, laboratuar sonuçlarını açıklamak için karşı koltuğa oturan teknisyene, meraklı bir şekilde baktı. Soruyu kaş göz işaretleri ile sormuş gibi, teknisyen açıklamaya başlattı:

“Easychip sistemi olay anından yirmi dakika önce hata vermeye başlamış.” dedi ve devam etti: ” ama o andan itibaren, maktulün sinir sistemine bağlı yoğun kas kasılmaları ölçülmüş. Olay yerinin bu kadar düzenli olmasının nedenini bu gibi duruyor.”

“Yani felç mi geçirmiş adam?”

“Öyle görünüyor.”

“Ee savunmasız hâlde bulunan birine, neden yirmi üç defa bıçak saplanır ki?”

Haldun, eline aldığı kalemi parmakları arasında oynatarak kafa yormaya devam etti. Yoğun bir düşünce bulutu, odayı çepeçevre kuşattı ve odadaki sessizliğe büyük bir anlam katmaya başladı.

“Bu kesinlikle yasak aşk cinayetine benziyor.” diye mırıldandı Haldun. Teknisyen bu fısıltıyı duyamadı, ama pek ilgilenmemiş bir tavır takınarak üstelemek istemedi. Sonuçta cinayeti çözecek olan kendisi değildi.

* * *

Cips, kola ve muhtelif diğer atıştırmalarla dolu bir masa görüyoruz. Oda, oldukça loş ve kasvetli, arada sırada bazı cihazların, belirli aralıklarla yanıp sönen ışıkları; odanın biraz daha aydınlanıp, sonra tekrar kararmasına yol açıyor. Zamanın, gece yarısına gelmek üzere olduğunu, duvarda asılı büyük saatin, Roma rakamları ile anlıyoruz.

Nerede olduğunu bilmediğimiz bilgisayar fanları, uğultulu bir şekilde çalışıyor. Fareyi tutan dövmeli bir elin, yukarı, aşağı ve sola kaydığını görüyoruz. Ekranda tarama başlıyor; yazılım en uygun algoritmayı oluşturarak, retina tarayıcısı veritabanı listesinden iki kişiyi belirliyor:

/get bio_sign @34332.45445.33

Name : Yasar Sadi Ataman

Age : 33

From : istanbul/kadikoy

/get bio_sign @43233.54789.21

Name : Nimet Karaduman

Age : 24

From : istanbul/kadikoy

Özgün retina kodlarını, Easychip veritabanı ile ilişkilendiren zanlı, yazdığı yazılımı komut ile başlatarak arkasına yaslandı.

Katil, artık kurbanını kendi gözlerinden izliyor, oturduğu koltukta sallanıp duruyordu.

Mutfakta, bulaşık makinesine yerleştirdiği kirli tabakları, bardakları ve tencereleri izliyor. Sakin adımlarla başka odaya yürümesini, koridordan geçerken yırtmaçlı geceliğinden fırlayan bacaklarını, aynada yansıyan pudra rengi kumaştan taşan kalçalarını şehvetle izliyor. Lavaboda makyajını çıkarırken, kaşlarının, dudaklarını ve kemersiz ince burnuna uzunca bakarak, güzelliğine hayran kalıyor. Nimet, yatak odasına girdiğinde; ekranın önünde kıpırdanan katil, kırmızı renkli koltukta birden doğruluyor. Kalbi kulaklarında atması, nefes alışverişlerinde belirgin bir hızlanmaya neden oluyor.

* * *

Nimet, uykuya daldıktan üç saat sonra, rüya görmeye başladı. Bir kukla gibi, üzerindeki çarşafı kaldırdı. Çıplak ayakları ile kapıyı açarak kendini sokağa attı. Caddenin karşısında çöpleri karıştıran adamı, yanından geçen siyah kediyi, hiç umursamadan yürümeye devam etti. On dakikalık bir yürüyüş ardından, apartmanın kapısının önünde kısa bir süre duraksadı. Kapının kilidinin açılma sesi duyuldu ve ittirerek içeri girdi. Merdivenleri sakince çıktı ve yedi numaralı dairenin önünde durdu. Kapının üzerinde, pirinç kabartma ile “Yaşar Sadi Ataman” yazıyordu. Dairenin biyometrik güvenlik kapısı, tok kilit sesi çıkararak açıldı. Mutfağa yöneldi ve çekmeceden irice bir bıçağı alarak, salona doğru yürümeye başladı. Bir süre kanepede oturdu ve kafasını çevirerek vazolara, tablolara baktı. Elindeki bıçağı daha fazla sıkmaya başladığı, belirgin bir biçimde belli olduğunda, kalkarak yatak odasına yürüdü; yabancı bir dizinin oynadığı televizyon ekranının ışığı, Nimet’in yüzünü aydınlattı; bedeni karşıdaki duvarda bir siluet oluşturdu.

Kasılmaya başlayan kurbanın kucağına oturan Nimet, ilk bıçak darbesini kalbine sapladı; sonra boynuna, daha sonra yirmi bir defa daha sokarak çıkardı. Fışkıran kanlar; her yere dağılmaya başladı. Kurban ancak ölüm anında kendine gelebildi ve Nimet’in anlamsızca bakan gözlerine, dolgun dudaklarına ve güzel burnuna baktı. Sadi’nin ölüm anında ne düşündüğünü hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Ekran başında doyumsuz bir haz yaşayan Mete; irileşen göz bebeği ve yüzündeki şaşkın ifade ile aldığı derin soluğu bıraktı. Mükemmel bir seks yaşamış gibi, ödül sigarasını yakmak için paketine uzandı. Yüzündeki gülümseme, bütün bedenini ele geçiren bir tutkuya dönüştü… Başka bir tutkuya…

Benan Pastaci

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Okuması keyifliydi ama havada kalan çok şey var benim için; 23 ün anlamı neydi? nermin, yaşar sadi atman, mete arasındaki ilişki ne? cinayet sadece haz almak için mi işlenmiş?

  2. Avatar for benan benan says:

    Merhaba,

    23’ü, seri katillerin takıntılı rakamlarına ithafen seçtim. Neden böyle bir rakam seçmiş olabileceğini, okura bırakmak istedim. Ama, daha açıklayıcı olmakta yarar var sanırım.

    Mete, mikroçipleri hackliyor ve rüyaları kontrol ederek seçtiği kurbanları öldürüyor. Seri katiller, genelde bu tip garip hazları ön planda tutar.
    Yapıcı eleştirilerin için teşekürler. Bu tip detaylara dikkat edeceğim.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar