Öykü

Eşikler, Gözler ve Oyunlar

“Birkaç kez denedim, olmadı! Ne zaman açmaya yeltensem ya güneş acelesi varmış gibi gökyüzünü hızla terk etti ya da nereye açıldığını bilmediğim bu kapının eşiğini geçecek cesaret, arkasında hiçbir iz bırakmadan yok oldu. İçimdeki sesin ne dediği ise açıktı. Açmayacaksın, diyordu kısaca… O kapıyı açmayacaksın!”

Çocuk, yazmayı düşündüğü kelimeleri bir kez daha aklından geçirirken; gün ışığı hâlâ mutfağın penceresinden içeri akıyor, uzun süredir ovulmadığı için kararmış lavaboya uğramadan, taş duvara örülmüş yuvasında yanan ocağı teğet geçip, ateşin önüne kurulmuş masaya düşüyordu.

Ne zamandır yaşadıklarını yazmak istiyordu. O ölüp gittikten sonra birileri neler olduğunu hatırlamalıydı. Hatırlamakla da kalmamalı, zaman kendisini unuttuktan sonra bile; yolu bu eve düşen talihsiz yolcuyu, şans eseri uğrayan postacıyı ya da maceraperest delikanlıyı uyarmalıydı. Ancak yazmaya nereden başlaması gerektiğinden emin değildi.

Çocuk başını kaldırdı. Havada bariz bir serinleme, dışarıda açıkça görülen bir karanlık ve bahçenin sakinleri arasında derin bir huzursuzluk başlamıştı.

“Gece geliyor.” diye düşündü. Kalemi defterinin arasına koyarken çok az zamanı kaldığını biliyordu.

“Belki son bir odunluk ziyareti yapabilirim.” dedi kendine. Ateşin ona ısınmak dışında pek bir faydası yoktu ama geceyi karanlıkta geçirmekten iyiydi.

Mutfağın arka kapısını açtı. Eşiği geçmeden önce güneşin batmasına ne kadar kaldığını anlamak ister gibi havadaki serinliği kokladı.

“Birkaç dakikadan fazla değil.” diye karar verdi.

Kapının yanındaki odun sepetini aldı. Meyve ağaçlarının sardığı odunluk yerine mutfak penceresinin altına dizili ve hâlâ gün ışığının son demetlerinin ulaştığı yığına yöneldi. Odunların kokusu yoğun, topraksı ve sıcaktı. Sepetini doldurmaya başlamıştı ki meyve ağaçlarının arasından çıkan bir Adam, kendi kendiyle kavga ederek evin köşesini dönüp binanın diğer yanında kayboldu. Sanki, sadece kendisinin duyabildiği biriyle hararetli bir tartışmanın içindeydi ve oldukça kızgındı.

“Bir daha burnuna güvenirsem yıldızım sönsün!” diyordu, “Bizi getire getire Yer’e getirdin. Sana Yer diyorum yani Yeryüzü diğer bir ifadeyle Dünya! Etrafına bir bak… Hiç bulutların üzerinde yükselen bir dağ görüyor musun ya da mavi gökyüzünde 3 dolunay veyahut beklendiğimiz akşam yemeğine dair, o çok övündüğün burnuna güzel kokular geliyor mu?”

Çocuk, nereden çıktığı belli olmayan Adam’ı gördüğünde dehşete kapıldı. Elindeki sepeti bırakıp mutfağa doğru koşmak, kapıları kilitlemek ve ocağı harlayarak sırtını yasladığı örme duvara sığınmak istiyordu. Bunun yerine orada kalmak için bütün iradesini kullandı. Eğer bu Adam onlardan biri olsaydı, onu çoktan öldürmüştü.

Oysa, Adam onun farkında bile değildi. Kendi kendine konuşarak bir taş atımlık mesafeden geçip gitmiş ve üstelik, karanlığın içine doğru tereddütsüz yürürken, bir köy kadar gürültü çıkarıyordu. Adam’ın diğerleri tarafından fark edilmemesi imkansızdı.

Güneşe sıkıntıyla baktı.

“Deli olduğu kesin ama onu burada böyle bırakamam!” dedi ve elindeki odun torbasını mutfağın açık kapısına doğru fırlatarak, hâlâ kendisiyle konuştuğu belli olan adama doğru koştu.

“Hey” diye seslendi evin uzun duvarı boyunca koşarken. Deli adam çoktan ön bahçeye ulaşmış olmalıydı. Eğer bahçeyi aşıp yola çıkmış ise, onu alıp evin eşiklerinden geçirecek vakit kalmayabilirdi.

Duvar boyu koşmayı bitirdiği anda Adamı gördü. Bir eliyle, boyu kadar uzun bastonuna yaslanırken diğer eli ile sakallarını sıvazlıyor, hâlâ kendiyle konuşmakla birlikte, sesi mırıltının ötesine çıkmıyordu.

Gözlerini evin açık olan ana giriş kapısında dikmişti. İki kanatlı sıradan bir kapıydı. Ancak bir kanadı kırılmış diğer kanadı yere devrilmiş iken, evi bir muhafız edasıyla koruduğu günlerin çok uzakta kaldığı, her halinden belliydi. Kapının bir zamanlar açıldığı koridor; ilerleyip doğrudan mutfağa ulaşırken, mutfak penceresinden ahşap zemine sızan cılız gün ışığı ile karanlıktan, sadece  bir adım uzaktaydı.

Çocuk, Adamın yanına geldiğinde ne kadar yaşlı olduğunu fark etti. Birbirine girmiş gri sakalları, eski halinden eser kalmamış uzun paltosunun yama dolu etekleri ve yuvarlak küçük gözleri ile kendini yabana vurmuş deli tabiatlı bir gezginle karşı karşıya olduğunu düşündü.

Her kim olursa olsun bu Adamın diğerleri gibi olmadığını biliyordu.

Birazdan ortaya çıkacak diğerleri gibi…

“Konuşma Çocuk” dedi Adam, gözleri kapının her bir noktasına tek tek dokunurken: “Soracaklarıma cevabın yoksa konuşma!” Belli ki gördüğü manzarayı anlamaya çalışmak, büyük bir çaba gerektiriyordu ve vakit kaybına tahammülü yoktu.

Çocuk kendisinin görüp Adam’ın göremediği bir ayrıntı olup olmadığını merak ederek bir zamanlar içinde nazik insanları ve mutlu bir aileyi barındıran ve geleceğe dair umutlarıyla evim dediği harabeye baktı. Vakti azalıyordu. Adam’ı en kısa zamanda içeri almalıydı.

