Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Tutunmalar

Kapalı kapıların ardından gelen fısıltıların çekiciliğine kapıldığımda oldukça küçüktüm. Sanki daha iyi duymamı sağlarmış gibi parmak ucuna kalkar, kulağımı kapıya yaslar, boğuk sesleri ayırt etmeye çalışırdım. Heyecanımı tüm hücrelerimde hissetsem de tedbiri elden bırakmaz, ağırlığımı ayaklarıma ve titreyen bacaklarıma verir, gücümü kendimden alırdım. Kapılara güven olmaz, sizi ele vermeleri tek bir gıcırtıya bakar. Anlayacağınız buradan daha çok hayat dersi çıkar. Geçiyorum.

Dediğim gibi kulak misafirliği eski bir alışkanlık bende. Diyeceksiniz ki insanların özeline giriyorsun… Evet, bundan hiç gocunmuyorum. İnsanların hayatına dokunmayı seviyorum. Yaşamak kabul etmelisiniz ki kolektif bir şey. Bu çoğulluğun içinde yolunda gitmeyen şeyler de olmuyor değil elbet. Birden fazla insan bir araya gelince ne çıkarsa o çıkıyor ortaya; kavga, gürültü ve kaos. Fazla bir anlam yüklememek gerek.

O gün kapının ardında duyduğum sesler gösteriyordu ki kalabalık toplanmıştı. Yıllardır görmediğimiz, sadece yaşadığını bildiğimiz, babamın arkasından atıp tuttuğu, yüzleri anılarımdan bile silinmeye yüz tutmuş siluet akrabalar…

Bir şey duydum.

Yıllardır kapı dinleyen ben, bunun kadar net ve beni vurulmuşa döndüren az şeye tanık olmuşumdur. İnsanlık hali, dengemi kaybedip bana yıllarca sırdaşlık eden kapıya yaslandım ve o gıcırdadı. Ele verdi beni. Kaçmaya fırsatım oldu mu, hatırlamıyorum. Yere çöküp kalmıştım. Canım acıyordu. Kapının açıldı, odanın ışığının yaşaran gözlerimi kamaştırdı. Sonrası malum… Hesap sormalar, bağırıp kızmalar, yaptığımın yanlışlığını kabul etmem için beni zorlayan suçlayıcı bakışlar, kınamalar… En can alıcı kısmını sona sakladım. Babam bana okkalı bir tokat attı. Benim anılarımdaysa bitmek bilmeyen bir çınlama kaldı.

Kendime geldiğimde elimdeki koliyi dışarıdaki kamyonete taşıdığımı hatırlıyorum. Babam karşımda kamyonetin sahibi olan bir adamla konuşuyordu. Adam göz ucuyla kamyonete yüklenmiş eşyalara bakıp başını salladı, el sıkıştılar. Anneannemin yıllarca biriktirdiği, hayatına ortak ettiği her şey artık bir hurdacınındı. Tokadı yediğimde canım bu kadar yanmamıştı. Elimdeki koliyi yere attığım gibi koşmaya başladım, ardımda tüm anılarım…

Uzun bir elbiseymiş gibi sürüklüyordum geçmişimi ve o, bana herkese yaptığını yaptı. Ayağıma dolandı, düştüm. Dedem elindeki suyu bana uzattı ve “Can suyunu ver bakalım,” dedi. Heyecanlanmıştım. Bir şeyi toprağa gömme fikri beni ürkütüyordu ama ağaçların kökleri orada büyüyordu. Suyu döktüm.

Otobüsün camına başımı yaslıyorum. Bu yazı çiftlik evinde geçireceğim için mutluyum. Ancak içim huzursuz. Dedem hasta, okul yüzünden onunla eskisi kadar vakit geçiremiyoruz. Olsun, diyorum. Nasılsa daha çok zamanımız olacak. Telefonum çaldı, dedemle bir daha görüşme fırsatımız olmadı. O gün sol elimde bir iz çıktı. İster inanın ister inanmayın, ben yaşadım.

Bahçedeki çitleri boyadığımız bir gün vardı. Üzerime boya bulaşmış, nasıl olduysa kalp şeklinde bir leke olmuştu. O gün giydiğim şeyi çantamdan çıkardım, ters çevirip üstüme geçirdim. Bazen şans sizden yana oluyor. O kalp, göğsümün sağ tarafına sıcaklığını yaydı. Samimi bir kucaklaşma gibi. Solum felç geçirirken sağ tarafım mutluluktan ağlayacaktı.

Ben sesleri unutamam. Bir sesi bir kez duydum mu zihnimin derinlerinde yer eder. Tabi ki istisnalar var. Annemin ninnisini neredeyse hiç anımsamam, dedemin masallarını da hiç unutmam. Bana nicesini bıraktı.

Toz, toz ve toz… Tüm o eşyaların üzerinde biriken toz yığınlarını hatırlıyorum. Sanki anneannem dedem öldükten sonra kendisi de dahil olmak üzere her şeyi tozdan bir örtüyle örtmüş, inzivaya çekilmişti. Acı çekince öyle olur ya, bilirsiniz. Bazı şeyler zihninizde yer eder, unutamazsınız. Sadece üstünü örtersiniz. Öyle işte. Ben lekeli hırkamla üstünü örttüm her şeyin. Dayanağı olmayan bir sarmaşık sandım kendimi, korktuğum soğuk toprağın üzerine yayıldıkça yayıldım. Yüzümü güneşe çevirmeye korkar oldum. Ölülerime sığındım.

O gün, o kapının ardında ben bir şey duydum. Göçüp giden anneannemin ardından mirasçıları kendi büyüdükleri evi satmaya karar verirken ben o ev içimdeymişçesine yandım ve kül oldum.

Ben ilk defa bir inekten korktum.

Ben ilk defa bir çiçeğe dokundum.

Ben bir kez daha insanlara inandım.

Ve kendimi ayçiçeklerinin içinde buldum.

Kocaman kollar uzanıp beni kucakladığında olağanca gücümle zeytin ağacıma uzandım. Büyüktü, köklenmişti ve yaşıyordu. Ona verdiğim can suyu onu hayata bağladığı gibi beni bağlamadı. Üstümü örtmek istercesine hırkama sarıldım. Güneş, hırkamın kapatamadığı bir aralıktan gözlerimi kamaştırdı. Sıkkın yüzler, ayıplayan yüzler, cıkcıklayan yüzler, utanan ve mahcup yüzler gördüm. Arabanın arka koltuğundaydım, kapılar kilitli. Biliyorum, zorlayıp çıksam canımı yakacaklar ama zaten canım yanıyor. Babam biriyle el sıkışıyor. Ben o günden sonra kimsenin elini sıkmadım, alışverişten hoşlanmadım. “Geçmişe takıntılı” diye anlattı annem beni insanlara, sanki birileri ondan açıklama bekliyormuş gibi. “Kime ne,” demek istedim. Hayatıma müdahil olmasınlar istedim. Ben işte o an anladım, insan kendi hayatına sahip çıkamıyorken başkalarına dokunup da onları yüklenmeye kalkmamalı.