Öykü

Mikhail

Kaza-bela için nazar rünü. Mavisi kertenkele kanından, beyazı mantar sütünden, siyahı Kara Dağ’ın kömüründen olmak zorundaydı.

Elem-keder için muska rünü. Derisi yaban öküzünden, kağıdı pür ipek kozasından, boyası sadece ama sadece Mena Kaynağının suyundandı.

Gam-Tasa-Musibet için kurşun rünü. Tası Yayık Ovaların çamurundan, kurşunu Hikmet Madenlerinden, kaşığı Gengene Çamlarından.

15’inden gün alıyordu Marlen. Haberi duyduğunda, fısıltıların kulaktan kulağa yayılmaya başlamasının üzerinden üç gün doğumu geçmişti bile. Babasının taze savaş görmüş kalkanının rünlerini tekrar işlerken, komşunun kızı ve kan kardeşi Roz’un o her zamanki alemi külliyatın derdinden uzak, neşeli; soluk soluğa cümlelerinden öğrenmişti son dedikoduları: “Marlen’ciğim…Geliyor haberlerim kuzum, hazır ol. Güm diye giriyorum konuya. Ya, çobanlar falan diyor ki Mor Kayalar’ın ardında bir şey varmış. İblislerin sakladığı, lanetli bir şey.”

Marlen önündeki şan kalkanıyla ilgilenirken, arkadaşını yarım ağız dinliyordu. Zira aklı başında, “sorumluluk” sahibi genç bir kızdı. Tüm kaidelerin, kuralların ve şartların ötesinde bir ahitti uğraştığı şey. Babası kasabanın en ünlü ölüm dansçılarındandı; güçleri kalkanındaki rünlerden geliyordu. Akideler gereği hepsinin şan kalkanına tek tek işlenmesi, bunun da savaşçının evlenmemiş; hadi malumatı ortaya koyalım bakire kızı veya bakir oğlu tarafından yapılması gerekiyordu. Ancak ondan sonra evlilik için Üstadlar razı oluyordu.

“Lanetli şeyler hakkında konuşmanın yasak olduğunu sanıyordum ben Roz.”

Roz küçük omuzlarını amaçsızca silkti. “Aramızda kalırsa kim bilecek ki konuştuğumuzu? Bu vakitler Üstatların metresleriyle gönül eğlendirme saatleri. Kulak misafiri olabilmek için fazlasıyla meşguller hayatım.” Babası fırıncıydı, çalışkan ve gayretli bir adamdı ama hepsi o kadar. Aralarındaki bu -gizli- statü farkına ikisi de pek itimat etmiyordu. Genç kızlıktan, kadınlığa geçmek üzere olan iki kasabalıydılar nihayetinde. Agora’da yaşıyorlar, birbirleriyle iyi anlaşıyorlardı. Bu olduktan sonra birinin babasının meşhur bir savaşçı, soylu bir Konsey üyesi ve geleceğin generallerinden biri, diğerinin sıradan bir fırıncı olmasının ne önemi vardı?

Marlen, rünlerin tören verniklerini gözleriyle kontrol ederken bu olaya dair biraz daha ayrıntıya inmek istedi. Vakti boldu. “Peki bu şey madem böylesine saklanıyor, sen nereden biliyorsun ve laneti falan nasıl bir şeymiş yani?”

“Duyduklarım…” dedikten sonra verandada yan yana oturduğu Marlen’e iyice sokuldu Roz. Üstatların değil ama yerin kulağı vardı. Devam etti. “Agora’nın dışında, Mor Kayalar’a vardıktan sonra at ile yarım güneş gidilince bir mağaraya varılıyormuş. O mağaranın içinde de bir…şey varmış. Ağzından alev çıkartan, küçük, büyücü değneği gibi bir şeymiş ama kimse yaklaşamıyormuş. Ayaz yemiş çelik gibi soğukmuş. Görenler dokunamamışlar bile. Yememiş. Gerisin geri dönmüşler.” Roz, kardelen gözleriyle etrafa bakıp, sesini fısıltıya dönüştürdü. “Çobanlar kendi aralarında bir de lakap takmışlar. Bilirsin işte, şey diyorlarmış o şeye şekli yüzünden… Gulyabani’nin siki.”

