Öykü

30 Akşam Yemeği

“Orada bir çiftlik vardı. Toprağına umut tohumları ekerlerdi. Aydınlıktı. Güller yetişirdi. Üzüm bağları vardı. Sonra üzümler kafa karıştırdı, gülü soldurdu. Hava karardı…”

Böyle durumlarda not almak gerekiyor. Gevrek kafalı bir adam aynı anda hem abisinden az önce yediği dayağı saklamaya çalışan hem de Fransız bir kazanovanın yüz ifadesine sahip olabiliyorsa not almalı. İki gündür yediği tek öğün güzel de olsa kötü de olsa gerekliydi. Bi’ kere baktığıma bir daha bakmam diyebilecek durumda değildi yani. Etrafını saran ıssızlıktan bile mana çıkarabilirsin yeterince kafan çalışırsa, aksi takdirde bütün gün yapacağın isyan bayrağını çekip depresyon denizine yelken açmak olur.

“İsyan bayrağını çekip depresyon denizine yelken açmak…”

“Vauvv,” tam da bazılarının çok beğeneceği tarzda bir ifade oldu. Yine de ne olursa olsun yola koyulmuşken civardaki sahte güzelliklere aldanıp da haydutların tuzağına düşmemek gerekliydi. Evet kaybedecek şey çok. Biliyorsun şu an karnı tok, kafası çalışıyor. Bu iyi hali yani. Tekrar depresyona girer yarın, o zaman da kaybedecek hiçbir şeyi kalmaz işte, sen hiç merak etme yani…
Bak şimdiden keyfi kaçmış gibi duruyor. Eskisi gibi değil. Eskisi gibi dediysem birkaç dakika önceki halini kastediyorum yani. Farklı bir hali var şu an. Yine hüzünlü bakışlar almış kendisine. Ağzını açıp da tek kelime edesi yok. Hiçbir şeye hevesi veya inancı da kalmamış. Daha az önce çiftlikteki dağları delecek gibiydi oysaki. O zaman hareket halinde olmalı ve bir şeyler yapmalıydı. İyi de bu bir paradoks, böyle durumlarda yardıma ihtiyaç duyan kişiden bunu beklemektense, dış müdahale daha mantıklı duruyor. Artık bu konuyu da böylece çözmüş olmalısın. Ne de olsa bir başka gün bir başka hesap seni bekliyor. Artık ilk gün rehavetini üzerinden atmış olmalısın, şimdiden itibaren yapılacak tek şey bu duruma motive olup faydalarından yararlanmak. Sözler her zamanki gibi karman çorman geliyor olabilir kulağa ama bir amacı var elbette. Şimdi örneğin bir kalabalık tek bir amaç için toplanmışsa, bu kalabalıktaki bireylerin tek tek ele alındığında ne kadar kifayetsiz olduklarından bağımsız bir sonuç doğuracaktır. Yüz kifayetsiz toplandığında dahi etkileyici bir sonuç elde etme şansına sahipler. Tabii bu sonuç kimin avantajına olur bilemem ama bir şeyler değiştirecekleri malum. Kendi menfaatlerine bir değişiklik kifayetsizlikleriyle ters orantılı olur elbette. Doktor Fahrettin Bey ile birkaç kez bu konuyu görüşmüştük. Fahri bey doğal seleksiyon sonucu bazı türlerin yok olmasının kaçınılmaz bir son olduğunu ve yukarıda bahsedilen güruhun da türlerinin son örnekleri olduğunu dillendirdi. Sahip olduğu çiftlik de yeni yapılan yolun güzergahında olduğundan dolayı, tıpkı o güruh gibi tükenen bir türe has varoluş çırpınışları sergiliyordu. Fahri Bey’e teşekkür edip hepsinin yok olacağı gerçeğinin verdiği hazla ortamı terk ederken, “Kötüyüm ben kötüyüüüüüm, kötü müyüm ki acaba?” diye tüttürdüğü şarkının sonunda kaygısını dillendirmiş oldu.

Demem o ki tüm bu karmaşanın hizmet ettiği tek bir gerçek vardı o da bir vakit sonra hepsinin bir düzene girecek olmasıydı. Manik depresif ruh hallerinde gidip gelen kahramanımız, türü yok olmaya yüz tutmuş bu kuru kalabalığa da, çiftliğe de olan nefretini gizleyemez olmuştu. Her şeyin gelip de düğüm olacağı yer tam da burasıydı belki de. İşte ey seyirci, hani hep lineer bir mantık ve gönlüne göre bir son arıyorsun ya, al sana son. Seni dogmalarınla tatmine ulaştırdıktan sonra biz varoluşun asıl amacını, gizemlerini çözmeye koyulalım müsaadenle.

Ne acıdır ki sayısı belli bu 30 akşam yemeğinden birini atlamışsın. O zaman bugün, önceki gün ile birleştirerek beyanda bulunacaksın. Senin cezan bu olacak. Artık ortaya karışık ne varsa göm, bağlantısı olmayan günde bile bundan vazgeçmemiştin oysaki.

Neyse sanırım bu girizgah bir nebze olsun sorunu çözmüştür. Yola devam edebiliriz. Masaların sürekli değişiyor olması ya da dış dünyaya ilgini kaybediyor oluşun sana mevzu bulmakta engel değil, iç dünyan daha da renkli ve kocaman hatta kıyaslayacak olursan. Hep düşünür herkes, “Gelmeyen hiç mi gelmeyecek yoksa sadece gecikecek mi? Ölüm ile ayrılık arasındaki fark gibi biraz, dönmeyen ile geç kalan arasındaki fark.”

Ya da dönecekti de bir engel mi çıktı? Yemek siparişi değil bu sonuçta, öyle ya…

Kaldığımız yerden devam ediyoruz arkadaşlar, bir önceki konu çok daha fazla prim yaptırma potansiyeline sahip olsa dahi geçtik gitti. Yapacak bir şey yok. Yeni şeyler söylemeli bazen. Ama şöyle bir durum söz konusu ki bir insan hem parası olmadığından dem vurup hem de israf ediyorsa kendine bir çekidüzen vermesi gerekebilir. Neyin ne olduğunun çok da bir önemi yok. Sadece bazen dikkatli olmalı. Sonra bir de bakarsın ki gözleri mahmur, yere düşmüş mahcup bir şahısla karşılaştığında acabalara bile fırsat kalmadan kendini lig dışında bulursun. Hiç harekete bile geçmeden olay biter. Sırf sonucu belli olmayan bir maceraya atılmaktan kurtulmuş olmaktan memnuniyet duyarsan onu bilemem.

Çiftlikteki ağaçların kalitesini test etmek için cilalı olup olmadığına bakmaya gerek yok bir masayı incelerken. İki kere tıkla şöyle, kavun karpuz seçer gibi bulacaksın ne olduğunu elbette.

Bak dostum bu çiftlik benim mekânım ve kendimi hiç de sana bir şeyler ispatlama zorunluluğunda hissetmiyorum. İstediğimi, istediğim şekilde bağlarım veya bağlamam. Belki de tek amacım sana söylersem çok absürt bulacağın bir küçük anlamsızlıktır. Anlamsızlık anlamdır diye itiraz edeceksen bilemem. Tek söylemek istediğim bu sayfanın satırları diğerleri gibi ışıldayacak coşkuya veya kedere sahip olacak güçten yoksun. Sadece arka fonda sana eşlik eden hoş bir caz ya da klasik müzik gibi düşünürsen bir şeyler ifade edebilir. Yani kalkıp da galaksideki süper nova ya da bilumum cazip bilinmezlik ile yerdeki muzip kıvrımlar arasındaki bağlantıdan başka bir ara bahsederim sana. Tek mantık hikâyemizin adı hatırına yemek yemek olsun. Bak yemek ile başlamıştık, devam edelim. Sofraya novaları, kara delikleri, sönmüş yıldızları koydum. Sen de gelirken karanlık enerji, karanlık madde getir diyeceğim ama o iş seni aşar. Önce bin yıllık bir çınarın oyuğuna saklanıp da boyutlar aşmayı öğrenmen gerek. Belki tecrüben arttıkça o dediğimi de yapabilirsin. Çiftlikteki ağaç kovuğu senin burun kıvırıp es geçtiğin basit bir şeydi belki de. Ama bilenler bilir, tüm sırlar orada ifşa olur. Öyle ya, ağaç ondan dolayı saklanmak için iyi bir yer olmayacak belki. Neyse, işte öyle. Karnının gurultusuyla Satürn’ün uğultusu aynı şey sanmıyorsun herhalde? Nadiren de olsa soluksuz bildirim süreci kesintiye uğradığında bir şaşkınlık geçirmek doğaldır fakat bu ikisini birbirine karıştırmak hiç de değil. Bundan sonra bir şey daha eklenebilirdi ama vazgeçtim.

