Öykü

Nüfus: 1

“Tanrılar serserilerde nefret ettikleri şeyi,

Kralların yapmasına izin verir, aldırmazlar.

BUCKHURST – “FERREX VE PORREX TRAGEDYASI”

1

Adi herif diye yankılandı minik Polo arabamın içi. Bu adam canına susadı herhalde. Ben gaza bastıkça o da basıyor. Yükü de az değil hani. Bir kamyon dolusu odunla böyle hızlı gidiyor ıslak yolda mankafa. Arabanın ekranına baktım neden yaptığımı bilmeden. 11 Nisan 2020 Cumartesi diye yazıyordu dijital ekranda. Oysaki daktiloyu andıran siyah-beyaz bir ekranı tercih ederdim Siri’nin soğuk sesini andıran mavi ekrana bakarken. Sonuçta edebiyat öğrencisiyiz hani. Edebiyat deyince lanet ettim bölümüme ve Yazınsal Metin Çözümlemeleri dersine giren bölüm dekanı Halit Mamak’a. Çakıl taşlı köy yollarında süründürüyordu beni pezevenk. Aslında ben sürünmeyi tercih etmiştim de… Neyse dostlar, öyküme orta bir yerden dahil olmuş sizlere kendimi anlatayım. Edebiyat dördüncü sınıf öğrencisiyim. Timor’da doğdum büyüdüm. Üniversiteyi de gene bu lanet şehirde okuyorum. Naparsınız beyler, lisede çok avarelik ettim. Gene de tontoş babamın gönlü, beni evimizle üniversite arasındaki üç kilometrelik uzun(!), engebeli, taşlı ve ıssız yolda arabasız bırakmaya elvermedi. Bu da çok işime yaradı. Küçüklükten beridir arabalara büyük bir ilgim vardı. Şu Polo çok küçük ve yavaş ama olsun.

Ha bu arada ne kadar arabaları sevsem de damarlarımda yazarlığın bohem kanı da dolaşıyor. Zaten onun için edebiyat fakültesini seçtim. Tabi hiç beklediğim gibi olmadı ya… Şu dört yılda gördüğüm “divan, tanzimat, serveti-fünun” soğuttu beni aşık olduğum yazma sevgisinden. Aslında yazmaktan çok dinlemeyi severdim ama olsun onu da hallediyorum bir şekilde. Küçüklükten beri ninemin anlattığı efsanelere, mitlere ve dedemin anlattığı –çoğunlukla kendisinin bir süper kahraman kadar Nirvana olduğu- gençlik maceralarını dinleyerek büyüdüm. Ha şimdi konuya geldik dostlar. Güzel bir nisan günü köy yollarının bozuk ve bin bir boyut ve derinlikteki çukurlarında direksiyon sallama nedenine. Az önce de bahsettiğim gibi dördüncü sınıf öğrencisiyim. Ve bölüm bitirme projemi hazırlıyorum. Şu Halit Mamak’ta tutturdu Timor’a özgü bir efsane yazın diye. Aslında bende kaynak çok ninemden dolayı. Ancak saf gibi birinci sınıftayken hocanın gözüne girme niyetiyle bütün malzememi ona verdim. Ninemin yıllar boyu bana anlattığı masallar, onun “Timor Halk Efsaneleri ve Söylenceleri” adlı cıvık bir sarı kapakla bastığı ve üniversite sakinleri dışında kimsenin okumadığı bir kitapta toplandı. Başta ona verdiğim efsanelerle minnettar olan kel, kitabı birinci baskının önüne geçemeyince tüm nefretini bana topladı. Sanki benim suçummuş gibi. Kalemin iyi değil paragöz herif! İşte malzeme kalmayınca elimde dostlar, araştırmaya başladım. İki üç tane yaratıcı ve ilginç fikir bulduysam da yazmaya başladığımda pek tatmin etmedi beni. En sonunda da, elimde bir arkadaşımın komşusunun anlattığı “tek kişilik köy” saçmalığı kaldı. Her geçen gün başka bir şey bulurum diye bir kenara attığım fikir, proje teslim tarihine bir hafta kala tek çarem oldu. Bu yüzden sadece bir kişinin yaşadığı ve ne kadar inanmasam da bütün yol boyunca çeşitli hayaller kurduğum Şirince Köyüne gidiyorum. Umarım teyzenin anlattıkları doğrudur. Yoksa yandığım gündür…

2

Sonunda Şirince Köyüne vardım. Köyün girişindeki mavi Karayolları Levhası hayal kırıklığına uğratmıştı bile beni. Nüfus: 234 yazıyordu. 233’ü ölmüştür umarım. Yoksa toplu katliam yapar köyde de tek başıma yaşarım. Bu canice düşünceler bir yana köy meydanına giden beyaz taşlı yolda ilerlerken inek melemesi ve birkaç hayvan sesi dışında ses seda yoktu Şirince’de. Köy meydanına vardığımda köyün girişinde de görülen uzun kavak ağaçlarıyla karşılaştım. Adeta bir hatıra çiftliğiydi burası. Köyün tam ortasında ne arasındı kavak ağaçları? Ancak işin tuhaf tarafı bu değildi kuşkusuz. Birazdan yağmur yağacağını belli eden gri bulut kümelerine kadar uzanıyordu şu ağaçlar. Kavak ağaçlarının ne kadar uzun olduğunu biliyordum ancak gökyüzüne çıkan tahta merdivenler olduklarını bilmiyordum henüz. Uzun kavak ağaçlarını da geçtikten sonra cennete girdim adeta. Köyün girişindeki bakımsız ve soğuk evlerin bende uyandırdığı duyguların zıttıyla karşılaştım burada. Uzun koruluğun ortasında cennetten bir parça vardı adeta. Genişçe bir çiftlikti burası. Cennetten tapu satan Rönesans öncesi kilise papazlarının sattıkları tapu buydu demek. Bir çiftlikte olabilecek her türde hayvan, ambar, samanlık ve daha birçok yapı, alet-edevat ve hayvan vardı. Ne yazık ki hâlâ bir insanla karşılaşmamıştım bu güzelim çiftlikte. Şaşkın ve hayretle etrafıma bakarken cennet çiftliğinin hurisiyle de karşılaşmış bulundum. İpeksi bir ses duymuştum o şaşkınlıkta. Bir şeyler dökülmüştü ağzından gelirken. Bana doğru geldi ve söylediği şeye güldü. Ne dediğini anlamadım ancak gene de güldüm. Böyle bir yüz karşısında gülmemek imkânsızdı şüphesiz. Gözlerimi ondan hiç ayırmadan bana yaklaşışını seyrederken mırıldandım kendi kendime:

Bin geminin denize inmesine neden olan yüz,

Tanrıların güzelliğine sahip Helen’in yüzüydü şüphesiz.

Soluğum kesilmiş bana doğru ilerleyişini seyrederken ruhum daha önce bilmediği alevlerle yanmaya başlamıştı. Ancak şimdilik Eros’un alevleri değildi bunlar. Adının Burcu olduğunu söyledi. Bende Demir Fındık diye tanıttım kendimi. Bana burada ne aradığım sordu. Karşımdaki bir disiplin hocasıymışçasına ciddiyetle anlattım tüm öykümü. Öykümü bitirdiğimde mahcup bir ifade aldı yüzünü. Bu ifadeyle, ilk gördüğüm güzelliğin benim kadar genç olmadığını da anladım. Benden en az on yıl büyüktü şüphesiz. Göz kenarlarını kırışıklıklar almıştı çoktan. Olgun ve ihtişamlı bir hava veriyordu üzerindeki gül işlemeli şalvara rağmen. Bu sırada yüzünde bir şey fark ettim Burcu’nun. Bu kadın gerçek değilmiş gibiydi. Bir gölgeydi adeta. Ninemin bana küçükken anlattığı masallardan çıkmış soluk yüzlü bir periydi adeta. Bu kadının duygularını içimdeki yazar ruhu bile anlayamazdı. Sanırım bir tek şairler anlardı bunu ancak onların yazdıklarını da kimse anlamıyordu. Bu yüzden bu “bayağı” cümlelerle daha fazla sıkmayacağım sizi. Ancak Burcu ile ilk karşılaşmamızın bende uyandırdığı duyguları bilmenizi istedim dostlar.

Ondan sonra beklediğim gibi köyde hiç kimse olmadığını öğrendim. Onunla konuşurken ağzımdan çıkan sözlerin güzelliği ve uygunluğuyla kendi kendimi şaşırtıyordum. Hayatımda ilk kez sözcükler koşa koşa gelip sanki ona beni kullan diyordu, dikkatle sıraya giriyor, küçük gruplar, takımlar oluşturuyor ve özenli paragraflardan oluşan gruperleri halinde onun emirlerini bekliyordu.[1] Sonunda hangi soruyla başlayacağımı bilemediğim şaşkınlığıma öyküsünü anlatarak son verdi Burcu. Çiftlik evinin tahta döşemeli salonunda, ortadaki tek kanepede karşılıklı oturmuş bize hazırladığı Rize çayını yudumlarken anlatmaya başladı: Yoldaydım ve köyüme gel-

3

(20 Ocak 2007 Cumartesi, Öğleden sonra iki sıraları)

…iyordu. Durmak bilmeyen bebek ağlamalarının eşliğinde yanında oturan 80’lik nineyle konuşmak zorundaydı Burcu. Şehir merkezinden kendi köyüne olan 9 kilometrede susmak bilmemişti yanındaki teyze. Başta memleket özleminin verdiği his, teyzeyle muhabbet etmeye itmişti onu büyük bir istekle. Ancak geçen yarım saatte, yaşlılıktan, bacağındaki ağrıdan, iş bulamamış oğlundan, başındaki ağrıdan, geçenlerde ölen kız kardeşinden, artık bulanıklaşmış gözlerinden, zamane gençlerinden, yıllar önce vefat etmiş kocasının arkasından “ölülerin arkasından konuşulmaz ama” diye başlayıp saydıktan sonra “ ne iyi bir insandı, mekânı cennet olsun boyu devrilesice.” diyerek bitirip sırtındaki ağrıyı anlatmaya başladığında kulaklığını taktı ne kadar “saygısızca” bir hareket olsa da Burcu. 15 koltuklu köy minibüsünde en az 15 küçük çocuk vardı. Her birinin ebeveynlerini de saydın mı hava alacak yer kalmamıştı eski model Splinter’da. Gene de tıkış tıkış olmasına alışkındı bir şekilde. İstanbul metrosunda her gün karşılaşıyordu böyle bir sıkışıklıkla. Onu asıl rahatsız eden çocukların durmak bilmeyen zırlamaları ve yanındaki teyzenin muhabbetinden kopamamasıydı. Sonunda “ayıp” bir şekilde koptuğundaysa teyzenin kınayıcı bakışları altında “zamane gençleri” hakkında bir nutuk dinledi diğer minibüs ahalisi. Yola çıktıklarından beri ağlaması kesilmemiş yedi aylık yaratığın neden ağladığı anlaşıldı, içinde bir sürü “hey eski günler” lafının geçtiği nutuktan hemen sonra. Saftirik anne altına yaptığını anlayınca küçük bebeğinin, ağlamasını durdurmak için açtı boklu bezi ne yazık ki. Minibüsün içine işlemiş kelle-paça (pos bıyıklı bir amcanın elinde sıkı sıkı tuttuğu tatsız tuzsuz koku kaynağı), kusmuk (yollar engebeliydi dostlar) ve minibüsün zemininden gelen ıslak ayakların değmesiyle daha da açığa çıkmış küf kokusu dolu pislik cümbüşüne bir yenisi daha eklendi.

