Öykü

Sazcı

Kır kahvelerini bilirsiniz. Yok yok şu kentlerde yapay parkların içine kurulu olup, araba gürültüsünden insanların birbirini işitmekte zorluk çektikleri, etrafı ahşap lambirilerle çevrili çay ocaklarının bulunduğu, siz istemeden acı çaylarını getirip zoraki masanıza bırakan, çalışanların neden buradayım sanki tavırları içinde bir gülümsemeyi bile çok gördüğü yerleri kastetmiyorum. Burası Toroslar’ın eteğinde, doğal yeşillikler ve çam ormanlarının göbeğinde kurulmuş, derme çatma bir ahşap kulübesi bulunan, Hacı Saik ve eşi Suzan’ın tam kırk yıldır işletmesini yaptıkları, çam kozalaklarının kokusunu doyasıya içinize çekebildiğiniz gerçek bir kır kahvesi. Kahvenin ortasında bulunan asırlık çınarın etrafına rastgele yerleştirilmiş ahşap tabureler ve küçük masalar. Kahvenin müdavimi olan yaşlı taifesinin bir kısmı tavla atarken bir kısmı atadan kalma dedikleri dama oyununu oynuyorlar. Az ötede bir masada ise ateşli ateşli memleket meseleleri tartışılıyor.

Asırlık çınarın gölgesini üzerine almış, yüzlerindeki çizgilerden, göz altı torbalarından bihaber, yer yer dökülmüş, kırlaşmış saçlarının farkında bile olmayan, karşılıklı taburelere oturmuş iki ihtiyar tüm dünyaya gözlerini, kulaklarını kapatmışlar, çaylarını yudumlarken gözlerini dama tahtasından ayırmıyorlar. Bana göre sağda oturan ve yüzünde hınzırca bir gülümseme olup, karşıdakine sürekli yaramaz çocuklar gibi laf sokan adam oyunu kazandı kazanacak. Solda oturan ve adının Şeref olduğunu bildiğim adamın yüzündeki kaygıyı bu kadar mesafeden bile rahatlıkla fark edebiliyorum. Günlerdir buralardayım, köyün meczubuyla konuştuktan sonra iki gündür onları izliyorum kendi çapımda. Buraya geldiklerinde Hacı’yla bir iki kelam ettikten sonra, ne memleket meselesi, ne başka bir dert, o masaya geçiyorlar. Sigaralarını yaktıktan sonra kahvecinin getirdiği çayları içerken oyuna gömülüyorlar. Oyun bitince ise sessizce kalkıp, bir kaç kişiye baş selamı verdikten sonra çekip gidiyorlar.

Kendi çapımda bir dedektif edasıyla çaktırmadan yanlarında bulunan küçük masalardan birine otururken onlara baş selamı veriyorum, ama varlığımın farkında bile değiller. İki gündür  izlediğim adamlardan sesi soluğu pek çıkmayan Şeref’ in de ağzından gün görmemiş küfürler ve düşmana dahi söylenmeyecek kadar ağır sözler çıkıyor ilk kez. Birkaç dakika sonra gözlüklü ve daha yapılı olan ihtiyar son hamlesini yapıp rakibinin taşlarını topladıktan sonra elindeki taşı sertçe dama tahtasına vuruyor ve kahkaha atarak çaycıya dönüp “Hacı, Şeref’ten herkese çay dağıt da, yarın bir gün yatacak yeri olsun.” diye sesleniyor. Karşısında oturan adam sessizce bir kabullenişle başıyla arkadaşını onayladığını belirtir bir işaret yaptıktan sonra elini cebine atıyor ve gümüş tabakasını çıkarıp tütün sarmaya başlıyor. Daha önce fark etmediğim gümüş tabakayı görünce sarsılıyorum. Çocukluğumdan kalan tek tük hatıralardan biri olan o güne götürüyor gümüş tabaka beni. İlk sardığı tütünü arkadaşına uzatan Şeref’ in “Al gavur, al zıkkım olsun.”  sözleriyle kendime gelip, yeniden adamlara odaklanıyorum. Artık dedektiflik faslını bir kenara bırakmış adamların içine düşeceğim neredeyse ki, bunu fark eden şen ihtiyar bana daha fazla kayıtsız kalamıyor eliyle yanındaki tabureyi işaret ediyor. Bunun bir çeşit davet olduğunu anlayıp soluğu yanlarında alıyorum.

Sakıp benimle sevecen ve samimi bir şekilde tokalaşırken, asık suratlı olan ve masaya geldiğimde saçlarının büyük bir kısmının dökülmüş olduğunu gördüğüm, uzun yüzlü, sivri çene yapısına sahip Şeref ise bu da nereden çıktı şimdi edasında elimi havada bırakıp yüzüme bile bakmadan işine devam ediyor. Ama Sakıp bu duruma kayıtsız kalmıyor ve “Şeref, önce elini ver sonra da arkadaşa da bir tütün sar da insanlık ölmemiş Toroslar’ın eteğinde hala desin, yoksa bizi kötü tanıyacak senin yüzünden.” diyor.  Şeref kafasını bile kaldırmadan ihsanda bulunuyormuş gibi elini uzatıyor ve zoraki tokalaşıyoruz.

Sardığı sigarayı zorunlu bir görevmiş gibi uzatan ve gözünü tabakasından ayırmadan mahir bir usta edasıyla yenisini sarmaya başlayan Şeref’in uzattığı sigarayı alıp yakıyorum. İlk nefesimde öksürük tutunca Sakıp gülümseyerek “Toroslar’ın tütünü de insanı da serttir evlat.” diyor. Gülümsüyorum zoraki. Tam konuşmaya başlayacakken Hacı elinde çay tepsisiyle dikiliveriyor başımız da. Çayları bırakırken iğneleyici bir ses tonuyla “Şeref’ten mi çaylar?” diyor. Başını kaldıran Şeref’in alnındaki bütün çizgiler geriliyor. Öyle bir bakış fırlatıyor ki Hacı’ya sanırım ana avrat küfretse bu kadar olurdu. Saik masada olmamı garipsemiyor, çünkü günlerdir onun müşterisiyim. Sakıp’a beni işaret ederek ” Gazeteci buraları çok sevmiş.” diyor. Sakıp şaşırmış bir halde bana dönüp “gazeteci misin evlat?” diyor. Bu esnada Saik, Şeref’e ters ters bakıp “bu adam oldum olası böyle cins.” diye söylene söylene yanımızdan ayrılırken Sakıp’tan sonra Şeref de burnunun üzerindeki gözlüklerini iyice gözüne yerleştirdikten sonra bakışlarını gözlerime dikiyor. O kadar sert bakıyor ki, bir an içim titriyor, korkuyorum küçük bir çocuk gibi. Yüz ifademin değiştiğini anlamasınlar diye konuşmaya başlıyorum,  ancak kelimeler ağzımdan zoraki çıkıyor.

