Öykü

Şaka, Aşk ve Gulyabani

Radyoda Sezen Aksu’nun “Seni Yerler” şarkısı çalıyordu. Bu şarkıyı duymayalı yani en azından Sezen’in sesinden duyulmayalı uzun zaman olmuştu. Şarkının bütün sözlerini hatırlamak için bir on saniye kadar bekledim. Sonra bütün sözleri hatırladım ve  şarkıyı mırıldanmaya başladım. Aslında bu kadar müziğe düşkün değildim. Ama konu Sezen olunca her şey değişirdi. Onun şarkı sözlerini hatırlamamak ya da yarım yamalak söylemek sanki ona küfür etmek gibiydi. Madem onu dinliyordum ve madem o bu kadar iyiydi o zaman ben de iyi olmalıydım. En azından onu dinlerken.

Bir beş dakika kadar onu dinledim. Ama tabi sonra şarkı bitti ve başka bir şarkı başladı. Erkin Koray’dan “Sevince”. Onu da severdim. Ama Sezen kadar değil. O yüzden onu mırıldanmadım. Ayrıca aşık falan da değildim. Yani ben de hiçbir his ya da duygu uyandırmazdı. Ki zaten bu hislerin bir gün olacağına dair hayaller kurdurmasına da ihtiyacım yoktu. (Çünkü ne kadar kurarsam kurayım olmayacağı belliydi. Hem zaten beynim de “Bir an önce eve git ve kendini o yatağın üzerine at. Benim ayakta duracak halim yok. Sen kalk hayal kur diyorsun. Ben de beyinim. Biraz acı!” diye zonkluyordu. Yani kısacası çok yorgundu.) O yüzden o şarkıyı boş verdim. Pencereyi açtım ve beni rahatlatan (aslında bir nevi morfin olan) soğuk havadan bir nefes çektim. Ona vereceğim karşılık kötü ve sıcaktı. Ama yine de beni deli gibi seviyordu.

Sonra taksicinin bana göz ucuyla baktığını fark ettim. Başta pek aldırmadım. Ama o beni baya süzdü ve bakışlarını baya geliştirdi. Hatta kendi kafasının içinde bir tartı oluşturup gelirimi ve giderimi tarttığına bile emindim. Ki bunları yaparken parmağında ki alyans açık açık orada olduğunu fark ettirmek istermişçesine parlıyordu. Ama tabi o bunu unutmuştu. Onu gördüğümü fark edince sanki yılan oyunu oynuyormuşuz da ben yılan o da elmaymış gibi gözlerini kaçırdı. Ama bu sefer de dikiz aynasından bakmaya başladı. Aslında normalde böyle bir şey yapmam ama normal olmayan bir ülkede yaşıyorduk ve o gün kendime engel olmadım. Ona:

“Ne bakıyorsun be? Hayatında hiç mi kadın görmedin? Durdur arabayı. Durdur. Durdursana.”

“Abla, ben ne yaptım ki?”

“Abla mı? Tabi yakalandınız ya! Şimdi de abla olduk. İlerde ne var? Teyze, hala, nene… Pislik. Bir de ne yaptım diyor? Utanman yok mu senin? Parmağında kocaman yüzük var. Bir de utanmadan bakıyorsun. Durdur arabayı. Durdur. ”

“Abla, bakmanın neresi yanlış?”

“Ya sen aptal mısın? Neden bana abla diyorsun? Ayrıca görevi sadece yola bakmak olan bir insan neden hiç tanımadığı bir insana bu kadar ilgili bakar ki? Neyse durdur arabayı.” dedim.

Arabayı durdurdu. İndim. Tabi beş kuruş vermedim. Ama şunu söylemek isterim ki gerçekten çok rahatladım. Sanki uzun zamandır midemin içinde biriken pisliği bir kusmayla halletmiş gibiydim. Yine olsa yine yapardım.