“Sorular ve cevaplar bekleyebilir ama güneş bizi daha fazla beklemeyecek. İzin ver sana ocağın yanında bir koltuk vereyim.” dedi. En azından Annesi hâlâ yaşıyor olsa buna benzer bir şey söyleyeceğini tahmin ediyordu.

Adam cevap vermedi ama eve yöneldiğinde, Çocuk davetinin kabul edildiğini anlayarak rahatladı. Biraz hızlı olurlarsa yetişebilirlerdi.

Adam, ilk eşiğin yanına geldiğinden adımını atıp geçmedi. Bunun yerine kapının içine oturtulduğu yuvanın, dışarı doğru çıkma yaptığı ve yıllar boyu kullanılmaktan aşındığı belli olan çerçevesindeki yuvarlak çöküntüye doğru eğildi. Eskiden orada olan bir şeyi bulmak istercesine elini, zamanında bir emaneti muhafaza ettiği belli olan, yuvanın üzerinde gezdirdi.

“Kayıp mı?” diye sordu Çocuğa.

Çocuk, Adamın neyi bulmak istediğini biliyordu. Hiç yerinden oynatılmaması gereken, eşiklerde bekleyen ve gözleri ile karanlığı delen…

“Kayıp değil.” dedi. “Ben çıkardım.”

Adam asasına yaslanarak doğruldu. Sanki omuzlarında büyük bir yük taşıyormuş gibi zahmetle kalkmıştı. Derin kahve gözlerini, ne aradığından emin ama ne bulduğu hakkında bir fikri yokmuş gibi, Çocuğun üzerinde gezdirdi. Sonra tereddüt etmeden eşiği geçip koridora açılan sahanlığı birkaç adımla aşarak akşam güneşinden geriye kalan son demetlerin koridorda önüne serildiği, sari-kırmızı bir halıda yürümeye başladı.  Koridorun ortasına geldiğinde yeni bir eşik fark etti ve eşiğin dışarı doğru çıkan çerçevesinde, aynı büyüklükte bir başka yuva daha buldu.

“Burada da varmış. Üstelik bir öncekinden daha derine yerleşmiş. Daha eskilerden biri olmalı.” dedi kendine ve bu sırada başka kiminle konuşuyorsa… Ancak bir sonraki sorusu şüpheye yer bırakmayacak şekilde, Çocuğa sorulmuştu:

“Ona ne oldu?”

Çocuk “Onu da ben çıkardım.” diye cevapladı. Ne yazık ona! Suçluluk hissederek birkaç kış geçirmişti. Aynı şekilde, gece koridorda yürümeyi son çare olarak gördüğü birkaç yaz da geçirmişti. Aklının uyuştuğu, zamanı unuttuğu ve ölü mü yoksa diri mi olduğuna karar veremediği başka mevsimlerin geçtiğine emindi.

Adam, sanki herşey apaçık ortadaymış gibi başını salladı, elini Çocuğun omzuna koydu ve sordu “Oyunun adı neydi?”

Çocuk, Adamın sorduğu soruyla sarsıldı. Omzundaki eli hissettiğinde çözüldü, dağıldı ve uzun zamandır ilk defa gözleri yaşla doldu. Cevap veremedi. Göğüs kafesini delip geçen bir yangın, boğazına oturmuş bir yumruk ve ayaklarda derman bırakmayan bir yükle aktı gözyaşları. Kaç yaşında olduğunu hatırlamıyordu ama çocuktu sonuçta…

“Oyunun adı Yüzük’tü.” dedi Çocuk, “Ve ben oyun oynamaktan usanmayan bir yaramazdım.”

“O, hiç bir zaman kurallara göre oynamaz.” diye cevapladı Adam.

Çocuk, pınarlarında kalan son göz yaşları da yüzünden akıp gidince cevap verdi. “Bunu öğrendiğim zaman ailemi çoktan kaybetmiştim.”

Adam, sessizlik içinde Çocuğun acısını paylaştı. Ailesinin ellerinden alınması tarif mümkün olmayan bir acıydı. Hele ölümlerine sebep olmuş olmak, bambaşka bir kıyametti.

Adam, dağların arkasında kaybolmadan önce eve son kez dokunan güneşi gösterdi. “Gece geldi ve o yalnız değil” dedi ve ekledi “Kaybedilen eşikleri geride bırakıp, oyunun ganimeti olmadan son kalan gözün karanlığı izlediği yere dönmeliyiz.”

Çocuk, Adamın sözlerini ikiletmedi. Koridorun kalan yarısını koşma isteğini bastırarak hızla geçip mutfağa girdi. Evin tek korunan eşiğini geçip yoğunlaşan karanlığı arkada bırakmak, rahatlatıcıydı. Adam büyük bir sessizlik içinde onu takip ediyordu.

Çocuk, “İlk önce ocağı biraz harlayalım. Geceler uzun, yorucu ve istenmeyen misafirlerle dolu olunca biraz ışık biraz sıcak çay, tüm dehşete katlanmayı kolaylaştırıyor.” dedi ve bahçeye açılan mutfak kapısının ağzına düşen odun sepetine yöneldi.

Kapının eşiğine geldiğinde dışarı baktı. Meyve ağaçları, odunluk ve hatta basamaklar bile geceye düşüp kaybolmuştu. Ev, karanlığın ortasında yapayalnız bir ada gibiydi. Odun sepetine uzandı. Eşiğin içine düşen yakasından tuttuğu anda, onu gördü ve dehşete düşerek, haykırdı.

“Gulyabani burada!”

Yaratık sinsice tırmandığı merdivene tünemiş, sürünerek avına yaklaşan bir yırtıcı gibi, korkunun kokusuna doğru karşı konulamaz bir açlıkla çekiliyordu. Sepetin diğer yakasını tutarak, içindeki odunları ve korkunun pençesine düştüğü için sepeti bırakmayı akıl edemeyen zavallı Çocuğu, karanlığa çekti.

Çocuk eşiğin diğer yanında onu kimin beklediğini biliyordu. Şuan karanlığın içinde ona aç, hevesli ve haris bir iştahla bakan kırmızı gözlerin sahibi; uzun zaman önce, güneş son saatlerini tembellikle geçirirken, meyve ağaçlarının ötesindeki derede karşılaştığı bir Yolcuydu.

“Oyun oynayalım mı?” demişti ve yere oturup 9 tane mendili özenle açarak, avucundaki parlak altın yüzüğü göstermişti. “Yüzüğü 9 mendilden birinin altına koyacağım ve senden gözlerini kapamanı bile istemeyeceğim. Üstelik, Yüzüğü bulmak için her bir oyunda üç şansın olacak. Eğer benimle Yüzük oyunu oynarsan ve kazanırsan, benden bir dilek hakkın olacak.”