“Benim adım Behram” diyorum. İsmim adamların suratına şamar gibi çarpıyor. Şeref’in bakışları içimden geçiyor sanki. Gözleriyle öldürebilse beni öldürecek belli ki. Neşeli Sakıp’ın neşesinden eser kalmıyor, yüzünün rengi soluyor. Köylülerden Behram adını duyan herkesin önce bir hüzünlendiğini, ardından da ne oldu diye sorduğumda bir sır veriyormuşçasına “Behram, bizim Sazcı. Düğünlerin, şenliklerin vaz geçilmez adamı.” dedikten sonra susmayı tercih ettiklerine şahit olmuştum. Ama bu adamların durumu farklı, birinde kaygı, diğerinde öfke olduğunu hissediyorum ve bunu bana adam akıllı yansıtıyorlar. Sakıp hiç etkilenmemiş gibi davranmaya çalışarak, inanmaz bir tavırla “Hayırdır gazeteci bey koca Ankara’da, İstanbul’da haber kalmadı da, haber için seni Uluca Akçayı mı gönderdi ajans?” diyor. Cebimden çıkardığım sarı basın kartını masaya bırakıyorum, alıp inceliyorlar. Mevzuya giriyorum, kimselere sormadığım o can alıcı soruyu onlara soruyorum. “Bu köyde bir gulyabani hikayesi varmış, benim gazetedeki işim de ilginç olayları araştırmak olduğundan buralara kadar geldim. Bu konu hakkında bir haber yapıp gitmem gerekiyor.” diyorum. Ben konuşurken Şeref ve Sakıp suç ortakları gibi göz göze geliyorlar. Şeref “Sen çek git buralardan gazeteci. Burada ne gulyabani, ne de ona benzer bir vaka yaşandı. Senin adında uğursuz bir sazcı yaşardı buralarda, onun uydurduğu bir deli saçmasıydı gulyabani hepsi bu. Sonra bir gece ansızın geberdi gitti. Memlekette o kadar önemli olay varken sen de gelmiş bu deli saçmalıklarının peşine düşmüşsün.” diyor. Başıyla onu onaylayan Sakıp Çınar’ın altında tavla atan sakallı iki ihtiyarı göstererek, “sen git bunları çek, Hacı Saik’le eşi de poz versinler sana, sonra Toroslar’dan, çamların kokusundan, mis gibi kaçak çayımızdan bahset. Al sana haber.” dedikten sonra başını arkadaşına çeviriyor ve benimle iletişimini kesiyor. “Havalarda serinledi Şeref kalksak mı” dediğinde artık masada kalamayacağımı anlıyorum. Söyledikleri sözler kanımı donduruyor. Köyün meczubunun dediklerinin gerçekliğinden şüphem kalmıyor. İçim içimi yiyor, babam hakkında söylediklerinden dolayı çıldırmak üzereyim, onu hemen burada öldüresim geliyor ama derin bir nefes alıp her şeyin bir zamanı var diyorum sessizce. Gönülsüz, istemsiz uzattığım elimi kimse tutmuyor, kovulmaktan beter bir halde, sessizce masadan kalkıp Hacı Saik’in yanına varıyorum. Saik yüzüme bile bakmadan hesap ödendi diyor. Burada konuştuğunuz bir kelimenin anında bütün masalarda duyulduğunu bildiğim için yadırgamıyorum Saik’in davranışını. Ortamda buz gibi bir hava esiyor, kahvedekilerin bana bir vebalıya bakar gibi tuhaf tuhaf baktıklarını hissedebiliyorum. Başımı az önce oturduğum   masaya çeviriyorum istemsizce, ihtiyarları göremiyorum.

Aracıma doğru tükenmiş bir halde neden o adamı orda gebertmedim diye kendime kızarak ilerlerken babamla düğünlere giderken uğradığımız, kendine çay alan babamın bana gazoz ısmarladığı kahveye son kez bakıyorum. Son geldiğimizde gümüş tabakasından çıkarıp sigarasını yakmıştı keyifle. Kendi deyişiyle düğün vardı ya önceki gece, cebimiz bitlenmişti. Aracımı çalıştırıp köyün yılan gibi kıvrım kıvrım kıvrılan daracık yoluna giriyorum. İçim burkuluyor, yayan yapıldak babamla düğünden döndüğümüz gecelerde çok yorulduğumu fark eden babamın “Gavur’un tepesini aştık mı evdeyiz oğlum, az daha sabır.” sözleri çınlıyor kulaklarımda. Daracık yolun kenarına sıralanmış, çocukken mehtaplı gecelerde düşen gölgelerinden korktuğum, gözüme birer canavar gibi gözüken serviler bu gün benim için karşılama yapıyorlar oysa. Gavur’un tepesini geçince önce köyün camisi, sonra kerpiçten yapılmış, tek katlı, boyasız evleri karşılıyor beni. Camiye yaklaşınca gözüm tanıdık birilerini arıyor. Sanırsınız hiç gitmemişim buralardan, çocukluğuma dönüyorum birden. Sağa sola bakınıyorum, Cemil’i, en çok da Hasan’ı görebilsem diyorum ama nafile. Köy camisinin yanındaki pınardan su içtikten sonra caminin şadırvanında abdest alan iki ihtiyara Sazcı’nın evini soruyorum usulen. Yüzlerinde memnuniyetsiz bir ifade ve soru dolu gözlerle yüzüme bakıyorlar. Onlara gazeteci olduğumu söylüyorum. Sonra biri eliyle işaret ederek yolu tarif ediyor. Teşekkür edip yanlarından ayrılırken, kendi aralarında benim hakkımda konuştuklarını duyabiliyorum. Köyün topak yolunda aracımla sarsıla sarsıla evimize doğru ilerliyorum.

