Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kırmızı Karanfil

Çanların sesini duyduğumuzda ikimiz de hazırdık. Geniş çınar ağaçlarının arasında, ince patikaların kenarına rastgele yerleştirilmiş banklardan birisine oturmuş birbirimize bakıyorduk. Robert, az önce çıkarıp yanına bıraktığı silindir şapkasını, alnındaki ter damlalarına aldırış etmeden yeniden kafasına geçirdi. Ellerini, kucağımda tuttuğum karanfil demetinin üzerine koydu. Gözlerimin içine bakıyordu. Hiçbir şey söylemedi. Çınarların arasından kıvrılarak kaybolan yolun ilerisinden gelen çanların sesi olmasa yüreğimin gümbürtüsünü duyabilirdi.

Parkta kimsecikler yoktu. İnsanlar, birazdan temiz kıyafetlerini giyip, kiliseye doğru yola dökülecekti. Kalktık. Çan seslerinin geldiği yönün tam tersine doğru yürümeye başladık. Robert’ın koluna girmiş, elimdeki demete sıkıca sarılmıştım. Üzerimde Soho meydanındaki kıyafet satıcılarından aldığım ikinci el bir elbise vardı. Bu elbiseyi özellikle seçmiş, gösterişli ve dikkat çekici olmamasına dikkat etmiştim. Robert ise her pazar kiliseye gitmeden önce giydiği kıyafetlerini tercih etmişti. Gri bir pantolon, temiz bir gömlek ve onun üzerine de bedenini sıkıca saran bir yelek giymişti. Onların üzerine de ancak yakından bakıldığında farkedilecek, Londra’nın hamaratlı terzileri tarafından dikilmiş siyah bir ceket geçirmişti. Boynuna ise gömleğiyle aynı renkte bir fular bağlamıştı. Yeni boyanmış ayakkabılarıyla, parkın içindeki çamur birikintilerine basmamaya dikkat ederek yürüyordu. Henüz kalabalıklaşmaya başlamamış Pentonville sokağına vardığımızda adımlarımız iyice yavaşladı. Kolkola girmiş ve Pazar ayinini dinlemeye giden bir çift gibi görünüyor olmalıydık.

Robert’in uzun bacaklarının ritmine uyarak yürümeye çalışıyordum. Yirmi iki numaralı evin önüne geldiğimizde Robert aniden durmuştu. Kafasını kaldırıp binayı baştan aşağı süzdü. Yolun bu tarafındaki evler, yan yana ve bitişik halde dizilmişlerdi, bazılarının aralarındaki dar patikalardan arka taraflarında bulunan bahçelere geçiliyordu. Kapısı ile kaldırım arasındaki birkaç adımlık küçük bir bahçesi bulunan evin hemen sol tarafında buna benzer bir patika vardı. Robert kapının hemen yanındaki geniş pencereden içeriye bakmayı denemiş ama sımsıkı kapatılmış perdeler yüzünden içerisini görememişti. Ben ise yirmi iki numaralı eve bitişik diğer evi gözden geçiriyordum. Camları kırılmış ve yabancıların girişine engel olmak için kapısına kalın tahtalar çivilenmişti. Evin sol tarafındaki binanın pencereleri de aynı şekilde tahtalarla kapatılmıştı. Binanın hemen önündeki eski panolarda burasının eskiden bir sigara fabrikası olduğu anlaşılıyordu.

Robert bana bakıp kafasını aşağı yukarı salladı. “Burası” dedi. İttirdiği kapının gıcırtıyla açılmasıyla burnumuza gelen pis koku, kollarımdaki karanfillerin kokusuna karışmıştı. Geniş omuzlarının arkasında, karanlıktan korkmuş ufak bir kız çocuğu gibi gizlenerek içeri adımımı attım. Bulutların arasından kendini iyice göstermiş olan güneşin aydınlattığı sokağın aksine, içeriyi soluk renkli mobilyaların ve uzun süredir hiç açılmadığı belli olan tozlu perdelerin kasveti doldurmuştu. Gözlerim karanlığa alışana kadar içerideki hiçbir ayrıntıyı fark edemedim. Birkaç adım daha attıktan sonra koyu renkler yavaş yavaş renk değiştiriyormuş ve gözlerimin üzerine çekilmiş siyah perde bir tiyatro oyunundaki gibi yavaşça aralanıyormuş gibi hissettim.

