Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Cam Kenarı

Karum, çok yüksek bir binanın on dokuzuncu katında bulunan kafeteryasının metropol manzaralı masasına oturmuş, az sonra yakından tanışacağı Gizu adlı bir kadını bekliyordu. Şehrin her yanını kaplayan yüksek binaların arkasından denizin sesi geliyordu. Bu kalabalık şehre yiyecek ve içecek yetiştirmekle meşgul olan garsonlar, Karum’u bir türlü görmüyorlardı. Ne garsonlar ne de kendisi alışık değildi zaten böyle kafelere. Mekânın içinde kendisinden başka tek bir müşteri yoktu. Tıpkı kalabalık şehrin sokakları gibi bomboştu her yer. İnsanlar binaların içinde toplantılar yapıyor, gözlerindeki lenslerin konumunu ayarlayıp oturdukları yerden dünyanın en güzel yerlerine seyahat ediyor, çok kalabalık mekânlara girip çıkıp eğlenip içiyor ve lenslerini ev moduna ayarlayıp kendi hayatlarına geri dönüyordu.

Karum tam karşısındaki binada bulunan bir kadının elinde tuttuğu içki şişesini devirip devirip karşıdaki boşlukla yaptığı bol kahkahalı muhabbeti izledi. Kadın gereksiz enerji sarfiyatını engelleme kapsamında saçlarını tamamen lazer ile aldırmış olmalıydı. Yoksa ara sıra onları kestirip boş yere enerji ve zaman kaybı yaşamak zorunda kalacaktı. Kel kafası pırıl pırıl parlıyordu. Karum içine doğduğu toplumdan öğrenmiş olduğu düşünceler ile kadını takdir etti. Şu anda gereksiz yere bir kafeye gelmiş olduğu düşüncesinden rahatsız oldu. Buraya gelmek için, aracını yüklü miktarda enerji ile doldurmak durumunda kalmıştı. Yeni tanışacağı Gizu adlı şu gizemli kadın böyle isteyince yapacak bir şey kalmamıştı. Nerede kalmıştı bu kadın?

Karum sıkılıp iç geçirerek, dünyanın öteki ucundaki bir şehirden buraya kadar gelmekte olan Gizu’yu düşündü. Onu birkaç ay önce tanımıştı. Tanışmalarına; Karum’un kafasını sürekli kurcalayan, bir türlü dur durak bilmeyen düşünceler sebep olmuştu. Şu hayatta canı çok sıkılıyor, hayatı çok anlamsız ve tekdüze buluyordu. Mutsuzdu ve sık sık ölmeyi düşünüyordu. Bir yerde başlayıp, sonra bir yerde tutamadığımız bir şekilde yok olan şu hayatın ne gibi bir anlamı olabilirdi ki? Fakat kendi gerçekliğini, damarlarında dolaşan kanı, aklına sürekli hücum eden ve nereden geldiği belli olmayan düşünceleri fark ettikçe; bilmediği bir şeyler olduğunu hissediyor ve öğrenmeyi çok istiyordu. Geçen haftalarda insan üzerine düşünüp, bir yandan da okurken; Gizu’nun yazmış olduğu bir yazıya rastlamıştı ve orada hayatında ilk kez duyduğu ‘ruh’ diye bir kavrama denk gelmişti. Kalbinin derinlerinde bir yerde, bu bilginin peşine düşmeyi çok istemiş ve daha fazla bilgi için bir form doldurmak zorunda kalmıştı.

Formu doldurduktan sonra sanal bir görüşme talebinde bulunan ‘hakikat yolcuları’ adlı bir gruptan davet almış ve yedi kişilik bir grupla buluşmuştu. O toplantıda konuşulanlar çok ilgisini çekmiş ve onlarla irtibatta kalmayı seçmişti. Böylelikle Gizu’yu hayatına dahil etmiş, her şey onun yönlendirmeleri doğrultusunda akmaya başlamıştı. Gizu bir süre sonra onu ‘sorgulayan insan’ olarak tanımlamış ve artık çok nadir bulunan değerli biri olduğunu söylemişti. Nihayet günlerce yaptıkları görüşmelerin ardından Gizu, yüz yüze konuşmaları gerektiğini söylemiş ve Karum’un da ‘hakikat yolcuları’ arasına fiilen katılmasını istemişti.

