Öykü

123! Ve Gulyabanileri Sahnelerde Haşladılar

Gölge, şehirden kopup geçmişe sürüklendiğini hissediyordu, ardında kalmış apartmanlar lo-fi bir illüzyondu adeta. Kristal kodein, gökyüzünde Akdeniz ürpertisi, vaporwave gökyüzünde ve geceye sinmişti. Kapitalizm, geç gece masalları.

Yol sert bir viraj halinde aşağı meylediyordu. Limanın duvarları belirdi çok geçmeden. Bir billboard asılıydı orada. Limanın ışıkları duvarı aşarak büyüyor, bir rüyanın içindeymişçesine buğulanıyordu. Gece hakikatler ve sırlar ile yüklenmişti. Ulaşılmaz çağlar yankılanıyordu karanlıkta. Gemiler ve dalgalar gelip gidiyordu o an. Hiçbir şeyde anlam yoktu fakat aynı anda muazzam bir bütünlük vardı.

Gölge kendini yapayalnız hissediyordu, kendini bambaşka hissediyordu.

Asfalttaki karanlığı süpürerek esen bahar rüzgarı heyecan ve hayatın hakikatli kıpırtıları ile dolu, yol bomboş, asfalt bahar kokuyordu. Aydınlatma direkleri baharı şakıyordu. Metalin, grinin, taşa karalanan iğrenç grafitilerin içinde bile umut vardı. Baharın ürpertici serinliği ve kokusu ile doluydu her şey ve limanın ışıkları kamaşıyordu durmadan.

Bu tatlı Akdeniz gecesinin içinde gölge yapayalnız yürüyor, ozmosa doğru sürükleniyordu. Her şeye sinmiş baharın taptaze umudu onda hayrete yakın bir ürperti uyandırıyordu. Sonra bu ürperti büsbütün özlem ve keder ile tutuşuyordu. Acı bir istihza gibi ışıldayan dolunayın gecesinde aşk, sevgi ve tabiat dolu bir rayiha tütüyordu fakat ciğerlerine sinen tek şey rutubetli bir öfkeydi gölgenin.

Yenildiğimi biliyorum, diye geçirdi içinden, oysa bunu kabul edemedim daha, her şey için geç olduğunu biliyorum oysa hâlâ unutamadım. Amnezya şebekesi geceye sere serpe sarılmış, yıldızları, karanlığı ve umutları besliyor, fakat ben hissemden vazgeçtim. Hiç unutmamak istiyorum nasıl yenildiğimi ve aynalara hiç bakmamak istiyorum artık, çünkü baktıkça unutuyorum, baktıkça ışığa aldanıyorum.

Çıkıp gidecek hiçbir yer yoktu. Aylaklık ediyordu sadece. Bir amaç için yürüyordu yoldan aşağı fakat aylaklıktan başka bir şey değildi bu, zamanı kandırıyor ve onu harcıyordu.

O bir sefildi. Fakat egzotik bir sefillikti bu. O bu dünyayı dar bulanlardandı. O ruhu sefil olanlardandı. O her şeye, gerçekliğe, geceye, gündüze, sabaha karşı ürpertilerine, insomnia mavisine, akşam tuncuna ve dalgalara ve hislere ve gülüşlere ve dudaklara ve rüzgarda dalgalanan saçların o ürpertici kıpırtısına yabancıydı. O hayal kuranlardan ve onlara inanlardan, sonra gözlerini kırpıp açınca karşılaştığı dünyanın çiğ hakikatlerine karşı tiksinti duyanlardandı.

Şehirdeki tüm kapılar, bahçeler, bembeyaz badanayla sıvanmış tüm duvarlar, portakal ağaçları, zeytinlikler, makiler, bahçelerdeki tüm havuzlar, havuzun içinde gece ile seda eden su ve şarkıların hiçbiri güzel değildi ona göre, bunlar bomboş şeylerdi, içi sık sık yankı yapan yalancı hissiyatlardı.