Buna da programda aksaklık oldu denmez, bu düpedüz programın formatını değiştirmek, onu başka bir şeye çevirmek. Yine de işi tamamlamak için devam ediyor işte. Maksat bir iki bir şey de olsa karalayıp, yapmadım dememek.

Hiç beklemiyordun onu çiftlikte bir daha görmeyi, görsen de bu kadar olumlu bir netice elde etmeyi. Ama sen hep kendine olumsuz, seni üzecek bir şeyler bulursun. Şimdi de en güzel şeyler bile bir sona sahip diye, ama o şeyin iradesiyle olsun ama farklı bir sebeple; bundan dolayı elde edilen o güzelliği nasıl korumanın derdine düştün değil mi? Bilirim ben seni, en ciddi konuyu umursamazken en saçma şeye takarsın kafayı. Bazen rafta bıraktığın çatalı yerine koyup koymadığını, bazen de atladığın günün hesabını nasıl vereceğini… Bir de bu var değil mi, bir icraatın başlangıcında istekli olup yarı yolda vazgeçmek, başladığın işi bitirsene. Yavaştan yolu yarıladığını söyleyebilirsin oysaki. Fakat unutma bu en bunalım halinde bu kadar istikrar gerektiren bir konuda kendini böylesine kısıtlaman doğru olmaz. Hem madem bir standardın olmayacaktı o zaman çok da çizgi içinde kalmaya çalışma. O engin hayal gücün için gerekli enerjiyi elde etme imkânın ketlemeye maruz kalmasaydı şimdi bunları düşünmezdin gerçi. Neyse, küp var ya hani, her yüzünü tek renkten ibaret yapmaya çalıştığın çiftlikteki küp. Onun gibi işte, hile hurdaya başvurmadan yapmak için çabaladığın sürece sana eşlik eden şeyi en iyi tanımlayacak kelime “yetenek” dostum. İşte ilhamın gelmesi de öyle bir yetenek. Yoksa sende doğuştan mevcut bir şeyler bu konuda, sonradan çalışmayla da olmaz bu iş. Ah bu beynin gizli çağrışımları yok mu, sahiden de inanılmaz bağlantılar kurabiliyor.

Böyle olunca da sana hiçbir şey kalmıyor yapman gereken. Evet tam böyle bir sırada yine gönlüne hoş gelen birine denk gelirsin ve beklentilerin yerlerde sürünür. Hani hep bir şeyin kalitelisini alıp da bir kez de ucuz olanını canın çektiğinde insanlar tarafından yadırganması gibi değildir bu. Beklentin dahilinde gerçekleşiyorsa çünkü, başkalarının ne düşündüğü mühim değildir zira. Bunda ise tek can sıkıcı olan insanların hep aynı şeye maruz kalmanın bir işkence sebebi olduğunu göz ardı ediyor olması. Oysa öyle ya, en güzel yemeği de sürekli yemek istemezsin, en pahalı elbiseyi de giyemezsin… En güzel kadın? Senin bileceğin iş artık…