Ve tam o sırada gördü “eriyen genç kızı”.

Köyüne varmıştı minibüs hemen hemen. Ancak onun evi köyden bir-iki tarla uzakta bir çiftlikteydi. Yarım saattir sağanak halinde devam eden yağmur ağır ağır dururken yolun hemen yanına kurulmuş köyün diğer tarafındaki tarlalardan hindilerini getiren genç kızı görmüştü Burcu. Muhtemelen yağmurun başladığını görünce telaşla çıkmıştı hindilerini kurtarmak için. Ve şimdi dönüyordu önündeki üç yetişkin ve yedi yavru hindiyle. İşte tam o sırada yok oldu genç kız ve hindileri. Ya da öyle olduğunu sandı Burcu. Yavaş yavaş dinmeye başlayan yağmurun minibüs camında bıraktığı ıslaklık ve aradaki uzun mesafeden öyle görmüştü. Yoksa insanlar durup dururken yok olmazlardı.

Burnu bebek dışkısı kokusu, kulakları rock müzik ve düşünceleri genç kızla doluyken durdu köy minibüsü Şirince Köyünde –ya da tam olarak belirtmek gerekirse Şirince Köyünden birkaç tarla uzaktaki Yaprak Çiftliğinde- . Bir tek o indi burada. İyi ki öyle olmuştu dostlar. Yoksa aynı köyden biriyle inmenin verdiği konuşma zorunluluğu doğacaktı aralarında. Burcu, aralarındaki tuhaf sessizliği bozmaya çalışacak ve bu saçma durum evlerinin yolları ayrılana kadar devam edecekti. Anlayacağınız tek başına inmek rahatlıktır. Siyah botları, az önceki yağmurla çamurlaşmış killi toprak ve hayvan gübresini bulurken derin bir nefes aldı Burcu. Evet, şimdi kendini memleketinde hissediyordu. Az önceki kelle-paça kokusu kesinlikle ona iyi duygular hissettirmemişti. Şimdi aldığı havada yağmur sonrası topraktan gelen huzur verici koku ve büyükbaş hayvanları olan her çiftlikte rastlayacağınız sonu gelmez hayvan kokusu vardı. Bu kokuyu bile özlediğini fark etti. Ancak vıcık vıcık toprakta ilerlerken aklında ev ahalisinin nerede olduğu sorusu vardı. Babasını evde beklemezdi bu saatte. Fehmi Efendi, köy meydanındaki kahvede okey dostlarıylaydı şüphesiz. Aklına babası gelince onun balgamlı sesini bile özledi. Gözleri küçük kardeşi Mahir’i aradı bu kez. Ön bahçeyi dolanırken “Köye arkadaşlarıyla top oynamaya gitmiştir, hınzır” diye mırıldandı şu an bulunduğu yerdeki sessizliği kendi kendine bozmaya çalışarak. Peki annesi Gülizar Hanım neredeydi? O kesinlikle evde olmalıydı. Annesine bu hafta final sınavlarının olduğunu söylemişti. Muhtemelen bir iki haftaya beklemiyorlardı onu. İçinde yapacağı sürprizin heyecanı vardı. Acaba annesinin tepkisi nasıl olacaktı? Tabi içten içe bir şeyi daha merak ediyordu. Saçına röfle yaptırmıştı ve annesinin tepkisini merak ediyordu. Beğenecek miydi acaba? Mahir kesin takılırdı onunla. Ablasıyla dalga geçmeyi bir sanat haline getirmişti kendisi. Ancak şu an burada değildi. Bahçeyi dolanmayı bırakıp çiftliğin tahta kapısını araladı. Salonda bulamadı onu, mutfaktadır kesin dedi. Mutfakta, akşam yemeği hazırlıklarından kalma bir hengame vardı. Soğanlar tam doğranmamıştı. Domates ve diğer sebzelerse çoktan doğranmıştı. Bir insan belirtisini andıran birçok şey vardı ancak annesi yoktu mutfakta. Bu şekilde tüm odalara baktı. Kimse yoktu dedesi Mahir Efendi- evet dostlar küçük kardeşine dedesinin adı verilmişti- ‘den kalma çiftlik evinde. Sonunda arka kapıdan çıktığında kafasında kurduğu “hoş geldin” karşılamasının gerçekleşememesinin verdiği hayal kırıklığı vardı. Bahçede birkaç tavuk dolanıyordu amaçsızca. Biri ahıra girdi ve gözleriyle takip etti dalgınca Burcu. Sonra bir diğeri çiftlik kapısından çıktı gitti. Ve bir diğer bir balçık yığınına takıldı. Çamaşır ipinin altında devrilmiş bir balçık yığını ve balçığa bulanmış gül desenli fistanla el işi yün mavi yelek vardı. Bu elbiseler kesinlikle annesininkiydiler. Ancak o neredeydi. Büyük bir merak almıştı benliğini. Gözünü balçıktan ayırıp hızla bahçeyi taradı. Ara ara küçük balçık yığınları daha vardı büyük bahçede. Ancak bu diğer balçıklar “tavuk tüyüne” bulanmıştı çamaşır ipinin altındakinin aksine.