Yanından bir araba geçip gitti o an. Uyanacak gibi oldu gölge. Bir an sahiden bir vücut bulacak gibi oldu fakat ürperti yerini alışılageldik öfkeli bir mihnete bıraktı. Yoldan iki araba daha geçti tüm umursamazlıklarıyla. Mutlu insanlarla dolu mutlu arabalar ve mutlu ışıklar ve mutluluk sesleri. Sonra geldikleri gibi hızlı, gürültülü ve sarsıcı bir rüzgar bırakarak kayboldular. Gittikleri yer malumdu. Gölge de oraya gidiyordu. Mutlu insanlarla dolu sıcacık bir yere, kırmızı ışıkların parıl parıl yandığı ve gitarların çığlık attığı.

Gece, aşk ve ürperti likörüyle dolu çiçekler, çimler, papatyalar, sonra baharın bir Akdeniz gecesi boyunca gördüğü o efsunlu rüya limanın kırmızı ışıklarına kavuşarak göğe yükseliyordu. Yolun dimdik aşağı meylettiği uçurumun hemen yanında ise derince bir hendek ve hendeğin üstünde yükselen tarihi surlar vardı. Biraz sonra surların kapısından içeri girdi gölge. Limanın ışıkları geride kaldı.

İleride acı verici bir kalabalığın birikmiş olduğunu gördü. Tüm o yabancılar ürkütüyordu onu. Kırmızı meşaleler yakmışlardı. Kutlama vardı. Kasvetli kutlama.

Gölge onlardan hem korkuyor, hem de nefret ediyordu. Kalabalıklarda yapayalnızken en hakikatli soğuğu tadardı insan. Kalabalıktaki hiçkimse onu görmezdi, zaten görselerdi gölgelerin işi biterdi.

Nitekim hikayemize konu olan gölgenin de bir aklı vardı. Etten kemikten husul eden insanların akıllarına kıyasla, bu akıl daha keskin ve insan alerjisinin sancıları ile kıvranır. Bu akıl genelde menhus tasarılar, hisler ve sezgiler ile doludur. Şimdi, o gece, o nemli rüzgarın içinde surlar yolundan aşağı, eski şehre doğru yürürken kalabalığın içindeki bir damlacığı düşlüyordu.

Alalade bir damlacık değildi bu, Doğu Akdeniz’in şımarık güzelliği ile vücut bulmuş bir heyulaydı… aklın soğuk köşelerinde efsunlu bir rayiha, gölgeden muhayille bir kadın vücudu yaratmış. Bu vücut bir ürperti.  Saçları ve Afrodit tutkusuyla bakan gözleri durgun, gerçek olamayacak bir masumiyet ama onun ötesinde bir hüzün taşıyorlar. Damalanmış acılar, kaybedilen çocukluk, kırık camlar ve solmuş papatyalar. O tatlı gülüşünde can yakan bir istihza, saçlarında acının ve şehvetin kokusu, hiç ulaşılamayacak gecenin son ufkuna bir yolculuk, gölgenin aklında yıldızlar, muhayille acı içinde, gölgenin göğsünden bir sancı geçiyor ve yıldızlar dökülüyor.

Kaybettim, diyor yeniden, en acısı da kazanacağıma dair umudum yoktu.

* * *

Gölge, tozlu ve kalabalık bir sokaktan geçip caféye girdi. Cank arayan taze oğlanlarla doluydu içerisi. Çirkin ve rektum küfü kokan bir Burroughs rüyası gibi, kapkara böcek gözlerinde sızlayan o iğrenç azabın yankıları caféde kol geziyordu. Bir adam üstüne dört parçalı montunu giymiş yaban domuzu derisinden. Adamın ayağındaki botlar sincap cesetleri ve bir gulyabani avcısı olduğunu ilan ediyor. İnsan damlacıkları etrafında bir girdap gibi dönüyor. Onun av macerasını dinliyorlar. Sonra adam Ay’a nasıl gidip geldiğini anlatıyor. Öteden bir başka avcı çıkıyor. Satürn’ün halkalarından topladığı bir taşı gösteriyor. Taşın üstünde kozmik dumanlar tütüyor. Satürn’ün muhteşem geometrisinde insanı rahatsız eden yabancı bir yön var.

