Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Işık

Çok uzun zamandan beri bununla birlikte yaşıyordu ama artık katlanamadığını hissediyordu. Vücudunun her yerindeydiler her yerinde. Yıkamanın, kazımanın hatta kesmenin bile fayda olmadığını çoktan anlamıştı. İlk başlarda pek umursamıyordu aslında hatta güzel bile geliyordu ona, ruhundan fışkıran dövmeler gibiydiler; sadece onun görebildiği ve yargılanmayacağı dövmeler. Ama asla istediği dövmeler değildi daha çok maruz kalma gibiydi, belki de istedikleri de oluyordu. Bazen omzunun üstünde en sevdiği aktörün tüm ışıltısıyla parıl parıl parıldadığı bir gülücüğün gölgesi beliriyordu bazen mahallerindeki doğru düzgün bir işi olmayan, zaman zaman kahvede çalışan, yazları tarlada çuval atan, sonra yine karın doyurmacasına başka kahvede çalışan, ayağı camiye girmez ağzından Allah eksik olmaz, yanakları çökük o Anadolulu esmerliğin mecbur bıraktığı çıkık elmacık kemiklerinin desteğiyle iyice büzülen abinin, yazlık, beyaz üstünde dik kalın çizgiler olan gömleğinin ön cebinden çıkardığı uzun samsunun çekilişinin gölgesini görürdü dudaklarında. Her zaman böyle olmuyordu işte ama, bu gölgeler diğer gölgeleri de kaplamıyordu. Matematiğini de çözememişti bu işin. Evine dönmeden önceki gün lacivert takım elbisesiyle s bilmem kaç katlı plazanın kimsenin önemsemediği katında şirket arkadaşlarıyla kahvelerini içerken camdaki yansımasını gördüğünde birden irkilmişti. Hatta sonradan yüzünün değiştiğini de söylediklerinde ancak fark edebilmişti. Yüzünde küçük bir yazı vardı, kahvede okey masasında sadece beklediği taş gelmediği için taşa edilmiş, aslında ne taşın ne de küfrü edenin ona toplumda getirdiği iktidar algısından haberinin olmadığı belki hissetmediği bile bir küfürden ufak bir kesit yazının gölgesini gördü. Tedirginliği aslında küfürle alakalı da değildi belki kendisi de bin defa milyon defa söylemişti ahenkle. Tedirginliği eğer küfrü gören olursa ona yönelecek ve muhtemelen daha sonra vücudunda gölgesini göreceği o yargılayıcı bakışlardı. Neyse ki bu gölgeler gözükmüyordu kendinden başka kimseye. Ama bazen bazı kişiler tarafından hissedildiğine de emindi.

Asıl onu eve döndüren o gece tek başına kaldığında, banyosunu yaptıktan sonra aynada saçlarını kuruturken annesinin en yakın arkadaşının yani … teyzenin kocaman, yaşına ve boyutuna rağmen işgal altında bir ülkede tüm Japon askerlerini besleyebilecek gibi dimdik duran memelerinin gölgesini vücudunda görmesiydi. O kadar uzun süre gördü ki onları asla yerinden kıpırdayamadı, kimseye gidemedi. Ne zaman sonra yatağa zor attı kendisini. O zaman karar verdi geri dönmeye, çünkü en katlanılmaz gölgeler hep oradan çıkıyordu, doğduğu, büyüdüğü, çocukluğunu geçirdiği, ailesinin, arkadaşlarının hâlâ orda yaşadığı ve her fırsatta koşar adım gidip geldiği o kasabadan. En katlanılamaz diyorum çünkü bazı gölgelere anlam verse de bazı gölgelere asla anlam veremiyordu; hiç hatırlamıyordu öyle bir an yaşadığını. Yüzünde kocaman, el işçiliği yaptığı nasırlarından belli bir elin gölgesini hatırlamıyordu mesela ya da kız kuzeniyle pastacılık oynarken hadi kahvelerimizi getir bakalım evin kızı derken ki o kahkahadaki ağzın gölgesini. Nereden gelmişti bunlar bilmiyordu hiç ama gölge gölge vücudunda beliriyordu işte.

Gece yola çıktı, sabah evine vardı, aynalardan, sulardan, camlardan kaçtı. Demir kapıyı açtı, annesiyle karşılaştı. Sevinci gözlerinden belli annesiyle sarılıştı, “özledim sürpriz yaptım” diye bir yalan sıktı. “İzin aldım birkaç gün kalacağım” dedi. Babası kalktı, kız kardeşiyle bir kahvaltı yaptı doğru kendini dışarı attı.