“Sen bu köyde oturmuyor muydun yani?” dedi Demir.

“Anlattığım o kadar şeyden bunu mu merak ettin yani?”

“Takılıyorum sana. Sinirlenme hemen.”

“Sinirlenmiyorum!” diye sesini yükseltti Burcu. Demir’e çok tatlı gelmişti bu halleri.

“Neyse sana da doldurayım mı bir bardak daha?” diye sorarken Demir, artık kararan havada perdeleri çekti.

“Hayır, sağol. Pek sevmiyorum zaten çayı.

“Şalvar giymeyi seviyorsun ama…” diye hınzırca cevap verdi Demir.

“Demiiirr!”

“Tamam tamam hadi devam et hikâyene…” Aradan birkaç saat geçmesine rağmen iyice ısınmışlardı bile birbirlerine.

4 

… Bahçedeki siyah-gri karışımı balçık yığınlarına bir anlam vermeye çalışırken bahçenin sonundaki çitlere kadar geldi. Ayak parmak uçların yükselirken elini gözlerine siper etti daha uzağı görmeye çalışarak. Hemen çiftliğin yanındaki sarımsak tarlasındaki işçileri görmeye çalışıyordu. Bu zamanda ekim yapıyor olmalıydılar. Belki onlar annesi hakkında bir şey biliyorlardı. Sonuçta rençberliklerini yapıyorlardı Yaprak Çiftliğinin. İlerde bir traktör ve yerde hafiften uçuşan büyük gübre ile tohum çuvalları vardı sadece. Öğlen molasına çıktıklarını düşünebilirdi Burcu, ancak traktör çalışır durumdaydı. Biraz daha süzdükten sonra sarımsak tarlasını, aklındaki soru işaretleri daha da arttı. Traktörün şoför koltuğu da balçıkla boyanmıştı. Hızla traktörün yanındaki gübre çuvallarına baktığında onların da çevresinde siyah-gri karışımı bir yığın gördü. Gidip o balçıkları da kontrol edebilirdi Burcu. Belki de toprak yığını falandı o siyah karaltılar. Ne diye birer balçık olarak görmüştü ki onları? Ne yazık ki köyden uzakta, yapayalnız bir halde cesaret edemedi oraya kadar yürümeye. Balçığın etrafında farkında olmadan daireler çizerek yürüyen Burcu sonunda çareyi köye gitmekte buldu. En iyisi buydu. En azından babasına veya kardeşine sorabilirdi neler olduğunu. Bunun verdiği motivasyonla bahçe kapısına, oradan da az önce minibüsle geldiği asfalt yola gitti. Yolun üzerindeki beyaz çizgiyi aşırmadan adım atmaya çalışıyordu. Yaparken çok eğlendiği saçma bir alışkanlıktı işte. Üniversite birde arkadaşı Sevda’nın “Simetri Takıntısı” olduğunu kendisine söyleyene kadar bilmiyordu her zaman yaptığı şeyin adını. Bu düşünceler eşliğinde yürümeye devam etti Burcu.

Biraz ilerde sağ şeritte durmuş 2006 model gri bir Ford Connect gördü Burcu. İhtiyaç molası için durmuştur dedi kendi kendine. Elleri bordo montunun ceplerinde arabanın yanından geçerken son yarım saattir benliğini sarmış tedirginlik yerini korkuya bıraktı. Yol kenarında durmuş arabanın şoför koltuğu da balçıkla kaplıydı. Ve dahası arabanın şoför kapısının dibinde de aynı balçıktan vardı. Derin bir nefes alıp sakin olmaya çalıştı Burcu. Bilinmezlik korkuya yöneltirdi insanı. Buna izin vermeyecekti Burcu. Şimdi arabanın yanına gidiyor ve aklındaki şüpheleri gidermeye çalışıyordu. Asfalt yolun üzerindeki balçıkta kumaş elbiseler ve bir kasket varken arabanın içindeki balçıkta günlük elbiseler vardı. İkisinden de keskin bir erkek ter kokusu geliyordu. Tahmin ettiğinin aksine o kadar kötü değildi balçık yığınları. Şu ana kadar tüm duyularıyla test etmişti şu lanet yığınları. Ya da hayır bir duyu dışında tüm duyular! Tatmalıydı da… Bu ona bir fikir verebilirdi. Bir fen öğrencisinin mantıksal beynine sahipti ve etrafında ne yaptığını gören kimse yoktu. Parmağını asfalt yoldaki, ter kokusuna ek olarak sigara dumanı ve tütün de kokan balçığa daldırdı.