Sonra yürümeye başladım. Zaten evim çok uzakta değildi. Neyseki doğru yerde durdurmuştum. İlk adımımı attıktan sonra yağmur yağmaya başladı. O an ellerimi açtım ve yukarıya bakıp “Sana inanmıyorum ve senin inadına ateistim. “dedim. Aslında bunu içimden geçirmemde yeterliydi. Ama ben sanki içimde yüz yıllık bir kinin dışarıya fırlatılma teslimatını gerçekleştiriyormuş gibi bağırdım. Hatta o kadar bağırdım ki etrafımda ki insanlar bana bakmaya başladı. O an biraz utandım. Ama utancımı uzatmadım ve koşmaya başladım.

Yaklaşık bir on dakika sonra utanç maratonumu bitirdim ve evime ulaşabildim. Aslında planım beynimin isteklerini yerine getirmekti. Ama ne yapayım işte? Onunla uğraşmak hoşuma gidiyordu. Kızınca çok tatlı oluyordu. Küçük çocuklar gibi bana kızıp kızıp duruyordu. Ki zaten o çocuktu. Otuz yaşında olan ve bana aynada “Canım, evde kaldın!” diyen bedenimdi. O zaten var ya pisliğin tekiydi. Sırf bir üç aylık tatil için beni öldürmeye çalışıyordu. Pislikti işte.

Dediğim gibi beynimle biraz uğraştım. Ama sonra bana “Senin sonun ne olacak hiç bilmiyorum?” dedi ve ben de ona “Sen bunları düşünmek için daha çok küçüksün” dedim ve onu akşam uykusuna yatırdım. İyi geceler deyip yanağına ufak bir öpücük kondurdum. Sonra da açtım bir şarkı ve aldım bedenimin iplerini deli gibi oynamaya koyuldum. Aslında oynamaktan çok zıplamaktı. Ama olsun maksat ne yaptığını bilmemekti.

Tam kanepenin etrafın da bir tur atıyordum ki kapı çaldı. Şaşırdım. Çünkü genelde zile basılırdı. Ama bu sefer kapının tokmağına vurulmuştu. Önce bir şeyin yere falan düştüğünü zannettim.(Malum çılgınlar gibi oynuyordum.) Ama sonra ses tekrar gelince kapıya vurulduğunu anladım. Gidip açtım. (Delikten bakmak gibi bir adetim yoktu. Çünkü her seferinde “Acaba baktığımı fark ediyorlar mı?” diye kuşkulanırdım. Bu yüzden bakmazdım.)

Kapıyı açtığımda ilk baktığım yer paspasın üstü oldu. Aslında bu benim bir rutinimdi. Yani bu özelliği filmlerdeki oyunculara benzememek için oluşturmuştum. Çünkü filmlerde kapı çaldığı ve gelen kimsede olmadığı zaman hep yere bir kutu falan bırakırlardı. Ama oyuncu bunu kapıyı kapatmak üzereyken fark ederdi ve gerçekten sinir bozucu bir şeydi. Aslında beş saniye de yapması gereken işi boş boş yere on beş ya da yirmi saniyeye kadar çıkarırdı. Filmlerin bu boş sahnelerinden hep nefret etmişimdir. Ama bu sefer paspasımın kırmızı sprey boyayla boyandığını fark ettiğim için hemen oraya baktım. Çünkü gerçekten de ilgi çekiyordu ve güzel gözüküyordu. Bu yüzden uğraşmadım ve kapıyı kapattım.

Sonra da bütün nefes aldığım saniyelere teker teker küfür edecek bir şeyle karşılaştım. Kapının karşısında ki yemek masasının en sondaki sandalyesine oturmuş bir adam bana bakıyordu. Ama adamın suratında hem çok tanıdık hem de bir o kadar unutulmuş bir maske vardı. Aslında o an çığlığı basmam gerekirdi. Ama ben sadece şaşkın şaşkın adamın maskesine baktım ve bir süre(en azından kendimi ağaç gibi hissedecek kadar) ayakta durdum. Sonrasında adam birden bire ağlamaya başladı. Hem de baya kuvvetli hıçkırıklarla.

Şaşırdım kaldım. Adamdan korksam mı? Yanına gidip onu azarlasam mı? Yoksa onu teselli mi etsem? Bilemedim. Ama tabi sonrasında sevgili beynim uyandı ve bana yardım etti. Bana “Bir on saniye kadar sessiz dur! Eğer cevap vermezse polisi ararsın. Gerçi onun da  pek bir faydası olmaz. Ama bir on saniye bekle ondan sonra karar verirsin ne yapacağına. Ayrıca demek ki o kadar da küçük değilmişim.” dedi. Ona hak vermek isterdim. Ama o an düşündüğüm tek şey o maskeli adamdı.

