Öykü

Karanlığın Dokunuşu

-Kısım 1-

Viktor gözlerini belli belirsiz açtığında ilk hissettiği şey pencereden bir kamçı gibi süzülüp derisini yalayan soğuktu. Kafasını kaldırıp nedeninin ne olduğuna baktığında açık pencereyi gördü. Uyumadan önce sıkı sıkıya kapatılmış olsa da kilitleri gevşemiş olmalıydı. Bin bir güçlükle yataktan doğrulduğunda esen rüzgarın etkisiyle savrulan perdelerin arasında karanlık bir siluet gördü. Önce hâlâ uykunun etkisiyle olduğunu düşünse de, siluet oldukça gerçekçi bir şekilde önündeydi. Ayakta duran bir adam gibiydi fakat titreştiğine yemin edebilirdi. Pencereden esen rüzgar artık sadece soğuğu değil ürpertiyi de beraberinde odaya getiriyordu. Bir an için nefesinin ciğerlerine uğrayamadan dışarıya tekrar çıktığını düşündü. Sanki biri göğsünü mengeneyle sıkmış gibiydi. Donakalmıştı, titreşen karanlık sanki sesten ve histen arınmışcasına usulca yaklaştı. Şimdi aralarında bir kol atımı mesafe vardı. Hâlâ hareket edemiyordu. Beyninin içinde buğulu bir ses yankılanıyor “Sakin ol ve acıyı kucakla. Bundan kaçamayacağını ikimiz de biliyoruz,diyordu.

Ses söylediklerini tekrar edip zirveye ulaştığında Karanlık siluet elini uzattı ve omzuna dokundu. Karanlıktan fırlayan kemikli ve soğuk parmaklar derisine ufak bir çizik attı. Atılan çizik boyutuna ters büyüklükte bir acıyı beraberinde getirdi. Acı, sanki omzundan bütün bedenini ele geçirmeye çalışıyordu. Karanlık el hâlâ omzundaydı, gözleri acıdan bulanıklaşmaya başladı ve birkaç saniye sonra gözleri kararıp başı öne düştü. Karanlık siluet adam bayıldığında elini omzundan çekti ve geldiği yere geri döndü.

Sabah güneşi gözlerine vurduğunda vücudu allak bullak hissediyordu. Gördüğü rüyanın etkisi gerçek hayata taşınmış gibiydi. Yataktan doğrulur doğrulmaz olduğunca hızla banyoya koştu ve teriyle yıkanmış kıyafetlerini çıkarmaya başladı. Gece olanların gerçekten rüyada olduğundan emin olmak istiyordu. Kenarları paslanmış aynaya baktığında dünyası bir anlığına durdu. Omzunda, yani rüyasındaki varlığın dokunduğu yerde bir yaranın etrafı kömürleşmiş gibiydi. El büyüklüğündeki kömürleşmeyi ve yarayı incelemeye başladı, yara dudaklarını birbirinden ayırdığı halde hiçbir şekilde acı hissetmiyordu. Biraz daha ayırıp hayati bir şey olup olmadığına baktı. Bir anlığına gözlerini aynadan kaçırmadan baktığında omzundaki yarada hareketlilik olduğunu gördü. İltihapların içinde kurtçuklar oynaşıyordu, iltihapla aynı renkte bulanık sarı kurtlar… Gözlerini kapattı ve kabus olmasını diledi, açtığında kurtçuklar ve akan iltihap gitmişti fakat kararmış derisi aynı yerde duruyordu.

Birkaç dakikadır hipnoz olmuş gibi aynaya bakıyordu. İçindeki ses başına gelenler konusunda onu karamsarlığa itiyordu. Vücudundaki yara cehennem ateşinde yanmış gibi simsiyahtı. Gece evine hatta odasına gelen şey Tanrı’nın cennetinden sürgün ettiği varlıklardan biri olmalıydı. Bir Şeytan olmalıydı… Sahip olduğu en önemli şey, ruhu elinden alınmak isteniyordu.

Uzunca bir süre odada kaldıktan sonra sakinleşmeye ve durumu kabullenmeye başladı. Fikirler kafasına çağlayandan döküler sular gibi akın ediyordu. Bir çözümü olmalı... doktorlar bir çare bulabilir veya papazlardan biri. Her kim olursa olsun bana yardım edecek birisi olmalı, diye düşündü.

Şehirde başka hastalıklar da olduğu bir gerçekti fakat bu hiçbirine benzemiyordu. Pelaga… Halk arasında söylenen adıyla Kara Ölüm. Yalnızca Tanrı’nın yolundan sapmış şeytanlar  ve onların hizmetkarları büyücülerin olduğu yerlerde görüldüğü söylenirdi. Yakalanan kişiye ölümün elinin değmiş olurdu ve kişi kararıp tomurcuklar saçardı…

Filozoflar ve cerrahlar kafa kafaya verip Şehir ve köylere bildirgeler yollayarak kara ölümün tedavisinin henüz bulunmadığını ve yakalananları tecrit etmek gerektiği konusunda ısrar ediyorlardı. Fakat şehir meydanında katıldığı vaazlardan birinde rahip bunun Tanrı’nın günahkarları cezalandırmak için yolladığı bir lanet olduğunu söylemişti. Bu konu üzerinde düşünürler ile din adamları arasındaki tek ortak nokta Kara Ölümün elinin değdiği kişinin sürülmesiydi. Bu yüzden dikkatli olmalıydı, kimsesiz bir yerde acılar içinde ölmek istemiyordu.

Omzunu tekrar açıp yaraya baktı. Gözle görülür bir ilerleme yoktu. O sırada aklına bir fikir geldi. Dairesinin ardiye olarak kullandığı odasına koştu. Eve taşınırken duvarları boyadığı kireçten bir parmak alıp yaranın hatlarına sürdü. Böylece yaranın ilerleyip ilerlemediğini ölçebilecekti.

Birkaç saat sonra güneş gökte tepeye ulaştığında üzerine gündelik giyip yayılma ihtimaline karşı boynuna bir çaput bağladı. Şehir meydanında yeni haberler olup olmadığına bakacak ve tavernaya inip kendisine yardım edecek bir cerrah arayacaktı. Paraya düşkün bir cerrah bulursa varını yoğunu satıp, gerekirse yaşlı ev sahibini soyup bu parayı bulacaktı.

Şehirde hayat her zamanki gibi karmaşa doluydu. Şehir meydanında dükkanlarda insanlar iyi veya kötü ürünlerini satmaya çalışıyor, yetim ve öksüzlerden oluşan hırsız çocuklara mallarını kaptırmamak için pür dikkat kesiliyorlardı. İnsanlar tüm parasızlıklarına rağmen tüm dükkanlarda pazarlığa girişiyordu. Başka bir köşede ise kendisi gibi genç bir mektepli cahil bir grubun önünde nutuk atıyordu. İşte tüm bunları gördüğünde omzundaki yara ona hayatın ne kadar anlamsız ve karmaşa dolu olduğunu fısıldıyordu. Kafasını iki yana silkeledi ve yoluna devam etti. Birkaç serseriyle konuşup yeni bir şeyler olup olmadığını sordu fakat her zamanki gibiydi. Yalnızca dün gece gittikleri fahişelerden ve devriyelerin ne kadar sıklaştıklarından bahsediyorlardı. Artan kanunsuzluklar yüzünden devriyeler her zamankinden daha sıkıydı. Hastalıklar ve yoksulluk iyiden iyiye yaygınlaşmaya başlamıştı. İnsanlar bakımsızlıktan hasta olup ölüyorlardı. Tedavi masraflarını karşılayabilecek ve iyi bakım alabilecek kadar şanslı ve zengin olanlar ise şehrin öbür yakasında güvenli sokaklarda oturuyorlardı.

Birkaç dakika daha etrafta neler olup bittiğine baktıktan sonra Değirmen isimli iki katlı ahşaptan tavernanın kapısından içeri girdi. Tavernanın içerisi günün öğle vakti olmasına rağmen geceymiş gibi hissettiriyordu. İçeride cılız gaz lambalarının yaydığı ışık çoktan duman tarafından gölgelenmişti. Öğle saati olduğundan içeride Tavernanın çalışanları, ayyaşlar ve aylaklar vardı. Çalışanlar ve hiçbir işe yaramayan ayyaşlar bir kenarda dursun, aradığı şey tam da Aylakların bileceği cinstendi.

Tavernacıya selam verdi ve tepesine dikildi.

“İyi günler. Bana yardımcı olabilecek birini arıyorum.”

Tavernacı etli elinde bir yüzük kadar ufak duran tahta kupayı tezgaha bıraktı

“Fahişe arıyorsan yanlış yerdesin evlat.” dedikten sonra tekrar kupayı kapıp arkasındaki rafa doğru döndü.

“Aslına bakarsan bir doktor veya cerrah arıyorum. Bana yardım eder misin?”

Tavernacı elini uzattığı rafta birkaç saniye anlamsızca gezdirdikten sonra yüzünü Viktor’a döndü ve eğildi.

“Burası sana cerrahların uğrayacağı bir yer gibi mi gözüküyor?”

“Cerrahlar uğramayabilir, ama eminim onlarla iş yapanlardan birileri dostundur. Bana o adamı bulursan sana ödeme yaparım. Söz veriyorum.”

Tavernacı bu cümlenin sonunu dinlediğinde kahkaha patlattı. Etraftaki gözler bir anlığına ikisine döndü ve sonra işlerine bakmaya devam ettiler.

“Söz veriyorsun yani? Evlat, gösterdiğim yere otur.” Büyükçe bir sosis büyüklüğündeki parmağıyla tavernanın en köşe yerindeki masayı gösterdi. Sonra Viktor’un kulağının dibine kadar eğildi “Tedarikli gelmiş olsan iyi edersin. Paramı ödemezsen buradan çıkabileceğini sanma.”

Masaya oturdu ve adamını beklemeye başladı. Sipariş ettiği bira masaya geldikten birkaç dakika sonra Tavernanın kapısı açıldı. İçeri uzun boylu ve hayli zayıf biçimde bir adam girdi. Üzerindeki takımı temiz görünüyordu, başındaki uzun şapkanın altındaki yüzü epey solgundu. Bu duruşuyla canlı bir hortlağı andırıyordu. Tezgahın ardına doğru ilerleyip gözden kayboldu. Bir dakika sonra ise Viktor’un yanı başındaki sandalyeye oturmuştu

“Kendimi tanıtmama izin verin. Ben Doktor Clerval, tahmin ettiğimden oldukça genç görünüyorsunuz.”

Birkaç dakikalık konuşmadan sonra Tavernanın arka kısmına doğru geçtiler. Doktor Clerval kibarca Viktor’dan üzerini çıkarmasını söyledi. Viktor içliğinin de bağcıklarını çözüp çıkardığında omzundaki yaranın kireçle çizdiği sınırları çoktan aştığını gördü. Henüz birkaç saat olmasına rağmen çok hızlı ilerliyordu. Kafasını kaldırıp doktora baktı. Clerval’ın sağ elinde eldiven varken diğerini giymekten vazgeçmişti bile.

“Viktor, sana dürüst olmam gerek. Bu gördüğüm şey benim yeteneklerimin üzerinde bir konu.” Birkaç adım uzakta durmaya gayret göstererek

“Kırık, akciğer iltihabı veya frengi. Ne olursa olsun sana yardım edebilirdim. Fakat benim eğitimim Batı felsefesiyle yoğurulmuştur. Bu başına gelenler benim gördüklerimin ötesinde, sana olağanüstü birisi gerek. Olağanüstü yetenekli birisi.”

Viktor ellerini başının arasına almıştı. Soğuk ter damlaları çıplak gövdesinden aşağı süzülüyordu. Yapılacak bir şeyler olmalı, öylece ölemem tekrar tekrar aynı cümleyi fısıldıyordu. Odanın tahta zeminindeki takırtılardan doktor Clerval’in odayı turladığını fark ediyordu, kafasını kaldırmaya hazır hissetmedi.

Clerval de aynı Viktor gibi kendi kendine konuşuyordu. Birkaç tur daha attıktan sonra anlamsız mırıltıları kulakları dolduran bir hale gelmişti.

“Walton. Doktor Walton, Denizfeneri. Evet evet, o yardımcı olabilir. Biraz zor olacaktır ama kendisi uç noktalardaki vakalarda uzmandır. İşe yarayabilir. Seninle gelmem gerekecek ama bunu halledebileceğimize eminim.”

Viktor kafasını kaldırdı.

“Bana neden yardım etmeye çalışıyorsunuz?” diye sordu Viktor kırılmış bir ruh halinden çıkacak bir sesle

Clerval konuşmaya devam ediyordu “Kederin seni sarıp sarmalamasına, daha şimdiden ölümü kabullendirmesine izin veremeyiz. Açıkçası bu işin nasıl sonuçlanacağını ve izlenecek metodu merak ediyorum. Seni ihbar etmeyeceğim. Bu davranışımı kişisel algılama lütfen, yalnızca işimi yapıyorum. Seninle ilgilenecek birisini tanıyorum. Kolejden bir arkadaşım, kendisi sıra dışı birisidir ancak görüyorum ki sana da sıra dışı çözümler gerekecek.”

Karanlığın Dokunuşu” için 4 Yorum Var

  1. Gayet iyi bir dil kullanımı ve tasvirleri ile keyifli bir öyküydü. Sonu yarım kalmış gibi hissettirdi yalnız.
    Seçkiye hoş geldiniz.

  2. Dogukan dedi ki: dedi ki:

    Yorumunuz için teşekkür ederimve hoşbulduk. Öykü yarım kalmaktan ziyade bir ilk kısım öyküsü, devamını nisan ayındaki seçki için yetiştirmeyi düşünüyorum. Kafamda ilginç sayılabilecek bir olay örgüsü var . Umarım bir sonraki ay da öykümü okursunuz

  3. İlk kısmı gördüm aslında… Fırsatım olursa onu da okurum tabi.

  4. Kaleminize sağlık oykunun ikinci kısmını merak ediyorum.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!