Karum bunları düşünürken, nihayet bir garsonun yanına doğru yaklaştığını gördü. Fakat iki adım yakınına gelince adamın burada olmadığın fark etti. O şu anda başka bir yerde geziyor olmalıydı. Kafeterya kültürü de olmadığından ne yapacağını bilemedi ve bir iki kez öksürerek dikkat çekmeye çalıştı. Onun sesinden irkilen garson, lens modunu değiştirdi ve mekâna geldi.

– Ahh özür dilerim. Ben, annemin yanındaydım. Bu aralar biraz morali bozuk da. Bir şey alır mısınız?

Karum, anlayışla başını salladı.

– Önemi yok. Pek alışkın değiliz, öyle değil mi? Koyu bir kahve alabilir miyim?

– Peki.

Garson ilerlerken geri döndü.

– İsterseniz 008764 lens kodunu girebilirsiniz, bu durumda önünüzdeki binaları görmezsiniz ve denizi izleyebilirsiniz.

Karum, teşekkür ederek başını salladı. Böyle bir şey yapmaya niyeti yoktu. Son günlerde çok depresifti ve gerçekten suyuna dokunamayacağı bir denizi görmek de istemiyordu.

Bu düşüncenin verdiği rahatsızlıkla beklerken kapıda Gizu belirdi. Tıpkı sanal gerçeklikte olduğu gibiydi. Uzun, dalgalı saçlar ve kocaman gözler. Karum, buna çok şaşırdı. Karşısında kel ve herkes gibi sıradan birini bekliyordu. Artık hiç kimse gerçek hâlini kullanmıyordu ki. Kadın yaklaşırken, Karum da kalktı ve karşısına dikildi. Başıyla onu selamladı. Kadın elini uzattı. Karum, ne yapacağını bilemedi. Kadın gülümsedi ve yerine oturdu. Karum da onu taklit etti. Gizu bildiği insanlardan çok farklı bir tipti. Karum’un içine bir sıcaklık yayıldı. Gizu:

– Karum.

Bunu söyleyip başını yana eğdi ve Karum’a dikkatle baktı. Elini ona uzatıp yüzüne dokundu. Karum, sapsarı kesildi. Titredi. Böyle bir şeye hiç alışkın değildi. Bugüne kadar, bildiği kadarıyla annesi bile dokunmamıştı ona. Gizu onun hâline acıdı:

– Ayağa kalkar mısın Karum?

Karum, bir çocuk gibi kadını dinledi. Kadın da ayağa kalktı.

– Şimdi sana sarılacağım. Sanırım buna çok ihtiyacın var.

Ve kollarını Karum’un boynuna doladı. Genç adamın rahatlaması uzun sürmedi ve sarılma bittiğinde ilk şaşkınlığını hemen üzerinden atarak:

– Bu, kesinlikle güzel. Evet. Teşekkürler.

İkisi de gülümseyerek yerlerine oturdu. Gizu hemen konuşmaya girdi.

– Sarılmak ve dokunmak insan ruhuna iyi gelir Karum. ‘Ruh’ kelimesini sevmiştin sanırım.

– Evet.

Gizu’nun yüzü ciddi bir hâl aldı.

– Buraya kadar gelmemin sebebini merak ettiğini biliyorum. Fakat, sana vermek istediğim şey, herkesin elinde oyuncak olamayacak kadar tehlikeli ve güzel bir makine.

– Makine?

– Bir zaman makinesi.

– Ne! Zaman makinesi keşfedildi mi?

Karum heyecana kapılıp biraz yüksek sesle konuştu. Gizu onu eliyle uyardı. Karum tekrar heyecanla masaya oturdu.

