Öykü

Üç Gece Masalları – 2

“Beni dinle Frankenstein. Beni cinayetle suçluyorsun.

Buna rağmen kendin, vicdanın hiç sızlamadan kendi yarattığını öldürmeye hazırsın.

Ah, insanın adaletine diyecek yok!”

FRANKENSTEİN – MARY SHELLEY

 NOT: Bunu okumadan önce “Gölge” temasında yayınlanan “Üç Gece Masalları Gece-1”i okumanızı rica ederim. Şu linkten ulaşabilirsiniz:

GECE 2

(Allah Tuttuğunu Altın Etsin)

Telefonun lanet alarm sesiyle uyandı Gazeteci Yusuf. Her sabah sıcacık yatağından kaldıran zil sesi, besteleyen adama göre pek zarif gelmiştir kesin. Ancak o zil sesini Vivaldi de yapsanız, Mozart da olsa hatta Beethoven da yapsanız sonunda nefret edeceksinizdir. Alarmlar için kurulmuş her zil sesi iğrençtir. Hayatın üç değişmez kuralından biridir Gazeteci Yusuf için. Diğerlerini ilerde öğrenirsiniz dostlar. Umm ya da öğrenmezsiniz. Pek de önemli değil ya…

Dün geceden geriye kalan bütün imgeler bir rüya olarak kalmıştı Gazeteci Yusuf için. Tabi rüya, başka ne olacaktı ya? Hayaletli oda saçmalığına inanacak biri değildi Yusuf. Veya şu ana kadar inanmasını gerektiren bir şey gelmemişti başına.

Birbirine girmiş saçlarına çekidüzen verdi. Aslında sadece kulaklarını kapatan perçemleri bastırdı, kalanını kahverengi, fötr şapkasıyla örttü. Boğazındaki balgamı lavaboya tükürdü. Gözlerini yerlerinden çıkarırcasına ovuşturdu, leopar desenli kemik gözlüklerini taktı. Görmesinde bir sıkıntı yoktu ya. 2020’de her insanın gözleri 0.25-0.75 arası bozuktu. Takmasına gerek yoktu genel bir tabuyu tekrarlarcasına. Ancak dış görünüşünü daha iyi yapıyordu bu gözlükler. Ve iyileşse de o gözlükleri çıkarmayı düşünmüyordu pek. Telefonunun ön kamerasından son bir kez kendine baktı ve çıktı 23 numaralı odadan. Pansiyonun girişinde peynir, zeytin, ekmek ve çayla kahvaltı yapan Sadık’a belirsiz bir selam verdi. Paltosunun yakalarını kulaklarına kadar çekti (bundan gereksiz bir zevk alıyordu) ve Arnavut kaldırıma ayakbastı. Göz ucuyla dün, dizindeki kabuğu soymaya çalışan kız çocuğunun olduğu yere baktı ve yoluna devam etti.

Kız çocuğu orada değildi.

* * *

Ne kadar öykünün tanrısı da olsam dostlar, Gazeteci Yusuf’un Esen Pansiyon’dan çıktıktan sonra neler yaptığını bilemiyorum. Çünkü ben “bu” öykünün tanrısıyım. Yusuf’un Timor’da neler yaptığı başka bir öykünün konusu. Evvvvet, devam edelim…

22.36: Gazeteci Yusuf’un 23 numaralı odanın kapısını araladığı zaman. Birkaç saniye geç gelseydi Yusuf, saat 22.37 de olabilirdi. O saatte gelmesi birçok nedene bağlıdır. Bunları psikoloji, fizik ve diğer çatlak bilimlere bırakıyoruz. Bugünkü araştırmaları ve topladığı haberler umut vericiydi. Yarın bir taslak metin oluşturacaktı artık haberi için. Bu akşamlık işi notlarının temize çekmekti sadece. Yarım saatte bitirdi işini. Ellerini havada bir bale sanatçısı gibi birleştirip kırptı parmaklarını birer birer. Tahta iskemlede arkaya esnerken, turuncu beyaz tükenmez kalem yuvarlanıp masadan düşmüş, çelik karyolanın altını boylamıştı çoktan. “Hay, lanet şeytan!” deyip notlarını toparladı. Hepsini çantasına tıkayıp karyolanın altına eğildi. Kalemini aldı ancak kalın, hardal sarısı bir iple karşılaştı. Ona bir şeyler hatırlatmıştı ama… Sağ kolunu uzatıp çıkardı karyolanın altından. İpi eline alır almaz hatırladı Gazeteci Yusuf. Bu dün gece gördüğü rüyadaki Bay YKG’in kendini astığı ipti. Bunları hatırlar hatırlamaz ip elektriklermişçesine elinden düştü. Kafası karışan Yusuf, daha fazla delirmemek için “En iyisi biraz uyuyayım, çok yoruldum bugün.” deyip yatağa attı kendini. Tek başına olduğunuz zaman kendi kendinize konuşma eğiliminiz artar. Yusuf çoğunlukla öyleydi ama…

Dün geceki 80’lere göre tasarlanmış odayı gözünün önüne getirerek uykuya daldı.

