Öykü

Karlar Yağmaya Devam Ediyordu…

Şubat 26: Kaybolmuştu…

İnsanların kardan dolayı evlerine hapsolduğu bu şubat gününde, üzerine bir palto dahi almadan kaybolmuştu. Arkasında da bir not bırakmıştı: onu bulmaya gidiyorum, beni aramaya kalkmayın. Kimselere haber vermeyin.

Ev ahalisinin kimseye haber vermeye yüreği zaten yoktu, polise ulaşmayı düşünmemişlerdi bile, ama bulacaklardı bir şekilde, kendi aralarında halledeceklerdi. Kızın bıraktığı notu eve son birkaç haftadır sıkça uğramak zorunda olan, kaybolan kızın yani Esra’nın kuzeni suat bulmuştu odasında. Anne babası ölümlerden ölüm beğenirken, çocukları, Esra’nın ablası ve abisi, kuzeni ve amcaları, toplanıp ne yapılacağına karar verdiler. Esra’nın nereye gitmiş olabileceğine dair bütün bilgileri tartıştılar, ablası Esra’nın baş ucunda tuttuğu ve kaybolmadan önceki güne kadar herkesten hazine gibi sakındığı, ama çıkarken yanına almaya tenezzül etmediği günlüğünü getirdi. Her ne kadar konu Esra’yı bulmak olsa bile günlüğündekileri abisinin, amcalarının ve kuzeninin yanında okumaktan oldukça hoşnutsuzdu.

Tarihi kısmı karalanmış bir sayfa; bugün onu rüyamda gördüm, karlar içinde emin adımlarla yanıma geldi, o aydınlık yüzünü görmek uyandıktan sonra bile beni saatlerce mutlu etti, annem beni bugün güler yüzlü görünce sevindi. Düzeldiğimi sanıyor, annemce sorunluymuşum ama artık düzelmişim gibi baktı bana gün boyunca. Ama benim bir sorunum yok.

Başka bir sayfa; bugün rüyamda yine aynı yerde, karların içinde çıkageldi. Seni bulmak istiyorum dedim ona, ben hep yanındayım dedi, gerçekten bulmak istiyorum dedim, beni burada bulabilirsin dedi, ve elime nerede olduğunu gösteren bir yazı verdi, yazıya baktığımdaysa çoktan kaybolmuştu, uyandığım da adresi unutmamak için bulduğum ilk kağıda yazdım hemen.

Sonraki sayfa: gerçek olduğuna inanmak istiyordum, ailemin dediği gibi deli miydim? Yoksa başından beri haksızlar mıydı? Bu gece rüyamda onu gördüğümde,  hazırlıklarımı yapmaya başladığı en kısa vakitte yanına geleceğimi söyledim. Mutlu oldu; rüyamın sonlarına doğru yere eğilip, iki elimle yerden kar aldım, avucumun içinde iyice sıkıştırdım. Sabah kalktığımda elimde erimekte olan kar vardı. Biliyordum! Hepsi gerçekti!

Büyük ağabey kazım kalkıp Esra’nın odasına gitti, dolapları, masayı, yatağını karıştırdı, Esra’nın ablası peşinden gitti, abisinin değil de kendinin daha nazikçe, daha kırmadan etrafı arayabileceğini düşünerek. Abisi aynalı kapağın olduğu bölümü açtığında kıyafetlerin üstünde bir not parçası buldu, üzerinde kargacık burgacık kelimelerle konuşlandırılmış bir harita ve bir dağ resmi vardı veya bir tepe… Salona döndüğünde ahali merakla kağıtta ne yazdığını görmek istedi. Büyük ağabey çömeldi ve yere koydu, bir daire biçiminde oturmuş olanlar kafalarını öne doğru eğdiler, anlam vermeye çalıştılar.

Şubat 27: Esra hâlâ eve dönmemişti, ve ailenin son çare olmadıkça polise veya başkalarına söyleme niyeti yoktu. Bu sebeple birkaç ay öncesine kadar sık sık götürdükleri, evlerine yakın, bölgelerinde sıkça yardım istenilen hocaya gittiler.  Köhne bir mahallede, mermerleri ve dış cephesi yeni duran, muhtemelen yeni yapılmış bir bina da yaşıyordu bu hoca. Bu dönemde çok fazla “yalan hoca” varken bu adamı bulduklarına şükrediyorlardı.