Nasıl? Kelimeler kendilerince sürüklüyor bir yerlere bizleri değil mi? Kâh keyiflendirip kâh da can sıkıyor. Yani nasıl isterse öyle hareket ediyor. Peki bu durumda biz neciyiz? Kendi iradeleri varmışçasına hareket eden bu kelimelerin yanında biz neye yarıyoruz? Onları yöneten biz değilsek, burada ne yapıyoruz, varlığımızın amacı ne? Zihnimizden ne şekilde süzülüp döküldüğünü kestiremediğimiz bu sözleri asıl yönlendiren ne? Bilinç mi? Kimin, neyin bilinci? Biz ne oluyoruz bu durumda? Neyi temsilen bulunuyoruz burada? Kafa karıştırıcı ve esasen cevabını da kimsenin bilmediği şeyler. Kimse bunların cevabını bilmez, güven bana. Ama çok bilmiş gibi yapanlar vardır. Üzerlerinde eğreti duran bir çok bilmişlik ki kimin üzerinde öyle durmaz zaten o şey. Hele ki böyle konularda bazı şeyleri çözmüş bir edayla salınanlar gerçekten çekilmez. Eğer öyle olsaydı benimle aynı yerde aynı şeyleri yapıyor olmazlardı herhalde. Dublaj sanatçısını bakkaldan ekmek alırken tahayyül etmek gibi bir şey bu.

Bir ritüele döndürmek niyetindeysen bu durumu ve bu kadar coşkulu hissediyorsan, her sözü yarım bırakmaya hazırsın demektir. En güzellerini bile. Öyle yapmadın mı hep nitekim? Ama asıl arzuladığın artık bir an önce kasvetten çıkıp coşkulu bir müziğin atmosferine bürünmek. Çelişki de orada işte, buradaki mevzumuz tam da hayal gücünün baskı altına alındığı o noktada yapılabilecekleri, çiftliğin sınırlarının ötesine geçilebileceğini gösterebilmek. Her hikâyenin ayrı bir konusu var, bu hikâyeye de böylesi zor olanı düştü. Şapkadan sen çıktın okuyucu, bu hikâyedeki bunalım seninle paylaşılmak için var yani. Beğenmezsen kapı orada derdim ama kıyamıyorum. Şaka tabii ki, buraya kadar okuduğuna göre zaten beğenmişsin bir şekilde, olan olmuş. Ama devam et bak, sana sabrının sonunda hak ettiğin mükafatı veririm belki de.

Mekân değişikliği iyidir derler, söylemiş miydim bunu? Ne demiş olursam olayım hepsinden mühimi yaptığın işten zevk almak. İşini, meşguliyetini seviyorsan tat alabiliyorsun bu ömürden, her şey farklı görünmeye başlıyor gözüne. İnsanın kendine olan güveni bile artıyor. Ondan dolayı bir kerecik geldiğin bu çiftlikte her şeyi berbat edecek bir hayatı yaşayıp başkalarını mutlu etmektense kendinle ilgilen, kendi isteklerini yerine getir ve bunun bencillik olmadığını bil. Vefasızlık edip herkesi sil at demiyorum. Sonradan hem onları hem de seni mahvedecek bir hataya düşme diyorum. Onlar zaten senin mutluluğunla mutlu, istediğini yapmak demek onlara da yardıma koşmak demektir hem, bu seni mutlu edeceği için. Bir de başkalarını gerçekten de çok ciddiye almamalısın. Herkes insan bedeni içinde iken kim kimden ne kadar daha üstün olabilir ki?
Yalan söyledin, 30 akşam yemeği falan değil bu, eksik… Yine atladığın, yarım bıraktığın şeyler var. Pas geçtiğini sonrakiyle birleştiremiyorsun çünkü. Hepsi kendi içinde ayrı bir çiftliğe dönüşüyor. Ama buraya kadarmış, ben buraya kadar olan kısıtlamayı artık reddedip, bu baskıya baş kaldırıyorum. İlhamın önünde durabilecek bir güç var mıdır?