Gölge siniyor. İnsanların bu anlamsız girdabından korkuyor. Güldükleri şeyler, konuştukları şeyler, onların o etten kemikten dünyalarındaki nöral zeminlerde vücut bulan gülünç ve alelade hayranlıklarındaki trajik yöne bakıp iç geçiriyor. Bir köşeye yayılıp bekliyor sadece. Kalabalıklarda upuzun süren bekleyişler, cehennemin sedasıdır.

Sonra O çıkıp geliyor. Gölge ürperiyor, ışığın yoksunluğundan meydana gelen vücut hatları dağılıyor. Işığın rüzgarına kapılıyor. Işıkla birlikte nemli bir hiçliğe doğru sürükleniyor.

Satürn’ün uydularındaki antik klipotlarda hayatın zelaletini görüyor, kapkara böcek gözlerindeki kozmik sefalet ile izliyor sokakları ve şehir gittikçe küçülüp Akdeniz’in zavallı mihrakında eziliyor.

Gölge geri geldiğinde artık bir gölge değil.

Bir insan. Gölgesiz olduğumu farketmezler umarım.

“Ne diyorsun? Dışarı çıkalım mı? Ha? Hey?”

Kapa çeneni asalak herif. Konuşmuyor gölge-insan, başını sallıyor sadece, dışarı çıkmak için kıpırdanıyorlar. İnsanlar koyu bir kütle gibi dibe çökmüş. Gulyabani Avcısı sırtındaki postu çıkarmış. Hayalarını ve erkekliğini sadece analog bir don örtüyor. Gerçek bir puan kaybı. Satürn kaşifi herif ile birbirlerini öldürmek üzereler.

Birlikte cafénin arkasında kalan sokağa geçiyorlar arkadaş ile gölge-isnsan. Gölge artık karbonlaşmış bir ışık zerresi. Gecenin ürpertici mihrakında dans eden heyula bir gerçeğe dönüşmüş. Arkadaş ikinci bluntı sarmış. Çakmakla yakıyor ve sırıtıyor, “aman bu gece çok hızlıyız aman aman…”

“Kapa çeneni.”

“Karı gibisin vallahi ha… hey. Of. Şuna bak.”

Sokağın her iki tarafı da katolik ve gotik izler taşıyan dev ve grotesk binalarla doludur. Tarih inanılmaz açılar ile palmiye karanlığından sarkıp bir ay ışığı sonatına dönüşür burada. Gecenin parıltıları sokak lambalarının kamusal zehrine karışıyordu yine o gece. Bu grotesk binaların anlamsız açılarında agalmatofili vitrinler ışıldıyordu zümrütler gibi. Gecenin içinde yüzlerce ayna, yüzlerce kafa ve yüzlerce umut zırvası vardı.

“Off off şuna bak, off, hey, baksana lan!” diye bağırdı arkadaş birden bire yeniden. Bir cansız mankeni işaret ediyordu gerizekalı. Tarihin oldukça habis bir uçurumunda gibi hissediyor olmalı ve blunttan bir nefes daha çekti. Öksürdü. Kahkaha attı. Sonra koşmaya başladı. Arkadaşı bir süre arkasından seyretti gölge. Sonra caféye geri döndü. Mermerlerden örülmüş orta çağ üslubunaki yan binanın kanalizasyon borusu patlamıştı. Tarihin eşsiz ufunetiyle dolu bir doku sıvı fazında akıyordu taşlara. Rüzgar esiyordu. Gölge artık bir gölge değildi. Hafif değildi. Var’dı ve bu çok ağırdı.