Köyün diğer ucunda yalnızlaştırılmış, soyutlanmış bir alan olan evimize yaklaştıkça aslında bu köyde o zamanlar ne kadar da dışlanmış olduğumuzu daha iyi anlıyorum. Tanrı’nın insanlara bu kadar nimet bahşettiği dünyada, insanlar Sazcı’ya bir karış toprağı çok görmüşler ki köyün en ücra köşesinde bir kaya parçasının üzerine kurmuş evini diyorum kendi kendime. Arabam bir noktadan sonra artık gitmem diyor. Arabadan inip annemle, babamla yürür gibi minik adımlarla yürümeye başlıyorum. Şimdi gelip ellerimden tutacaklar, hatta arada hoplatacaklar beni. Ayaklarım ilerlerken beynimin saati geriye doğru işlemeye başlıyor. Hasan’la altında oyun oynadığımız, yapraklarından para yaptığımız koca dut ağacını selamlıyorum. Yaşlanmış, bazı dalları kurumuş bizim gibi, bizden sonra pek arayanı soranı olmamış besbelli. Babamın Karabaş için yaptığı küçük kulübeden eser kalmamış. Birkaç adım daha atınca sıvaları dökülmüş, pencereleri yakılmış,  kerpiç evimiz hüzünle karşılıyor beni. Nerelerdeydin diyor lisan-ı haliyle? Terk edilmişlik, daha doğrusu yalnızlaştırılmışlık onun da canını acıtmış, o da bizden sonra buhranlı günler yaşamış. Ne Sazcı’nın bağlamasının akordu, ne Rana’nın yanık sesi, ne de evin yaramaz çocuğunun kahkahaları kalmış. “Oğlum nerede kaldın seni çok merak ettim” diyen annemin sesi de, “hadi akşam düğüne gideceğiz, gene iyiyiz evlat” diyen babamın sedası da yok artık.

Ahşap kapımız kırılalı çok olmuş, kapının açıklığından içeri giremeyeceğimi anlayınca azıcık itiyorum, biraz daha aralanan kapıdan geçerken, içeriden siyah bir kedi hızla çıkıveriyor mırıldanarak. Her taşında, her çamurunda,  annemle babamın el emeklerinin olduğu eve girince bir umutsuzluk, bir yalnızlık, bir sızı kaplayıveriyor içimi. Evimizi taşıyan orta direklerden biri çökmüş, güneş bir hırsız misali arsızca içeri giriyor, ama o da aydınlatamıyor burayı. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken babamın en sevdiği türkü dökülüveriyor kendi kendine dudaklarımdan “Gesi bağlarında dolanıyorum, yitirdim anamı aranıyorum…” Küçük odama bakıyorum, çocukluğumdan geriye kalan duvara yazdığım karalamalar hala silinmemiş. Çocukça bir gülümseme beliriyor yüzümde anlık da olsa. Bir kaç adım atıp mutfak tarafına yönelince gözüme çarpıyor Sazcı’nın dut ağacından yapılma gözü gibi baktığı ekmek kapısı bağlamasından geriye kalanlar. Bir emaneti alır gibi hassas bir şekilde toparlıyorum.

Annem geliyor aklıma, uzun kumral saçları, yeşile çalan gözleriyle dünyanın en güzel annesi. Annem diyorum, “ya ben de gidince babamdan sonra o lanet olası gulyabani vakasına ne kadar daha maruz kaldın, gene kapılarımızdan, pencerelerimizden sesler geldi mi gece yarıları? Yoksa babamın anlattığı ve bizi hiç karşılaştırmadığı o, insan mı, cin mi ne olduğu belli olmayan, dev gibi olduğu söylenen ucube yaratık gözüne gözüktü de sabahlara kadar uykusuz mu bıraktı seni?” Çocukluğumda bana keyif veren bu evin her köşesinden annemin hıçkırıklarını, sessiz çığlıklarını duyuyorum.

Daha fazla dayanma gücüm kalmıyor, annemi, babamı, çocukluğumu ve yaşama sevincimi  içeride bırakıp çıkışa yöneliyorum. Kapıdan adımı mı atar atmaz kahvede konuştuğum iki ihtiyar bitiveriyor karşımda. Belli ki bir süredir oradalar ve çıkmamı bekliyorlar. Şaşırmıyorum, gelmeleri, köyün meczubunun söylediklerini doğruluyor. Yüzüme bakan Şeref “yememiştim gazeteci olduğunu” diyor kaba bir tavırla. Gözlerinden ateş saçarak “yüzüne bakar bakmaz tanıdım seni, anladım Sazcı’nın oğlu olduğunu. O it soyu baban gibi kemer burunlusun, ve saçların kıvırcık.”  O bunları söylerken içim içimi yiyor, şeytan dürtüklüyor bir taraftan, gebert şunu artık diye. Babamdan bahsederken o kadar nefretle bahsediyor ki sanırsınız bunun sülalesini öldürmüş bir katilden söz ediyor. Babamın adını anınca yüzünün şekli değişiyor, gözleri yerinden fırlayacak. Dayanamıyorum bağırarak “ölmüş adamdan ne istiyorsun hala şerefsiz” derken bir kaç adım atıp kafamı o pis suratına geçiriyorum. Sendeliyor mendebur, tam düşecekken Sakıp onu tutuyor. Hırsımı alabilmiş değilim. Otuz yıldır kimselere anlatamadığım acılarım ve gün görmemiş sandıklarda biriktirip sakladığım kinimle istemsiz canı yanmış bir hayvan gibi bir daha saldırıyorum, bütün hıncımla ağzını burnunu kırarken bir el silah sesiyle irkiliyorum.. Ağzından, burnundan dökülen kanlarla bir vampir gibi karşımda duruveriyor hala Şeref. Sakıp’sa bir hakem gibi elindeki silahı havaya çevirmiş öylece bize bakıyor. Şeref “Onun yüzünden alamamıştım Rana’yı, onun sazının tellerine vuruldu. Kimseler kız vermezdi ona buralarda ya bir cahillik etti kaçtı Rana. Sonrası mı? Oyunumu oynadım tam on yıl boyunca. Bu lanet evin etrafında gezindim durdum. Karşı köyden Arif vardı iki metrelik, zebellah gibi adam. Ona bir dünya para ödedim gulyabani olsun diye. Onun  eceliyle gebermesi için dua ettim Tanrıya yıllarca. Gebermedi, canıma tak etmişti, o gece gene kapılardan, pencerelerden sesler duyunca çıktı dışarı. Ayağı takıldı karanlıkta yüz üstü yere düşüverdi. Fırsat bu fırsat dedim, gittim üzerine çöktüm, ellerimle ağzını kapattım. Nefesi kesilinceye kadar bekledim. “Bunları söylerken kudurmuş bir köpek gibi ağzından salyalar saçıyor, aynı zamanda hala kendini haklı görüyordu.