Önceki hastasını uğurladıktan sonra Güldal ailesi’ni selamladı hoca.

“Buyurun gelin içeri.”

Anne Dudu, Esra’nın halası ve Suat içeri girdiler. Mahcup bir şekilde sandalyelere oturdular. Dudu ağzını açacaktı ki, hoca konuşmaya başladı.

Gergin bir ifadeyle konuşuyordu: “Niye geldiğiniz anlatmanıza gerek yok. Ben her şeyi biliyorum. Ve üzgünüm size yardım edemem.”

Hepsi şaşkınlık geçirdi,  bir anda sıcak bastı. Suat: biz bilmiyoruz ama hocam, niye geldiğimizi biz bilmiyoruz. Sadece bildiğimiz Esra’nın kayıp olduğu, kimin yanına niye gittiği, in mi cin mi tarafından olduğunu bilmiyoruz, buraya yardım edersiniz diye geldik ama görüyorum ki bizden daha çok korkmuş ve tedirgin durumdasınız.

Edemem yeğenim, çünkü bu iş sanıldığından çok daha karmaşık ve zor, daha önce böyle bir durumla karşılaşmamıştım, ve karşılaşmam diye de dua ediyordum. Ama sorularınıza cevap vermek elimden gelen en iyi şey! Öncelikle bunun yani Esra’yı çağıran varlığın sandığınız hiçbir şeye benzemediğini söylemem gerek. Kadim bir varlık, anadoludan geçen pek çok kavim ona pek çok isim takmış. Büyü yapmada usta olduğunu bilebiliyorum. Ve siz ona tanıdık bir isim olan Gulyabani diyorsunuz.

Sargılı eliyle kafasını kaşıyarak: “Yani eski Kemal Sunal filmlerinde olan ve küçükken uykumu zehir eden yaratığımı diyorsunuz? Saçma! Çok saçma!”

“Evet yeğenim.ama bu o bildiğin Gulyabani pek sayılmaz. Diyorlar ki belirli dönemlerde bu varlık kendine bir eş seçermiş, bu seçme işlemi biz insanlar için oldukça rastlantısal olurmuş. Bundan sonra seçtiği eşine elde edebilmek için türlü kurnazlıklar, büyüler yapar, aile ile arasını bozar, en sonunda kendi inine doğru çekermiş. Ve eşi ölünceye dek ondan ayrılamazmış.”

“Peki biz ne yapabiliriz?”

“Dediğim gibi, yapılabilecek bir şey yok. Tek yapabileceğiniz bolca dua etmek. “

“Biz…” dedi Suat. “Kızın nereye gittiğini biliyoruz. Silahlarımızı kuşansak gitsek, onu geri getiremez miyiz yani?”

“Eğer onu almaya giderseniz, onun ölümü de sizin yüzünüzden olacak, kanı da abisinin ellerine bulaşacak. “

“Bu ne demek?”

“Bunu ben söylemiyorum evlat, nasıl buraya geleceğinizi biliyorsam, bu sözleri de bana kendisi anlattı, ve uyardı gelmemeniz için. “

Ortam buz kesti, söyleyecek bir söz bulamadılar. Anne  o kadar afallamıştı ki tek kelime etmedi, abla çıkarken teşekkür etti. Suat da kapıyı vurdu çıktı.

Şubat 28: Güldal ailesinin babasına, uzaklardan il sınırına yakın bir yerden, haber geldi.  Babanın uzunca zaman tanıdığı olan bir adam, Esra’yı yolda montsuz bir halde görmüş, tam yardım etmeye çıkmış dışarı, yanına gidecekken ortadan kaybolduğunu fark etmiş.  Ardından emin olmak için akşamında Güldal ailesini aramış. Baba bu haberi alınca kısa çaplı bir inme geçirdi. Yakın akrabaların hepsi 28 şubat akşamı babaya destek olmak, ve son dedikoduları öğrenmek için oradaydı.

Akşamın geç saatlerinde akrabalar olayın belli kısımlarını öğrendikten sonra yapılabilecekleri tartıştılar.  Her kafadan bir ses çıkıyordu. Erkekler koltuklarda otururken, kadınlar arkada masanın etrafında erkeklerin konuştuklarını dinliyorlar, arada lafa karışıyorlardı, en çok kızın annesinin(Dudu’nun) sözü dinleniyordu.