* * *

Çalar saatin sesiyle uyandı bu kez. Saat 3.13 geçiyordu. Bu saatte uyanmasına mı şaşırmalıydı, 2020 yılında çalar saatle uyanışına mı? Odada ilk gözüne çarpan birçok şeyin sarı oluşuydu. Ve parlıyor oluşu. Odada bazı eşyalar altındı! Uyuduğu gibi değildi eşyalar. Duvardaki tablolar tahta çerçeve ve camla korunuyordu. Tıpkı ilk gençlik zamanlarındaki gibi. Hemen komodinin yanında plastik bir bitki vardı ve vazosu. Duvarda diyanet takvimi vardı ve tarih 4 Şubat 2000’i gösteriyordu! Şimdi odanın ona tanıdık gelmesi anlaşılmıştı. Lise üniversite yıllarının geçtiği Milenyum yılındaydı şu an. Ancak bununla kalsa şaşırmazdı Gazeteci Yusuf. Sonuçta dün gece de 1987 yılındaydı.

Sorun şu ki tahta döşemenin bir kısmı altındı

Ve ampul kapatma tuşu da,

 Bordo koltuk da altındı

Ve yerde ölümü bekleyen genç kadının üzerine çullanmış insan heykelleri de.

Yatağından çıktı ve kadına doğru temkinli adımlarla yürümeye başladı. Üzerindeki takım elbiseli kısa tıknaz bir adamın, kalem etekli kısa saçlı bir kadının ve ince bıyıklı pimpirik tipli bir adamın saf altına dönüşmüş heykellerini kaldırdı. Kadının yüzü paramparçaydı adeta. Zorlukla nefes alıyor, bir yandan da sağ elindeki altın kalemle altın deftere bir şeyler çiziktiriyordu. Kızıl saçları kızıl kanıyla bulanmıştı. 25 yaşlarında ya var ya yoktu. İnce dar çenesi ve geniş alnı morluklar, kan izleri ve çiziklerle daha çirkin bir görüntü oluşturuyordu. İnsana acıma ile iğrenme duygularını aynı anda yaşatan bir durumdu. Kadının üzerindeki son altın adamı da zorlukla kaldırırken Yusuf, sakarlara özgü katlanmaz, beceriksiz bir davranış sergiledi. Ne yazık ki bu sakarlık pahalıya mal oldu. Eli yerdeki kadının kanına bulanmış Yusuf son altın adamı kaldırırken elinden kaydırdı yanlışlıkla. Adamın havaya kalkmış sağ yumruğu kadının göğsüne sertçe çarptı ve son soluğu oldu bu zavallı kadının. Birebir insanı anımsatan hatta öfkeden küplere binmiş bir insanı anımsatan heykel adam, kadının üzerine düşüp altın zemine yuvarlandı. “Ben naptım!” diye telaşa kapılan Gazeteci Yusuf, refleksle kadına yönelirken ayağı kızıl kan ve pürüzsüz altın zeminde kayıp çenesinin üzerine düştü. Şimdi kadınla Yusuf’un kanı birbirine karışıyordu.

Çenesinin kanadığını yere düştükten,

Altın zeminde doğrulup şu an terki diyar etmiş kadının ela gözlerini kapattıktan,

Başucunda birkaç dakika ölümü ve bu ölümün nasıl olduğunu merak ve üzüntüyle düşündükten

Sonunda kadının hissizleşmiş parmakları arasında tuttuğu kalemle çizdiği defteri fark ettikten,

Yarı altın yarı tahta zeminde bağdaş kurup deftere göz attıktan sonra fark etti.