Eliyle orta boy Dünya gibi gezegenler yaptı. Hepsini yörüngeye yerleştirdi. Kafasındaki taçtan bir galaksinin önemli bir şahsı olduğu anlaşılıyordu. Onlara saat yapan zanaatkarın, çiftlik sahibi bir çiftçinin hassasiyetiyle yaklaşıyordu. Narin bir şekilde kirini pasını sildi her birinin. Misafirleri geldiğinde temiz görünmeleri güzel olurdu. Gerçi misafirler de pek bir kabaydı. Hele içlerinden birisi vardı ki attığı her adımda ortalığı toz dumana katıyordu. Laftan anladığı da yoktu üstelik. Şimdi bu sergide, bu çiftlikte yemek de vardı. Yemek için öyle bir yerde bulunmalılardı ki tüm gezegenleri rahatlıkla görebileydiler. Görebilsinlerdi… Sofrada bulunan konuklarına dedi ki:
“Teşriflerinizden memnunum ama hayat ışığınızı getirmemişsiniz yanınızda. Hiç misafirlik eli boş olur mu? Burası babanızın çiftliği mi? Bana olan saygınızı böyle mi ifade ediyorsunuz? Yıkılın karşımdan.” İşte ilham da böyle bir şeydi. O olmayınca varlığın yok hükmünde. Anlamadıysan dediğimi, şimdilik sana güle güle. Bir ömrümü sana bir şeyler anlatarak heba edemem sonuçta. Ya da dur biraz daha, hatta son yazdıklarımı sileyim bak. Ama o zaman yanlış bir şeyler yapmışım anlamı çıkar ki hiç işime gelmez. İster kibir de ister başka bir şey. İşime gelmez bu. Ben buna ilhamın orijinal, saf, işlenmemiş o vahşi haline, çiftliğin doğallığına el değmesin arzusu diyorum; sense kibir diyorsun. Vesselam…

Çiftliğin sivrisineklerinin seni yemesine izin verme. Ne de olsa hepsi pusuya yatmış düşmeni bekliyor. Çeşidi de mühim değil, her türlü sinek olabilir. Ama bu gibi durumların hakkını aramana engel olmasına da izin vermemelisin. En azından sen elinden geleni yapmalısın sonuca bakmaksızın.

Bir sarmalın içinde dolandıkça iyice dibe vuran bir adamdı. Dışarıya çıkmaya çalıştıkça iyice kendisini hapsetmişti sarmala. Mükemmel bir oranda dizayn edilmiş bu mimari yapı onun için cehennem olmuştu. Yılın belli bir gününde vuran ışık da olmasa karanlıklara boğulacaktı iyice. Böylelikle tam bin yıl yaşadı. Bin yılın son gününde, son yılın son ışığı da yüzüne vururken öldü. Bu adam içinde bulunduğu güzellikleri, çiftliğin coşkusunu fark etmeyerek kendisini mahvetmişti. Bundan dolayıdır ki sinek veya her ne türlü bela olursa olsun geri adım atmadan, korkmadan hedefine yönelik yaşayacaksın. Yönün hedefine doğru bakacak. Eğer o adam da öyle yapsaydı karanlıklar içinde kaybolmak yerine çıkış yolunu bularak serbest kalacak ve mükemmel yapıyı da doyasıya seyredebilecekti. Vaktimiz dar olmasa değindiğim her bir kısa hikâyeyi uzun uzadıya anlatırdım sana. Fakat artık biliyorsun, onlar zincirlere vurulmamış özgür hikâyelere kaldı… Bitmek bilmez bir anı beklediğin o sınırlı zaman dilimlerinde olacak gibi değil. Ama yine de vaktimiz olursa Disneyland’a, çiftliğin gizemli tarafına davet ederdim seni. Her bir masalın aslını, ayrıntılarıyla bilirdin o zaman. Hem de tabularına bağlı kalmaksızın. Hazırsan başka bir hikâyede bunu yapabilirim, ne dersin? Burada da kuralları çiğnedim aslında bazı zamanlar. Ondan dolayı şimdi desen ki bana burada anlat, hak veririm. Yine de sonraya bırakalım. Takatim yok onun için şimdilik.