– Bunu gizli tutuyoruz. Şu yaşadığımız hayata bir baksana. Hem her şey elimizde, hem de on beş metrekarelik odalarımız dışında hiçbir şeyimiz yok. Zaman makinesini açığa çıkararak, başka bir zaman dilimine tehlike saçan tiranlar göndermek istemeyiz. Amacımız sadece geçmişe gidip, kendimizi keşfetmek ve manevi yanımızı bu sefer doğru şekilde yeniden yükseltmek. Sen de bunu istiyorsun aslında. İşte bu yüzden aramıza katılmanı istiyoruz.

– Peki ben, onunla ne yapacağım?

– Zaman yolculuğu, Karum.

Karum gerçekten çok şaşkın ve heyecanlıydı.

– Ama bu ne işe yarayacak? Ve benden beklentiniz nedir?

– Hiçbir beklentimiz yok. Senin gibi düşünen insanları, şu meşhur toplu intihar kafelerinde kaybetmek istemiyoruz sadece. Ve fikirlerini, duygularını bizimle paylaşmanı umuyoruz. İçinde bulunduğumuz toplumu, sömürüye açık hâle getirmeden nasıl daha mutlu hâle getirebileceğimiz üzerine düşünüp, kafa yoruyoruz. Sen de bu mutlu etme isteğimizin bir parçasısın. Sadece zaman makineni al ve yola çık. Ne işe yaradığını bir şekilde anlayacaksın.

Karum başını salladı ve daha fazla soru sormadı.

– İlk yapacağın ziyareti biz ayarladık. Bu iş biraz tecrübe gerektiriyor. Kalacak yerin, paran ve seni karşılayacak olan kişi ayarlandı. 1994 yılının İstanbul’una gideceksin.

Gizu, yanında getirdiği sırt çantasını Karum’a uzattı.

– Bu çantadaki kostümü giymen önemli. Şu üzerindeki kıyafetle seni orada deli zannederler. Çantanın içindeki bir dataya her türlü bilgiyi ekledik. Yolculuğa çıkmadan önce onları mutlaka oku. Bir otel odasına gideceksin. Safi isminde bir arkadaşımız, odana gelip seni bulacak.

Karum çantayı aldı.

– Teşekkür ederim. Gizu sevecenlikle gülümsedi.

– Kendini ne zaman hazır hissedersen, gidebilirsin. Karum minnettar, kadına baktı.

– Fazla zaman kaybedeceğimi sanmıyorum, dedi.

Gizu gülümseyerek ayağa kalktı. Karum’un yanağına bir öpücük kondurup, uzaklaştı. Karum, yine kızarıp bozardı. Tatlı bir kızarmaydı bu. Gizu giderken içinden, arkasından koşup ona sarılmak geldi. Böyle bir duyguyu ilk defa yaşadığını fark etti. Ama daha önce hiç kimse ona Gizu’nun davrandığı gibi davranmamıştı ki! Ne hoş bir kadındı Gizu. Karum, kafeden çıkana kadar ona baktı. Sonra elinde çantası, içinde bir heyecan etrafa bakındı. Hemen eve gitmek üzere kalktı. Kafeteryanın ortasında duraksadı ve kahvesini henüz getirmekte olan garsona doğru yaklaştı. Sağa sola bakınıp biraz tedirgin ama hınzırca garsonun yanağına bir öpücük kondurdu. Ve kaçtı. Garson neye uğradığını şaşırıp, kulaklarına kadar kızardı. Elini yüzüne götürdü ve kafenin kapısından çıkmakta olan Karum’a şaşırarak bakakaldı.

Karum eve vardığında kendisine sert bir içki koydu. Fazla heyecanlanmış, tuhaf hâllere girmişti ve biraz sakinleşmeye ihtiyacı vardı. Bugün hayatında ilk kez üremek adına sevişmediği birine sarılmıştı. Eskiden hep böyle miydi acaba? Birisine sarılınca nasıl da mutlu olmuştu. Bu inkâr edilemez bir durumdu. Ama ya bulaşıcı hastalıklar? Bulaşıcı hastalıklardan bu yöntemlerle kurtulmamışlar mıydı? Yaklaşık üç yüzyıl süren insan yaşamını hep buna borçluydular. Karum, düşündü. Gitmeli miydi? Birkaç saat önceki depresif hâlini hatırladı. Şu an heyecanlı ve umutlu hissetmesinin tek sebebiydi bu yolculuk. Çantayı açıp, içindeki kostümlere baktı. Ne tuhaf kıyafetlerdi bunlar böyle? Kalkıp, siyah bir gömleği üzerine geçirdi. Düğmelerini iliklemeyi bilemedi. Altına da bir kot pantolon ve spor ayakkabılar giydi. Çantanın içinden çıkan kağıttaki talimatları okudu. Pusulayı eline aldı ve istenilen eğim ve yönde durup zihnini tamamen boşaltarak beklemeye koyuldu.