“Gerçekten tattın mı yani?”

“Kapa çeneni…”

…Aynı koku babası Fehmi Efendi’den de gelirdi. Ve nedense bu kokuyu severdi. Kendisine babasını hatırlattığı için. Dilini küçükken buzluktaki buz kalıplarına değdirdiği gibi çekinerek değdirdi pisliğe. Aldığı tat hiç de tahmin ettiği bir şey değildi. Kanın metalik tadını andırıyordu bu balçık yığınları. Güneş altında en ufak yapılan işte burnu kanayan Burcu için tanıdık bir tattı bu: Kan tadı…

Şimdi korkabilirdi rahatlıkla. Gördüğü her yerde balçıklar vardı ve “hâlâ” bir insanla karşılaşmamıştı. Adımlarını sıklaştırdı. Ne kadar çabuk köye varırsa iyiydi onun için. Yürürken arkasına bakmamaya çalıştı. Arkasına bakmazsa arkasında kalmış araba ve balçık yığınlarının yok olacağını düşünüyordu. Tıpkı deve kuşlarının saklanmak için kafalarını toprağa gömmeleri gibi. Gördüklerini yok edemezdi ancak inkâr edebilirdi rahatlıkla. İnsanın kendi kendini kandırması gayet kolaydı. Bu telaşla yolun sağ tarafındaki tarlada içindeki tezeklerin döküldüğü sarı bir yağ tenekesi ve hemen dibindeki balçık yığınını gördü. Bu balçık yığını da şalvar ve geniş bir bluzla bulanmıştı. Neler olduğunu anlamıştı içten içe. Ancak az önce dediğimiz gibi dostlar, insanoğlu kendini kandırmaya meyillidir. Hele bir çocuğun hayal gücünden uzak yetişkin beyni inanmak istemiyordu gördüklerine.

“Bak şimdi iyice merak ettim. Ne olmuş tüm insanlara? Hadi söyle artık…”

“Sabırsızlanma hemen. Bugün iyice yoruldum zaten. Hava da karardı.”

“Ee anlatmayacak mısın şimdi?”

“Geç oldu, yarın sabah…” dedi Burcu. Bu yavaşlıkla birkaç gün burada kalacaktım şüphesiz. Şikâyetim yoktu dostlar. Kafamız uyuştu Burcu’yla. Hemen bir mesaj attım anneme. Çok da merak ettiği yok beni de. İşimizi garantiye alalım. Yatağımı kanepede hazırladı usulca. Bende onu izledim. İyi geceler deyip odasına çıktı. Pek de merak ediyorum neler olduğunu. Göreceğiz bakalım… 

5

Sonunda köyün içine doğru giden çakıl taşlı yola geldi. Gene kimseler yoktu, her zaman kapı önlerini kadınların doldurduğu, sokaklarında oyun oynayan çocukların kahkahasıyla insana güzel duygular hissettiren sokak bomboştu. Kapı eşikleri balçıkla kaplıydı şüphesiz. Sokak başlarında ellerinde çekirdek, dedikodu yapan şalvarlı kadınları arar oldu gözleri. Neler olduğunu anlamıştı bu kez. Herkes balçığa dönüşmüştü. Kafasını nereye çevirse bir balçık yığınıyla karşılaşıyordu. Köy meydanına varmadan, yan yana olan köy okulu ve sağlık ocağına baktı. İzmirli köy öğretmeni Sibel’in oturduğu koltuk balçık yığınıyla kaplanmıştı. Yerdeyse kırılmış bir çay bardağı göze çarpıyordu. Keyifle çayını yudumlayamamıştı ne yazık ki. Okul bahçesiyle bitişik olan sağlık ocağının güzel doktoru Ayfer’in olduğu yerde de üzerindeki beyaz önlükle bulanmış bir balçık yığını duruyordu. Ancak bu kadar acı verici görüntüye rağmen buruk bir gülümseme almıştı Burcu’yu. Sağlık ocağının duvarından gece olsun gündüz olsun ayrılmayan köyün delisi Çeto’nun yerinde her zaman giydiği yeşil-kırmızı çizgili kazak ve yırtık kot pantolona bulanmış kahverengi bir balçık yığını duruyordu. Çeto otuz yaşlarında vardı şüphesiz. Küçükken Çeto’nun peşinden koştuğunu anımsıyordu diğer çocuklar gibi. Telefonda annesi laf arasına sıkıştırmıştı bir kez. Oradan biliyordu Burcu, Çeto’nun sağlık ocağının duvarından neden ayrılmadığını.

-Şu bizim deli Çeto var ya hele…

-Ee noldu ona kız?

-Bir şey olduğu yok sakin ol. Ayfer var ya ha-

-Sağlık ocağındaki doktordan bahsediyorsun

-Hıhh, işte ona abayı yakmış!

-Ciddi misin anne?

-Kaç gündür sağlık ocağının duvarına oturmuş kızcağızı izliyor deli

-Yazık Ayfer ablaya da. Başına bela aldı

-Yok ya onun sayesinde bize de eğlence oldu. Geçen Mahir’in bir arkadaşı çiçek toplayıp Çeto’ya verdi. Gitsin Ayfer’e versin diye…

-Ay anne siz de az değilsiniz ama. Neyse Mahir demişken bizim evin delisi nasıl?

