Öykü

Hikâye

Okulların kapanması ile harıl harıl ders çalışılan saatler ve sınav telaşı içindeki günler bitmişti. Öğrenciler valizlerini toplayıp evlerine dönerken, kimi sevinçten gülücükler saçıyor, kimi de arkadaşlarından ayrılacağı için göz yaşlarına boğuluyordu. Yurt bahçesinin kapısından çıkanlar birer birer gözden kaybolmuştu. Gülmeler, ağlamalar kesilmiş ve koca bina yaz tatili bitene kadar dingin bir havaya bürünmüştü.

Umut da bu öğrencilerden biriydi, üç yıldır yatılı okuyordu, oldukça zeki ve çok çalışkandı. Köyü ile okuduğu yer arası uzak olduğundan, evine sadece yarıyıl ve yaz tatillerinde gidiyordu. Ailesinden uzak kalmaya hâlâ alışamamıştı. Dağ bayır yaymaya götürdüğü koyunları da gözünde tütüyordu.

Oturduğu yerde düşüncelere dalmışken, köyden birkaç ev görülmeye başladığında kalbi hızlı hızlı atmaya başladı, henüz durmayan arabadan atlayacak gibi kıvranıp duruyordu. Araba durur durmaz fırlayıp çıktı, eşyalarını aldığı gibi koşmaya başladı. Eve kavuştuğunda ilk gördüğü dedesi oldu. Avluda, büyük elma ağacı altındaki tahta sedirde oturmuş, tütün sarıyordu.

“Merhaba, ben geldim!”dedi bağırarak.

Aniden irkilen yaşlı adam, ayağa kalktı.

“Hey maşallah! Hoş geldin, aslan parçası,” diyerek boynuna sarıldı.

Evdeki herkes o geldiği için çok mutluydu. Akşam oturmasına gelen akrabalar ile sohbetler edilmiş, hasret gidermişti.

Umut’un köyde olmadığı zamanlar, koyunları en yakın arkadaşı olan İsmail yaymaya götürüyordu. İlkokuldan sonra okumayan İsmail, çobanlık yapmaya başlamıştı. Köydeki günlerinin birçok zamanını beraber geçiyorlardı.

Birkaç günlük misafirlik bitmişti artık. Hayvanları ile ilgilenip otlağa götürüyordu. Tepelerde cirit atıp, ağaç gölgesinde uzanıp temiz havayı solumak gibisi yoktu. Hele ki İsmail’in çaldığı kavalın, insanın içine nüfuz eden müziği eşliğinde…

Yaz ayları yarılanmış, güneş Umut’un tenini esmerleştirmişti. Gündüz dağ bayır dolaşan gençler, bazı zaman birbirlerinin evinde kalıyor, geceleri damda uzanıp yıldızları izliyor ve uyuyordu. Yine böyle bir gece, Umut’un evindeyken dedesi Süleyman bir hikâye anlatmıştı.

Yıllar önce, yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen iki arkadaş varmış. Gözü pek, kanlarının deli aktığı yaşlarında olup , az hanenin bulunduğu küçük bir köyde yaşıyorlarmış bu gençler. Çobanlık yapar, dağlarda bayırlarda binbir çeşit bitkinin, rengarenk çiçeğin olduğu yerlere beraberce giderlermiş.

Her zaman olduğu gibi azıklarını hazırlayıp, koyunları ağıldan çıkardıktan sonra yola çıkmışlar. Havanın güneşli olmasına karşın hafifçe gelen esinti, insanın tenini masaj yaparcasına okşuyormuş. Usul usul tepelere varıp, hayvanların otlayacağı yere gelmişler. Güzel gölgesi olan bir kayanın dibine çöküvermişler.

Sohbet muhabbet ederek, koyunlarla ilgilenerek günü geçirmişler. Akşam üstünün gelmesiyle, artık bir saate yola çıkmayı düşündükleri anda; kafasında sekiz köşe şapkası, siyah gömleği ve siyah şalvarıyla bir kişinin yaklaştığını görmüşler.

Adam, selam verip yanlarına oturmuş.

“Hoş geldin amca. Hayırdır, ne geziyorsun buralarda?” diye sormuşlar.

Kafasını tiki varmış gibi, bir sağa bir sola sallayan bu yabancı:

“Köylerde, kasabalarda güreş yaparım. Bazen bir keçi, bazen koyun, kimi zaman da buzağı gibi ödülleri olan güreşler düzenlenir, onlara katılırım.” demiş.

“Köyün birinde ağanın oğlu evleniyordu, üç gün üç gece süren düğünde güreş de vardı, ona katıldım ve kazandım, evime dönüyordum.”

Konuşurken sürekli tuhaf hareketler yapan adam, ikram ettikleri yiyecek ve suyu da kabul etmemiş.

“Kazandığım buzağıyı aşağıda bir ağaca bağlamış,dinleniyordum. Koyunların sesini duyunca bu tarafa geldim. Zahmet olmazsa biriniz onu buraya getirebilir mi?”

Son derece saygılı ve yardım sever gençler:

“Getiririz amca ne zahmeti…”

Gençlerden biri onun yanında kalırken, diğeri buzağıyı getirmeye gitmiş. Karşısındakinin gözüne dikkatlice bakan adam:

“Yeğenim, sen de güçlü kuvvetli görünüyorsun. Güreş bilir misin?

Adam, güreşçi olduğunu söylediği anda, onun içini bir heyecan kaplamış zaten.

“Tabii bilirim amca, arkadaşlarımın içinde beni yenen olmadı daha,” demiş.

Sinsice gülümsedikten sonra:

“Arkadaşın gelene kadar bir güreş yapalım mı? Gücün neymiş, görelim.” demiş adam, tikli hareketlerini sürdürürken.

Delikanlı, böyle bir teklife dünden razıymış.

Buzağıyı aramaya devam eden diğer genç, adamın dediği yere ve etrafına bakmış. Hiçbir şey yokmuş.  Dakikalarca oraları dolanıp durduktan sonra, daha fazla aramanın nafile olduğunu düşünerek geri dönmüş. Adamın geldiği andan sonra, tüyler ürpertici şekilde ortama bir sessizlik çöktüğünü ve öten kuşların çıtının çıkmadığını, tuhaf sesler çıkaran böceklerin sustuğunu, hafiften esen yel ile ağaçların çıkardığı sesin bile durduğunu fark etmiş. Adeta tabiat suspus olmuş.

Tepeyi çıkıp bulundukları yere gelindiğinde, arkadaşının ayakkabıları ve birkaç parça kanlı kumaş ile karşılaşmış. Telaşlı bir şekilde koyunların olduğu tarafa, sağa sola bakınmaya başladığında; büyük kayaların olduğu yerde, vücudu sarı ve kırmızı tüylerle kaplı, ayakları ters olan dev gibi çirkin bir varlıkla göz göze gelmiş. Arkadaşını bir çuval gibi elinde tutuyormuş. Bu pis yaratık, bir süre ona baktıktan vücudu kanlarla kaplı zavallıyı sürüyerek gözden kaybolmuş. Genç adam yerinden kımıldayamamış ve arkasından öylece bakakalmış.

Hayvanları orada bırakıp, kendini zor bela köye attığında, neler olduğunu en baştan anlatmış insanlara. Onun, eski zamanlardan beri anlatılan, dağ yamaçlarında ve kimsenin olmadığı ıssız yerlerde yaşayan “Gulyabani” olduğunu öğrenmiş. O olaydan sonra eski günlerine dönemeyip, bir daha dağa bayıra gitmez olmuş.

Hikâye son bulmuştu ve ev ahalisi heyecan içinde dinlemişti Süleyman dedenin anlattıklarını… Daha öncede böyle hikayeler anlatan dedesinin, bunu yaşamışçasına anlatması Umut’u bir başka etkilemişti. Herkes erken kalkacağından, yatıp uyumuşlardı.

O gecenin sabahında, koyunlarını bütün gün otlatan Umut ve İsmail, akşam üstü eve dönmek için hazırlık yapıyordu. Tam bu sırada karşı taraftan bir kişi, onlara doğru geliyordu. Yaklaşan adamın sekiz köşe şapkalı, siyah gömlekli ve siyah şalvarlı olduğunu gördüklerinde; elleri ve ayakları buz kesti, dilleri tutuldu.

Hikâye” için 4 Yorum Var

  1. Sefa dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar,

    Korku öykülerinin ortaya çıktığı yerden anlatmışsınız siz de öykünüzü, yaşlılar ve dişsiz ağızları :slight_smile: Seçkiye hoş geldiniz, kısa ve güzel bir öykü yazmışsınız, son paragrafın biraz daha uzun olup beni germesini isterdim açıkçası :slight_smile:

    Kaleminize sağlık, başka seçkilerde buluşmak üzere.

  2. Hasan dedi ki: dedi ki:

    Yorumunuz için teşekkür ederim. Aynı olayı tekrarlamamak için son paragrafi kısa tuttum ve orada bitirdim. Bundan sonra seçkide her ay olmayı düşünüyorum. Gelecek öykülerimde daha iyi olmaya çalışacağım.

    Hoş gördük🙂

  3. Çok naif, eğlenceli bir hikayeydi. Hoş geldiniz seçkiye. Diğer seçkilerde görüşmek dileğiyle…

  4. Hasan dedi ki: dedi ki:

    Hoş bulduk. Öyküyü beğendiğinize sevindim.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!