Öykü

Dünya’daki İlk Gulyabani

Dünya en güzel dönemini yaşıyordu. Yeşilin her yanı doldurduğu, tüm canlıların özgürce ve birbirleriyle uyum içinde yaşadıkları bir düzen hakimdi Dünya’da. Düzen, kendiliğinden, direkt olarak doğadan geliyordu. Yıldızlı gökyüzü, rüzgarda hışırdayan ağaç yaprakları, akıp giden nehir, hayvanlar ve insanlar. Her biri bu doğal düzenin bir sağlayıcısıydı. Ufak kabileler halinde yaşayan, geceleri toprağa uzanıp gözlerini gökyüzüne diken o zamanın insanları, günün birinde uzak torunlarının doğal düzene başkaldıracağını ve hayatın her alanına yapay olanın yerleşeceğini akıllarından bile geçiremeyecek kadar şanslılardı. Bu, insanlığın da en güzel dönemiydi.

* * *

İşte o günlerde, ateşin keşfinin üzerinden pek bir zaman bile geçmemişken insanlar zihinsel keşiflerini de hızlandırmaya başladılar. Bazen çok yararlı olan bu keşifler, kimi zaman oldukça kötü sonuçlar doğurabiliyordu.

Vehau kabilesinin ateşin başında sohbete daldığı o gece, pek iyi sonuçlar doğurmayacak bir keşifle karşı karşıya olduklarını kabilenin her üyesi bir şekilde hissetmişti.

“Dün gece geldi,” demişti gözleri yuvalarından çıkacakmış gibi duran genç Vehaulu. “Toprak sarsıldı, gürültü geceyi delip geçti ama benim dışımda kimseyi uykusundan alıkoyamadı. Bu ne bir depremdi, ne de fırtına. Bir başkası sorumluydu tüm bu olanlardan. Hareket eden, kanlı canlı bir şey sorumluydu. Ayağa kalktım, birkaç adım attım. Omzuma dokunan eli hissettiğimde ise arkamda görünür hiçbir şeyin olmadığına emindim. Çığlık atmak istiyordum ama sesim bir türlü çıkmıyordu. Sanki dilimi yutmuştum. Havada süzülen siyah silueti gördüğümde güneş artık doğmak üzereydi. Gözden kaybolurken korkunç bir sesin adımı fısıldadığını duyduğumda artık, nihayet çığlığım duyulur hale gelmişti. Sabah bağırışlarımla sizi uyandırmanın sebebi de işte buydu.”

Herkes şaşkın gözlerle genç adama bakıyordu. Daha önce hiç görmedikleri canlılar da mı vardı? Onlara zarar verir miydiler? Nereden geliyorlardı? Ne istiyorlardı?… Bu ve bunun gibi nice soru Vehauluların zihnini anında doldurdu. Kimileri inanmak istemiyor, kimileriyse belirsizliğin verdiği korkuyla beraber ne düşüneceklerini bilemiyorlardı. Bir sessizliğin ardından kabilenin en yaşlı üyesi “Bu gece yaratığı gören ile beraber bir kadın ve bir erkek nöbet tutsunlar.” dedi. Herkes bunu onayladı. Kabilenin geri kalanı uykuya dalınca yaratığı gören, kadın ve erkek nöbet tutmak üzere yere oturup bir ateş yaktılar.

“O… gerçek mi?” dedi erkek.

“Evet, öyle.” diye yanıtladı gören.

“Umarım bir daha uğramaz.” dedi kadın,

ve konuşma ilerledi. Fakat konu ne olursa olsun akılları aynı yerdeydi ve içlerindeki korku dinmiyordu.

“Orada bir şey hareket ediyor,” dedi kadın. Korkuyla o yöne baktılar ve ayaklandılar.

“Orada…” dedi erkek.

“Bu o!” dedi gören.

Kadın ve erkek kaçmaya hazırlanırken gören “Durun,” dedi ve oraya yöneldi. “Sen kimsin?” dedi sesi titreyerek. Ardından her tarafta yankılanan kulak tırmalayıcı sesin söylediklerine kulak kesildiler. ‘Gihila’ demişti. Peşine tiz çığlığını dev bir fırtına eşliğinde ormana savuran yaratık, üç Vehauluyu koşabilecekleri en uzak yere götürecek kadar korkuttu. Kabilenin diğer üyeleri durumun ciddiyetini ancak üç nöbetçi olayı anlattıkları zaman fark ettiler. Bunun ardından, bir anda insanlar itiraflarda bulunmaya başladılar. “Dün gece ben de gördüm Gihila’yı.” dedi birisi. “Karanlığın içinde hareket ediyordu.” dedi bir diğeri ve kimileri çok daha önceden onunla karşılaştıklarından bahsettiler.

* * *

Ertesi gece kimseyi uyku tutmadı. Herkes uzanmış vaziyette yıldızları saymakla meşguldü. Çocuklar annelerine sımsıkı sarılmış, Gihila hakkında sorular soruyorlardı. Çocuklardan bir tanesi “Anne, gördün mü?” dedi. Bunu soran tek kişi yalnız o da değildi. Herkes bir yerlere, karanlığın içinde rastgele bir yere bakıp “Gördüm onu.” diyordu. Rüzgar uğuldadı, şimşekler çaktı. Bu sesler Gihila’dan başka kime ait olabilirdi ki?

İnsanlar kaçıştı, koşabildikleri yere kadar koştular. O gece kabile üyelerinden bazılarının bedeni bir nehre karıştı. O günden sonra ister Gihila, ister Ghoul, isterse Gulyabani; nasıl isimlendirilse isimlendirilsin, türlü efsanelere konu edildi ve herkesin zihninde bir korku ögesi haline geldi.

* * *

Tarihin ilk kitlesel ruh hastalığı ve ilk Gulyabanisi işte o günlerde doğdu ve değişen zamana daima direnmek üzere ortak bilinç dışımızdaki yerini buldu.

Dünya’daki İlk Gulyabani” için 1 Yorum Var

  1. Kaleminize sağlık keyifle okudum.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!