Robert da benim gibi içeriye birkaç adım daha atmış ve şimdi tıpkı benim gibi bulunduğumuz geniş salonda etrafına bakınıyordu. Bir süre sessizce olduğumuz yerde durduk. Salonun uzak köşesinde, başka bir odaya açılan kapının hemen önünde bir çift göz bizi izliyordu. Gözlerin sahibini gördüğümde irkilmiş ama belli etmemeye çalışmıştım. Üzerindeki yamalı kıyafetin her tarafından kumaş parçaları sarkan kadın, elinde neredeyse yanında durduğu kapının boyunda bir asa tutuyordu. Kendisi ise bu asanın yarısı kadar görünüyordu. Uzun süredir fırçalanmamış saçları, arkasından vuran ışıkla daha da korkunç gözüküyordu. Beni asıl korkutan ise kadının gözleri olmuştu. Yüzündeki derin çizgilerin arasına gizlenmiş iki kara çukurun içinden simsiyah gözlerle bize bakıyordu.

“Madam Pelegrini?” dedi Robert. Sesi sanki tanıdığı birini uzun süreden beri ilk defa görüyormuş ama onun gerçekten aradığı kişi olduğundan emin değilmiş gibi çıkmıştı.

“Kimsiniz?” diye sordu kadın. Sesi, gırtlağına takılmış bir morina balığı kılçığını çıkarıp atmak ister gibi hırıltılıydı.

“Ben Robert Hamilton, bu da …”

Robert bana dönmüş gözlerimin içine bakıyordu.

“Emily Hamilton” dedim.

Kadın bir an duraklamış ve duyduğu isimleri anımsamaya çalışır gibi kafasını tavana kaldırmıştı.

“Geçtiğimiz sene de size gelmiştik ve bize yardımcı olmuş, tavsiyelerde bulunmuştunuz.”

Robert’ın bu sözleri kadının gözlerini tavanda daha fazla gezdirmesine mani olmuştu. Artık bize bakıyordu. “Robert Hamilton” diye hırladı. Gözlerini ve buruşuk suratını Robert’a iyice yaklaştırmıştı.

“Hatırlıyorum, ikiniz bana gelmiştiniz.”

Gözleri bu sefer bana yönelmişti. Kafasıyla beni baştan aşağı süzdükten sonra Robert’a döndü.

“Ne istiyorsunuz?”

“Size yeniden danışmak istiyoruz.”

Robert’ın sesi daha net ve titremeden çıkmıştı.

Madam Pelegrini, Robert’ı baştan aşağı tekrar süzdü. Robert’ın üzerindeki ceketin usta bir terzinin elinden çıktığını farketmiş olmalıydı. Gözlerindeki perde aralanmış, derin çukurların içinden bize bakan siyah gözler parlamaya başlamıştı. Böyle bir terzinin müşterisi olmak, ceketin ceplerinde bol miktarda gümüş para taşımak anlamına geliyordu.

Kadının yüzünde, belli etmemeye çalışsa da, sinsi bir gülümseme belirmişti.

“Size nasıl yardımcı olabilirim?”

“Geçen sefer nasıl olduysanız, yine öyle.” dedi Robert. Kadının hatırlamasını ümit ediyordu.

“Siz, siz merak ediyordunuz. Sen, kızım.” dedi. Gözleri benim üzerime dikilmişti.

“Hastaydım.” dedim.

Hatırlamış mıydı acaba. Buğulu gözleri giderek keskinleşmiş, şeytani bir siyahlığa bürünmüştü. Nefesimin daraldığını, bacaklarımdaki gücün yavaş yavaş çekildiğini hissetmiştim. Sol elimle Robert’ın sağ omzuna dayandım. Korkuyordum ve bunu sıkıca omzunu kavradığım Robert’a ve hemen karşımda duran simsiyah gözlü kadına belli etmemeye çalışıyordum.

Madam Pelegrini, yağlı müşterilerini elinden kaçırmak niyetinde değildi. Geri çekildi, gözleri de onunda birlikte silikleşmişti.

“İçeri buyurun.”

Sırtını bize dönmüş ve yanında dikildiği kapının ardında kaybolup gitmişti.

Robert omuzundaki elimi kavrayıp beni kendine doğru çekti. Koluna girip onunla birlikte kadının kaybolduğu odaya doğru yöneldik.

Ortasında geniş ve yuvarlak bir masanın bulunduğu oda, kasvetiyle az önce terkettiğimiz salonu aratmıyordu. Odanın dört yanındaki duvarlara asılmış garip şekilli heykeller, eğreti çivilerle duvarlara tutturulmuş tahtalar, tavandan sarkan kumaş ve ip parçaları, duvarlardan birindeki rafa sıralanmış cam kavanozlar ve içlerindeki ne olduğunu anlamadığım, anlasam bile tarif etmeye cesaret edemeyeceğim cisimler. Bileklerime kadar gelen elbisemin altından, tüylerimin diken gibi olduğunu hissedebiliyordum.

Odaya girdiğimizde Madam Pelegrini masanın öbür yanındaki sandalyeye çoktan oturmuş, bize, daha doğrusu bana bakıyordu. Usul adımlarla masaya yaklaşıp kadının tam karşısına oturduk. Üzerinde oyun kartlarına benzer kağıtlar, garip şekilli ve parlak birkaç tane ufak çakıl taşı bulunan masanın tam ortasına simsiyah cam bir küre yerleştirilmişti. Masanın üzerinde yanan bir mum odayı güçlükle aydınlatıyordu.

“Anlatın” dedi Madam Pelegrini. Gözleri bir milim bile oynamamıştı.

Robert kafasını kaldırmış bu yeni odayı gözleriyle sorguya çeker gibiydi. Elini tuttum, diğer elimde hala karanfil demetini tutuyordum.

“Siz anlatın” dedim. “Falcı olan sizsiniz.”

“Kahin” dedi. Falcı sözüne içerlemiş ve bakışları sertleşmişti. Kaşlarının arasında, alnından aşağı doğru yeni bir çizgi belirmişti.

“Özür dilerim” dedim. Ne onu sinirlendirmek ne de kendi kontrolümü kaybetmek niyetindeydim. Robert’a bakıp gözlerini yakalamaya çalıştım. Eğer başarabilirsem karşımdaki kadının delici bakışlarından biraz olsun kurtulacağımı ümit ediyordum. Kafasını sağa sola çevirirken ona baktığımı görüp beklentimin farkına varmış ve anlatmaya başlamıştı.

“1884 yılının sonlarıydı. Emily ile birlikte Cambridge’deki ailemin yanına Christmas yemeğine gitmiştik. Bütün gün yorgun olduğundan bahsedip duruyordu ama ben aldırış etmemiştim. Akşam yemeğinde şöminenin karşısında oturmuş, babamın yıl boyunca bahçesindeki ağaçlardan toplayıp imal ettiği elma birasının tadına bakıyorduk. Emily yanımdaki koltukta otururken başı yavaşça öne düşmüş ve sonra koltuğun kaygan yüzeyinden usulca yere yuvarlanmıştı. Yüzü bembeyazdı. Ne olduğunu anlayamamış ve çok endişelenmiştik. Bu ilk bayılmasıydı.”

Robert konuşurken bana bakıyor, ben de Madam Pelegrini’nin bakışlarına maruz kaldığımdan, belli aralıklarla Robert’ı teyit etmek için hafifçe başımı aşağı yukarı sallıyordum.

“Londra’ya döndüğümüzde bayılma seanslarını uykusuz geçen geceler takip etmişti. Bazen de ellerini hissetmediğinden şikayet ediyordu. Londra’da bildiğimiz tüm doktorları ziyaret etmiştik ama Emily’nin bu durumunu açıklayan birisi çıkmamıştı. Çaresizce ne yapacağımı düşünürken, Emily’nin Paris’te yaşayan kızkardeşine danışmaya karar vermiştim. Claire, ona gönderdiğim mektuba hemen yanıt verip o sırada Paris’te bulunan Alman bir doktorla tanıştığını ve doktorun Emily’yi muayene etmeyi kabul ettiğini yazmıştı. Gustav von Wieser bizi Bonn’daki malikanesinde kabul etmiş ve Emily’yi muayene etmişti. Doktor Wieser, o zamana kadar kimsenin açıklığa kavuşturamadığı hastalığı teşhis etmişti. Emily, nadir görülen bir kan hastalığından muzdaripti ve doktorun verdiği talimatlar ve ilaçlarla bir süre sonra düzelmiş ve eski hayatına geri dönmüştü. Doktor, Emily’nin bu hastalığı ömrü boyunca taşıyacağını söyleyip metabolizmasını etkileyecek büyük değişikliklerden kaçınmasını öğütlemişti. Aksi takdirde yeniden hastalanabilirdi. Sonraki birkaç sene boyunca bir problem yaşamamıştık. Ama sonra her şey bir anda değişti.”

“Biz, bir çocuk sahibi olmak istiyorduk.” dedim Robert’a bakarak. Madam Pelegrini’nin beni izlediğini biliyor ve o karanlık gözlere bakmamaya çalışıyordum. Robert tüm bu anlattıklarının heyecanıyla ayağa kalkmıştı, odanın içindeki yuvarlak masanın etrafında yürüyerek konuşmasına devam etti.

“Doktor Wieser’in uyarıları aklımdaydı. Emily’nin yeniden hastalanmasını istemiyordum ve ayrıca Emily’ye bir şey olmadan çocuk sahibi olmamızın mümkün olduğundan emin olmak istiyordum. Bu yüzden tam bir sene önce bugün, 26 Ağustos 1886’da size geldik. Yine bu masada oturmuştuk ve bize geleceğimizi anlatmanızı istemiştik.”

Kadın, bu sefer başını çevirmiş, masanın etrafında dönen Robert’a bakıyordu. Sonra göz ucuyla bana ve karnıma baktı. Sağlıklı görüntümden yeterince tatmin olmuş gözüküyordu.

Robert, tavandan sarkan tahta, ip ve kavanozların arasından yavaş yavaş adım atıyor, bir benim arkamdan bir Madam Pelegrini’nin arkasından geçerek daireler çiziyordu.

Artık yorulmuştum. Tüm olanlar, bu ev ve karşımda oturan bu kadın beni bu karanlık odadaki kavanozların içine hapsedecekmiş gibi hissettiriyordu. Kalkıp gitmek, kucağımdaki yükten kurtulmak istiyordum. Gözümden bir damla yaş, yavaşça süzülüp karanfillerin üzerine dökülmüştü. Karanfiller bana yeniden güç vermişti. Artık karşımdaki kadına da bu gücü göstermeliydim. Omuzlarımın dikleştiğini ve aldığım nefesin damarlarımdan tüm vücuduma cesaret pompaladığını hissedebiliyordum. Konuşma sırası bana gelmişti.

“Emily karanfilleri çok severdi.” dedim.

Madam Pelegrini’nin kaşları hafifçe yukarı kalkmıştı. Söylediğimin ne anlama geldiğini anlamaya çalışır gibiydi. Artık ona anlatmanın zamanı gelmişti. Robert ile göz göze geldik, masanın etrafında dolanırken duvarlardan sarkan bir ipi almış elinde tutuyordu. İpi ani bir hareketle kadının boynundan geçirip hızla sıktı. Kadının pençeye benzer elleri Robert’ın kollarını tırmalıyor, onu durdurmaya çalışıyordu. Nefesinin kesilmesiyle kollarının gücü azalmaya başladı. Robert’la bir kez daha göz göze geldiğimizde kadının boynundaki ipi gevşetmesini işaret ettim. İpin izin verdiği kadar nefes alabilen kadın hırıltıyla soluk aldı.

“Emily karanfilleri çok severdi.” diye tekrarladım.

“Özellikle kırmızı olanlara bayılırdı. Robert bana o mektubu yazıp yardımımı istediğinde, önce ne yapacağımı bilememiştim. O sırada Paris Üniversitesinde hukuk eğitimi alıyordum ama tıp fakültesindeki arkadaşlarım aracılığıyla birkaç profesörle konuşma fırsatı bulmuştum. Onlar da beni doktor Gustav von Wieser’e yönlendirdiler. Doktor Wieser, Emily’yi muayene etmeyi kabul ettiğinde Robert ile ikisini Paris’teki evime davet etmiştim. Emily, bana bir demet kırmızı karanfil getirmişti. Doktor Wieser’i Bonn’da ziyaret ettiğimizde, doktor, şaşkınlığını gizleyememiş ve ikimize öylece bakakalmıştı. O zamana kadar Emily’nin benim ikiz kardeşim olduğunu söylemediğimi farkedip biraz utanmıştım. Doktor bizi gördükten sonra ikimizi birden muayene etmeye karar vermişti. Birkaç gün boyunca her ikimizin üzerinde sayısız test yaptı. Kan değerlerimizin birbiri ile uyuşmadığını ve buna da anne karnındayken tek bir plasenta ile ve tek bir kese içerisinde büyümüş olabileceğimize ve bu sürede benim Emily’ye göre daha fazla beslenmiş olabileceğime inanıyordu. Doktor Wieser’e göre böyle bir durumda Emily’nin hastalığına benim daha sağlıklı beslenmiş olmam sebep olmuş olabilirdi. Dünyalar başıma yıkılmıştı. Kardeşimin sağlığı benim yüzümden bozulmuştu ama Doktor Wieser’in tedavisi işe yaradığında biraz olsun suçluluk duygusundan kurtulmuştum. “

Gözlerim yeniden yaşlarla dolmuştu. Kendime hakim olmaya çalışıyordum.

“Londra’ya döndükten sonra Robert ve Emily yeniden eski hayatlarına dönmüşlerdi ve bu benim içimi rahatlatıyordu. İki sene kadar sonra bana bir mektup daha gönderip Emily’nin hamile olduğunu haber verdiklerinde ise çılgına dönmüştüm. Bana bir çocuk sahibi olmak istediklerinden daha önce hiç bahsetmemişlerdi. Eğer bunu öğrenmiş olsaydım onları engellemek için elimden geleni yapardım. Hemen Londra’ya geldim. Emily’nin sağlığı yeniden bozulmaya başlamıştı ama hamileliği sonlandırmaya yanaşmıyordu. Bana, geleceğini ve çocuğunu kucağına alacağını bildiğini söyleyip duruyordu. Bundan nasıl bu kadar emin olduğunu sorduğumda ise bana senden bahsetmişlerdi. Bir ‘Kahin’ onlara geleceklerini okumuştu. Bu masada oturmuş, bu kağıtları Emily ve Robert’ın önüne yavaşça dizmiş ve onların duymak isteyeceklerini söyleyip onları kandırmıştı. Kehanet saçmalıklarıyla onları inandırmış ve ceplerini parayla doldurmuştu. Onlara bu kötülüğü yapan sendin.”

Madam Pelegrini hırıltılı nefes alışlarına devam ediyordu. Konuşmak için ağzını açmaya çalıştığı her harekette Robert elindeki ipi biraz daha sıkıyordu. Gözleri iyice küçülmüş, siyah gözbebeklerinin etrafındaki damarlar patlamış gibi gözlerinin içi kırmızıya dönmüştü.

“Robert ve Emily’nin böyle bir saçmalığa inanmalarını aklım almıyordu ama Emily’yi kararından vazgeçirmek mümkün değildi. Emily giderek kötüleşmiş ve artık yataktan çıkamaz hale gelmişti. Karnındaki çocuk büyümeye devam ediyor ama Emily giderek küçülüyordu. Emily’nin güçsüz kalmış vücudu bu duruma ancak dört ay dayanabilmişti. Son nefesini verdiğinde artık iyice zayıflamış olan ellerini tutuyordum. Kalp atışları avuçlarımın içinde giderek silikleşip sonra yavaşça kaybolmuştu. Emily’yi ve doğmamış çocuğunu, St. Marks kilisesinin yanındaki mezarlığa defnettik. O gün de elimde bu kırmızı karanfiller vardı. Tıpkı bugün olduğu gibi.”

Kucağımdaki karanfilleri kaldırıp masanın üzerine bıraktım. Masadaki kartların üzerine yayılan karanfillerin güzel kokusu odanın içine yayıldı. Karanfil demetinin arasına gizlediğim bıçağın parıltısı Madam Pelegrini’nin gözlerinin biraz daha açılmasına neden olmuştu. Kadının sesini çıkarmasına fırsat vermeden oturduğum yerden doğrulup elimdeki bıçağı kadının tam kalbine sapladım. Kahverengi hırkasının altından ılık bir sıvının aktığını görebiliyordum. Üzerindeki kalın kıyafet kanın dışarı saçılmasına engel oluyordu. Elimdeki metal bıçağın sapından kadının kalbinin çarpışını hissediyordum. Birkaç defa daha attıktan sonra birden durdu. Açık gözlerinin dehşeti kalbinin atığıyla birlikte sönüp gitmişti. Robert’ın elindeki ipler iyice gevşemişti. Kadının ciğerlerindeki son nefes hırıltıyla boşaldı.

Robert’a baktım. O da gözyaşlarıyla bana bakıyordu. St. Marks mezarlığında birbirimize verdiğimiz sözü tutmuştuk.

Tek kelime dahi konuşmadan kalktık. Emily’yi yattığı yerde ziyaret edecektik. Bu sefer ben ona kırmızı karanfil götürüyordum.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for Kalbars Kalbars says:

    Sizde kesinlikle ışık var. Cümleleriniz evrensel beğeni ölçülerini karşılayacak olgunlukta; yavanlıktan ve gereksiz ağırlıklardan uzak, temiz ve yerli yerinde. Üslup tamam.

    Bir iki küçük kusur dışında gayet güzel olmuş ki onları da iyi bir editör halledebilir zaten. Hemen örneklendirmeye geçeyim:

    [spoiler]“Kolkola girmiş ve Pazar ayinini dinlemeye giden bir çift gibi görünüyor olmalıydık,” diyorsunuz. Burada açıkça onların aslında bir çift olmadıklarını belirtiyorsunuz. Oysa bu sizin büyük sürpriziniz. Daha iyi saklamalısınız. Sonradan, çift olduklarına inandıracak kısma gelindiğinde bu cümleniz unutulmamış oluyor. Nahoş hissettiriyor. Tekrar yoluna koyduğunuzda ise iş işten geçmiş oluyor.

    Aynı durum, garip odanın tarifinde de geçerli. Ana karakter bir ikiz olarak orada ilk defa bulunuyor ama biz bunu henüz bilmiyoruz. Daha önce geldiği bir yere neden bu kadar şaşırdığı sorusu zihne rahatsızlık veriyor. Aynen yukarıda söylediğim gibi daha iyi saklamalıydınız.[/spoiler]

    Bunlar hallolur. Zamanla bu yönler de iyice olgunlaşır. Yayımlanmış bir eseriniz var mı, yazar mısınız bilmiyorum ama değilseniz de sizden olabilir bence.

  2. Avatar for ercan.sozeri ercan.sozeri says:

    Merhaba,
    Detaylı yorumunuz ve önerileriniz için çok teşekkür ederim. Şu anda sadece hobi olarak ve zaman buldukça öykü yazmaya çalışıyorum aslında. Son okumayı ve düzeltmeleri de genellikle kendim yapınca bahsettiğiniz hataları gözden kaçırabiliyorum. Biraz daha fazla pratik yapmam lazım sanırım.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.