Sokaklarda boş boş gezmedi, zaten sokaklar diyecek kadar da çok sokak da yoktu açıkçası. Doğru hep gittikleri, arkadaşının hırdavat dükkânının yanındaki kahveye yöneldi. Tam beklediği gibi dükkândaydı o da, bi’ el hareketi yaptı doğru kahveye geçti. Çayı söylemişti ki oturduğu masanın yanındaki camda yansımasını gördü, asıl kötüsü yansımadaki gölgeyi de gördü. Yalnız bu sefer gölgedeki adamı tanıyamadı çok aşina olduğu halde tanıyamadı. Düşündü, düşündü, gölgenin şurasını burasını bir inceledi. Çok aşinaydı, emindi ama çıkartamıyordu işte acaba ilkokul hocası mıydı bu? Yok yok o değildi. Onun gür bıyıkları, kıvırcık saçları vardı. Bu adamın gölgesinde ise bıyık yoktu hiç. Ayrıca yanakları da içine çöküktü ve çenesi genişti. En sonunda anladı kim olduğunu bu gölgenin sahibinin. Bu bir şiirde okuduğunu anımsadığı “uzun yola çıkmaya hüküm giymiş” adamdı. Şaşırdı ama şaşkınlığını yaşamaya fırsat bulamadan gölgeyi de yansımayı da çaycının çırağının getirdiği çayın buğusu yok etti. Zaten fırsat kalmadan arkadaşı da geldi. Belediyede çalışan diğer arkadaşını da çağırmıştı. Oturdular, sohbet muhabbet, dedikodu derken yarım saat kırk beş dakikayı devirdiler. Akşam oyun masasında buluşmak için sözleştiler. Hem doktor arkadaşlarıyla tarlada olan arkadaşları da gelecekti akşam.

O gün yansımalardan kaçarak akşamı bekledi. Biriyle paylaşacaktı derdini, kafasına koymuştu. Tam da istediği gibi oldu, oyun oynandı, anılar, sataşmalar, dedikodular laf sokmalar hepsi bitti. Hesap onla tarladan gelen arkadaşına kalmıştı. İkisi hesabı ödemeye giderken diğerleri ufak ufak dağılmaya başlamıştı. “İki dakka dursana,” dedi, sana çay ısmarlayayım. Anlattı, anlattı biraz sansürlü çoğu gerçek ne varsa söyledi. Arkadaşı biraz dalga geçti ama küçük yerlerde gizemli şeylere duyulan o meşhur gerginlik ve onun getirdiği inanmaya yönelik kesin bir yargıyla duruma çözüm bulmak için düşünmeye başladı. Karnını doyurduğu, ailesini besleyen her gün sabahın köründe güneşle birlikte söve söve gittiği, her gece eve gitmeden önce kontrole uğradığı tarlasını, toprağını kucaklar ki gibi tüm anaç tavrıyla ona uzak dağ köylerinin birinde yaşayan, tüm gizemli sorunlarda en kolaycı çözüm olarak herkesin zihninde beliren kör adama gitmesini önerdi. Aslında bir cevap beklemiyordu, sadece birilerine anlatmanın onu rahatlatacağını düşündüğü için anlatmıştı ama kör adam onu yine de biraz hayal kırıklığına uğratmıştı. Biraz daha konuştular, teşekkür edip geçiştirdi, ayrıldılar.

Ne olduysa o sabah oldu. Babası memurdu o yüzden sadece hafta sonları geç kalkardı. O günler de evde öğlene yakın geç saatte kallavi bir kahvaltı yapılırdı. O da öyle bir cumartesi olarak başlamıştı ta ki babasının bütün ev ahalisiyle kavga edip de annesi ve kız kardeşi ağlayarak masayı terk edene kadar. O da kalktı onlardan sonra masadan, böyle durumlarda her zaman yaptığı gibi banyoya kaçtı. Yüzünü yıkadı, havluya sildi tam havluyu asarken küçükken babasının boş günlerinde sadece onla dolaştığı iç çamaşırının gölgesini gördü vücudunda. Hiç beklemeden hızlıca çıktı banyodan, evden sokaktan. Arabasına bindiği gibi gideceği yeri biliyordu. Doğruca kör adamın köyüne giden yola koyuldu, tahmini 45 dakika sürecekti. Nisa köyü yol ayrımı tabelasını gördüğünde o 45 dakikanın nasıl geçtiği anlamadı belki oraya yaklaşırken gördüğü dumanlar olmasaydı dalgınlıkla yol ayrımını da fark edemeyecekti, sanırım birileri anız yakıyordu. Kör adamın evini köy kahvesindeki çalışmayan birkaç ihtiyara sorduktan sonra buldu. Ev köyden biraz uzaktaydı, tek başına duruyordu. Kapıyı açmaya çalıştı, açılmadı. Biraz daha zorladı ama nafile. Birkaç defa bağırdıktan sonra içerden bir ses geldi. İçerden gelen tok ses sadece derdini anlatmasını söyledi. Sanki her şey çok normalmiş gibi uzun uzun anlattı. Hiç tepki alamadığı halde hiç durmadan konuştu konuştu. Anlattıkları bittiğinde kör adam ona iki çözüm olduğunu söyledi. Ya babasını öldürmesi gerektiğini ya da dışarda duran elma ağacından kırmızı bir elma koparıp onu yiyip tohumunu evinin bahçesine gömmesi gerektiğini söyledi. Hiç cevap vermeden doğruca ağaca yöneldi gerçekten de elmalar kıpkırmızıydı. Seçim kolaydı tabi ki, öldürme fikri ufacık belirse de korkutucu geldi. Elmayı aldı geri dönerken arabada çoktan elmayı yemişti bile. Doğru evlerinin önündeki ufak bahçeye gitti. Elma çekirdeklerini gömdü hızlıca ve hemen içerdeki aynaya koştu. Gerçekten de işe yaramıştı gölge yoktu hiç üstünde. Banyoya girdi, soyundu, vücudunun her yerini iyice inceledi hiç gölge kalmamıştı. Bütün günü muhteşem bir huzurla geçirdi, sabah kalkınca geri işine dönecekti artık, planı buydu. Sabah kalktı babasıyla selamlaştı, o çıkıyordu evden kalktığında. Sonra tuvalete gitti ama yine bir gölge vardı vücudunda ama bu farklıydı sadece iki gözün gölgesi gibi bir şey vardı. Hızlıca çıktı tuvalette kurtulduğuna inanmak istiyordu. Kahvaltısını yaptı arabaya bindi ama o gölgeyi görmeye devam ediyordu araba camının yansımasında. Göz değildi bunlar göz kapağıydı. Bir şey belli etmeden ailesiyle vedalaştı. Arabaya binince de gölgenin ne olduğunu anladı, o hiç görmediği kör adamın gözlerinin gölgesiydi. Doğru yakındaki benzinliğin tuvaletine girdi. Sağa döndü körü gördü. Sola döndü körü gördü. Körde acaba onu mu gördü? Emin olamadı tüm bunlardan. Kararını vermişti ama, işe geri dönmeyecek doğru kör adama gidecekti. Öyle de yaptı. Sabah erken saatte kimseye gözükmeden doğru kör adamın evine gitti, durumu anlattı kapının arkasından. Kör adam hiç tepki vermeden sonuna kadar dinledi yine ve sonra tek bir cümle söyledi: “Elmayı ısırdın, artık tek çözüm ölüm.” . Kafası karışmıştı, anlamadı belki anlamak istemedi ama bu durumdan kurtulacaktı, yoksa yaşayamazdı bununla. Ne zaman sonra zihninin berraklaştığını hissetti evet tek çözüm ölümdü. Evin çevresinde biraz dolandı, kalın bir ip gözüne çarptı. Kapıyı yarısı boşa giden bir tekmeyle kırdı, körü gördü.

Evden çıktığında kendini hafiflemiş hissediyordu nedense. Tam arabasına binip hızlıca oradan uzaklaşacakken elma ağacı gözüne takıldı. Gitti bir elma daha aldı, arabasına attı. Ailesinin evine hiç uğramadan doğru kendi evine gidecekti. Arabaya binerken cama baktı vücudunda gölge yoktu, yüzünde tereddütlü ama çapraz bir gülümseme belirdi. Eve varır varmaz koltukta uyuyakaldı. Sabah kalktığında doğru aynaya koştu büyük bir umutla ama hayal kırıklığına uğraması çok kısa sürdü. Bütün vücudu, her yeri, her şeyi; tanıdığı, tanımadığı, belli belirsiz gölgelerle kaplıydı. O an aklına körün sözü geldi artık yapması gereken belliydi her şey çok netti. Aynanın önünde duran tıraş bıçağını eliyle kırdı, jiletleri aldı.

Kanlar akmaya başlayınca son kez aynaya bakmak istedi, gerçekten işe yaradı mı görmek istiyordu sadece.

Aynaya baktı gölgeleri artık görmüyordu, zorla da olsa ufak bir gülümse oldu yüzünde. Ama sonra fark etti ki vücudunu da aynada görmüyordu artık. En kötüsünü en son fark etti, artık ışık da yoktu.

Zorla salona döndü, masanın üzerindeki sadece bir ısırık alınmış elmayı gördü…

Burak Neslihan

Join the discussion at Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.