Afakan-Karabasan için Feraset Rünü. Tüyü zümrüd kuşundan, özü bükük boyunlu orkidenin çiçeğinden, kabuğu siyah opaldan başkası olamazdı.

Babasının kalkanındaki Feraset Rünü’nü de işledikten sonra ayağa kalktı Marlen. Önüne düşmesin diye tepesinde topladığı bal rengi saçlarını özgür bıraktı. Bugünlük paydos. Dev kalkanı sırtından akan terlerin nemiyle kucaklayarak kaidesine yerleştirdi. Rünlerin kurutulması; gücünü Güneş Babadan alması ayrı bir maharetti. O maharet de sabrın en ileri hudutlarında gezmeyi şart koşuyordu.

“Ben görmediğim şeylere inanmam Roz. Bir cin gibi arkasından yumurta kokusu bırakıyor mu bu ‘şey’? Orlon Anneleri gibi etraftaki sisleri çekiyor mu? Ejderha gibi dağa taşa işiyor mu? Rüyayiyen gibi kendi sedasını avazlıyor mu? Bu bana Üstat uydurması geldi. Her dönümde yeni bir korku hikayesi. Sanki yeterince yokmuş gibi…”

Roz’un gözleri mahmurlaştı. “Ya Marlen’ciğim öyle demesen.” Sesi kanayan mantar zehri yutmuşçasına incelmişti. “Bu gerçek bir şey ve duyar duymaz da gelip sana anlatmak istedim. Buna paylaşmak deniliyor kuzum.”

“Ben sana neyin gerçek olduğunu anlatayım kuzum. Tek gerçek çeliktir. Mızrağın ucunda sallanan baştır. O baştan mızrağın sapına sıçramış ve kurumuş kandır.” Marlen, bekar, genç bir hanıma yaraşmayacak; en masum gözleri bile kendisine çevirecek büyük bir kahkaha attı ve ekledi. “En azından babama göre. Bana göre tek gerçek aşktır.” Sesinin tonu hafif müstehzi, biraz da merakın titreşimiyle kaplıydı.

Doğru vakit gelmişti sanki. Roz restini masaya sürdü. “Ne dersin Marlen’ciğim, kuzum. Diyorum ki atları da alıp mağaraya doğru sürelim mi? Şu Gulyabani’nin (küçük bir kıkırdamayla birlikte) sikiyle tanışalım.”

Yerleşimin dışında, uzak ormanların içinde bir mağaradaydı sözü edilen “şeyin” yeri. Agora Kapılarının hemen çıkışında sevimli bir patikayla bağlanıyordu. Davetkar; imkansızlıktan uzak bir teklifti. Sıkılmıştı, değişiklik uğrasın istiyordu hayatına. Zaten başka bir “mesele” daha vardı.

“Tamam. Gidelim ama benim bir şartım var. Egop da gelsin istiyorum. Kendimi şımartasım var.”

Egop Xabaras…General Rusatel Xabaras’ın en küçük oğlu. Hoş çocuk. Biraz deli dolu, kavgacı ama Agora’da daha iyisini, gözü işte eli oynaşta olmaması şartıyla ara ki bulasın? Zaten Rün Kalkanı da hazırdı, malumun ilanı.

Roz iyi biliyordu can dostuyla Egop arasındaki münasebeti. Bazen, ikisini birlikte görünce içine bir tutam devedikeni serpilmiş gibi hissediyordu ama olsun. Riya yok birbirlerine yakışıyorlardı da…En yakın arkadaşını mutlu görünce, o devedikeni şifacılar tarafından iyileştiriliyor, yarasına ballı-karanfil nektarı dökülüyordu. En azından öyle sanmak istiyordu.