(…)

Annesiyle olan konuşmayı hatırlayınca gözleri yaşardı. En son ne zaman sesini duymuştu sahi? Dün müydü yoksa önceki gün mü? Sevdiklerimizi yarın ölecekmiş gibi sevebilseydik keşke. Deli Çeto da bilemezdi Ayfer’i ne zaman kaybedeceğini. Bu düşüncelerle elleri paltosunun cebinde, kafası kapüşonuna gömülü köy meydanına vardı.

-Yaniii bildiğin balçık yığınına mı? Bak emin misin cidden?

-“Yıllardır bunun farklı bir açıklaması olmasını istiyorum. Ancak- ancak öyle…” diyip son yarım saattir tuttuğu gözyaşları bir sel gibi boşandı. Kollarımın arasında yatıştırmaya çalışırken onu, söylediklerinde ciddi olup olmadığını düşünüyordum. Başkası başka bir ortamda anlatsa çok rahat dalga geçebilirdim ancak kız hüngür hüngür ağlıyordu şu an. Ve beynim ne kadar tamamen saçmalık dese de kalbim “Ya gerçekse?” diye şüphe ettiriyordu bana. Saat öğleden sonra ikiydi şu an. Sabah erkenden uyandık ve çiftlik işlerini yapmaya koyulduk. Öğlene kadar ancak tüm işler bitti. Burcu rahat bir kafayla anlatmak istiyor. Bundan dolayı aceleye gerek yoktu tabi. Sabahleyin ineği sağarken çok eğlendik. Aslında her işte öyleydi ancak aklımda o kalmış. Bence o da bana karşı bir şeyler hissediyor. Öff, Allah seni kahretmesin Demir! Kız yanında hüngür hüngür ağlıyor senin düşündüğüne bak. Yaklaşık yarım saat sonra kendine geldi ve anlatmaya devam etti Helen, ay ay Burcu tabi…

Kafasındaki görüntülerin aynısını buldu meydanda. Tek bir farkla tabi: insanlar yerine balçık yığınları karşılamıştı onu. Bir beşgeni andıran kızıl toprakla örtülü meydanın asfalt yola çıkan çakıl taşlı sokağının başında her zaman seyyar satıcı bulunurdu. Fahreddin derlerdi bu adama. Ya da şimdiki adıyla Hacı Fahreddin. İki yıl kadar oluyordu hacca gideli. Sınava hazırlandığı sıralar annesinden duymuştu bir kez, çerçi Fahreddin’in hacı olduğunu Burcu. Her cumartesi içindeki bin bir çeşit eşyasıyla mavi şeritli beyaz transitini park ederdi köy meydanına. Tabi civar köylerin hepsine giderdi bir hafta boyunca. Şirince Köyüne de cumartesi öğlenin tam ortası düşerdi. Transitini park eder etmez açmazdı kepenklerini Hacı Fahreddin. Önce köyün minaresiz ve kubbesiz –bir camiyi andırmazdı maalesef- camisinde abdestini alır, namazını sünnetleriyle beraber ağır ağır kılardı. Dininde bir adamdı Hacı Fahreddin. Önce ibadetini yapar sonra başlardı dünya malına. Ağır ağır tasavvufi bir havada kıldığı namazdan sonra, az önceki adamdan eser kalmazdı. Bir koşu transitine gelir, çevik hareketlerle kepenkleri açar, satacağı kasaları bitmez bir güçle arabanın arkasına dizer, en son transitinin kasasına biner gür sesiyle bağırırdı: “Çerçiiiii! Çerçii geldiiiii!” diye. Bir kez bağırması yeterdi o gür sesiyle. Zaten ondan sonra köyün kadınları ile şeker, cips ve dondurma alma sırasına girmiş çocuklarla doluşurdu transitin kasası. Jelatin pakette çerezler, çamaşır tozu, deterjan, nereden aldığı belirsiz yerken kötü bir koku duyduğunuz dondurmalar, kırtasiye malzemeleri(çocuklar okul açıldığı zaman ihtiyaçlarını oradan karşılarlardı), bütün piliç, termos musluğu, duy, iki haftada hemen patlayan ampuller, çocukların sadece gözünü doyuran bol gliserin şuruplu kekler, toz şeker, şehriye, Mardinli bir dostundan aldığı kaçak çay, tek çekiç darbesiyle yamulan çiviler, kadınların satın alırken elli kez eve gidip denedikten sonra aldığı bol motifli yazmalar, 2007 yılında olunmasına rağmen herkesin ayağında olan potinler ve daha birçok şey satardı Hacı Fahreddin. Burcu en çok bedava çıkan dondurmasını ona götürürken ki duyduğu heyecanı severdi. Ve şimdi o transit kasasının önü doluydu gene. Ancak insanla değil koyu gri balçıkla. Oraya geldiğinde Burcu, balçıkların içinde kâğıt ve madeni paralar, köylü kadın elbiseleri ve aldıkları birkaç şey gördü. Hacı Fahreddin’in olduğu yerde balçıkla doluydu. Bu balçık yığını da onundu demek. Gözlerinin yaşardığını, boğazında bir düğüm hissettiğini fark etti Burcu. Daha fazla bakamadı o tarafa. Arkasını döndüğünde top oynayan çocukların artlarında bıraktıkları izleri gördü. Bir sürü yamayla kumaştan yapılmış bir paçavrayı andıran futbol topu ve onun etrafındaki küçük balçık yığınları. Gözlerini onlarda gezdirirken hangisinin kardeşi Mahir olduğunu düşündü Burcu. Tek tek her balçığa uzun uzun baktı. Şu an birer balçığa dönüşmüş çocukların sabah uyandıklarında neler olduğunu tahmin etmeye çalıştı. Ölüm ikiyüzlüydü işte. Sabah uyanmış, kahvaltınızı ederken gününüzü bir tabutta-veya balçıkta- bitireceğinizi düşünmezdiniz. Ve kafasını köy kıraathanesine çevirdiğinde Burcu, gözyaşları sel olup aktı. Tahta iskemleler üzerinde balçık yığınları vardı sadece. Ancak babasını hemen buldu Burcu. Fehmi Efendi’nin her zaman giydiği gri kumaş pantolon, solmuş kırmızı gömlek ve geyik motifli yeleğiyle onu tanımamak imkansızdı. Gözyaşları babasından geriye kalan balçığa dökülürken, balçığa bulanmış babasının kel kafasından hiçbir zaman çıkarmadığı kahverengi kasketi aldı Burcu. Böyle bir karşılanma beklemiyordu kesinlikle. Babasının dumanlı, balgamlı sesini, kardeşinin takılmalarını ve annesi Gülizar’ın kınalı saçlarının kokusunu bekliyordu Burcu. Bu karşılama onun kaldıracağı cinsten değildi. Bu acı içinden gözyaşlarını silerken Burcu yağmurun habercisi gök gürültülerini duymadı. Birkaç şimşek daha çaktıktan sonra büyük bir gürültü koptu. Babasının acısına gömülmüş Burcu hışımla arkasını döndü. Gördüğü manzara çok tuhaftı. Ahırlardaki inekler, kümesteki tavuklar, başıboş at ve eşekler, göl kenarında vıraklayan kurbağalar ve daha birçok hayvan koşa koşa, delicesine bağırıyor, oradan oraya çarpıyordu delirmiş halde. Yanında geçen bir kedinin tüylerini hissettiğinde ürperdi Burcu. Hayvanlar delirmişti adeta. Bu hengâmede şimşekler çakıyor, Burcu sonunda sonunun geldiğini düşünüyordu. Ve o sırada gökten ilk damlalar düştü. Oradan oraya delicesine koşuşturan hayvanlar yağmurun yağdığından habersiz miydi? Bunu hiçbir zaman bilemeyecekti Burcu, ancak gökten düşen ilk damlaları büyük bir dikkatle izliyordu. Ve işte bir yağmur damlası. Yol tarafındaki ahşap bir evin yağmur damlalarının rahatça akması için konulmuş tenekenin altından süzüldü yavaşça. Sonunda yer çekimi, teneke ile su damlası arasındaki bağıntıya galip geldi ve ilk damla hızla düştü.

-“Şeyy yarın devam etsek olur mu Demir?”

-“Tabi tabi sen ne zaman anlatmak istersen o zaman devam ederiz.” deyip telefonumun ses kaydını durdurdum. Onun için zordu bu anlattıkları. Tüm ailesini kaybedişini anlatıyordu sonuçta. Beynimle kalbim arasındaki mücadelede kalbim bir sayı öndeydi şu an. Kafamın bir kenarında tüm köy ahalisinin nasıl balçığa dönüştüğü sorusu varken Burcu’yu eğlendirmeye çalıştım. Çiftliğin balkonunda nisan ayının serin rüzgârı eşliğinde oturmuş geceyi izliyorduk şimdi. Saat daha sekizdi ve bu akşamı on yıldır tatmadığı eğlenceyle dolduracaktım. Gözümde bir tanrıça olmuştu kesinlikle. Yıllardır tek başına bir köyde yaşamak… İnsanın aklı almıyordu. Neyse bu düşünceleri sizinle yalnız kaldığımda düşünürüm dostlar. Şimdi sevdiceğimle uğraşmalıyım:

“Sen de iyice Şehrazat oldun başıma? Merak etme günün sonunda öldürmeyeceğim seni.”

“Öyle mi Demir Bey? Öykümü sizin dinlemek istediğinizi anımsıyor gibiyim. Ama sıkıldıysanız kapı şu tarafta.” derken Burcu, sarıldım ona susturmaya çalışarak. Şimdi yeşil gözlerine dalmıştım Şehrazatım ve Helenimin.”

Ondan sonra olan can sıkıcı romantizm kısmını atlamak durumundayım dostlar. Amerikalıların deyimiyle “personal” bir konu…

6

…Tam da o sırada gıdaklayarak geçen tavuğun kızıl tüylü boynuyla buluştu. Yağmur damlasının tavuğa değmesiyle tavuk kemiksiz, tamamen kas ve kan yığınından oluşan bir et yığını “göçtü”. Tavuk erirken tüyleri vücudundan kopuyor, pembe teni kahverengi gibi bir renge dönüşüyordu. O iğrenç görüntünün en kötü yanı tavuğun gözleriydi. Gözler en son eridi. Kılcal damarlar öyle bir şişti ki beyaz gözlerin kırmızı yaratıldığını sanırdınız. Sonunda gözler de yok olduğunda Burcu ardında ince bir kusmuk çizgisi bırakarak en yakındaki eve koşuyordu.

Kusmuk ve gözyaşları…

Kaçarken eve doğru ayağı bir balçık yığınına takıldı:

Lanet olsun!

Gözleri tuzlu gözyaşlarıyla kaplıydı Burcu’nun. Elleri paslanmış turuncu pervazlı bir hurda pencerenin camında, gözleri üç gündür süren sağanaktaydı. İlk geldiği zaman gördüklerinin acısına mı yanmalıydı? Yoksa üç gün boyunca hiçbir şeyden habersiz dışarı çıkan çocuklar ve yaşlıların yağan yağmurda balçığa dönüşmelerini izlemesine mi? Artık ne yapacağını bilmiyordu. Lanet yağmurun duracağı yoktu besbelli. Tek odalı ahşap evde bir yandan damlayan tavanın yağmur damlalarından sakınıyor, bir yandan yedi yıldır yatalak olan ve şimdi kendisi gibi kimsesiz kalmış Saime Teyze’ye yardım ediyordu. Tek yaptığı camdan dışarıyı izlemek ve Saime Teyze ile sohbet etmekti.

Hikâyenin devamını ben anlatayım dostlar: Saime teyze olaydan bir ay sonra kalp krizinden Şirince’ye veda etti. Şirince de son ölen o oldu anlaşılan. Üç gün süren sağanaktan sonra tedirgince dışarı çıkmış Burcu. Artık köyde kimse kalmamış, bütün canlılar gökten gelen ve balçığa dönüştüren yağmur damlalarıyla ölmüştü. O da birkaç gün bu acı ve şaşkınlıkla oyalandıktan sonra ölülere olan saygısından köy ve çevresindeki tüm balçık yığınlarını toplamış ağır ağır. Hepsini köy meydanına getirip toprağa serpmiş. Ondan sonra da o balçık yığınından kalan yerde ağaçlar çıkmaya başlamış. Ve en son, öykünün başında bahsettiğim, ta bulutlara ulaşan kavak ağaçları oluşmuş.

Efsanelerin sonları pek önemli değildir. Genelde her anlatan kendince bir son hazırlar. Ancak bunu birinci ağızdan dinleyen ben yorumumu katmayacağım şüphesiz. Burcu ve tüm Şirince Köyü sakinlerinin anısına saygısızlık olur bu. Şu an üç gün önceki gibi direksiyon başındayım. Kafam gene bin bir şeyle dolu. Şirince’den, kalbimin efendisi Burcu’dan, ayrılmak zor oldu. Bundan sonra ne yapacağımı ben de bilmiyorum. Tek bildiğim eve döner dönmez öyküyü tamamlayıp Halit Mamak’a teslim etmek. Ondan sonra yapacaklarım kalbim ile beynim arasındaki savaşın sonucuna bağlı. Burcu’dan ayrılırken beynim öne geçmişti bu kez. Ayrılırken Burcu’yu kendimle gelmesi için ikna etmeye çalıştım. Ancak o 13 yıl 1 ay 24 gündür bu köyde bir başına yaşıyor. Ve istediği tek şey bu tek nüfuslu köyde ölmek. Kendisininki çok saçma bir istek olarak gelebilir size. Ancak onu anlamak bir bana düşüyor galiba. Ne yapacağımı bilmiyorum diyorum gene. Bunu üçüncü kez söyledim galiba. Ama kalbim ne yapacağımı söylüyor bana. Her zaman mantıksal bakmamak lazım. Ya da buldum! Evet şimdi biliyorum ne yapacağımı:

Dağ yürümezse abdal yürür!


[1] F. Scott Fiztzgerald, Caz Çağı Öyküleri, Everest Yayınları

Tanzer Buluş

Fantastik, bilim kurgu, polisiye ve özellikle korku-gerilim türünde yazıyorum. Mardin’de doğdum, büyüdüm. Mardin Fen Lisesinde okuyorum. Okulumuzun edebiyat dergisi Sütlü Kahve’de daha önce birçok öyküm yayımlandı.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Yorum eklemek için hesap açtım :slight_smile: Yarıladım diyebilirim ve yazma dilin olsun konu olsun oluşturduğun başrol çok iyi olmuş. Başarı yolundan sapmaman dileğiyle :slight_smile:

  2. Çok teşekkür ederim kardeşim. Beğenmene sevindim.:wink:

  3. Çiftlik konusunu teğet geçen alışagelmiş huzurlu çiftlik hayatını bulamayacağınız distopik bir öykü benimkisi… Keyifli Okumalar dilerim!

  4. Ve bitti. Gerçekten üslubunun akıcılığıyla etkilendim doğrusu. Hele Demir’in ağzından anlattığın cümlelerde çok eğlendim. Kurguya gelecek olursak, tüm köyün balçığa dönüşmesi fikri… Bilemedim aslında. Ama gene de hayal gücünün yüksek olduğu satırlarından anlaşılıyor. Edebi hayatında başarılar dilerim :wink:

  5. Çok mutlu oldum beğenmene. Benim de niyetim o yönde. Yorumun için çok teşekkür ederim kardeşim. Umarım sen de hayat yolunda başarılarla gitmeye devam edersin. :wink::kissing_closed_eyes:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

5 cevap daha var.

Yorum Yapanlar