Caféye girer girmez Satürn kaşifinin aptalca bir şarkı söylüyor olduğunu gördü. İnsanlar epey mutluydu o gece. Orada son derece mutlu ve aptaldılar. Körleşmiş duyarlı insanlar. Dökülen papatyalar için üzülüyorlar, oysa çocuklar kuruyup dökülürken bilmiyorlar bunu. Şarkı söylüyorlar o an. Bin beş yüz kilometre ötede o çocukların külleriyle lekelenmiş çöl topraklarında terörizm yetişiyor, büyüyor, geceye değin uzuyor. Burada ve orada ve şurada ve herhangi bir yerde insanlar şarkı söylüyor durmadan.

Tekrar bir gölge olmam lazım.

Ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Tüm açılar üzerine yığılmıştı. Basınç dayanılmaz bir haddeydi. Oldukça sessiz bir köşe arayıp buldu gölge. Kalabalık bu sırada erotik bir dansa başlamıştı. Ozmos ve difüzyon sarmalları. İnsan vücutları. İnsan zerrecikleri ve aptallık damlaları. Kovanlarındaki arılara ya da yeraltına kurdukları o tükürüklü yuvalarındaki karıncalara benziyorlardı. Çemberler çiziyor, kollar ve kafalar hareket ederken uzaylı silyalarına benziyorlardı. Dans ederek değişiyorlardı.

Neden sonra dans durduğunda ve o menhus kitle dağılıp insanlara dönüştüğünde oturduğu yerden bir vizyon yakaladı gölge.

O. Ulaşılmazlığın saf çiçeği. Bir kız. Saflığın rüyası. Hiç gelmeyecek gerçeğin kıpırtısı.

Mücessem bir heyula gibi, gece dileği, okyanus ruhu. Bakışlarında bir sirenin istihzası. Sadece saniyelik fakat gerçek olamayacak kadar güzel bir his. Kalabalığın acı verici bulantısına karışıp kayboluyor. İnsanların uğultusunda onu arayıp duruyor gölge.

Saatler geçti, saniyeler ezildi, gölge onu aradı ve aradı. Nihayet ışığı buldu. Sonra habis bir girdaptaydı. Dans yeniden başlamıştı. Acı içinde hareket eden kolların ve bacakların ve vücutların kıvrımlarındaki harmoniye akort etti kendini. Ruhundan kanlar akıyordu. Vücudunun her yerinde iğneler vardı ve ruhundan akan kanlar artık tenindeki gözeneklerde belirmişti. Bir gölge yırtılarak çıkıp gitti bedeninden ve yere düştü. Binbir parça oldu. Dans zirveye ulaşmıştı.

Ve kalabalığın o anlamsız bütünlüğündeki acıların ortasında onu gördü yeniden. Ölümcül bir tutku. Bir uyuşturucu hevesi. En güçlü bağımlılık ve vazgeçilmesi en zor olanı. Bir kadının teni, onun ürpertici saçları, kokusu, kristalize olmuş rüyaları ve hayalinin mücessem kıvrımları. Bir nympheroin. Obsesyon. Baş döndürücü.

Dans bittiğinde gölge kendini zar zor attı tuvalete. Işıklar dönüp durdu. Acı verici gece boyunca insanlar kahkaha atıyordu. Bir kabus ağırlığı vardı her şeyde. Gölge kafasını klozete gömüp kusmaya başladı. Kendi tiyatrosunu kendisi yazıp oynuyordu o gece ve bu delilik tiyatrosuydu. İzleyiciler sahteydi, gerçek olan tek şey oyundu. Gerçeklik yalanların haricinde kalan çiğ ürpertiydi. Yalanlar hep seyirci olanlarındı.

Kendine geldiğinde ağlıyordu. En son çakışın ardından üç saat geçmiş olmalıydı. Sancılar başlamıştı. Bir risk alıp ikinci kez çakarsa sabahı çıkarabilirdi yoksa acı içinde kıvranırdı bu mezbelede ve belki kıvranırken omuriliğini kırmayı başarıp geberirdi.

Karar, gölge-iradeyi geride bırakacak bir hızda patlak vermiş ve bu inflağın alevleri ile zerk edilmişti sıvı damarlara çoktan.

Biraz sonra sancılar mide bulantısı ile yoğrulmuştu ve gölge bambaşka bir mihnetin esareti altında tekrar geri dönebildi insanların arasına. Ne yaptığını bilmiyordu. Aylaklık ediyordu sadece. Kalabalığın canlılığına karşı eylemsizliğini korumak zavallıca bir anarşizmdi. Gölge bir anarşistti. Hem de esaslı bir anarşist.

Arkadaş dönmüştü. O da bir anarşistti. Hem de oldukça esaslı bir anarşist. Gözlerinde vampir hevesi, etrafında karanlık bir aura vardı. Korkutucu görünüyordu. Birini öldürmüş gibiydi. Kan kokuyordu. Ölüm kokuyordu ve neşe kokuyordu.

“Ne içelim?” diye sordu.

“Su mu içsek?”

“O pahalıdır gardaş.”

“E ne içelim o zaman gerizekalı?”

“Jiletli perbütrat, ya da sütlü mesk, ya da afyon nektarı, ya da amfetaminbrosia, belki petrokola kokteyli?”

“Ancak bunlar mı var burada?”

“Evet? Ne olmuş ki?”

“Şu petrokola kokteylini merak ettim doğrusu.”

“Of aman aman çok hızlanacaksın, aman efendim, dikkat… offf içten yanmalı manyak bir şey olacaksın, Camaro olacaksın lan, muscle olacaksın… o ne lan? Şu kaymak da bomba bir şeymiş bee.”

“Dayak yemeden evime gitmek istiyorum.”

“Gel içelim şu petrol zamazingosundan… manyak bir şey. Amerikan muscle gibi oluyorsun böyle vınnn vınnn vğnnnnn!”

“Kapa çeneni.”

Petrokola kokteyllerini paslanmış tenekelerden içerken arkadaş kaymakları kesmeye ve radyatör otunun faydalarını anlatmaya devam etti. “Kafan bir milyon oluyor sahiden fakat hainler içer bu otu… bu arada Papaz vardı ya bir tane, hani düşürdüler bunu falan, işte o Türk’tü biliyor musun? Sapına kadar hem de… yaaa! Yalan yazan tarih utansın be!”

Sonra bir ara her şey durulmuş ve danslara ara verilmişken çok huzursuz edici bir şey yaşandı. Mekana Televanjelist Abdullah Jackson Hoca gelmişti. Çok feci gözüküyordu. Siyah kozmik camlı gözlüklerini takmıştı. Herkesi tepeden seyretti ve şöyle buyurdu: “She told me her name was Billie Jean, as she caused a scene, then every head turned with eyes that dreamed of being the one, who will dance on the floor in the round…”

Arkaş ve yarı-gölgenin kafalar bir milyon olmak üzereyken Jackson Hoca Efendi’nin talebeleri hu çekerek break dans yapmaya başladı. Diğer arkadaşların hepsi onları yuhaladı: “Yuuuh işgalciler defolun!”

Jackson Hoca Efendi ilk biletle Türkiye’ye geri döndü. Rivayetlere göre talebeleri hâlâ daha kampüs civarlarında break dans yaparlar.

Fakat keşke her şey bu kadar kolay olsaydı değil mi? Olmadı tabii, bu kadar kolay olsaydı insanlar Mars’ta neden patates yetiştirirdi ki, ya da Mars’ın kutuplarında neden boğazlarlardı birbirlerini?

Saatler gecenin üçünü gösterdiğinde arkadaş karbonlaşmış gölgenin kolundan tutup dışarı çekti onu. Kanalizasyon boruları insanötesi şeylerin sindirilmemiş varlığı ile birlikte gecenin karanlığına kallavi dokular örüyordu. Bahar soğuğu her şeye sinmiş, yüzlerce deseni olan bir mozaik yaratmıştı burada. Arkadaş karbonlaşmış-gölgeyi bir zindanın dibine çekti. Ceviz ağaçları, çam ağaçları ve çınarlarda gece rüzgarı dolanırken tokat attı gölgeye.

“Senin fuckdoll burada,” dedi, “seni izliyor… o güzel kirpiklerinde yıldızlar var ve gözlerinin içinde arzu. Neden bakmıyorsun ona? Gulyabani Avcısı götürüyor onu şimdi… neden kaybetmeye bu kadar meraklısın?”

Rüzgar esti ve esti. Kanalizasyon borularının sesi kesildi. Caféden yankılanan jiletli müzik kıpırtılıydı. Gölge çaresizce hıçkırdı. Arkadaş bir tokat daha attı ona. Ay’ın zalim istihzasının üzerinden kurşuni bulutlar geçti.

“Ulan bu kadar kolay mı?”

“Hiç zor olmamıştı, hatta hiç olmamıştı.”

“Git ve kızı al,” dedi gölge, “o incecik beli, o tatlı kalçaları aptal bir Gulyabani Avcısı’na bırakma… dans başlıyor birazdan.”

“Yapamam. Başka birini seviyorum ben.”

Arkadaş şaşırdı. Meraklı ve iğneleyici bir ifade belirdi suratında, aydınlatma lambalarının ışığı kesilip geri geldi, kelebekler uçtu gecenin sathından ve gölge açıkladı, “ben o fuckdoll’a sadece aşığım,” dedi, “oysaki onu sevmiyorum… oysaki onu tanımıyorum, ona sadece aşığım, sadece o incecik yüz hatlarındaki bilinmezliğin karanlık prensesine vurgunum ben… gecelerin kıpırtısız endişelerine vurgun olduğum gibi onun o yapayalnız ruhuna vurgunum, hepsi bu.”

“Ne garip, ne zavallı bir adamsın sen. İki kız var hayatında, tek bir tanesinin bile elini tutamıyorsun.”

“Çünkü çoktan kaybettim.”

“O fuckdoll’u almak istiyorsun bu gece, biliyorum ben, gözlerindeki o ezik ve acınası çığrıştan belli işte… bak müzik başlamış, bak dans ediyorlar… kırmızı ışıklar, mor ışıklar ve esrar dumanı her yerde… sahiden kaybediyorsun.”

“Öldür beni.”

“Bunu ben yapamam. Benden bunu isteme. Sana bir kapı aralarım fakat hayatın içinden hayata açılır bu sadece.”

“Yardım et bana öyleyse, bir kapı daha aç bana.”

“Bırak o fahişe öldürsün seni… ucuz bir ölüm ve ucuz bir ceset.”

Gölge karbonlaşmış bir kahkaha attı gecenin ufunet ayazına karışık. “Beni öldürmek bile istemeyecek,” dedi, “yosmalar ceset sevmez, para ve vaat isterler. Van Gogh bile hata yaptı… bir fahişeye neden kesik kulağını verirsin ki?”

“Kaybedecek neyin var? Hiçbir şeyin. Belki de yaşamıyorsun bile. Yaşıyor olduğunu hissetmek için acı çekmelisin. Daha çok yenilmeli, daha çok düşmeli ve daha çok aşağılanmalısın. Avcı’nın karşısına çık… tek bir gece için zafer kazan.”

“Ne yapmalıyım ben? Ne yapmalıyım dostum?”

“Avcı hep hayali düşmanlara karşı dövüştü… karşısına hiçbir zaman gerçek bir gulyabani çıkmadı onun.”

Arkadaş bir şırınga çıkardı. Lateks pantolonu karanlığın zalim ışıklarıyla parıl parıldı. Yüzünde çirkin bir sırıtış vardı. “Son bir kez daha çak ve bir gulyabani ol.”

Gecenin gotik kasveti içinde yarasalar ötüşüyor, arkadaş arkasını dönmüş gidiyor, gölge ise o karanlık kuytuda müziği dinliyordu. Hareketlendi biraz sonra. Caddeye çıktı. Çığlıklar yükseldi, kuklalar başını kaldırdı, projektörler ışıldadı ve gulyabani caféye girdi.

123! Ve Gulyabanileri Sahnelerde Haşladılar” için 12 Yorum Var

  1. Daha önce söylediğim gibi bu da bir düz yazı şiiri gibiydi. Özelllikle garip akımına benzetiyorum ben. Kullanılan terimlerin genelde yabancı olması ve noir havaları da oldukça etkileyici oluyor.
    Yazı kendi edebiyatını ve gramerini dayatıyor ve bunu iyi anlamda söylüyorum. Dil o kadar kendisine özgü ki bu açıdan eleştirilmesinin imkanı bile yok.
    Siberpunk öğeleri de ayrıca başarıyla kullanıyorsunuz ve ben de cok severim bu akımı.
    Arkadaş ve gölge diyaloglarınin günümüze ve toplumumuza dairliği ve televanjelist pederin billie jeani söylemesi gibi sayısiz hoşluk da var. Sanırım siz yazmıştınız ben de olumlamıştım edebiyattaki Bruegel resmi gibi yazıyorsunuz hasılı.
    Ben büyük bir begeniyle okudum. Tebrik ederim. Gelecek seçkilerde görüşmek üzere…

  2. Değişik ve farklı bir üslubunuz var. Anlatımın kuvveti beni öyküye çekerken çok sayıda bilmediğim, anlamadığım kelime ise öyküden zaman zaman kopmama neden oldu. Betimlemeler ve karakter tahlili çok başarılı. Dediğim gibi tek takıldığım nokta anlamadığım kısımlardan ötürü öykü kafamda bir bütün oluşturmadı, dağıldı. Yine de anlatımınızı beğendim, kolay kolay herkes bunu başaramaz.

  3. Okuduğunuz ve de yorum yaptığınız icin teşekkür ederim. Aslında bu seçkide gerçekten farklı, deneysel bir metin yazmak istemiştim. Fakat yazarken kontrolümden çıktı en sonunda da böyle bir şeye dönüştü. Açıkçası son halinden epey memnudum. Fakat amatörlükten dolayı olsa gerek henüz ikinci bir bakış açısı ile göremiyorum metni. Okuyucular da kullandığım terimlerden dolayı metnin anlam bütünlüğünün kaydığını söylüyor. Oysaki yaratmak istediğim manzara mozaiğini bu şekilde daha iyi tamamlıyorum.

  4. Metindeki detayları farketmiş olmanız beni epey mutlu etti. Dil üzerinde hep ayrı bir çaba göstermişimdir. Bazı zamanlar anlatımı boğduğumu itiraf ediyorum, bu da amatörlükten kaynaklanıyor, metni henüz sadece kendi bakış açımdan değerlendiriyorum. Bu durumu daha çok yazarak atlatabileceğimi düşünüyorum ve okuyucuların geri dönüşü de önemli benim için, bu yüzden teşekkür ederim size.

  5. Merhabalar, zamanınızı ayırıp okuduğunuz ve yorum yaptığınız için teşekkür ederim. Açıkçası bu yazının beğenileceğini düşünmemiştim ilk başta. Belki de cazibe karakterlerin üzerindeydi. Fakat bu cazibe her neyse bir sonraki yazılarımda da varlığını koruması için çabalıyorum. Tabii ki ürettiğim şeyin takdir görmesi güzel bir duygu fakat bu beni biraz endişelendiriyor da. Bir sonraki yazılarımın aynı güzelliğe sahip olup olmadığı ile alakalı bir endişe bu. Umarım bu cazibeyi korur ve daha da geliştiririm. Eleştirinizi dikkate alacağım, hikayenin akışında farklı çizgiler yaratmak istiyordum, fakat sanırım zaman çekimleri ile oynamamak en mantıklısı. Tekrardan teşekkür ederim, bir sonraki seçkide yeniden görüşmek dileği ile.