“Gelsin tabii ki canım. Ben ikinizi çok seviyorum. Hem yanımızda bir erkek olsun. Erkeğimiz olmadan çıkmayalım yola, neme lazım?”

Üç gün batımı sonra iki genç kadın, her an tıkırdatabilecek kapılardan, meraklı gözlerden ve en önemlisi şirret komşularından saklanarak çantalarını hazırladılar. Savaşçı değillerdi ama her Agoralı gibi istim üstünde büyütülmüşlerdi: Uzaktan görülmeden ateş yakmayı, Orlon’lara rastlamamak ve kuşbaşı gibi dilim dilim doğranmamak için nehir kıyılarından yürümemeyi, tuvaletlerini yaptıktan sonra izleri takip edilmesin diye gömmeyi öğrenmişlerdi. Kılıçlarına iğne-iplikteki kadar hakim değillerdi ama ellerinde de iğreti durmazdı.

Gece siyah perdesini açtığında yola çıkmak üzere münasiplerdi artık. Hızlı adımlarla evlerinden çıkıp Agora’nın taş meydanına vardılar. Meydandaki Agora Çeşmesinin arkasında bekleyecekti Egop onları. Çeşmeye ulaştıklarında generalin oğlu çoktan varmış, meşhur “Kanlı Rün” marşını ıslığıyla çalıyordu. Kızları görünce kukuletasının altındaki yüzü aydınlandı. Sırtındaki ağır savaş kalkanına rağmen çabuk adımlarla yanlarına geldi. Roz, mevzuyu anladığından Marlen’le Egop’un oynaşmaları için biraz geriye seğirtti. Arkadaşlık, Mor Kayalar Harplerindeki büyük komutan Imayep Tolos’un fedakarlığını anlatan “Kanlı Rün” marşında ifade ettiği gibi kendinden ve ‘kendine aitlerden’ vazgeçmeyi gerektiriyordu.

“Selam kızlar. Gün batımınız şer, gün doğumunuz hayır olsun. Beni neye soktuğunuzu tam olarak bilmediğim için kalkanı da aldım. Ne olur ne olmaz.”

“Atları nereye bıraktın generalim?” diye sordu Marlen, sondaki sözcüğe hafif işve vererek.  “Atlar, patikanın başındalar. İçeri sokamadım. Babamın saçmalıkları işte; çizmeleriyle meydanda yürürken at bokuna basmak istemiyormuş.” Roz ellerini çırptı ve ortamdaki üçüncülere düşen bir atiklikle patikaya doğru hareketlendi. “Haydi bakalım öyleyse. Gidelim ve tüm Agora şu şeyi keşfetmeden yani babanın muhafızları etrafı bok etmeden bakalım. Ya, çocuklar… içimde güzel şeylerin olacağına dair o meşhur his var.”

Agora’nın kalabalıklaşan meydanından çıkıp, patikalara vardılar ve atlarına bindiler. Kasaba inzibatlarının düdüklerini, tüccarlarının bağrışlarını, seyyar öykücülerinin parşömen hışırtılarını ve pezevenklerinin attıkları lafları çabucak arkalarında bırakmışlardı. Eyerleri üzerinde rahat bir yolculuktan sonra şafağa yakın Mor Kayalar’a yaklaştıklarını belirten o meşhur kristaller gözlerini almaya başladı. Gözleri neredeyse körleşmişti. Ametistle dolu kayaların mor huzmeleri etraftaki her tehlikeyi, her pusuyu, her kötülüğü örtüyor; onları dördüncü cennete götürüyordu sanki. Her an başlarına bir kaya parçası düşebilir ya da vahşi bir hayvanın saldırısına uğrayabilirlerdi. Mor Kayaların olayı buydu. Bu başıbozuk, çarpıtılmış, bilmem kaçıncı kez yok edilmiş ve bilmem kaçıncı kez tekrar kurulmuş alemin küçücük bir sürpriziydi.