“Geberteceğim seni, adi katil” diyerek bir hamle daha yapıyorum ayağımı karnına indiriyorum, bu sefer yere kapaklanıyor, tekmelemeye devam ediyorum. Sefil bir halde vurulmuş bir çakal gibi hırlayarak doğrulmaya çalışıyor.  Onu bırakmayacağımı anlayan Sakıp bir kez daha havaya ateş ettikten sonra silahı bana doğrultuyor. O ise susmuyor nefes nefese kinini kusmaya devam ediyor. “Zaten koca köyde bir seveni bile olmayan meczup adamın tekiydi baban. O geberince günlerce kapıda yattım, seni amcan götürmüştü. O anan olacak sürtük gene yüz vermedi bana. Oysa ben ona picine babalık dahi yaparım demiştim. Bir gün ansızın tüm hayallerimi, tüm emeklerimi, tüm geleceğimi çalarak gitti Rana… Oysa ben onun için katil bile olmuştum. Sonra ne oldu biliyor musun çakma gazeteci ne oldu?” Onu boğmak geliyor içimden. Sonra yok yok diyorum öldürmek onu ödüllendirmek olur. Küfretmek, bağırmak, çağırmak, ikisini de öldürmek istiyorum ama sesim soluğum kesiliyor. Salak salak onu dinlemeye devam ediyorum.  “O lanet olası baban ölmemiş zaten, her gece rüyalarıma geliyor, hayatımın en güzel çağında Rana’yı benden çaldığı yetmezmiş gibi, ne zaman gülümsemeye kalksam o buruşuk, kırışık yüzü, uzun kıvırcık, karmakarışık saçları, aha o seninki gibi kemer burnuyla karşıma dikiliveriyor pis pis gülüyor. Sonra elleriyle boğazıma yapışıyor. En son geçen köyün dışında yürürken karşıma çıktı. Gebermemiş hala anlıyor musun gebermemiş. Gulyabani senin lanet olası baban.” Yanında bulunan Sakıp şaşkın bir halde Şeref’in anlattıklarını dinlerken renkten renge giriyor.

Şeref, yattığı yerden elini cebine atıyor ve bir on dörtlü çıkartıyor. Silahı görünce babamdan alamadığı hırsını benden alacağını düşünüyorum. Ölüm geliyor aklıma, babamı, hayatımın en güzel çağlarında alıp götüren azraili düşünüyorum. Gözlerimi kapıyorum. “Anne, baba geliyorum” diyorum. Tabancayı bir köpeğe kemik atar gibi önüme fırlatıyor, “al şunu pis Sazcı. Al, alda öldür beni, öldür beni ki kurtulayım senden. Öldür ki bu işkence bitsin, eminim zebanilerin cehennemi bu köyden daha güzel olacak benim için.”  O anda beni babam zannettiğini anlıyorum. Yere eğiliyorum, çocukken babamla suda sektirdiğimiz gibi düz bir taş alıp kafasını nişan alıp fırlatıyorum. Taş alnına çarpınca daha bir sinirleniyor. Hiç oralı olmadan onlar yokmuş gibi arabama doğru ilerliyorum. Ardımdan bas bas bağırıyor “Sazcı, Sazcı…”. Babamın sesini duyuyorum çok uzaklardan “Hadi evlat düğüne gidelim, insanların eğlenmeye ihtiyacı var…”

Sazcı” için 6 Yorum Var

  1. Ellerinize sağlık harika bir öykü bu. Tüm duyguyu okuyucuya geçirmeyi başarmışsınız. Okurken gözlerim doldu, finalinde öfke duydum.
    Çok tebrik ederim, çok beğendim.

  2. Merhaba
    Etkileyici bir öyküydü. Merak unsurunu ön planda tutup sonda her şeyi açığa çıkarmışsınız. Karakter tahminimden daha sabırlı çıktı. Ailesinin başına gelenler üzücüydü. Gerçek hayatta da benzeri olaylar, yani insanın kendi bencilliği, çıkarı yüzünden başkalarının canının yakması, canımı çok sıkar. Diğer seçkilerde görüşmek üzere.

  3. Öykümü okuduğunuz için ve yorumladığınız için teşekkür ederim Murat.

  4. Öykümü okuyup yorumladığınız için teşekkür ederim maviadige.

  5. Merhabalar.

    Köy öykülerini ayrı bir severim; sizinki de güzel bir örnekti. Hüzünlü bir hikayesi vardı ve öykü bunu okuyucuya geçirebiliyordu. Özellikle mekan tasvirlerini sevdim. Diyaloglar hafif sendelese de o da gayet yeterliydi.

    Final güzel olmuş, anlatım sade ve başarılı.

    Gelecek seçkilerde de görüşebilme umuduyla ellerinize sağlık.