Beynimin dediği gibi bir on saniye bekledim. Ama adam ağlamaya devam ediyordu. Ben de ne yapayım? Adamın yanına gittim. Ona:

“Pardon, siz kimsiniz?”

“Benim gibi birine pardon dememelisin.”

“Anlamadım.”

“Ben de. İnanır mısın? Ben de hiçbir şeyi anlamıyorum.”

“O zaman burada ne işiniz var?”

“Bilmem.”

“Bilmem derken?”

“Bilmiyorum işte.”

“Nasıl girdiniz peki?”

“Kapıdan.”

“Kapıdan mı?”

“Evet, kapıdan.”

“Ben niye sizi görmedim peki?”

“Çünkü daha yeni girdim.”

“Neden böyle bir şey yaptınız peki?”

“Neden mi? Neden ha!”

“Evet, neden.”

“Sizce neden?”

“Bilsem herhalde sormazdım.”

“Herhalde değil. Kesinlikle sormazdınız.”

“Evet. Kesinlikle sormazdım. Ama bu bir şeyleri anlamama yetecek türden bir cevap değil.”

“Evet değil haklısınız. O zaman anlatım değil mi? Buyurun oturun.” dedi. (Sanki kendi eviymiş gibi.) Ben de oturdum. Sonra başladı konuşmaya:

“Muhtemelen yüzümdeki maske sizi şaşırmıştır.”

“Evet şaşırttı. Neden böyle bir şey takdınız?”

“Bu bir gulyabani maskesi. Belki tanıdık gelmiştir.”

“Evet, aslında bakarsanız tanıdık geldi. Ama bir türlü adlandıramadım.”

“Şimdi hatırlamış oldunuz o zaman. Neyse uzatmak istemiyorum. Size bu maskeyi neden taktığımı açıklamak istiyorum. Ama önce şunu demeliyim. Yaklaşık olarak bir yarım saat sonra sizi öldürüceğim.”

“Ne? Anlamadım ne? Ne diyorsun sen ya? Psikopat mısın sen? Git evimden.”

“Hayır değilim.”

“O zaman neden böyle bir şey dedin?”

“Gulyabaniler hakkında bir rivayet vardır bilir misiniz? Gulyabaniler kendi yollarından geçen ve onları rahatsız eden yolcuları öldürürlermiş. İşte siz de onlardan birisiniz.”

“Ben mi? Be ne yapmışım ki? Ayrıca siz gulyabani falan değilsiniz farkındasınız değil mi?”

“Siz, siz neler yapmadınız ki? Siz ve sizin gibiler neler yapmadılar ki? Benim sesimi bile hatırlamadınız değil mi?”

“Ya kimsin sen? Söylesene. Kimsin sen?”

“Söyleyim bari. Ben aslında bir yolcuydum. Herkes gibi. Dünyaya geldim. Bazı şeyleri yaşamam gerekiyordu. Bazı şeyleri de yaşamam. Sonra da ölüp gidecektim. Ait olduğum yere. Ama siz yoluma çıktınız. İlk başta çok güzeldi. Yani ilkokul sıralarında. O zaman siz çok güzeldiniz. Ki hâlâ öylesiniz. Sanki benim kışımı bahara çevirmiştiniz. Her şey çok güzeldi. Her şeyin ayrı bir rengi ve ayrı bir kokusu vardı. Bir gün cesaret ettim. On yaşındaydım. Yanınıza geldim. Ama siz yüzüme bakıp korktunuz. Haklıydınız da korkutucu bir çirkinliğim vardı. Gerçi hâlâ da var. İşte ben o zaman gulyabani olduğuma karar verdim. Çünkü o da benim gibi korkutucu derecede çirkindi ve o zamlar çok ünlüydü. Sonra da bu maskeyi takmaya başladım. Ama yine de size aşıktım. Zamanla ikimizde büyüdük. Sizin yanınızda başka birileri oldu. Bu durum çok rahatsız etmeye başlamıştı. Ama hiçbir şey yapamadım. Çünkü var olmayan biri nasıl gidip de birisi için dövüşecekti ki. Derken üniversiteye gittiniz. Ben de okulu bıraktım. Sırf sizin için İstanbul’a yerleştim. Yaptığım iş de hamallıktı. Bir ara sizi unutur gibi oldum. Malum İstanbul. İnsanı büyüleyen bir şehir. Ama hayatıma giren bütün kadınlarda sizi aradım. Hiç biri sizin gibi çıkmadı. Ben de bir gulyabani olarak üzerime düşeni yaptım ve onların hepsini öldürdüm. Çünkü hepsi size benzemekle beni rahatsız etmişti. Yoluma çıkan ve beni rahatsız eden yolculardı. Sonra sizi buldum. Bu gün sizi bindiğiniz taksiden inerken gördüm. Sizi takip ettim ve parasızlığın başıma taç olarak koyduğu hırsızlık tecrübelerinden yararlanarak da kapıyı açtım. Aslında niyetim sadece bunları itiraf etmekti. Ama siz bana benim size verdiğim karşılığı vermediniz. Bu da beni rahatsız etti. Bu yüzden sizi de öldürmeye karar verdim. Hem de yaklaşık on dakika önce.” dedi.

Adamla bir on saniye bakıştık. Sonra ben benim durumumda olan biri gibi sandalyeden hızlıca kaçtım ve salonda ki telefonuma doğru koşuyordum ki adam büyük kahkaha attı. Bana:

“Durun kaçmayın. Ki kaçması gereken benim. Size şaka yaptım. Ben bir hırsızım. Size öldürmek gibi bir niyetim yok. Ayrıca sizi bu kadar seviyorsam isminizi mutlaka bilirdim. Ama inanın bilmiyorum ve farkındaysanız hâlâ size “Siz” diye hitap ediyorum. Ayrıca ben günümüzde böyle psikopatlık seviyesinde aşık olan bir insan görmedim. Ha şunu da söyleyeyim paspasınızı arkadaşım boyadı ve kapıyı da o çaldı. Sizin ilginizi çekebilmek içini daha doğrusu size oyalamak için. O sizi oyalarken ben de balkonun kapısından girdim. Açık bırakmışsınız. Korkmayın hiçbir şey almadım. Gerekli mi gereksiz mi bilmiyorum ama size söylediklerim arasında tek doğru olan sizi taksiden indikten sonra takip etmemdi sanırım. Havaya bakıp söylediğiniz sözler ve koşmanız benim ve arkadaşımın ilgisini çekti doğrusu. Aslında bakarsanız niyetimiz sadece bir şeyler çalmak değil aynı zamanda da merakımızı da gidermekti. Biz biraz meraklı hırsızlarız. Ama şunu söylemek isterim ki bu güne kadar ellerim boş çıktığım çok fazla ev oldu. Ama ilk defa böyle bir insanla karşılaştım. Neyse kendinize iyi bakın. Umarım tekrar karşılaşmayız.” Dedi ve gitti. Ben de her zamanki ağaçlığıma geri döndüm.

Şaka, Aşk ve Gulyabani” için 1 Yorum Var

  1. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili Zilan

    Oykunun ihtiyaci olanlari bildigine eminim. Zaman kullanimi, ifade sekilleri, kelime secimi (slang yerine cumleleri parlatacak kelimeler), yazili bir metinde zaman yonetimi icin dakilara yapilan vurgu yerine baska yontemlerin denenmesi gibi… bununla beraber, eger metnin seklini; karakterin “Bugun basima inanilmaz bir olay geldi!..” diyerek basladigi bir gunluk yazimi olsaydi belki bu dedigim yorumlari belki yari yariya gereksiz kalacakti.

    Konusmalar ilgincti, yazim rahat ve ozneldi. Karakterin hissettikleri suzgecten gecirilmediginden bir kisisel aktarimda yapilmisti. Bu yuzden sanirim bir tur gunluk yazimiyla guzel bir zemine oturabilecegini hayal ediyorum.

    Hirsiz’da nev-i sahsina musair bir karaktermis :slight_smile:

    Eline ve dus gucune saglik
    Sevgiler
    Dipsiz

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!