Ve işte olan oldu, beklenmedik bir sürpriz gerçekleşti. Heveslenme, hikâyenin sonuna ya da neye bağlanacağına dair bir ipucu vermek niyetinde değilim. Bu sürpriz benimle ilgili. Hem zaten neden bir son bekliyorsun ki? Bu bir hikâye bile değil, şimdiye dek çoktan anlamış olmalıydın… İster uzun bir fikir yazısı de ister deli saçması. Ama hikâye olmadığı kesin. Çölde ya da çiftlikte bulunsaydın bu düşünce sistemini küçümsemeyecektin… İkisi de her şeyi kuruttukları gibi insanın hayallerini de kuruturlar dostum. Hem nasıl ki geçen sefer uzayda gerçekleşen ziyafeti veyahut sarmalda kaybolan adamın hikâyesini okurken keyfin yerindeydi, şimdi de buna katlanmalısın bence. Diğerleri gibi başta manasız bulup da sonradan hoş bir tat bırakacak bir şeye dönüşür hem bu da belki. Kendimi bu cendereye soktum madem, bir çöl ya da çiftlik hikâyesi anlatmak zorundayım o zaman. Halbuki hiç de aklımda böyle bir hikâye yoktu, sadece çöl ya da çiftlik yaşantısının doğası gereği her şeyi biraz kısır bıraktığını vurgulamak istemiştim. Çölde kendini arayan ve başladığı yerde bulan bir adam varmış gibi ilkokul çocuklarına anlatılacak seviyede bir hikâye ile de kafanı şişirmek, vaktini almak istemiyorum inan ki. Burada okuduğun her şey bitirip de başka şeylerle ilgilenmeye başladıktan, üzerinden belli bir süre geçtikten sonra anlam ifade edecek, kafaya dank ettirecek cinsten şeyler. Sana görünenin ötesini sunmaya çalışıyorum hep. Bilinç dışın şu an daha mutlu.

Ve onun da tepkileri hemen çıkmaz ortaya…

Bazen de değişiklik yaptığında kendini enteresan hissetme durumu vardır. O da yorumu zor bir durum. Ama bu zorlanışların sana getirisi olacaktır günün sonunda. Hem istemediğin bir şeye devam zorunluluğun hiçbir zaman yok. İşin en keyif verici yanı bu olmalı. Hatta her şeyi ilk kez tecrübe ediyor gibi yaşamak ne kadar da iyi olurdu. Hep o ilk heyecanı yaşayacaksın; hiçbir zaman duruma hakim olmanın rahatlığına kavuşamadan, her zaman öğrenci modunda olacaksın. Hep yeni şeyler öğrenen ve gelişen kişi olacaksın ki bu da elbette biraz stresli olmakla beraber sürekli gelişmenin sonuçlarından birisidir. Sonunda sen kazanan olursun elbette. İşte bu stres denen şey bu durumun en olumsuz yanıdır. Bir de maymun iştahlı olmak var tabii, en zoru da onu açıklaması. Sadece başkalarına değil, kendine de zor. En çok da kendine hatta. Maymun iştahlı olmanın bedeli daldan dala atlayarak her konuda yarım kalmak, hiçbir konuda uzmanlaşamamak… Benim bahsettiğim sürekli yeni şeyler öğrenme fikri bu değil aslında. Bu sürekli gelişim mantığına da tamamen ters zaten. Ben sürekli yeni şeyleri araştırıp öğrenerek gelişmekten, atıl kalmamaktan bahsediyorum. Her birini yarım bırakıp da bir diğerine geçmekten değil. Uzmanlaşmasan dahi hepsinin de ne olduğunu bilecek kadar öğrenmelisin en azından.

Derken her şey bir sessizliğe büründü, çiftliğe kasvet çöktü…

Sessizlik biraz daha devam etti. Bir müddet sonra yerini tekrar canlılığa bıraktığında çiftlikteki hayat kaldığı yerden hiçbir şey olmamışçasına devam ediyordu. Ne denebilirdi ki, hayat böyle bir şeydi işte. Fakat her şeye rağmen sona biraz daha yaklaştığını da hissediyordu. Az kalmıştı. Ha bugün ha yarın derken bu iş bitecekti.

Şimdi sana bir şey söyleyeceğim, geç bile kaldım. Dün söyleyecektim aslında. Hatta önceki gün. Yapamadım ama işte. Anlamanı bekledim çünkü. Böyle aniden nerede başladığı ve nereye gittiği belli olmayan bir yazının, ucu bucağı kestirilemeyen bir çiftliğin sonu da belirsiz olacaktı elbette. Bunu hikâyelerin, yazıların en zor kısımları sonlarıymış diye söylemiyorum. Unutma bu hikâye hep bahsettiğim gibi sınırlı bir şekilde başladı ve o sınırlara ulaşınca da tükendi. Sürekli o ana uygun düşen duygu dalgalanmalarıyla dolu bir sınırlılık içinde bitti. Ama bu hikâyenin bitmesi çok da büyük bir kayıp değil elbette. Bu sadece sonrası için, o kaybolmuş çiftliğe götüren bir yol haritası olacak. Kimlerle, hangi yollara beraber devam edileceğine dair… Bir şey daha var, bu hikâye asla iddialı bir şeyler olma peşinde değildi. Hatta öylesine iddiasızdı ki, ancak “boşlukları doldurma” vazifesi gördü. Görüyorsun ya o kadar da mütevazı…

Ve sonra herkese bir küçücük güle güle demekten başka bir şey kalmadı. Eğer bu okuduklarını çok saçma bulduysan haklısın aslında, bazen bana da öyle geliyor. Eğer enteresan, gizemli, saklı manalar barındıran bir şeye benzettiysen, sen de haklısın tabii. O da vardı hedeflerimin arasında.
Her neyse, öyle ya da böyle, sizlere veda etmiyorum. Belki sadece… Kısa bir ara…

“Çiftliğin toprağı tekinsizdi. Kan gülleri biterdi üzerinde. Sonsuz bir parıltı ve kırmızı bir ayrılık. Çiftlik, çılgınlığın ve kavuşamayışın tablosuydu. Ardını göremediğin bir hoş sada…”

Haluk Çevik

"Bu gidişle son nefesine dek akademik eğitimine devam edecek olan 84 doğumlu bir yüksek mühendis."

Öne Çıkan Yorumlar

  1. ebuka says:

    Haluk selamlar;

    Ben daha çok saklı manalar barındıran bir hikaye olarak ele aldım öyküyü, sinekler mesela :slightly_smiling_face:

    Öyküyü okurken nedense Albert Camus’un DÜŞÜŞ ü geldi aklıma. Öncelikle kalemine sağlık diyorum, yine kendine ait üslubunla güzel fakat kolay olmayan bir metin çıkarmışsın ortaya. Sakin kafayla okumakta fayda var. Tıpkı diğer öykülerin gibi :slightly_smiling_face:

    İyi bak kendine görüşmek üzere…

  2. Senaa says:

    Selamlar @Haluk_Cevik,

    Çok “sen” bir yazı olmuş bu. :upside_down_face: İçiçe geçmiş birbirinden farklı detaylarla süslü ve donanımlı. Merak uyandırdığı için gayet sürükleyici, son kısımda da belirttiğin üzere devamı da gelecek sanıyorum. Türkçe kullanımını zaten epey takdir ediyorum(şahsen takıntılı biri olarak :see_no_evil:).

    Oldukça beğendim, emeğine sağlık. :grin:

    Sevgiler,

    Sena

  3. Selam Haluk

    Evet… Bu bir öykü değil. Bir deneme, düşünce sistemi, tanımlama.
    Göndermeler belirgin, konu hem derin hem büyük. Metaforlar yerinde.

    Özetle, son derece nitelikli bir parça olmuş
    Ellerine sağlık :raising_hand_man:

  4. Merhaba @ebuka,

    Okuduğun ve güzel yorumun için çok teşekkür ederim. Sineklerle ilgili kısımda haklı olabilirsin. :slight_smile:
    Sen her öykümü böyle güçlü eserlere benzetirsen ben çok mutlu olurum. :slight_smile:
    Aslında bu metin sanırım 2 sene önce çok da iddialı olmadan yazılmıştı. DÜŞÜŞ adlı eseri ise bu yaz sesli olarak dinledim. Ama sen böyle yazınca benziyor mu diye pek meraklandım tabii. :slight_smile:

    Sonraki seçkilerde görüşmek üzere
    Sevgiler

  5. Merhaba @Senaa,

    Okuduğun ve güzel yorumun için çok teşekkür ederim. Yorumun yazmaya teşvik edici, umut verici.
    Türkçe kullanımımı beğenmene de çok sevindim. :slight_smile:

    Sonraki seçkilerde görüşmek üzere
    Sevgiler

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

1 cevap daha var.

Yorum Yapanlar