Esra’nın küçük amcası Rıfkı konuşmaya devam etti:

“Ne bu ağabey? Kim yani bunu yapan? Biri büyü mü yapmış Esraya? Bu kızın bir belalısı falan mı vardı bilmediğimiz?”

“Benim bildiğim yok! Olsa benim haberim olurdu” diyerek yalan söyledi ablası, masanın kenarından.

“Peki nasıl olup da bu kızı buldu?”

Suat: “Tamamen rastlantısal , gittiğimiz hoca böyle demişti, seçen tarafından rastlantısal olmasa da, seçilen kişi tarafından tamamen rastlantısal.”

“Peki ne yapmak gerekli?” Rıfkı, abisine korkuyla bakıyordu.

“Bulacağız! Sabaha hazırlanın! Gidip kızımı bulacağız.”

“Kimlerle gidiyoruz amca?” Diyerek öne çıktı Suat.

Esra’nın abisi konuştu: “Sen gelme baba, annemle kalın siz. kız kardeşimi, kızınızı getiririz, için rahat olsun. Bugünkü olaydan sonra burada, annemin yanında olman daha iyi olur.”

İki amca da gelmek istedi.

Cumartesi sabahı henüz güneş doğmamışken ellerinde, Esra tarafından  yazılmış bir adres ve harita,akıllarında en son konuştukları ve hocanın dedikleriyle çıktılar yola.

“Ağabeyimin gelmemesi daha iyi oldu. Küçük çaplı kalp krizinden sonra, bir şey olursa bu yükü kaldıramaz herhalde.”

“Kaldıramaz tabi, kim kaldırabilir ki, bir şey olsa.”

Esra’nın abisi konuşmaları duydukça koltuğuna sindi, dinledikçe gerildi. Bu durumdan çıkar yollar düşündü.

Şehir dışına doğru yaklaştıkça, gördükleri her köyde, benzin istasyonun da ve bakkalda durmaya çalıştılar, bu karda kışta, montsuz gezen bir kızı sordular belki gören olmuştur diye.  Kimilerine cevapsız kaldı , kimileri yalan yanlış cevaplar verdi. Bulabildikleri en ufak ipucuna sarılarak yola devam ettiler.  Ön koltukta Esra’nın amcaları , iki kardeş, durumu farkında olmadan daha kötü yerlere getirdiler, bildikleri çoğu define ve karanlık hikayeleri anlatmaya başladılar, zaten kötü halde olan Esra’nın abisi, çareyi uyumakta buldu ve varacakları yere yaklaşana dek uyanmadı.

Rıfkı: “Bir keresinde hatırlıyorum da bir köyde çok büyük define avı başlamıştı, köyün yakınında kral mezarları olduğu da biliniyordu. Ama oralar çoktan yağmalanmış olduğu için, ahali köyün etrafını mayın tarlası haline getirmişti. Bir süre sonra köye başka yerden büyük defineciler, iş adamları gelmiş. Köylülerle hazine işine girişmişler. Bir gece çok büyük gömü bulunmuş, herkes heyecanlanmış, buldukları şeyin çok kadim olduğunu, bundan gelen parayla herkesin milyoner olacağı söylenmiş. Ama bu gömüyü yurt dışına çıkarmak öyle kolayda değilmiş, bu yüzden köydekiler iş adamları ve defineciler büyük Mevla da bir para toplamış, ve işadamlarına vermişler. Vermişler ki bu parayı onlar doğru yerlerde harcasın, gömüyü yurt dışına çıkarsın. Garanti olsun diye de defineyi vermemişler adamlara. Sonra haber beklemişler; bir hafta, iki hafta, bir ay derken ses soluk çıkmamış. aramışlar ulaşamamışlar. En sonunda köylüler bunu kendileri satmaya karar vermiş. Ama satacakları ilk adam bu hazinenin sahte olduğunu,  değil bin yıllık, iki yıllık bile olmadığını söylemiş. Yani güler misin, ağlar mısın! Bu işadamları bu açgözlü köylüleri fark edince, kendileri koymuşlar eşyaları toprağa, ararlarken güya şansa defineye rastlamışlar. Tabi en sonunda da parayı alıp ortadan kaybolmuşlar. Bana sorarsan bu dünya da insandan daha büyük şeytan, daha büyük kötülük yok. Bu işte sanki böyle gibi… Bir eksik parça var sanki. O  yüzden biraz rahatım.”

Suat onlarca kez tekrarlanan ve bir yere varmayan, ve muhtemelen yol boyu sürecek bu konuşmalardan sıkılıp uyumaya çalıştı arka koltukta. Ama içinde ki heyecan ve korku karışımı onu uykusundan etti, o da çantasına gizlice koyduğu Esra’nın günlüğünü çıkardı ve okumaya başladı.

Ocak 25: bıktım artık, ailemden giderek nefret etmeye başlıyorum, üzerime sanki deliymişim gibi gelmeye başladılar… size olan içimdeki azıcık sevgiyi kaybetmek üzeresiniz, yapay davranışlarını anlamıyorum sanıyorlar!

Bir de şu Suat denen domuz var, normalde selam vermeyen biriyken, artık hiç evimizden çıkmıyor, o lanet suratına yalandan gülümsemekten bıktım. Ondan kurtulmam lazım. Suat sayfaları atladı.

Şubat 10: Bu sabah Suat’ın karşısına çıktım. Onun dediği gibi yaptım aynen. Bana rüyamda mutfaktaki, tezgahın altındaki çekmeceden, kırmızı saplı bıçağı almamı söyledi. Onunla yaralamamı istedi. O istese tek lafıyla öldürürdüm Suat’ı, ama istemedi, sadece yaralamamı, korkutup kaçırmayı. Ama işe yaramadı. Onun yerine daha sık gelmeye başladı eve. Lanet olsun sana!

Suat sargılı eliyle sayfayı çevirdi, içinden onlarca kez küfür etti.

Sayfaları çevirdikçe, gözleri dalmaya, uyku bastırmaya başladı, arabada yanan kaloriferin sıcaklığı Suat’ı mayıştırdı, dayılarının konuştuğu sesler iyice uzaktan gelmeye başladı ve bir an olsun gözlerini kapadı, ve günler sürecek bir rüya alemine giriş yaptı.

Hiç görmediği güzellikte karlarlar kaplı bir orman gördü. Ormanın tepesinde içinde parıl parıl ışık yanan bir mağara. Mağaraya ulaşmaya çalıştı. Rüzgar esti, onu engellemeye çalıştı, yine de direndi.  Bir şey onu arkasından çekmeye çalıştı, o ileri gitmeyi denedi.  “Geri dön! Bura da ölümden başka bir şey bulamayacaksınız! Geri dön!” Suat geri düştü, karlar içerisinde yuvarlanmaya başladı, saatlerce düştü, toparlanamadı.  Yerden kalktığında üstündeki karı göremeyecek kadar karanlık olmuştu, gökyüzünde yeri aydınlatacak bir yıldız bile yoktu.  O ise karanlıkta saatlerce yürüdü, en sonunda yoruldu, ve karın üzerine kıvrıldı.

Bir el onu uyandırmaya çalıştı:

“Suat! Suat! Uyan artık!”

Suat terler içerisinde uyandı. Ne kadar süredir uyuyordu? Öğrendiğine göre en yakın yerleşim merkezinden sonra 3 saat daha yol gitmişlerdi. Vakit öğleyi çoktan geçmişti.

Yarım saat sonra haritada çizilene benzer bir dağın eteklerine yaklaştılar. Arabayı yolun kenarına bıraktılar, bagajdan lazım olabilecek erzakları aldılar, ve silahlarını kuşandılar.  Suat yürüdükçe, bu mekanı anımsamaya başladı, rüyasında gördüğüne çok benziyordu. Kimseye belli etmemeye çalıştı ama doğru yoldaydılar. Gittikçe gerilmeye başladı.

Büyük amca: ”Hava kararmadan bulmamız lazım. O yüzden mola vermeyeceğiz.” Kimsenin mola vermeye niyeti yoktu.

Açıklık bir alana geldiler, bu alan tamamı ile karla kaplıydı, ve sanki Esra’nın günlüklerinde  tasir ettiği yere de oldukça benziyordu. Suat kafasını kaldırdı, yukarı da, bir mağara açıklığı gördü. İçinden seyrek kara bir duman yükseliyordu.

“Orası!”

Suat’ın dediği yere baktılar, herkesin kalbi hızla atmaya başladı. Derin bir nefes alıp çıkmaya başladılar. Mağaranın girişine ilk varan büyük amca oldu. Girmek için diğerlerinin gelmesini bekledi.  Mağaranın içi dumanla kaplanmıştı. Daha önce hiç görmedikleri taşlardan oyulmuş semboller, hiç bilmedikleri anlamda yazılar. Mağaranın her yerine asılmış otlar. Küçük amca mağaranın dibine ışık tuttu, ve Esra’yı gördü, baygın halde yatıyordu orada. Hiçbir şeye tam bakamadılar. Esra baygınken birkaç şey mırıldandı, Esranın abisiyle küçük amcası sedyede onu taşırmış gibi Esra’yı koltuk altından ve bacaklarından tutup taşıdılar. Her yer karla kaplıydı ve taşımak ciddi anlamda zordu, Suat tüfeği eline almış etrafına bakınıyordu, onları korumak için büyük amcaları da en arkadan geliyordu. Hızlı hızlı aşağı inmeye çalıştılar. Sonra bir anda yok yerden tipi gelmeye başladı,  göz gözü görmez hal aldı. İlk önce arkadaki amcaları ortadan kayboldu, böyle olunca Suat ona seslendi durdu, ama cevap alamadı, büyük amcayı beklediler, geri geldikleri yere gitmek isteseler bile korkuyordu Suat. Döndükleri yolun kar izi de kaybolmaya başlayınca tipinin durmasını için bir süre beklediler. Amcaları da henüz dönmemişti. Dayanamayıp yürümeye başladılar, buldukları ağacın altına gölgelik gibi sığındılar. Esra debelenmeye başladı, uyandığını anlayınca yanı başına toplandılar.Kız uyanır uyanmaz doğruldu.

“Yavaş ol.” dedi ağabeyi. Esra cevap vermedi, hareketlendi,  o ise ayaklandı ve fırtınaya doğru gitmek istedi. dönmek istedi, abisi paltosunu çıkardı ve giydirmeye ve anlatmaya çalıştı; nasıl onu günlerce aradıklarını, ama Esra dinlemedi. O haliyle bile geri dönmeye çalıştı. Ağabeyi  ve Suat ise  tutmaya çalıştı, Esra onlardan kurtulmaya çalışırken yere düştü, beraberinde ikisi de düştü. Bir hışımla Suat’ın kafasına bir tekme attı. Ağabeyi  ise yerde kardeşini tutmaya çalışıyordu. Esra debelenirken ağabeyinin cebinden düşen bıçağı kaptı, tuttuğu gibi abisine savurdu, ağabeyi geri düştü. Bir silah sesi duyuldu yanı başlarından, küçük amcaları havaya doğru silahını tutuyordu, sonra silahı Esra’ya doğrulttu:

“Yeter lan!”

Kız umursamadı ve kaçmaya başladı, ağabeyi de peşinden, hepsi peşinden koştu, abisi arkasından atladı, ikisi beraber yuvarlandılar karların içine düştüler, ağabeyi  yüzüstü yatan kardeşini  kaldırmaya çalıştı, kız çığlık ise çığlık attı. Karlar kanla kaplanmıştı…

Elinde tuttuğu bıçak o karmaşada kaburgasına saplanmıştı. Oluk oluk kan akıyordu. Esra hıçkırmaya başladı. Suat’la küçük amca yetiştiklerinde dona kaldılar, Esra abisinin kollarında yatıyordu, Suat bıçağı çıkarmaya çalıştı ama başaramadı, kan durmuyordu.

Karlar yağmaya devam ediyordu…

Karlar Yağmaya Devam Ediyordu…” için 2 Yorum Var

  1. Gulyabaniye farklı bir bakış açısıydı. Gayet düzgün yazılmış bir öyküydü aynı zamanda. Beğendim.

  2. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili Selim

    Ortaokulda birbirimize korku hikayeleri anlatirdik. Yillar gecti ama okulun bahcesinden gorunen ve bahsetmekten usanmadigjmiz o iki katli ev hala gozumun onundedir. Senin oykun bana o zamanlarda korku, gerilim ve merak unsurlarina ne kadar ilgili oldugumu hatirlatti. Bu unsurlari kullanisindaki yetenegini selamliyorum.

    Ilave olarak, herhalde oykuyu yazdiktan sonra duzeltmeler icin vaktin olmadi. Zaman kaymalari, gramer ve cumle yapilari ile bazi ufak dokunuslari sanirim bahsetmeye gerek yok.

    Daha uzun zamanda ve tum ozenini verme imkaninin oldugu oykulerde gorusmek uzere.
    Eline ve dus gucune saglik
    Sevgiler
    Dipsiz

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!