Ancak şu an altın defterde okudukları çenesinin kanıyor olmasıyla pek ilgilendirtmedi Yusuf’u. Tek yaptığı gözlerini sayfalardan ayırmadan, yataktaki yorganı çekip çenesine bastırmak oldu. Altın günlükte okudukları -bir günlük olduğu çok belliydi içeriğinden- izlediği bir aksiyon filmi, annesinin anlattığı bir halk masalı ve antik yunan efsanesi karışımı bir öyküydü ve şu cümlelerle başlıyordu:

Başım büyük belada, kesinlikle bittim ben. Birkaç saate muhtemelen ölmüş olacağım ama bunu yazmalıyım. Başıma gelen bu acayip şeyleri biri bilmeli. Evet, kesinlikle birileri bilmeli. Çoğu kimse inanmayacaktır ama biliyorum en son biri inanacak ve hatıram sonsuza dek yaşayacak. Ben Meral. Meral Işık. İnşaat mühendisiyim ve Timor’a nehrin üzerine yapılacak bir köprü inşaatı için geldim. Olanlar da işte o sır-

* * *

-ada oldu. Meral hızını 90’a çıkarmıştı. Hemencecik Timor’da bir pansiyona yerleşmeli ve oradan inşaat yerine gitmeliydi. Proje başındaki Selami öküzü, bahane falan dinlemez basardı azarı. Şu minicik şehirde de bulabilseydi bir pansiyon. Aslında arkadaşı Soner’den bir öneri almıştı. Esen Pansiyon diye. Ortalama bir yerdi. Meral’in de işi en fazla bir ay sürerdi burada. Köprü inşaatına para sağlandı mı hemencecik biterdi. Her inşaat öyleydi ya. Müteahhit veya belediye bir hevesle başlayıp o heves saman alevi gibi sönmezse ve para kaynağını durdurmazsa canım ülkemde her şey olurdu. Şimdi anayolda yavaştan evler, dükkânlar bitmemiş inşaatlar gözükmeye başlamıştı. 98 model Chevrolet’iyle elinden geldiğince yetişmeye çalışıyordu.

Kendi uzmanlık alanı binalara göz gezdirirken bir yandan, büyük bir toprak yığını gördü. Normalde fark etmeyeceği sıradan bir yığındı sadece. Ancak Meral hızını 90’dan 0’a indirdi. Durdu, el frenini çekti, anahtarı aldı ve arabasından indi. Onu bu ciddiyette arabasından indiren bir yansımaydı sadece. O kum yığınından gözüne sarı parlak bir yansıma gelmişti. Normalde hiç karşılaşmayacağı bir şeydi. Halüsinasyon gibiydi. Ancak bir insan veya siluet görmemişti, sanki gözünün önüne sarı bir filtre konmuştu. O toprak yığınına basarken gri botları çamura battı iyice. Toprak yığının etrafında birkaç kez döndü ancak bir şey göremedi. Yerdeki yumruk büyüklüğündeki taşa bir tekme attı ve arkasını döndü.

Arabasına doğru seğirtecekken metal bir şeye çarptı. Arkasına baktığında gri küp şeklinde çelik bir kutu gördü. Heyecanla kutuyu aldı. İyice paslanmıştı toprakta. Kapağı açması için birkaç dakika uğraşması gerekti. Kutuyu açtığında pas, talaş ve küf kokusu aynı anda burnuna nüfuz etti. Kutunun içinde ıslak bir şeffaf torba içine sarınmış metal bir şey vardı. Poşeti açıp içindekine bakacağı sırada Nokia 6600’ının robotumsu arama sesi çaldı. Klavye şeklindeki küt telefonunu çıkarıp arayanın Selami Bey olduğun görünce kutunun kapağını kapatıp, pardösüsünün cebine koydu. Ondan sonra yol boyunca özürler ve can sıkkınlığıyla Selami Bey(!) konuştu. Hep ne derdi babası: Orada olmak senin için önemliyse 5 dakika erken git, eğer gitmen onlar için önemliyse 5 dakika geç git…

1998 Karayolları haritasından Esen Pansiyon’u bulduğunda yarım saat geçmişti. Mavi boncuklarla kaplanmış üç katlı binaya girdi ve sırada üç kişinin olduğunu gördü. Hele şu an sıradaki 50 yaşındaki kadın bir haftalık konaklamasının bedelini bin kez hesaplattıracaktı resepsiyondaki zayıf delikanlıya. Meral, bekleme koltuklarından birine oturdu ve kendisine sıra gelmesini beklerken uğraşacak bir şeyler arandı. Telefonu kapalıyken klavye tuşlarına basarak can sıkıntısını geçirmeye çalışan Meral cebine attığı çelik kutuyu hatırladı. Yapacak bir şey bulmanın verdiği gereksiz mutlulukla çelik kutunun paslı kapağını açtı ikinci kez. Bu defa şeffaf poşete bakmaktan ilerisini yaptı. Islak şeffaf poşeti açtı, içinde sıradan bir çakıl taşı vardı sadece. Tüm merakı birden söndü. Oysaki içinde gizli kalmış bir şeyler aranmıştı. Tıpkı cam şişenin içinde kıtalar dolaşan hazine haritaları gibi bir şeyler. Ancak elindeki oval bir taştan ibaretti. Resepsiyonda kimsenin kalmadığını görünce üstünkörü tıkıştırdı taşla poşeti çelik kutuya.