Çocuk, oyunlara olan düşkünlüğüyle tanınan, yaramaz bir ufaklıktı. Ona meydan okunmasına izin verecek değildi. Ancak, dere başında karşılaştığı bir yabancıya borçlanmak konusunda, kendini rahat hissetmiyordu.

“Ya kaybedersem?” diye sormuştu.

Yolcu, önemsiz bir konuymuş gibi elini cebine attı ve ona avucundakileri göstererek sordu. “Eşiklerdeki gözler özel ilgi alanım. Bir tür koleksiyon yapıyorum. Sizin evde de varsa onu bana verirsin? Böylece ödeşmiş oluruz?”

Çocuk heyecanlanmıştı. Gözleri elbette tanıyordu. Her evde her iş yerinde neredeyse ahırlarda bile bu gözlerden vardı. Eğer bu yabancı bir göz kazanmak için oyun oynuyorsa, ne kadar çok göz o kadar çok oyun demekti. Bu yüzden sevinçle cevap vermişti: “Tabi var, hem de üç tane!”

Çocuk düşünüyordu da Yolcu’nun gözlerinden geçen o ani parlamanın; oyun oynamak için hissettiği sabırsızlık yerine, şimdi onu karanlığa çeken aynı iştah olduğunu bilse, güneşin hâlâ aydınlattığı patikadan geçip eve koşar ve kapılara kilit üstüne kilit vururdu.

Ne yazık ki bunu yapmak yerine ona üç kez yenilmişti.

Yolcu her defasında ona söz verdiği gibi mendilleri tek tek ellemiş ve onun gözleri önünde, elindeki parlak yüzüğü mendillerden birinin altına saklamıştı. Çocuk dikkatle izlemiş, akıllıca tercihler yapmış ama  üç oyunda üç kez denemesine rağmen, yüzüğü bulamamıştı. İşte, o zaman başlayan oyun şimdi sona erecekti. Yaratık onu da yakalamış, ailesinin kalanına yaptığı gibi onu da yiyecek, etini kemiğinden ayırıp kusacak ve o iğrenç kıyılmış et yığınından Çocuğun vücudunda doğarak, kendisinin iğrenç ve çarpıtılmış suretlerini yaratacaktı.

Çocuk parçalara ayrılarak öleceğini düşünürken “O kadar kolay değil!” diyen Adam’ın sesi duyuldu ve Çocuğu belinden kavradığı gibi eşiğin diğer yanına çekti.

Bu sefer şaşırma sırası Gulyabanideydi ve sepetin yakasını bırakmaya fırsat bulamadan, o da eşiği geçti. Geçmesiyle beraber, kapının çerçevesine yerleştirilmiş koyu mavi ve beyaz üzerine işlenmiş gökmavisi göz, aniden göz alıcı bir ışıkla parlamaya başladı.

Kıskacına aldığı Gülyabaniye aydınlığın oklarını acımadan saplarken, karanlık yarılmış ve yaratığın acıyla attığı çığlıklar kulakları yırtıyordu. Aydınlık insafsızdı, kesindi ve varlığı şüphesizdi.

Çocuk, Adam’la beraber masanın arkasına sığınmışken, yaratığın gidebileceği hiçbir yer yoktu! Çığlıklar ve haykırışlar arasında, Gulyabaninin aradığı yardım gelmedi.

Aydınlık, acımasız bir zevkle yaratığı ateşinde yaktı, kavurdu ve küle çevirdi. Bununla da yetinmeyen göz; izleyenlere orada olduğunu, beklediğini ve aydınlığın nöbeti devam ettiği sürece karanlığın habis yaratıklarına aman vermeyeceğini göstermek ister gibi, bir süre daha için için yandı.

Adam, Çocuğu ateşin yanındaki masaya oturttu. “İşte bu yüzden kapılar dışarı değil içeri doğru açılıyor.” dedi ve kapıyı kapatırken içeri düşen sepeti aldı. Kilidin yerine oturduğuna emin olduktan sonra ateşe odun atarak alevleri harladı. Az önce aydınlığın gücüyle, eşikte alev alev yanan göz; kalın ahşabın biraz daha içine yerleşmiş ve yuvasını derinleştirmişti.

“Ev uyandı. Diğerleri de gelecektir. Mutfak kapısını kapatırsak bizim için daha iyi olur. Böylece bu akşam bir başka aydınlık ve karanlık mücadelesine şahit olmaktan kaçınabiliriz.” dedi.

Çocuk başını sallamakla yetindi “Mutfak kapısı yok. Koridora ve mutfağın açılabilen döner menteşeli kapı, buraya sığındığım akşam parçalandı.”

“Peki ya bu kapı?” diye sordu Adam. Mutfağın bahçeye ve koridora açılan kapıları arasında bir başka kapı daha vardı. “Eşiğinde göz yok?”

“Onun nereden geldiğini bilmiyorum.” dedi Çocuk. “Mutfağa ilk sığındığımda yoktu ya da hep oradaydı ama ben hatırlamıyorum. Yıllardır aynı soruyu bende soruyorum kendime ama açacak cesareti hiç bulamadım.”

Adam, kapının yanına yanaştı, demir kulbu kavradı ve kulağını ahşaba dayayarak diğer tarafı duymaya çalıştı.

Çocuk merakla yanına geldi “Bir şey duyuyor musun?”

Adam endişeyle başını salladı. “Duyuyorum ama duyduklarımın hiçbiri bu kapının arkasından gelmiyor.”

Ev, sanki Adam’a cevap verirmiş gibi sesle doldu. Kızgın ayaklar çatıdan sahanlığına iniyor, kirişler korkunç sahiplerini koridora kusuyor ve gözsüz kalan eşikler, katledilen yaratığın intikamını almak isteyenlere evi gümüş tepside sunuyordu.

Adam, asasını çocuğun önüne sanki onu korumak ister gibi uzattı. “Koridorda yoğunlaşan karanlığın içinde yüzler görüyorum.” dedi ve beklenmedik birinden cevap geldi.

“Uzun zamandır misafirimiz olmamıştı. Ne kadar sevindik anlatamam. En yakın köy yürüyerek 15 saat uzaklıkta ve yol öyle ıssız ki, yolunu feci bir şekilde kaybetmiş gezginlerden başkasına rastlanmıyor.” dedi, korkunç bir şekilde çarpıtılmış; yüzü ve bedeni ile yeniden doğan kadın.