Heyecanlıydı. Kalbi hayatında hiç atmadığı kadar fazla atıyor, bayılmamak için kendini zor tutuyordu. Az sonra dayanılmaz bir rüzgâra kapıldı. Ve her yeri beyaz bir ışık kapladı. Sonra hızlıca akan görüntülerin gölgeleri, kapalı gözlerinin arkasında belli belirsiz ışık oyunları yarattı. Talimatları dinleyerek, gözlerini hiç açmadı ve kıpırdamadı. Bir süre sonra rüzgâr durdu. Sendeleyerek yerinde zorlukla dikildi. Ve rüzgârın sesinin tamamen kesilmesini bekledi. Gizu’nun söylediği gibi, derin bir nefes aldı. Kokuların değişmiş olduğunu fark etti. Kapalı gözlerinin önündeki beyaz halkalar kaybolduğunda gözlerini açtı. Geniş ve rahat döşenmiş bir odada buldu kendini. Onun için her şey çok yeniydi. Merakla sağına soluna bakındı. Gözü otel odasının duvarını süsleyen, Galata Kulesinin ve martıların resmedildiği bir tabloya takıldı. Sonra dışarıdan gelen martı seslerini duyup, heyecanlandı. Martılar onun için birer efsaneydi ve artık çok az bulunuyorlardı. Hemen pencereye koştu. Perdeleri açınca, hayatı boyunca gördüğü en tuhaf manzarayla karşılaştı. Her şey çok karışıktı. Fakat yine de çok güzeldi. Beyoğlu’nun tepe kısmında bulunan otel odasından boğazın mavi suları görünüyor, denizin içinden tuhaf sesler çıkaran deniz araçları geçiyordu. Dışarıdan gelen insan seslerine, evlerden gelen müzik sesleri karışıyordu. Karum, tüm kargaşasına rağmen hiç de tekdüze olmayan bu manzaraya bayıldı. Kollarını yukarı kaldırıp pencerenin pervazına dayadı ve düğmeleri hâlâ iliklenmemiş olan siyah gömleği rüzgârda uçuşmaya başladı. Karum gökyüzünde dolanan martıları gördü ve ağzı kulaklarına varırken, gözleri doldu.

O sırada hemen karşı apartmandaki pencerede bulunan Sude, elindeki fotoğraf makinesini ona doğru çevirmekten kendini alamadı. Karum, o hâliyle o kadar hoş görünüyordu ki! Makinenin klik sesiyle irkilen adam, Sude’ye doğru baktı. Yakalanan kız, dudaklarının kenarını ısırıp, ışıl ışıl gözleriyle utanarak Karum’a baktı ve gülümsedi. Omuzlarının biraz üzerinde kesilmiş kahverengi dalgaları saçları rüzgârda uçuşup, parıldayan gözlerine değiyor, dolgun koyu pembe dudakları pembe beyaz yüzüne çok yakışıyordu. Elini perdeye atıp geri çekilmek üzereyken, Karum onu bir el hareketiyle durdurdu. Bunu hiç düşünmeden yapmıştı. Sude o anda Karum’un buğulu gözlerine baktı. Karum ona gülümsedi. İkisi pencerede öylece kalakaldılar. Ta ki Karum’u yeni geldiği zaman diliminde karşılayacak olan Safi gelip genç adamın omuzuna dokunana kadar. Karum oda kapısının açıldığını bile duymamıştı. Safi dokununca aniden irkilip yerinde sıçradı. Bir anlığına bakışlarını Sude’den çekti. Safi:

– Merhaba Karum. Ben Safiye.

Karum şaşkın, bir Safiye’ye bir de karşı pencereye baktı. Pencere boştu. O anda yüreği ağzına gelmiş olan Sude, Karum gözlerini kaçırınca pencerenin dibine çökmüştü. Elindeki fotoğraf makinesini yavaşça yere koydu ve gözlerini kapadı. Siyah, şahane gözler. Vurulmuştu. Hem de tam yerinden.

Sude’yi pencerede göremeyen Karum, bir anda telaşa kapıldı. Ama Safiye’nin misafirini bırakmaya pek niyeti yoktu.

– Karum.

Karum kendini toparlayarak.

– Aaa, merhaba Safi. Safi, değil mi?

– Buralarda Safiye diyoruz aslında.

– Memnun oldum.

Safiye neşeli, hoş bir kızdı. Karum ile bir süre sohbet ettiler. Sonra Safiye onu biraz dolaştırmak için geldiğini söyledi. Sohbet arasında ikide bir volta atarak karşı pencereye bakan Karum, kızı göremedi ve sonunda Safiye ile birlikte dolaşmayı daha fazla erteleyemedi. Birlikte Beyoğlu’nun 90’lı yıllardaki her yeri sanat kokan, renkli ve hoş sokaklarına çıktılar. Karum için her şey çok yeni olmasına rağmen şu anda fazla ilgisini çekemiyor, kalbi yalnızca otel odasına dönmek istiyordu. Safiye ile birlikte yemek yerken, hep onu dinledi. Ve ona tek bir soru sordu.

– Buralarda yaşayan insanlar, hep bu restorana mı gelir?

– Hayır, gelmeyebilir.

– Demek gelebilir de…

Karum’un bu sorusuna anlam veremeyen Safiye,

– Olasılık dahilinde, evet diyerek karşılık verdi. Karum’un gerçekten çok hoş bir adam olduğunu düşündü. Bir süre yemeğini hızlı hızlı yiyen şu yeni ‘zaman yolcusunu’ izledi. Genç adamın sürekli restoranın kapısına baktığını fark etti. Acelesi var gibiydi. Yemekleri bitince, sordu:

– Şimdi nereye gitmek istersin Karum?

Karum, parlayan gözlerle cevap verdi,

– Otel odasına.

Safiye, Karum’un isteğini yerine getirdi. Otelin önüne geldiklerinde ona telefon numarasını bıraktı ve yanından ayrıldı.

Karum koşar adımlarla odaya çıkarken, olmak istediği tek yerde hissetti kendini. Daha önce hiç olmak istediği bir yer olmamıştı. Olması gereken yerler olmuştu yalnızca. Odanın içine girince, adımları yavaşladı. Ya pencerede yoksa diye düşünüp, içi burkuldu. Pencereye doğru yürürken, nabzının yükseldiğini fark etti ve bu duyguya hayran oldu. Yavaşça perdeyi açtı ve karşı pencerenin geniş girintisine oturmuş, kitap okuyan Sude’yi gördü. Genç kız onun gelişini hissetti ve ışıldayan gözlerini kitabından kaldırıp, başını duvara dayadı. Beklemişti. O da gelmişti. Gülümsedi ve Karum’un gözlerinin içine baktı. Karum’da onun gözlerine bıraktı kendini. Ruhları buluşup mana yolculuğuna çıktıklarında, Karum geçmişte ve gelecekte anlam taşıyan tek şeyin bu soyut, zamansız ve tarif edilemez yolculuk olduğunu hissetti. Bir kadın değildi karşısındaki. Bir çift göz değil. O gözlerin arkasında gizlenen şey neydi?

O gecenin arkasından Karum, çok uzun yıllar yaşadı. Fakat ruhu, hep o pencerenin kenarında asılı kaldı…

Berna Mutlu

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for acimatriyarka acimatriyarka says:

    Öyküdeki farklı toplum ögeleri oldukça düşündürücü. İntihar kafeleri mesela. Karum ruhunu yükseltecekti, aşka düşüp cam kenarında kalakaldı. Öyküyü beğendim. Ama aniden bitmiş hissi verdi. Tadı damağımda kaldı. :smiling_face_with_tear:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.