 Oda anahtarını alıp merdivenleri çıkarken 23 Numaralı odanın anahtarının neden altından olduğuna şaşırdı. Acaba kendisine en iyi oda mı verilmişti? Bunu düşünecek kadar boş değildi kafası. Neyse ne!

İyice yorulmuştu, merdiven tırabzanlarının pansiyona girdiği sırada da altın olup olmadığını hatırlamaya yeltenmedi bile. Muhtemelen daha şık ve zengin(!) görünmesi için altın sprey boya ile boyanmışlardı.

Kapı kolu da altındı demek. Her neyse iyi geceler bilinçaltım…

* * *

Yataktan sıçrayarak kalktı. Dehşete kapılmıştı. Uyuyalı yarım saat olmamıştı muhtemelen ancak yatak taş kadar sertti. Ya da metal kadar. Altın kadar!

Yatak tamamıyla som altına dönüşmüştü. Yastıklar dev altın külçeleriydi şimdi. İçlerindeki kuş tüyleri bile altındı. Kaldırmaya çalıştı ancak gücü yetmedi. Çok ağırdı iki yastık da. Üzerine örtmeden direkt yattığı ince pikeyi kaldırmaya çalıştı. Altından bir saça dönüşmüştü. Çardaklar için kullanılan metal saçlara. Ama daha zengincesi… Gözü rutubetten şişmiş parkelere kayınca daha da şaşırdı. Parkeler de altındı. Nasıl bir rüyanın içine düşmüştü Meral. Kapıya bakınca kapıdan yatağının sağ ucuna kadarki parkeler altından bir yola dönüşmüştü. Sanki… Sanki bastığı yerler altına dönüşmüştü! Bu çatlak düşünceyi kafasından kovuşturmak için aynı anda birkaç yere dokundu. Ne olacağını bilen bir insanın ilgisizliğiyle yapmıştı bunu.

Ama hayır, altına dönüşmüştü şimdi, başucundaki gece ışığı, komodin ve Nokia 6600’ü. Dokunduğu her şey altına dönüşüyordu! B-Bu inanılmaz bir şeydi. Küçükken masallarda dinlediği şeyler başına geliyordu. Dokunduğu her şeyi altına dönüştüren Midas! Eşekkulaklı Kral Midas olmuştu Meral. Kadın Midas. Anın şokuyla gördüğü her şeye dokundu art arda. Masa, sandalyeler, bastığı parkeler, üzerindeki pardösü… Ancak pardösüyü çıkarmak zorunda kalmıştı, taşıyamayacak kadar ağırlaşmıştı şimdi. Altına dönüşmeyen tek şey teniydi.

Aklına bunları satmak geldi hemen. Çok zengin olabilirdi. Patronunun salak şikâyetlerini dinlemesine gerek yoktu. Dünyanın en zengin insanıydı şimdi. Yürüyen bir altın rezerviydi Meral. Bunun nasıl olduğunu tahmin edebiliyordu. Bulduğu gösterişsiz çakıl taşının gizemiydi kesinlikle. İyi ki durup almıştı o metal kutuyu. Hemen ellerine deri eldivenler geçirdi. Eldivenler altına dönüştü tabi. Olsundu, böyle daha gösterişliydi.

Bavulundaki eşyaları altın zemine döktü. İşe yarayacakları altına dönüştürüp satacaktı. Beklemeye vakti yoktu. Başına talih kuşu konmuştu. Gördükleri bir rüya da olabilirdi. Ancak rüya da olsa zenginliğin tadını çıkaracaktı. Dilini ısırdı tüm gücüyle, rüyadaki gibi değildi. Acı hissetti. Rüya değildi bu. Rüya olmamalıydı. Neyin rüyasını görecekti ki? Arzu edebileceği her şeye sahipti şu an.

Madeni paralarını ve arkası aynalı gümüş tarağını altına dönüştürdü. Şimdilik yeterliydi bunlar. Kuyumcu ikna olup satın alırsa büyütecekti işleri. 23 numaralı odanın altın kapısını açıp çıktı odadan.

* * *

– Buyurun efendim.

– Bu-Bunları satmak istiyorum.

– Nerden buldunuz bunları? Can! Oğlum kepenkleri indir! Kimse gelmesin dükkâna.

– Iııı an… Anneannemden kalma bunlar. Bizim soyumuz çok eskiye dayanır. Bir nevi aile yadigârı bu altın ayna. Ve tabi altın sikkeler. Osmanlı’dan kalma bunlar…

– Ben bir bakayım bunlara. İlk defa görüyorum böylesini. Affedersiniz Bayan, Timor küçük şehir. Buralı değilsiniz galiba?

– Hayır, bir iş için buradayım. Dediğim gibi İstanbulluyum. İstanbul yerlisi.

– Anladım hanımefendi. Can! Koş bir Türk Kahvesi getir hanımefendiye. Buyurun şuraya oturun bayan. Yorulmayın…

– Ah teşekkür ederim.

* * *

 Madeni paraları hayretle almıştı adamcağız. Ama satmıştı hepsini. Ve bir tomar para elindeydi şimdi. Yolda kim bilir kaç kez arkasına bakmıştı, biri takip ediyor mu diye kendisini. Osmanlı zamanı fes takan centilmenlerinki gibi kalkık bıyıkları vardı kuyumcunun. Ve bakışları da bakış değildi. Şükür ki olağanüstü bir şey görmemişti. Neyse!

Şimdi paralarına ve yeteneğine bakmalıydı. Daha neler yapabilirdi? Bavulundaki eşyaları karıştırırken gene midesinin gurultusunu duydu. Bir şeyler yemeliydi kesinlikle. Ahizeli telefondan aşağıyı aradı ve kendisine yiyecek bir şeyler getirmelerini istedi. Tabi pansiyonlara özgü bir şey değildi bu. Ancak üzerine bahşiş vereceğini söyleyince kabul etmişti zayıf çocuk. Meral altına çevirdiği sandalyeye oturdu. Bundan sonra neler yapabileceğini düşünmeye başladı.

Hayallere dalmışken Meral, kapının ve resepsiyondaki çocuğun çatallaşmış sesi geldi. Hışımla kalkıp kapıya koştu. Üstünü başını düzeltti. Çocuğun odanın içini görmemesi gerekirdi. Elini odanın dışına uzatıp iskenderi aldı. Çocuğa da bir yüzlük banknot verdi. Çocuğun hayret bakışlarını göremeden kapadı kapıyı. Kaparken de “Teşekkürler.” dedi, “Bok ye.” der gibi. Ancak iyice şüphelenmişti çocuk. Kapının daha önce altın olup olmadığını hatırlamıyordu. Pek de üçüncü kata gelmezdi ya.

Aceleyle açtı poşeti Meral. En son Kastamonu çıkışında bir benzinlik istasyonunun marketinde bir şeyler atıştırmıştı. İskenderin o leziz et kokusuyla kendinden geçti Meral. Altın masaya koyup tabağı, salata ve ayrana dokunmadan yemeye başladı yemeği. Ancak ilk lokmayı ısırmasıyla dişinin acı bir sızıyla titremesi bir oldu. Refleksle tükürürken ağzından altın et döküldü. Ve tabi lanet mırıldanmaları. Yemek yiyemiyordu. Yemek ağzına değer değmez altına dönüşüyordu. Ne yapacaktı şimdi? Derin bir korku aldı benliğini. Yemek yiyemezse açlıktan ölürdü. Ve dişleri altın yiyecek kadar güçlü değillerdi!

 Masaya bıkkınlıkla çökmüş düşünürken Meral, az önce art arda deneme için dokunup altına dönüştürdüğü gece ışığı, telefonu ve komodinin eski hallerine döndüklerini fark etti. Eskisi gibi sıradan eşyalara dönüşmüş, parlaklıklarından eser kalmamıştı. Üst üste ikinci darbeyi yemişti Meral. Altına dönüştürdüğü eşyalar sonsuza dek altın olarak kalmıyordu!

A-Ama ilk altına dönüştürdüğü kapı ve yataktı. Onlar neden hâlâ eski hallerine dönüşmemişti? Çıldıracaktı şimdi. Kafasında bir sürü soru işareti dolanıyordu. N-neden eski hallerine dönüyorlardı ki? Bu şekilde zengin olamazdı. Aklına bu gelince üçüncü bir darbe daha aldı. Altın sattığı kişiler ondan paralarını geri isteyebilirdi. İlk kuyumcudan sonra mahalledeki tüm kuyumcu ve dövizcilere uğramıştı. Hepsine altından bir şeyler satmıştı, anın coşkusuyla. Keşke daha temkinli davransaydı. Şimdi kuyumcular paralarını geri isteyebilirdi? Her an burada olabilirlerdi. Timor küçük bir şehir ve küçük olaylar hemen efsaneye dönüşebilirdi. Ne yapacaktı şimdi! Çaresiz durumdaydı. Ne zengin olabiliyor ne de karnını doyurabiliyordu.

Tık tık tık tık

Kapıyı açın hanımefendi

Kapıyı açsana be kadın.

Bam bam bam

Güm güm güm

Hey kime diyorum!

Lanet olsun, ne çabuk geldiler… Bu kadar hızlı eski hallerine döneceklerini tahmin edememişti Meral. Gözü kapıda, nasıl kaçacağını düşünürken yatak ve kapı da eski hallerine döndü. Şimdi anlamıştı durumu!

 Eşyalar kapladıkları hacim oranında altın olarak kalıyorlardı. Yatak diğerlerine göre daha büyük olduğu için eski haline gelmesi uzun sürmüştü. Bu daha da kötü bir haberdi! Öğrendiği dördüncü kötü haberdi bu…

Aç kapıyı dolandırıcı

BAM BAM BAM!!

Odadan çıkamazdı şimdi. Hışımla pencereden dışarı baktı. Üçüncü kattaydı. Buradan atlayamazdı da…

DAN! DAN! DAN!

Bak kapıyı kıracağız seni kaltak!

İçeri gireceklerdi şimdi. Meral düşün, bir şeyler yapmalısın, düşün düşün düşün…

 * * *

Sayfaların geri kalanı genç kadının kanıyla kaplanmıştı. Okunamıyordu geride yazdıkları. Ancak ondan sonra neler olduğu gözler önündeydi. Gazeteci Yusuf bu olağanüstü olay ve ardından gelen cinayetle iyice şaşırdı. Bu kadın bir çakıl taşı sayesinde her şeyi altına dönüştürme yeteneğine kavuşmuş olamazdı. Bu imkânsız bir şeydi. An-Ancak altından parkeleri kim açıklayacaktı? Onlar hâlâ som altın sarısıydı ve tabi üzerlerine bulaşmış kızıl kan…

Mırıldandı Gazeteci Yusuf: Anlıyorum, tehlikede olan hayat değil, ahlak.

* * *

Gazeteci Yusuf uykusundan uyandı. Oda 2000’lere göre düzenlenmemişti ve parkeler altın değildi.

Tanzer Buluş

Fantastik, bilim kurgu, polisiye ve özellikle korku-gerilim türünde yazıyorum. Mardin’de doğdum, büyüdüm. Mardin Fen Lisesinde okuyorum. Okulumuzun edebiyat dergisi Sütlü Kahve’de daha önce birçok öyküm yayımlandı.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhaba Tanzer,

    Güzel düşünülmüş ve zekice olduğu kadar fantastik ve eğlenceli maceralar olarak da keyifli bir seri. Alt metni de beğendim. Altının ne olduğu sorgulaması son derece başarılıydı mesela. Ya da rüya görmediğine inanan Bahar’ın parayla zaten tüm rüyalarının gerçekleştiğine dair düşüncesi de güzel fikirlerdi.

    Dördüncü duvarı yıkmaya meyilli, biraz gösteriş seven ve post-modernist bir yolda gidiyor gibisin. Kuvvetle muhtemel zamanla biraz sadeleşeceksin ama tarzın bu minvalde dönecektir.

    Şu haliyle, okuyucuyla kurduğun zekice interaktif ilişki, olay örgüsünü biraz frenleyebiliyor. Ancak fantazya bu tarzı kaldırır ve mükemmelleştirilirse son derece de etkili olur.

    Keyif ve ümitle okudum.
    Eline sağlık.

  2. Buna yorum diyemem, değerli “tahliliniz” için çok teşekkür ederim. Dediğiniz gibi bir fantastik öyküde aklıma gelen her sınırı denemeye çalışıyorum. Umarım bir gün bahsettiğiniz olgunluğa erişirim. Tekrardan teşekkür ederim.

    İyi günler, iyi çalışmalar!

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar