Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Bir Baykuşun Yaşamı

“Tabii o sırada biz…”  

“Biz hepimiz işin içinde bir kadın olduğunu düşündük. “ diye mırıldandı.  

“Sorun genellikle ya bir kadındır ya da para, öyle değil mi?”

The Mysterious Mr. Quin – Agatha Chrstie

Gene bu aptal kızlar… Sadece kütüphanede değil başka birçok yerde bunlarla başa çıkmak zorunda kalmıştı. Ve gene bu durumlardan biriyle karşı karşıyaydı. Kütüphanede böyle konuşmaları olağanüstü saçmaydı. Oysaki üç metre sonra koridordaydın. Oradan bir sirk çalışanı gibi istediğin kadar bağırabilir, birbirinden saçma hareketler yapabilir ve arzu ettiğin çocuğun dikkatini çekmek için istediğin her şeyi yapabilirdin. Kol saatine baktı, öğle arasının bitmesine 13 dakika 56 saniye vardı.

13.55

13.54

13.53

Masasında sadece biyoloji kitapları ve pek önemli ajandası duruyordu. Ajandasını açtı ve programını inceledi. Bu öğle arası gonozomal kalıtımı bitirmesi gerekti. Testinde bitirmesi gereken on iki test sorusu kalmıştı, her soruyu 55 saniyeye yakın bir sürede bitirdiğini hesaba katarsak şu aptal kızlara ayıracak 2 dakika 52 saniyesi vardı.

2.51

Sırasını çekti. Ayağa kalktı. Kulaklığı hâlâ kulağındaydı. Gibsy Kings-Djobi,Djoba’sı ona tempo tutuyordu. Sesini biraz kıstı.

2.50

Onlara doğru yürümeye başladı. Pencereye yakın ışık gören bir masada oturmuştu. Hedef(!) kitaplığın ve sorumsuz kitaplık nöbetçi öğrencisinin olduğu yerdeydi. Konuşan kızlardan Sevgi, Çağrı’nın onlara doğru geldiğini fark etti. Çağrı’yı hoş buluyordu aslında, yanındaki tüm arkadaşları gibi. Zaten kendisi de kütüphanede ne arardı. Ders çalışmaya pek de ihtiyacı yoktu. Babası daha iki hafta önce matematik hocasına durumu anlatmıştı. O günü hatırladı ve gülümsedi. Babası kızının omzuna elini koymuş, çelimsiz, gözlüklü ve içindeki kolayı içtikten sonra sıkarak içten bükülmüş bir coca cola kutusunu andıran matematik hocasına:

– Hocam, ailecek Sevgi’nin geleceğini konuştuk: Sevgi’nin Yeditepe Üniversitesi Ekonomi bölümünü okuyup şirketimde mali gelir ve giderleriyle ilgilenmesi hususunda karara vardık. Babası şirket toplantılarına alışık bir tonda konuşuyordu. Sanki karşısında kızının öğretmeni değil her yıl şirketin yıllık büyümesini ve daha bunun gibi bize sıkıcı gelecek birçok ayrıntıyı denetleyen bir müfettiş vardı. Bu kız ne olursa olsun Yeditepe’ye gidecek. Ya -ondan istediğimiz gibi -çok çalışıp puanıyla ya da -eğer kazanamazsa- özel olarak…

Sevgi ailenin bütçesini biliyor ve her türlü Yeditepe’ye gidebileceğini biliyordu. Madem her türlü Yeditepe’ye gidecek neden lise hayatını ders çalışarak çöpe atsındı ki. Onun yerine liseyi daha birçok arkadaşı gibi unutulmaz(!) dostluklar ve anılar biriktirerek eğlenceli bir şekilde geçirebilirdi. Bunu kendine bir hak olarak görüyordu. Sonuçta üniversiteden sonra sıkıcı iş hayatına atılacak ve kendinden üst makamlarda olan dayanılmaz insanların pis kokusunu çekecekti. Aslında pis ağız kokusunu çekeceği kişi babasıydı. Ve işte bundan dolayı daha dayanılmaz bir hale getiriyordu durumu.

Bunları düşünürken gözü Çağrı’dan heyecanlı bir şekilde dünü anlatan Defne’ye kaydı. Defne oldu olası sevecen, başına gelen en sıkıcı ve tekdüze olayı bile heyecanla anlatabilen bir kızdı. Babası da iyi bir avukattı ve kendisi de babası gibi bir avukat veya iyi bir şirkette “storyteller” olmak istiyordu. Defne’nin terimiyle geleceğin mesleğiydi. Şimdiden okulda münazara kulübündeydi ve 17 yaşın verdiği her şeyi yapabilme hırsıyla doluydu.

– Aykut’un atışlarını gördünüz mü? 5 yaşındaki kardeşim bile en az üç kuka devirebilir.

– Ela, sporcu olduğun için bunu rahatlıkla söyleyebilirsin ama herkes atletik olacak diye bir şey yok.

– Ne olursa olsun Aykut’un kilo vermesi hakkında hemfikiriz bence

-Buse, Aykut’a olan hislerini ikimiz de biliyoruz. Senin en yakın arkadaşlarınız sonuçta. Hiçbir şeyden haberimiz yokmuş gibi yapma…

Ondan sonra kızlara özgü yapmacık heyecan ve gülüşlerle “best friends!” diye bağırıp birbirlerine sarıldılar. Bütün kütüphanenin onlara baktığını düşünerek birbirlerinden ayrılırken yüzlerinde yaramazlık yapmış muzip bir çocuğun gülüşü vardı. Birbirlerinden ayrıldıktan hemen sonra karşılarında alaycı gülümsemesiyle Çağrı’yı buldular. Ve gene kendine has bir diplomatı andıran düzgün ancak içindeki ukalalığı gizleyemeyen konuşmasına başladı. Ne kadar katlanılmaz gözükse de Çağrı’da adeta bir şeytan tüyü vardı.

– Ah evet, best friends… Siz bir müzik grubu mu kursanız acaba? Şehirdeki tüm pencereleri, bardakları vs. sesinizle çatlatmak için.

Gür sesiyle tüm kütüphane onlara bakıyordu. Ama Çağrı’nın pek umurunda değil gibiydi. Alaycı sesiyle devam etti.

– Ya da Sevgi, opera sanatçısı olmaya ne dersin?

– Nedenmiş o? O ukala kulağını patlatmak için mi?

Sevgi bunları söylerken kendisi de, kendisine pek inanmadı. Böyle tartışmalarda genelde Defne ve Ela konuşurlardı. Hele karşısında Çağrı olunca yelkenleri tamamen koyveriyordu. Ama bu kez çıkmıştı işte ağzından bir kere ve içten içe kendiyle gurur duyuyordu. Tabii bu içindeki gurur Çağrı’nın onun söylediğini duymamış gibi davranıp yüzünü Defne’ye dönmesiyle sona erdi:

– Tabii, bütün okul ya da hayır daha tüm okula söylemediniz, bu kütüphanedeki 13 kişi de sizin ne kadar iyi(!) dost olduğunuzu biliyor. Olmadı ya Cuma günkü törende o lanet mikrofonu “Bay Elle Tecavüz”den alıp tüm okula best friends olduğunuzu gösterebilirsiniz. Nasıl olur acaba?

Bu son söylediğine Buse ve Ela gülmeden edemedi. Bu okulda okuyan her öğrenci buna zaten gülerdi. Bay Elle Tecavüz’e yani okul müdür başyardımcısı Semih Hoca’ya takılan lakaba. Tabii her okulda idareciler sevilmez ve onlara birer lakap takılır ama Semih Hoca’nın ki pedofik bir lakaptı. Okuldaki birçok kız öğrenci Semih Hoca’nın onların bir yerlerini türlü bahanelerle ellediğine dair hikâyeler anlatıyordu. Bu söylentiler arasında doğruya yakın olanlar varken saçmaya varan da bir sürü vardı. Adı çıktıktan sonra en küçük bir olaya bile alay konusu oluyordu. Tabii bu küçük şakadan sonra Çağrı ve kızlar arasındaki tartışma sürüp gitti. Bu sırada Sevgi, tartışmadan uzak kalmış bir şekilde gerçekten kütüphanede 13 kişinin olup olmadığını sayıyordu. Bu Çağrı çok dikkatli bir çocuktu. Ama rahatsız derecede dikkatli biri. Zaten bundan sonra söylediğiyle Sevgi bu düşüncesinde ne kadar haklı olduğunu bir kez daha anladı:

– Tabii Ela, senin bu değerlendirmeni(!) lavaboda işimi görürken düşüneceğim. Ama bundan sonraki voleybol antrenmanına gitmem için çözmem gereken 12 soru var. Size ayırdığım zamanın bitmesine 27 saniye kaldı ve bu süre daha da artarsa voleybol turnuvasında smaçları benim yerime sizin atmanızı isteyeceğim.

Ela konuşur gibi oldu ama Çağrı sözünü kesti.

26 saniye!

25

(…)

dedi ve bu tempoyla sırasına döndü.

Tanzer Buluş

Fantastik, bilim kurgu, polisiye ve özellikle korku-gerilim türünde yazıyorum. Mardin’de doğdum, büyüdüm. Mardin Fen Lisesinde okuyorum. Okulumuzun edebiyat dergisi Sütlü Kahve’de daha önce birçok öyküm yayımlandı.