Çocuğa bakarak, onaylamaz gözlerle ekledi “Seni gidi tembel, misafirimize bir çay bile koymamışsın! Yıllardır onu bu eşiğin arkasından terbiye etmeye çalışıyorum ancak bir türlü başarılı olamadım. Lütfen oğlumun kusuruna bakmayın.”

“Senin oğlun değilim ben!” diye bağırdı Çocuk, iğrenme ve kızgınlığı aynı anda hissediyordu. Sadece hangisinin daha güçlü olduğundan emin değildi.

Kadının kararmış dişlerini kapatmaya yetmeyen ağzında, açık ve hevesli bir gülümseme oluştu.

“Değil misin?” diye sordu Annesi, “İlk gözü eşikten çıkarıp, Gulyabaninin ellerinle teslim eden sen değil miydin? Mutfakta, şimdi pislikten kararan lavaboyu son kez ovarken, gördüm seni. Eğer ne yaptığını anlamış olsaydım, eşikteki yuvasından kazıyarak çıkardığın gözü, o yumuşacık ve lezzetli kafanla beraber, eşiğe geri çakardım.”

Bir başka yüz daha görüldü karanlıkta. Sert bir yüz, yerinden oynamış elmacık kemikleri ve eksik bir kulakla konuştu, “O sırada ön bahçe kapısını kapatıp geceye hazırlanıyordum. O gün odunluğu doldurduğumdan baltam elimdeydi. Bizim yaramaz, Yolcu’nun birini eve getirmiş diye düşündüğümü hatırlıyorum. Oysa, eşikteki gözü çıkarıp evi yaratığa verdiğinde artık çok geçti.”

Adam, Çocuğa sordu “Baban mıydı?”

Çocuk başını sallamakla yetindi.

“Yolcu içeri girdiğinde eve yeni gelen abimin eşyalarını yıkamak için banyoya gidiyordum. Köye gitmişken kahveye mutlaka uğrardı. Güzelim gömleklerini hemen yıkamazsam üzerine sinen tütün kokusunu çıkarmak imkansız olacaktı. Üstelik küçük kız kardeşim de bana yardım etmeye ikna etmiştim.”. Babasının arkasından ışığa doğru gelen kızın saçları birbirine geçip yumak haline gelmişti. Yaratık sanki kızı ayrı saçlarını ayrı kusmuştu.

Küçük kız kardeş ablasının elini tutup öne geçtiğinde Çocuğun gözleri acıyla kasıldı. Küçük bir kız kardeşten ziyade tarifi mümkün olmayacak şekilde çarpıtılarak bozulmuş ve tekrar biçimlendirilirken, öncesinde bir insan olduğu kasten unutularak, karanlık bir yaratığa dönüştürülmüştü.  Konuştuğunda sesi hırlıyordu. “Bu yüzden ilk önce beni ve ablamı yedi. Bizi tek tek parçalara ayırdı ve etlerimizi, iştahla kemiklerimize kadar sıyırdı. Babam, çığlıklarımızı duyup koridora savrulan parçalarımızı gördüğünde baltasıyla içeri koşmaya başlamıştı. Diğer yandan da umutsuzca abimi çağırıyordu.”

Uzun boylu ve geniş omuzlu bir et yığını topallayarak kapının kenarında belirdi. “Babam bana “Bıçaklarına davran!” diye haykırdığını duydum evin öte yanından, avcı olduğum için bıçaklar uzmanlık alanımdı. Belimden çıkarmadığım çelik uçlu uzun kamayı çekerek koridora koştum. Kız kardeşlerimin çığlıkları kesilmişti. Evin duvarlarına inen darbeleri hissedebiliyordum. “

Annesi “Babanız, Yolcu’nun karşısına çıkmıştı ama elindeki baltayla güzelim duvarları biçmekten başka bir şey yapamadı. Ölmeden önceki son anında bile bağırıyordu “Gözlerin öte yanında kalın. Öte tarafa geçin!”…Bu sırada bizim yaramazı gördüm. Ana giriş kapısında eşiğe çökmüş, gözleriyle sevdiği herkesin tek tek katledilişini izliyordu. Yardıma koşan büyük oğlumun göğsü, kendi kamasıyla yarılınca aklım başıma geldi ve ona, “Meyvelikten dolaş” diye bağırdım.”

“Kızım kendine bu kadar yüklenme! Sevdiğin herkes gözlerinin önünde tek tek ölüyordu. Bundan daha soğukkanlı olamazdın. Kocanın, gözlerin öte yanında kalmakla neyi kastettiğini hemen anladın.” dedi Yaşlı Adam ışığa doğru gelirken. Dayandığı bastonu ve katledilmeden önce, romatizmalarını sıcak tutmak için giydiği belli olan uzun yün çorapları hâlâ ayağındaydı. “Bu evi küçük bir bahçe kulübesi olarak ilk defa inşaa eden benim büyük babamdı. Gözü, kapının eşiğine yerleştiren de oydu. Kulübenin ana kapısı ise az önce büyük ablanı katleden aynı eşikten başkası değildi. Benim babam ise meyve bahçesinin üretimini arttırmaya karar verince, evi genişleterek bizi buraya taşıdı. Evdeki hane halkı artınca, son çıkmayı ise babanla beraber yaptık. Eşiğine koyduğum gözü bulmak için uzun uzun yolculuk yaptığımı hatırlıyorum.”

“Beni de o seyahatinde buraya getirmiştin.” dedi iri yarı bir et yığını diğerleri arasından sıyrılarak. Bir kolu yerine sabanın keskin başın takılıydı. “Bir gece devrilen atımın altında baygın yatarken beni bulmuş, bakmış ve iyileştirmiştin. Kimsesiz olduğumu öğrenince bana bir aile isteyip istemeyeceğimi sordun. O günden beri aileni ailem bildim. Senin evin uzun duvarı boyunca, arka bahçeye doğru koştuğunu gördüğümde, Babanla beraber kestiğimiz odunları odunluğa taşımayı yeni bitirmiştim. Önümde duran sabanı kaptığım gibi mutfak kapısından girip koridora çıktım. Ortadaki eşiğin öte yanına geçtim. İşte, Gulyabani beni orada yakaladı. Şimdi düşünüyorum da…” dedi kolunu göstererek “Beni yerken hâlâ sabanı tutuyor olmalıyım.”

