Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kara Kuş

Gökyüzü sahnesinin kalın perdesi gürültüyle aralandı. Arkasında bir karaltı belirdi. Kasırgayla birlikte yaklaşan. Yavaş yavaş. Uğursuzluktu bu. Yaklaştıkça insanın gözünde büyüyen. Sinsice. Göğü giderek karartan. Henüz uzakta olduğu halde heyecanlandırmaya yetti Murat’ı. O, düşündüğü şeyse beklediği fırsat nihayet ayağına kadar gelmiş demekti.

İçinden tekrarlamaya başladı ezberindekileri. Yedi yaşlarındaki bir çocuğun zekâsına sahipti bu canlı. Kolay kanmazdı. Sesi de berbattı. Hatırlamıştı hepsini. Sırtını daha da dikleştirdi Murat. Kollarını iki yana iyice açarak dua etmeye başladı. Allah vere de okulda kafasına zorla sokulanlar şimdi işe yarasaydı bari. Dersi dinlermiş gibi yapıp gözlerini ayıramadığı o buğday tenli zayıf kıza rağmen hatırlıyordu yine de bunları. Herkese gülücükler saçan kız ona gelince mi ciddileşirdi?

Burnu havalardaydı genç kızın, güzelliğiyle orantılı olarak. İncecik vücuduyla ileride model olmak istediğini söylemişti sınıfta. Murat da hayalinde onu giydiren ünlü modacı… Eskiden sevgililerin birbirine yazdığı mektupları duymuştu. Nasıl da özenirdi onlara. Biraz eski usul olmasına rağmen ucu yanık mektuplar yazmıştı o da sevdiğine. Ben de işte böyle yanıp tutuşuyorum gibisinden… Zarflar açılmadan, ortak arkadaşları vasıtasıyla geri dönerdi kendisine. O da okunmayan mektubu hırsla yakar, hiç vakit kaybetmeden yenisini yazmaya koyulurdu. Her defasında okunmayacağını bilerek.

Uğursuzluk giderek yaklaşırken sevdiği kıza baktı Murat. Yine güzeldi. Eskisinden de… Yine uzaktı ondan. Modacı olamamıştı belki ama kız da model değildi. Bu koca çiftlikte, karşılıklı bakışıyorlardı uzaktan uzağa işte. Eskiden kızın ona sorduğu soru geldi aklına. “Birine âşık olsan onun için en fazla ne yapabilirsin?” Hiç düşünmeden, “Ateşte bile yanarım,” demişti.

Rüzgâr, şiddetini arttırarak ısrarla esiyordu. Göklerden talimat mı almıştı? Ağaçların dalları, başaklar kırılmaktansa boyun eğiyorlardı istemeye istemeye. O ve kız dimdik ayakta, gelecek olanı bekliyorlardı. Murat, tekrar gözden geçirdi ezberindekileri sırayla. Yedi yaşlarındaki bir çocuğun zekâsına sahip, kolay kanmaz, sesi de berbat…

Orada kötü havalar sık görülmesine rağmen herkesi bir telaş aldı yine. Doğanın mutlak hüküm sürdüğü medeniyetten uzak böyle yerlerde, kâhya savunmasız hissediyordu kendini. Hırçınlaşıyordu. Çiftliği korumak onun göreviydi. Her işine karışan, beyin görgüsüz oğlunun değil. Oradan oraya koşuşturan mevsimlik işçilere avazı çıktığı kadar bağırarak emirler yağdırıyordu o yüzden. Onlarsa mevsim sonunda alacakları parayı düşünerek, talimatları harfiyen yerine getirmek için kendilerini paralıyorlardı korkudan. Önce çiftliğin ve hayvanların güvenliği sağlanmalıydı. Sonra daimî çalışanların, en sonda geçici işçilerin. Hepsinin başını sokacak damı vardı yine de. Bu havada, sığınacak yeri olmayan garibanları düşünen yoktu. Yalnızlığın, insanın içini tahta gibi kaskatı yapacak kadar üşüttüğünü bilen de…

Sıcacık evinde, sevdiklerinin yanında kız arkadaşıyla mesajlaşıyordur şimdi beyzadem, diye geçirdi aklından Murat. Hem, ucunu yakacağı bir kâğıt olmaksızın. Bu, iyi mi kötü mü karar veremedi. Ayrıca, şunu da merak ediyordu. Ölümcül kasırgalara, neden daha çok kadın adı verilirdi? Hayatını, ümitsiz bir aşkın peşinde koşturarak nasıl tükettiğine hayıflandı. İçi cız etti.

Başlamadan biten karşılıksız sevdasının büyüklüğünü gösterecek ufacık bir fırsat için el açtı gökyüzüne. Ortalığı birbirine katan kasırga bunun habercisi olabilir miydi? Yoksa şu gelen kara kuş mu? Dilindeki o arabesk şarkının ilk kıtasını mırıldandı. “Aşkımız başlamadan / Bitiverdi sevgilim, / Bir kasırga misali / Geçiverdi sevgilim.”

Yedi yaşlarındaki bir çocuğun zekâsına sahip kuş, Murat’tan korkmadı. Yolun ve şiddetli rüzgârın verdiği yorgunlukla kendini onun üzerine bırakıverdi. Konar konmaz gagalamaya başladı tepesini. Aynı yeri delinceye kadar tıklattı. Uzun uzun öttü sonra. O ses de neydi öyle, ondan mı çıkmıştı? Berbattı sahiden.

Gök gürledi. Şimşek kısa süreliğine aydınlattı ortalığı. Havada uçuşan üstü yazılı bir kâğıt parçası Murat’ın yüzüne yapıştı. Kalın bir perde oldu, kapattı gözlerini. Sevdiğiyle arasına uğursuzluk gibi çöktü. İnsan şeklindeki tahta parçası parladı birden, düşen yıldırımla. Alev aldı. Kara karga, ucu yanan kâğıdı can havliyle kaptı. Az ilerideki korkuluğa doğru uçtu.

Ahmet Rıfat İlhan

Ahmet Rıfat İLHAN (1971), Ankara’da doğdu. Ortadoğu Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü’nü bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Toprak Bölümü’nde lisansüstü eğitimini tamamladı. T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı’nda uzman olarak çalışmaktadır. Türkiye Su Bilimi ve Yönetimi Dergisi’nin imtiyaz sahibi ve editör yardımcısıdır. Edebiyat Haber ve Oggito internet siteleri ile Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi’nde edebiyat yazıları; Edebiyatist, KafkaOkur, KE, Lacivert Öykü ve Şiir, Öykü Gazetesi ve Varlık dergilerinde öyküleri yayımlandı.

Join the discussion at Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.