Keskin bir ıslık sesi havayı yırtarcasına geceyi ortadan ikiye böldü. Ardından devamı geldi. Mor Kayalar yürüyüşünün son kısmına varmadan Orlon sürülerinin ava başladığını ilan eden korkunç ıslıklarıyla karşılaşmışlardı. Ormanın diğer yaratıkları için malumun ilanıydı o keskin, o vahşi ıslıklar: “Bu av bizim. Gözü olan siktirsin gitsin!” Dişsiz doğan ve dişsiz büyüyen Orlon’lar ezelden keskin pençeleriyle avlarını parçalarlar, sonra gün batımlarınca emerek yavaş yavaş sindirirdiler. Tek başlarına devrilmeyecek kadar güçlü, sürü halinde avlanacak kadar akıllıydılar.

Egop nefes nefese kalmıştı. Etrafta mor halelerin parıltısından ve gaipten gelen ıslıklardan başka hiçbir şey yoktu. Çizmelerinin altındaki kumlu toprağa sert bir tükürük fırlattı ve  babasının verdiği nasihatlerinden birini hatırladı: “Eğer düşmanı göremiyorsan, bil ki o seni çoktan görmüştür.” Çevresine baktı; alan kontrolü kurmaylığın temeliydi. Marlen ve Roz arkasındaydı. Gözlerini kısabildiği kadar kıstı; mor huzmeler göz kapakları sayesinde kırıldıkça o da etrafını seçebilmeye başladı. Orlon’lardan irice olanı hemen çaprazındaydı. Rün Kalkanını küt parmaklarıyla kavradı ve göğsüne yapıştırdı. Ardından içinden bir niyet okudu ve Rün Kalkanını kaldırarak en yakındaki Orlon’un sırtına doğru çarptı. Orlon’un tüysüz iri bedeni, Kuvvet Rünü’nün etkisiyle havaya sıçradı, sonra da olduğu yere düştü. Egop hemen arkasını dönerek, Yakış Rünü ki -boyası Malafan kaktüsünden, kabuğu ejder yumurtasından, taşları da nadir denizin dibindendi- açtı. Kalkanın etrafı yakıcı bir cehennem sıcağıyla parıldadı.

“Marlen, Roz. Arkamı koruyun! Çıkmak zorundayız buradan.”

Marlen ve Roz da ellerinde kılıçları, gözleri aynı derecede kısık; sırt sırta vermişler Orlon’lardan kendilerine uzanan her pençeyi kılıçlarını savurarak çeliyorlardı. “Atlar! Atlar kaçmış Egop!” derken burnundan soluyordu Marlen. “Kaçsınlar. Agora atı onlar. Eninde sonunda bulurlar bizi.”

Orlon’ları kendilerinden uzak tutmaya gayret ederek, önde Egop, arkada Roz ve ortada Marlen kol boyuyla ilerlemeye başladılar. Orlon’ların ıslıkları değişmiş, çiğ ve ıslak haykırışlara dönüşmüştü. İki taraftan da saldırıyorlar, Egop belki de babasının kullandığından sonraki Agora’nın en değerli Rün Kalkanıyla hepsini savuşturuyordu. Kızlar da kalanları hallediyorlardı. Görüntüde iyi bir plandı, Güneş Baba’nın takdirleriyle daha iyisi kurulabilirdi ama 17 yaşındaki Egop’un bildikleriyle değil. Henüz değil.

Başarmışlardı. Orlon’lar avları için biraz daha uğraşmış, nihayetinde gün doğumunun ve Güneş Baba’nın ilk ışıklarından kaçınmak için uzaklaşmışlardı. Kan ter içindeydiler, susuzluktan bitap düşmüşlerdi. İlk buldukları çınarın altına çöktüler. Ve tıpkı Egop’un söylediği gibi dumansız ateşlerini yaktıklarında atları da közün kokusunu almış olsa gerek, kaçtıkları yerden dönmüşlerdi. Erzaklarıyla çay demlediler ve tüten dumansız ateşin ışığında, Egop’un böbürlenmesinden uzak, Marlen’in şikayetlerinden eksik ve Roz’un gevezeliğinden noksan şekilde kahvaltılarını törensel bir sessizlik içinde yaptılar.

Buz gibi havanın içinde filizlenen gün doğumunun o ilk ışığına inat, Marlen çoktan bir köşeye çökmüş; küçük parmakları burnunun üstünde sızmıştı. Ayçöreği ve peksimetin rayihası uykularını getirmişti. Egop’un da gözleri kapanmak üzereydi. Roz onu dalgınlık çukurundan çıkartmak istedi.

“Sence başarabilecek miyiz?”

Egop’un yüzü gerildi. “Başardık sayılır. Orlon’lar Orlon’lardı işte. Geçti gitti. Güneş Baba tepedeyken dönmezler. Çok az yolumuz kaldı bundan sonra.”

“Öyle demiyorum. Yani bilirsin. Başarabilecek miyiz?” Yaktıkları dumansız ateşin içinden anlayan için “manalı” bir çatırtı duyuldu.

“Söylediğiniz şeyi diyorsan, bulacağız. Ama sanırım başka bir şey diyorsun. Öyleyse biraz açıklaman lazım Roz. Ben kaz kafayım biliyorsun.” Eliyle hafifçe kafasına vurarak gülümsedi.

“Sana verdikleri eğitimde böyle şeyler yok, haklısın generalim. Ama siz asker tiplerin bilmediği bir şeyi yapmıyorum aslında. İç döküyorum.” Derin bir nefes çekti, biraz içinde tutup geri verdi. “İki-üç yıl doğumundan sonra şöyle mi olacak? Sen Marlen’le evleneceksin, general ve değerli eşi olacaksınız. Güneş Baba isterse sevimli bir oğlunuz olacak. Onun Rün Kalkanı için Kan Dağlarına çıkacak ve Nadir Ağaçtan bir tomruk keseceksin. Böyle nesilden nesile sürüp gidecek” Egop, ağzını açmak üzereydi ki Roz cümlesini ağzına tıkadı. “Peki ben Egop? Ben de sanırım babamın işini devam ettireceğim. Şanslıysam dişleri tam olan bir koca bulacağım. İki tombili çocuğum olacak ve ömrümün sonuna kadar Ay Çöreği pişireceğim. Bu mudur?” Elindeki aptal ağaç dalıyla toprağa şekiller çiziyordu bunları söylerken.

Egop da eline kırık bir dal aldı ve cevap verdi. “Bu konuya nasıl geldik anlamadım. Ben kahin Üstadı değilim ama sanırım söylediğin gibi olacak. Bilmiyorum. Agora’da yüzlerce yıl doğumu boyunca böyle devam etmiştir. Güneş Baba yarını aydınlatır, Üstatlar yorumlar, biz de yaşarız. Kaderimizde evlilik yemini varsa, yemin ederiz. Çocuk varsa çocuğumuz olur.”

“Ben fırıncı kızı olmayı düşünmüyorum. Başka bir şey arıyorum. Gitmeyi düşünüyorum Agora’dan. Babamın haberi yok. Marlen’e bile söylemedim. Sadece sen biliyorsun. Hatta tüm Agora’da bilen tek kişisin şu anda.” Uzak ormanların yeşil manzarasını seyrederken kendi kendine gülümsedi Roz. “Tuhaf.”

Egop yüzüne baktı Roz’un. Kardelen rengi gözlerinde bir malumat vardı. O malumatı iyi biliyordu. Güneş Baba’nın sadece herkesten fazlasını bilenlerin gözlerine verdiği o ışık… Anlamıştı. “Kelimeler ağzından çıkana kadar onların efendisi sensindir, çıktıktan sonra onlar senin efendindir” derdi babası sık sık. Bunu bildiği halde, ağzından çıkan cümlenin düzgünlüğüne hiç kıymet vermeden konuştu.

“Gideceğimiz mağaraya daha önce gittin değil mi?”

Roz’un cevabı sessiz bir onaylamaydı.

“Hatta bence, mağaranın içinde ne olduğunu biliyorsun bile.”

Sessiz bir onaylama daha. Ayağa kalmıştı Egop. Hala uyuyan Marlen’e baktı.

“Bizi neye sürüklediğini bilmiyorum. Ama Güneş Baba’nın merhametine biraz saygın varsa, umarım ben yokumdur içinde. Şayet varsam lütfen şimdiden söyle. Kızmayacağım. Kızacak bir şey de yok zaten.”

Roz’un sessizliği kadim bir anlaşmaya dönüşmemiş olsa ki bozulmuştu.

“Gittiğimizde anlayacaksın. Oradaki şeyi bana hemen şu anda, şu fundalığın dibinde çöksen bile söylemem sana. Ağzımı suskunluk rünüyle mühürledim say.”

* * *

Marlen’in dalgalı, omuzlarına efilce düşen bal rengi saçları rüzgarın kudretiyle uçuşuyordu. Güneş Baba’nın sancağı tepeye çıkmış, en kızgın haliyle Uzak Ormanları ısıtıyordu. Dedikodulardaki o “şeyin”, Roz’un deyimiyle “Şeytan’ın sikinin” olduğu mağaranın başındaydılar. Meşhur Agora deyimlerinden biri şöyle diyordu: “İlk adımı taşağı olan atar. Ve en büyük taşak en büyük kalkanı taşıyanda vardır.” Egop, rutubetli mağaraya adımını attı. Karanlık ve nemliydi. Nur Rünü’nü açarak, etrafı aydınlattı. Arkasından da kızlar takip etti. Marlen’in adımları uzun uzundu, saçlarıyla aynı renkteki gözleri merakın büyüsüyle irileşmişti. Roz’un adımları kesik kesik, korkaktı. Mağaranın yıkık dökük galerileri içinde biraz yürüdüler. Yürüdükçe de kayalar sıkılaştı, küçüldü. Daha çok yürüdüler. Daha çok yürüdükçe de kayalar yine küçüldü, onları dar, basık ve dip dibe aralıklardan geçmek zorunda bıraktı. Marlen sıkıntıyla konuştu. “Roz, neredeymiş bu şey? Söyleme söyleme. Mağaranın sonundadır. Seyyar öykücülerin yazdığı serüvenlerde hep sonda oluyor çünkü.”

“İyi tahmin Marlen’im, kuzum. Sondaymış ama sona az kalmış gibi hissediyorum. Gerçi generalimiz daha iyisini bilir. İstihkam ve arazi tahkimatı onun konularıdır.”

Egop’un kum rengi saçlarının araları tozla dolmuştu. “İleride hava akımı var. Bu da çoktan ulaştığımızı gösteriyor.”

Sonra, göründü sözü edilen şey. Roz’un söylediği gibi küçüktü sahiden. Rengi için cakalı bir şey söylenemezdi. Sanki, ejderha boku kızgın demirle kurutulmuştu. Tıpkı Rün Kalkanındaki gibi tutup kaldırmaya yarayan parçaları vardı. Mağaranın kum-çakıl karışımı tabanında öylesine, yapayalnız, biçare şekilde duruyordu. Ve yine Roz’un anlattığı gibi ucunda “Gulyabani’nin siki” lakabına yakışırcasına uzun bir çubuk vardı.

Üstadların, Agora’nın mühim ailelerinin ve tebaasının artık nişanlı saydığı Egop ve Marlen ne yapacağını bilemez şekilde öylesine ayakta dikiliyordu. İlk adımı bu sefer Roz attı ve şeyi yerden kaldırdı. Narin parmaklarıyla “şeyi” iyice kavradı. Kendine güvenle konuşmaya, anlatmaya başladı. Sesinde önceden yazılmış ve ezberlenmiş bir parşömeni okurmuş gibi bir keskinlik vardı.

“Heyecanlanmaya gerek yok Marlen, kuzum. Senden önce Egop’a da anlattım zaten, hoş bir sohbetti. Yanlış anlama. Elimde tuttuğum şeyi ben on gün doğumu önce buldum. Çok iyi hatırlıyorum çünkü benim gibi yapayalnızsan, gün doğumlarını sayarsın. Zamanı unutmak mutluluk alametidir. Kişinin düşünecek çok şeyi varsa, gizli yerler arar. Elimde meşale, sürekli yürüyüp duruyordum Uzak Ormanların içinde. Burayı böyle buldum. Elimdekinin gücünü ve ne olduğunu anlamam kolay olmadı. Ama en sonunda kudretini anladım. Anlayınca da sizi buraya çekmem gerektiğini biliyordum. Dilim keskindir biliyorsun. Meydanda birkaç dedikoduyla en namlı orospuyu, bakire ana yaparsın. Elindekini kaldırarak ikisine doğrulttu. Devam etti. “Bu elimdeki şey, beni anasını bellediğimin Agora’nın en güçlü insanı yapacak kuzularım. Ondan önce bir ricam olacak ama. Egop, generalim… Rün Kalkanını kuşanır mısın?”

Egop, kaskatı bir yüzle ve yumuşak, toz kaldırmayan adımlarla Roz’a yaklaşıyordu. Ondan önce Marlen söze girdi. “Roz sen büyülendin mi kızım? Ne oldu? Rüyayiyen mi uğradı rüyana? Delirdiysen Üstat Abraham’a gösterelim seni.” Egop ekledi. “Kalkanım var ama kuşanmak için bir sebep görmüyorum. Şimdi istersen elindekini bırak, beraber dönelim ve bunu küçük bir seyahat sayalım.”

Kayıtsızca omuzlarını salladı Roz. “Küçük bir oyun oynayacağız. Elimdekini dönerken yanıma almak istiyorum. Ama Tüccar Loncasındakiler ne der: Denemeden mal alınmaz. Denemek istiyorum sizin üzerinizde. Agoralılar olarak birbirimize destek olmalıyız değil mi? Küçük bir fırıncı kızının dileğini kırmazsınız sanırım.”

Roz, elindeki şeyin üzerindeki emniyet mangalını çekti ve ikisine ateş etti. Ağzından alev kusan şeyden çıkan “lanetler” önce Rün Kalkanını, ardından da ikisini delip geçti. Büyülere, ateş getirenlere, masal zehirlerine, rüyayiyenlere karşı kendi gücü vardı artık Roz’un. O günden sonra yaşadıkları alem katiyen eskisi gibi bir yer olmayacaktı.

* * *

“Dr Zabinski, kaydı durduralım lütfen. Evet arkadaşlar. Sonuçlarımız?”

Profesör Stale Knudsen’in dev cüssesinin yanında iyice küçülmüş araştırma görevlisi Dr. Enrico Zabinski, yapay korteksini açarak önündeki vizörden sonuçları büyük ekrana taşıdı.

“Efendim, ilk proseste deneysel olarak tasarlanan Gulyabani senaryosunun ön-sonuçları alındı.”

Profesör Knudsen inorganik elleriyle “devam edelim…” gibi bir hareket yaptı.

Dr. Zabinski’nin içgörü asistanı ona kan basıncını söyledi. Çok yüksekti. Muhtemelen heyecandandı. Önemsemedi ve devam etti. “Sonuçlarımız, Agora Simülasyonu’ndaki insan deneklerinin otomatik tüfeğe karşı verdiği ilk tepkinin, cana kast etmeye dair olduğunu belirledi.”

Profesör, ağzındaki kalemle oynuyordu. “Bu da bize bir kez daha gösteriyor ki insan yaratımındaki temel dürtü, yok etmek üzerinedir.”

Dr. Zabisnki gülümsedi. “Evet Profesör. Öyle de diyebiliriz.”

Prof. Knudsen, kendi vizörünün ekranını sağa kaydırarak bir sonraki deneğin verilerini çıkarttı. Dr. Zabinski hemen konuya girdi. “Mikhail Kalaşnikov. Başarısız bir Sovyet silah tasarımcısı. Tarih eski dünya standartıyla 1940.”

“İşlemimiz nedir?”

“Elimizdeki otomatik silah prototipini tesadüfen bulacağı şekilde notlarının arasına karıştırmak.”

“Almayı öngördüğümüz sonuç?”

“Denek Mikhail Kalaşnikov’un kolay ve etkili şiddet üretebilecek bu silahı, ahlaki değerleri üzerince nasıl kullanılacağını gözlemlemek.”

Mikhail” için 5 Yorum Var

  1. Merhaba Miraç. Bu tarz “kontrol grubu” öykülerinden genelde keyif alırım. Bu açıdan finaliyle bu türün gereklerini başarıyla yerine getirmişsin. Bilim insanlarının implantlarını da çok başarılı buldum.
    Ana karakterlerin konuşmasında açık saçık tabir edilebilecek kısımların günlük hayata dair hoşluklar olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bazı eski kelimeler de kullanılarak atmosfer katkı sağlanmış.
    Ne yalan söyleyeyim ilk başta Bright’tan etkilendiğini düşündüm ama sonrasında beni şaşırttın. Tebrikler bu açıdan.
    Tabi herşeyin ötesinde ana fikri açısından aslında son derece düşündürücü, karamsar ve nihayet (maalesef) gerçekçi bir mesajı da var öykünün.
    Sonuç olarak, dolu, iyi düşünülmüş, sürükleyici ve güzel bir öykü olmuş, beğendim. Gelecek seçkilerde görüşmek üzere…

  2. Eyvallah teşekkürler hocam. Ben aslında henüz seçkiden hiçbir öyküyü okuma fırsatı bulamadım zira hayvani yoğun bir zaman geçiriyorum. ama işler biraz normale binince tek tek okumak istiyorum. bakalım. bu arada söylediğin bright isimli şeyi bilmiyorum. google’dan baktım sanırım netflix filmi olanı söylüyorsun?

  3. Kolay gelsin öncelikle.
    Bright netflix filmi evet. Senin öykünle hiçbir alakası olmadığı öykünün sonraki safhalarında açıkça belli oluyor zaten. Ben ilk başta silahı oradaki "Büyülü Asa"ya benzettim ama dediğim gibi öykünün özgünlüğü ayan beyan ortada. Benim erken tanımlama çabamdan doğan bir hata. Seninle hiç alakası yok.
    Görüşmek üzere…

  4. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @miracsaral

    bu ise gonul vermis insanin kendine yaratmak istedigi bir dunyayi zaten yaratmissin. Birak Roz silahi kullansin -ister iyilik icin ister kotuluk icin- ister bu hikayenin oncesinden ister sonrasindan basla ama bence daha cok yaz. Bizde o dunyayi gercek kabul ederek okuyalim.

    Eline ve dus gucune saglik
    Sevgiler
    Dipsiz

  5. Eyvallah başkan teşekkürler. En güzel fikirlerin hep aşırı yoğun zamanlarda beyinin içine sızma realitesiyle uğraşıyorum maalesef :frowning:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!