Annesi araya girdi “Yanımdan hızla geçip seni durduramadan geçtiğin eşiğin öte yanında ölmüştün. Oğlumu çağırmıştım ama anladığından emin değildim. Kocamın kırılmış ve parçalanmış bedeni, kızlarımın çiğnenmiş etleri ve oğlumun kendi bıçakları ile doğranmış göğsünü görünce sonunda aklımı kaçırıp eşiği geçtim ve bir zamanlar ailem dediğim et yığının arasında  kalakaldım. Gulyabaninin benim için endişelenmesine gerek yoktu. Hissettiğim acıyla hiçbir yere kaçamazdım.”

Adam, Çocuğun gözlerinde aynı gecenin tekrar yaşandığını gördü.

“Annemi öldürmedi. Babamdan kalanların üzerine kapaklanmış ağlarken onu koridordaki eşiğin önüne sürükledi. Arkasından banyoya saklanan büyük ablamı getirdi. Küvetin içine sığınmış katliamın bitmesini bekliyordu, o her zaman sinsi ve hesapçıydı. Az önce de merdivenin kenarına pusu kuran da oydu. Ne yazık ki ikisi de kana bulanmıştı.  Bana dedi ki…”

Karanlıktaki yüzler aniden kirişlere saklandı, duvarlara sığındı ve eğer mümkünse eriyip zemine karıştı.

Aniden sessizleşen evin içinde sadece o duyuldu  “Dedim ki…” dedi keyifle, “Benim istediğim sadece oyundan kazandığım 3 göz. Ana kapıdaki ilk gözü bana verdin. Eğer koridordakini ve mutfak kapısındakini de verirsen, Annen ve Ablanın yaşamasına izin veririm.”. Konuşan, gözlerindeki sarı benekleri Çocuğun üzerine dikmiş, Yolcudan başkası değildi.

“Seni kandırdı değil mi?” dedi Adam Çocuğa, ancak Çocuktan ses çıkmadı. Sayısız vakittir ona işkence eden yaratığa bakmaya dayanamıyordu.

“Oyunda yeni olduğuma göre neler olduğunu tahmin etmeme izin verirsin herhalde?” diye sordu Adam, yaratığa dönerek.

Yaratığın teni mezarlıktan yeni kalkmışçasına beyazdı. Eğer mümkünse Adam’ın teklifiyle hastalıklı yüzüne kan gelmişti. Çocuk, Yaratığın gözlerindeki hevesi tanıyordu. Eğer Adam ne söylediği konusunda özenli olmazsa, kendisini başka bir oyunda bulabilirdi.

“Annesini ve Ablasını kullanarak onu kolayca kandırdın. Çünkü o bir çocuktu, az önce bütün ailesini katletmiştin ve tek bir gözü alıp gitmeyecek kadar aç gözlüydün. Üstelik, eşikteki gözü çıkarmasına engel olmasın diye, zavallı Annesinin ağzını yırtmıştın.” Adam, yaratığın yüzündeki memnun gülümseyişi dikkate almadı. “Ablası ise usul usul eşiğin yanına gelmiş, kardeşine yardım ediyordu. Banyoya saklanan bir korkak olduğunu düşündüğünden, onu hafife aldın. Bu yüzden kardeşine; gözü eşikten çıkarır çıkarmaz mutfağa koşmasını söylediğini, fark etmedin. Bu noktada, Ablanın tuzak kurma konusundaki becerisi seni oyuna getirdi. Çünkü eşikteki göz çıkar çıkmaz, Çocuk mutfağa koştu ve Ablası, elindeki gözü yutarak kardeşine çok değerli birkaç saniye kazandırdı. Öyle kızmıştın ki Annesinin boynunu oracıkta kırdın. Ablası, mutfağa ulaşan Çocuğun, Annesine doğru atıldığın gördü. Kardeşini mutfakta tutmak için çift taraflı kapıyı bütün gücüyle itti. Kapı, Çocuğu mutfağın ortasına savurup kafasını masaya çarparken, hızından bir şey kaybetmeden koridora geri döndü. Sen, bu sırada zavallı kızı boynundan yakalamış, savrulan kapıya kafasını çarparak hem eski ahşabı hem de Ablanın kafasını parçalamıştın. Kızın karnını yarıp midesindeki gözü çıkardığından bahsetmiyorum bile”

Yaratık büyük bir keyif ve hevesle Adam’ı dinlerken, şaşkınlık hissettiğinde “İnanılmaz” diye hayret ediyor, etkilendiğinde “Tam dediğin gibiydi” diye Adam’ı onaylıyordu.

Çocuk, Adam’a bakakaldı. Hafızasında bazı boşluklar olmasına rağmen katliam kendi başından geçmişti ama kendisi bile bu kadar net hatırlamıyordu.

Yaratık, gözlerini Adam’ın üzerinde gezdirdi. “Anlattıkların şanslı bir tahminin ötesindeydi.” dedi. Sesinde bir tedirginlik belirmişti.

Adam küçük ve yuvarlak gözlerini kısarak konuştu. “Tahmin ettiğimi de nereden çıkardın.” dedi ve devam etti, “Bugün uzun zamandır ilk defa bir ziyafete katılmak için oyuğumdan çıktım. Benim gibilerin buluşması için tek zaman; Göğün 3.katında, 3 cemre düştükten hemen sonra, gökteki 3 ayın beraber dolunay olduğu vakittir. Böylesi imkansız bir buluşmayı ne kadar beklediğimi, Altın Dağın eteklerine kurulan sofrada yerimi almayı ve sonunda diğerlerini görüp dertleşmeyi, ne zamandır arzuladığımı biliyor musun? Eğer, ismi lazım değil birinin ki yerine kendi burnuma güvenseydim, bu Meyve Bahçesine açılan kökler yoluna sapmayacaktım.”

Yaratık ilk defa eskisi kadar hevesli görünmüyordu. “Sen sadece yolu buraya düşmüş zavallı bir yolcudan başka bir şey değilsin! Ne kendini kutsallardan biri gibi göstermeye çalış ne de benim karanlık dolu varlığımı yenebilecek bir aydınlık savaşçısı olduğunu iddia et! Senin de kemiklerini sıyırıp büyük bir zevkle yedikten sonra Çocuğun, suçlulukla kavrulmuş yüreğinin tadına bakacağım. Her şey bittiğinde gözleri çantama atıp, asanı kendime yeni yol deneği yaparak buradan ayrılacağım.”

Adam’ın elindeki asa büyük bir tiksintiyle titredi, kükredi. Asadan yayılan ışık seli vücut bularak, mutfaktaki kalan her yeri kaplayan, bir kurda dönüştü.

“Neye değnek dediğine dikkat et, Gulyabani!” dedi kurt ölçüsüz bir hiddetle.

Çocuk asadan akan ışık selinden çıkan kurda ve onun muhteşem boyutlarına inanamayan gözlerle bakıyordu. “Başka bir oyun mu?” diye sordu endişeyle.

Kurt devasa başını Çocuğa çevirdi. “Adım Kapan” dedi, eğer mümkünse yüzünde bir şefkat vardı, “Meraklanma küçüğüm, senin oynamak zorunda kalacağın bir oyun yok artık.”

Yaratık açıkça dehşete düşmüştü. “O kurt bir yadigar!” dedi, “Çocuklara anlattığımız bir korku masalı… Ülgen Han’ın Düzen’i korumak için yarattığı ve Dengenin Çocuklarına, aydınlığın yadigarı olarak hediye ettiği, ruhları ışıktan ibaret bir karanlık yiyen!”

Kapan tiksintiyle hırladı ama cevap vermedi.

Adam “O halde Dengenin Çocuklarını tanıyorsun?” diye sordu.

Yaratığın gözleri önce kurda sonra yamalı etekli kaftanına sarınmış Adama kaydı. “Masal” dedi “Onlar birer masal!”

Adam konuştu; bu sefer sesi ne yaşlı ne genç ne de bu zaman aitti.

“Adım Dipsiz ve diğer Dipsizlerden biriyim sadece. Yürürüm yer üstünde ve altında, önüme serili aydınlığın ve karanlığın oyunları, sadakatim sadece Düzenin Dengesine karşı!”

Yaratık eşikten uzaklaştı “Git buradan.” dedi “Sana dokunmayacağım. Git ve tesadüfen çıktığın meyve ağacının köklerine geri dön. Oradan da hangi ziyafete gideceksen, ona katıl ve ne yollarımızın kesiştiğini ne de beni hatırla!”

Dipsiz eşiğe bir adım yaklaştı. “Aydınlığın ya da  karanlığın ne üzerimde hükmü vardır ne de onların buyruklarına boyun eğerim. Dengenin çocuğu ve ona hesap verenim. Doğduğum andan beri bana Düzen’in ısrarla öğrettiği ders, tesadüf diye bir şeyin olmadığıdır. Senin tesadüf dediğin yerde ben açık bir hesap bir başlangıç bir bitiş görürüm. Tıpkı burada olduğu gibi!”

Yaratık neredeyse kirişlere sığınıp zemine karışacak ya da mümkünse buhar olup uçacaktı “Ortadan kaybolurum.” diye teklif etti.

Dipsiz eşiğe bir adım daha yaklaştı “Yetmez.” diye cevapladı.

Yaratık “Eşiklerdeki gözleri asla yerinden çıkarmam, aileleri öldürmem ve benden asla haber almazsın.” diye çaresizce son teklifinde bulundu.

Dipsiz bir adım daha atarak eşiğin kenarında durdu. “Yetmez ama belki son bir oyun oynayabiliriz seninle. Bir bilmece soracağım ve bana cevap vereceksin. Bilirsen, buradan gitmene izin vereceğim. Eğer bilemezsen, vereceğim hüküm kesin ve kati olacak.”

Yaratığın gözleri hevesle aydınladı, “Bilmecelere bayılırım.” dedi ama gözleri hâlâ şüpheliydi. “Kazanırsam ne alacağım?”

“Sana istediğin gözleri vereceğim.” diye cevapladı Dipsiz.

Yaratık açgözlüydü. Eğer cevabı bilirse hem hayatta kalacağını hem de gözlerle buradan ayrılacağına dair hayallere kapılmıştı bile. “Anlaştık.” dedi. “Sor hadi! Bir Dipsizin soracağı bilmeceyi merak ediyorum. Buradan ayrıldıktan sonra  başka evlerin gözlerini alamayacağıma göre, diğer Gulyabanilere bu bilmeceyi sorarak, torbalarındaki bütün gözleri toplayacağım.”

Çocuk duyduklarına inanamıyordu. Dipsiz, Yaratığın bir daha asla geri dönmemesini sağlayacak kadar güçlüydü. O halde neden hâlâ oyun oynamaktan bahsediyordu. Üstelik, ya Dipsiz oyunu kaybeder ve Gulyabani kazanırsa eşikteki gözü gerçekten ona mı verecekti?

Yaratık, irileşen sarı benekli gözlerini Dipsiz’e dikti.

“İşte bilmecen.” dedi Dipsiz “Mutfaktaki 3.kapının arkasında ne var?”

Yaratık içinde yükselen panik dalgasına kapılarak cevapladı “Hangi kapı?”

Dipsiz gülümsedi. “Ben de öyle düşünmüştüm.” dedi ve tereddüt etmeden eşiği geçti. Eşiği geçerken nesillerin sesiyle konuşuyordu ve o konuşurken; ev temellerinden sallanıyor, kirişlere sığınan diğerleri teker teker koridora dökülüyor ve zemine karışanlar, görünür olup vücut buluyordu.

Kapan boş durmadı. Mutfaktan bir ışık seliyle aktı. Ortaya çıkanları avlarken zevkle uluyordu.

Dipsiz durmadı ve onu duyan evin, canlanmayan yeri kalmadı.

“Alas, Alas, Alas

Duy sesimi, ışığın doğduğu gözeden bakan Kutsal!

Mavi göz, beyaz göz, herşeyi gören göz.

Kapımın eşiğine,

Göğsümün üzerine,

Korumak için canımı verdiğime taktığım göz!

Aydınlığın kutsalı, evlerinden zamansız sökülen ruhlar, acımasızca katledilen zavallılar ve çarpıtılarak karanlığa kurban edilen bedenler için bir kez daha çalıyorum kapını.

Hükmüm kesindir, katidir ve hesabı sadece Düzen’e verilir.

Sen! Yaratık! Gulyabani!

Dönesin bir göze ve içindeki karanlık dönüşsün eşiğin bekçisine!”

Gulyabani eğildi, büküldü ve kırıldı. Koyu bir karanlık, yaratığın gözlerinden, kulaklarından ve ciğerlerinden dışarı akıp bedenini tüketene kadar durmadı. Beden yitip gittiğinde geri kalan  karanlık; uğuldadı, esti ve gürledi ama çırpınışları boşunaydı.

Dipsiz koridorda çaresizce dönüp duran karanlığa uzandı, asasından çıkan ışık seliyle onu fethetti. Bu kopkoyu karanlıktan; koyu mavi ve beyaz üzerine işlenmiş, gökmavisi göz doğana kadar durmadı, yılmadı ve pes etmedi. Karanlık ışığa yenilip, tek ve büyük bir göze dönüştüğünde, süzülerek Dipsiz’in avucuna kondu.

“Ülgen Han’ın gözü, aydınlığın okları ve ışığın ateşi!” dedi Kapan. Gulyabaninin yiyerek kustuğu ve et yığınları içinden yeniden doğurduğu suretlerin hepsini, ışıkla yakıp tek tek kavurmuştu.

“Bitti mi?” diye sordu Çocuk, hâlâ eşiğin korumasından çıkmamıştı. Sesi tedirgin ve şaşkındı.

Dipsiz ve Kapan ona doğru ilerlerken birkaç adım gerileyerek mutfakta hâlâ kapalı olan kapının önüne kadar çekildi. Sanki, onların eşiği geçip geçemeyeceklerinden emin olmak istiyordu.

İlk geçen Kapan oldu. Az önceki av yüzünden gerilmiş cüssesini dinlendirmek için yanmakta olan ocağın önüne serildi.

Dipsiz de eşikten geçerek Çocuğun yanına geldi. “Bitmedi. Son bir şey daha var.” diye cevapladı.

“Gulyabaniyi ve bütün suretlerini öldürdün. Evi yaratıklardan temizledin. Karanlığı def ettin. Başka ne kalmış olabilir? Lütfen artık bitsin! Hissettiğim yorgunluğa rağmen devam etmemin tek sebebi, başkalarının başına da aynı felaketler gelmesin diye, nöbet tutuyor olmamdı. Ölüp gidersem diye öyle korkuyordum ki yaşadıklarımı anlatmak için yazmaya karar vermiştim. Oysa hafızam öyle parça parça ki; talihsiz yolcuları bu beklenmeyen kıyımdan kurtarabilir umuduyla yazmak istediğim cümleleri, şimdiye kadar hiç araya getiremedim”.

Çocuk masanın üzerinde sayfaları hiç yazılmamış deftere baktı. Omuzları ona birkaç beden büyük geliyormuş gibi aşağı sarkmıştı. “Daha başka ne olabilir?” diye sordu.

Dipsiz, Çocuğun omuzlarını şefkatle tuttu. “Hissettiğin yük senin sorumluluğun değil, Çocuğum.  Son kalan işim ise korktuğun gibi bir başka yaratık ya da karanlığın işlerinden biri değil. Son kalan işim, seni tüm acılarından kurtarmak. Tekrar özgür olacaksın, mutlu olacaksın ama en önemlisi ailenle olacaksın.”

Çocuk, duydukları karşısında şaşkına dönmüştü. “Ama onlar öldü!” dedi.

Dipsiz, Çocuğu bıraktı. Hâlâ kapalı olan kapıya doğru yürüdü ve kolunu çevirip açarken konuştu, “Sen de öyle!” dedi ve devam etti“Ablan seni kurtarmaya çalışırken kafanı masaya çarptın ve orada öldün. Ancak Gulyabani sadece bedenleri değil ruhları da yer. Bu yüzden senin ruhlarını da hesabına yazmadan, buradan gidemedi.” dedi ve kapıyı açtı.

Kutlu bir ışık aktı kapıdan ancak ne ete saplanıyor ne yakıyor ne kavuruyordu. Sıcaktı. Mutluydu. Özlemini duyduğu ne varsa kapının eşiğinden geçerek, Çocuğa uzanıyordu.

“Öldüm mü ben?” diye sordu Çocuk, ışık gözlerini okşarken…

Dipsiz’den duymasına gerek yoktu. Işığa ait olduğunu biliyordu. Orada olmalıydı, ışığın içinde ve onunla bütün… Kaybettiği geleceğini, özlemle ağladığı ailesini ve en önemlisi huzuru bulacağını bildiği ışığın, onu çağırdığını hissediyordu.

İlerledi.

Işığa girince tüm yaşadıkları geride kalacaktı. İstediği buydu; yıkımın, felaketin ve kıyametin geride kalması…

Dipsiz kapının önünde bekliyordu.

Çocuk aniden durdu, “Gitmek zorunda mıyım?” diye sordu.

Sorduğuna kendisi de şaşırmıştı.

“Sana ancak yolu sunabilirim. Gitmek veya kalmak senin tercihin.” diye cevapladı Dipsiz. Artık gözlerinden evrenler doğup batıyor, belli ki bir yerlerde, Düzen’in Dengesi onu çağırıyordu.

“Ben gittikten sonra ya bu eve başkaları gelip yerleşirse?” diye sordu Çocuk, “Akıllarına eşiklere gözler koymak gelmeyebilir? Dedem bile uzun zaman bu gözleri aradığını söylememiş miydi? Üstelik bir Gulyabaniyi def ettin onlardan daha çokları vardır belki?”.

Çocuk kapıdan birkaç adım uzaklaştı. “Hiç değilse bu eve göz kulak olabilirim. Nasıl olsa ölüp gittim değil mi? Ailemin ışıkta olduğunu hissedebiliyorum. Onlara katılmasam da huzuru bulabilirim?”

“Eğer bu evi korumak istiyorsan bunun başka yolları da var.” diye cevapladı Dipsiz. Yüzünden ne düşündüğü belli olmuyordu.

Çocuk, kapıdan yayılan ışığa baktı. Mutfağı gözden geçirdi. Ateşin yanına kurulan Kapan, gözlerini kırpmadan onları izliyordu.

Kararını bu kadar kolay vereceğini düşünmemişti. “Bu ev ancak 3 gözle korunur ve sende sadece 2 tane var. Biri mutfağın eşiğindeki yuvasında, diğeri ise elinde. Eğer beni de sayarsan 3 gözü tamamlayabilirsin.”

Yüreğinden geçenleri dile getirdikçe sesi güçleniyordu “Bu evde katliam yaşanmasının sebebi benim. Şimdiye kadar evi bekleyerek cezamı çektiğimi düşünüyordum. Oysa öldükten sonra bile ruhlarım kapıdan geçmek yerine kalmayı tercih etmiş olmalılar. Hafızamın bana oyunlar oynamasına şaşmamalı. O sadece verdiğim kararı uygulayabilmem için bana şefkatle davranıp, yaşadığım acıyı azıcık da olsa hafifletmeye çalışıyordu.”

Dipsizin Çocuğa diktiği gözlerinde, evrenler parlıyor evrenler sönüyor, Düzen; kiminin yollarını kesiştirip kimini 9 katlı Düzende oradan oraya savuruyordu. “O halde” dedi ışığın kaynağına giden kapıyı kapatarak, “Bundan sonra sen koruyacak ben hatırlayacağım ve Düzenin yıkılışından önce geri gelip seni kendine biçtiğin bu görevden azat edeceğim. Çocuğum, o zamana kadar seni, koyu mavi ve beyaz üzerine işlenmiş gökmavisi göze bürünmüş, ışığın askerleri arasına alıyorum.”

Asasıyla Çocuğun alnına dokundu ve konuştu, “Dehşetin çemberinden, acının ateşinden ve kıyametin gözünden geçtin küçüğüm. Ruhların huzur bulsun artık… Düzenin bana yadigarısın küçüğüm, çelik çomak yok artık… Bunun yerine çalsın davullar ziller, ışıkla dövülmüş çeliği kavrasın eller ve ışığın kudreti ile kutsanarak, doğsun yeni neferler…”

Evin içinde kutlu, neşeli ve aydınlık bir nefes dolaşırken; bütün arazi, temellerinden çatısına, meyve bahçesinden odunluğa kadar ışıkla yıkandı, kutsandı ve Çocuk bir göze dönüşerek, ışık askeri olarak yeniden doğdu. Çocuk, süzülerek Dipsiz’in eline konduğunda aydınlığın kaynağına uzanan kapı sırlara karıştı, ocaktaki ateş söndü. Ev sessizliğe gömülürken uzun zamandır ilk defa huzurlu bir geceye bıraktı kendini.

Dipsiz vakit kaybetmeden Gulyabaniyi koridordaki eşiğe yerleştirdi ve parçalanmış ana kapının çerçevesindeki yuvaya yöneldi. Hâlâ elinde ışık ışık yanan Çocuğa baktı. O artık bir aydınlık neferiydi. Onu da yeni yuvasına koyarken konuştu “Düzenlerin yıkılışına kadar eşiklerde tutacağın nöbet burada başlıyor. Artık bir çocuk değil, ışığın askeri, aydınlığın neferi ve karanlığı izleyen o mavi gözsün. Hatıraların benimle olduğu sürece unutulmayacaksın ve sonsuza kadar yaşayanlar asla unutulmayanlardır. Seni hatırlayarak hayatta tutacağım ki, karanlığa aman vermeden, aydınlık ahalisini koruyasın.”. Yuvasına kavuşan göz evi kutsarken, sevinçle titredi. Çocuk hatıralarını emanet edecek daha iyi bir muhafız bulamayacağını biliyordu. Dipsiz ona öyle söylemişti, hatırlamak Dipsizin göreviydi.

Dipsiz eve son kez baktı. Güzel bir evdi. Buraya yeni taşınacaklar için güvenli ve bereketli bir yuva olacaktı. Çocuk ise karanlıktan çıkacak uğursuz yaratıklara aman vermeyen bir ışık askeri olarak, nesiller boyu aydınlığı gururlandıracaktı.

Sonunda işinin bittiğine karar verdi ve “Gel Kapan” dedi Dipsiz. “Acele edersek Altın Dağın arkasında kaybolmadan önce, göğe inci gibi dizili 3 dolunayı görebiliriz.”

Eşikler, Gözler ve Oyunlar” için 12 Yorum Var

  1. Uzun bir öyküydü ama okuduğuma değdi. Kurguyu beğendim, farklı ve ilgi çekiciydi. Merak içinde okudum. Çocuğun yaşadıkları, ruh hali, karanlık ve aydınlığın savaşı çok iyi aktarılmış. Okumaktan keyif aldım. Temaya uygun bir öyküydü. Finali de güzeldi, garip bir burukluk hissettim. Diğer seçkilerde görüşmek üzere. :slight_smile:

  2. Merhabalar.

    Büyük bir beklentiyle okuyup daha büyük bir öyküyle karşılaştım. Sadece güzel değil öykü, içine girdiğim dünya güzel, bu dünyanın ince detayları güzel, karakterler, isimler, duygular güzel, ama tüm bunların ötesinde bunu kağıda döktüğünüz kalem çok güzel.

    Kendine has bir anlatımınız var. Destansı bir metni aktarırken kullandığınız üsluptaki o yumuşaklık bende beğeniden ziyade saygı duygusunu körükledi.

    Seçkide olmanız ne güzel. Burada böyle öyküler okudukça benim de şevkim artıyor.

    Ellerinize kaleminize kuvvet.

  3. Arkadaşlar da belirtmiş. Uzun ama kendini okutan bir öyküydü ve kendi evreni vardı. Nazar boncuğuna gönderme çok orjinaldi. Dipsiz’in adı da çok şey ifade ediyordu.

    Akan ve sonuca doğru sağlam temellerle ulaşan bir öyküydü ama beni en çok korku teması etkiledi. Okurken huzursuz oldum ve içim karardı. Bu bence başlı başına bir başarı. Gulyabani’nin asında korkunç bir yaratık olduğunu hepimize hatırlatmışsın, hatta Dipsiz bile korkunçtu bana göre -Tom Bombadil gibi-. Bu kadar karanlıktan sonra aydınlığın kazanması da genele dair ümit veren güzel bir mesajdı.

    Son derece beğeniyle okudum öyküyü hasılı, eline sağlık.
    Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

  4. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @Sefa
    Kapan suan sana hirliyor, ama sorun.yok ben konsurum onunla :slight_smile:
    Sevgiler
    Dipsiz

  5. Merhaba;
    Öyküyü çok beğendim :blush: Bu ay bütün kurgular çok güzel, ama sizinki incelikle işlenmiş, detaylı girift bir kurguydu. Tam, “Tamam, şimdi böyle olacak.” dediğim anda başka şeyler oldu hep. Öykünün defalarca yön değiştirmesi ve beklenen yönün aksine gitmesi, bende daha çok okuma hissi uyandırdı. Keşke bu Dipsiz’i anlatan bir romanın girişi olsaydı diye bile düşündüm :slight_smile:

    Uzun olduğundan bahsedilmiş hiç farkedemedim. Yetenek böyle bir şey sanırım. Bazen tek sayfa yazıları bile okuyamıyoruz, fakat böyle güzel işlendiğinde sayfalar bize az geliyor.

    Küçük bir eleştirim var. Belki de eleştiri de değildir. Çocuk, ailesinin suretleri ve Dipsiz’in konuştuğu yerlerde zaman zaman kimin konuştuğunu anlayamadım. Belki geri dönüp kontrol edersiniz, bu benden kaynaklanmış da olabilir.

    Kaleminize sağlık, tekrar öykünüzü okumak dileğimle :krs: