Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kuzgun’un Yolladığı

1

“Kocadın gayrı ici! Sırtın döşek yüzü görmeli, hala at sırtında durursun biz gibi!”

“Sen öyle san! Yiğitlik yaşa baksa Oğuz Ata doğar doğmaz kurt misali avlara çapullara nasıl gidecekti? Nasıl sen yeryüzünde on ikinci baharını gördüğünde ilk cengine girdiysen ben de o kadarlıkta girdim, ok yay elimden düşmedi! Hatta senden de ufaktım, boyuma posuma aldanıp üzerime gelen yağıları savuşturdum. Gencecik gelinlerin, kızların bile eli silah tutar, belim büküldü, gözüm toprağa bakar oldu diye çadırda can verecek halim yok ya?”

“Kocadığını sen de kabul edersin ha?”

“Bunun yalanı olmaz. Adım dahi değil mi Koca İci? Kamburumu, suratımdaki çizikleri hangi çuval saklasın? Ben kocadım ya dünya da kocadı, hali bana ayandır! Eski dünya değildir dünya…”

“Dünya aynı dünya, senin bir ayak çukurda diye yanına ortak ararsın!”

“Ölümden korkmak ere yakışmaz, ama şunu bil Kara Kuş, bil ki öldüğün vakit dünya da seninle gömülür gider. Uçmaga kanat çırptığımızda dünya da seninle gelir, yakanı bırakmaz!”

Karanlık tepelere varmış, hava ayaza kesmişti. Hilal halindeki aydan yayılan zayıf ışık gecenin örtüsünü aralamaya kafi gelmiyordu. Etrafta uzaktan uzağa Maiandros Nehri’nin çağıldamasından gayrı hiçbir ses yoktu. Yerdeki ve gökteki bir nice hayvan kanlı havanın kokusunu almışçasına inlerine saklanmıştı. Gecenin içinde duyulan yegâne ses arada bir ötücü kuşların seslerine benzer çığlık sesleriydi. Göçerlerin kulakları bunlarla birlikte ayaklarına keçe sarılı atların patırtısından gece baskını için haberleşen göçerlerin kuş taklitlerine dek bir nice ses duymaktaydı, baskına hazırlardı. Ovanın ortasında bir avuç Bizans çerisi ve ağırlıkları Rum beldesinin sayısız cengâverinden Kara Kuş ile obasını beklemekteydi.

Kara Kuş’un obası, Âl-i Selçuk’un harp zamanlarında cenge çağırdığı çekirge sürüsüne benzer Diyar-ı Uç Türkmenlerinden sadece bir bölüktü. Tuğlu, davullu Selçuklu beylerinin sancağı altında toplanıp hudutlara akın eden, harp yoksa bile geçimini buradan çıkaran kimselerdi. Kırlarda yaydığı sürülerinden ve ok ile yaylarından gayrı servetleri bulunmayan, at sırtında oldukça “göze görünmezler” haricinde hiçbir şeyden korkmayan, dağlara ve gökyüzüne baş eğip ağıtların, cenk türkülerinin tılsımına inanan eski bir dünyanın çocuklarıydılar.

Kara Kuş! Talihin kara rüzgârları savurmamış mıydı onu Horasan elinden Diyar-ı Uc’a? Babası Horasan’da sultanlığını ilan eden, Oğuzların başbuğu Ayaba’nın tuğu altında yay çeker Taştık Deli değil miydi? İl Arslan, Nişabur’u çevirdiğinde babası vurulunca çocuğu ölmüş anasının koynundan alıp sırtına bağlayarak at süren Koca İci değil miydi? Kara Kuş diye nam saldığı gençliğinde Kara Hıtaylar baskın gelende Diyar-ı Rum’a gelmemişler miydi?

İşte Kara Kuş ile obası, Konya Sultan’ı Kılıç Arslan ile Uluborlu Meliki Gıyaseddin’in peşinden önce Kayseri’yi muhasara eden diğer Uç Türkmenlerine katılmışlardı. Ardından Sultan, Bizans’a yeniden harp ilan edince de diğer atlılarla birlikte Maiandros havalisine girerek, şehirlere dek yürümüşlerdi. Laodikya Limanı’nı Rum adalarının korsanları çevirince can korkusuyla kara yolunu tutan bir Bizans kervanının izine denk gelince, bin senelik savaş töreleri gereği düşmana hiçbir şey sezdirmeden peşlerine takılmış, geceyi beklemişlerdi. Şimdi ise gece çökmüş, Kara Kuş ve obasının eli silah tutan kadın erkek insanları, Bizanslıların uykunun koynuna girmelerini beklemektelerdi.

Kara Kuş bir kayanın ardında ayağı keçeye sarılı atının ejderha misali dimdik durmaktaydı. Oba insanları esmer tenli, gece gözlü, sivri suratlı, örük saçları beline dek varan, akağaç ile karaağaç yapısı yayını hazır tutmuş bu gözü kara adamın vereceği emir ile aç kurtlar gibi Bizans ipeklilerine, altınlarına atılmaya hazır beklemektelerdi. Yine kendileri gibi gelecek emri bekleyen diğerleri de karanlığın koynuna saklanmış, ovada yanan ateşlere hırslı gözlerle bakmaktaydılar. Onu ta bebekliğinden yanına alıp yetiştiren seksenlik ihtiyar Koca İci de on altısında gibi atının sırtında dikelmiş, kayın ağacından yapılma yayına okunu yerleştirmiş beklemekteydi. Suratındaki bıçkın sırıtışın ardından dökülmüş dişleri parlamasına rağmen ihtiyar gözleri adeta hala eski zamanların cenk ateşiyle parlamaktaydı.

“Sağdan soldan devşirilip eline silah tutuşturulmuş çiftçi zanaatçı taifesinin alayı zıbardı. Bir tek şu uzun boylular ayakta. Gözüme hiç hoş görünmediler, Rumların Padişahı Kaf dağının devlerini tutup kendine çeri mi yapmıştır?”

“Sen kocamadınsa da gözlerin kocamış ici! Uzun dediklerin Rumların hassa çerileridir, bebelik zamanından kılıç taşır bunlar. Na şu tepeden tırnağa pullu pullu zırhlara bürünmüş, yüzleri dahi peçeli, sivri tolgalılar Norman cengâverleri. Uzun kılıçları, büyük kalkanları vardır. Atlandıkları vakit mızraklarının önünde kimse dikilemez derler… Ama en beteri şu uzun baltalı, örük zırhlı olanlar. Kimisinin sakalı kızıla, kimisininki sarıya çalar. Varekler…”

Koca İci yere tükürdü: “Tuu! Adı batasıcalar! Bunlar adam canına zerre kıymet vermezler, kılıcını bile çıkaramadan tozunu havaya savururlar adamın!”

“Evvelden bunlar teknelerle uzak memleketlere sefer ederlermiş. Biz karada neysek denizde de bunlar o imiş. Bizans sultanı nasıl akıl ettiyse artık bunları çerileri arasına katmış.”

“Bizans’ın işine akıl sır erer mi? Gör ki hangi tılsımı etmişlerdir bunlara… Gençken birinden duymuştum, bir yüce şehirleri varmış bunların kırk kapılı, her kapısını da kırk kocakarı tutarmış!”

“Eğer bu kervanın başını bunlar tutuyorsa bekledikleri pahada ağır şeyleri vardır…”

Ateşlerin etrafında gecenin pelerini altında pusuya yatmaları ve saldırmayı beklemeleri onların yedi ceddinin ta bozkırın çakalından kurdundan göre göre kendine bağladığı bir ananeydi. Bu bir savaş değildi düpedüz avdı. Gecenin kör vaktinde, en yaman Bizans silahşorunun da gözlerinin kapandığına kanaat getiren Kara Kuş elindeki yayı gererek okunu denk getirdiği bir Norman askerine doğru savurdu. Ok vızıldayarak Norman askerinin gırtlağından girip adam son duasını edemeden hırıltıyla diz çöktüğünde karanlığın içinden fırlayan sayısız ok Bizanslıların kampına yağmaya başladı. Acemi olanları uçlarına zehir sürülmüş bozkır oklarının açtığı yaralarla birer birer yere düşerken Normanlar ve Varekler kalkanlarını kaldırarak sırt sırta verdiler. Kalkanlarına saplanan oklarla birlikte devasa bir kirpiyi andırıyorlardı. Türkmenler gecenin içerisinden naralar ve hayvan uğultuları çıkararak atlarını Bizans çerileri üzerine sürüp sürüp geri kaçarlarken tıpkı dedeleri ve onların dedeleri gibi oklarını hem cepheden hem gerilerinden atarak ölüm saçıyorlardı. Acemi Bizans çerilerinden bazıları cesaret getirip karanlıklara dalıp Türkmenleri yakalama sevdasına düşüp bedenlerine yedikleri oklarla yere yığılırken Varekler ile Normanlar da kalkanlarını milim kıpırdatmadan etrafını sardıkları büyükçe çadırın dibinde oklara meydan okuyorlardı.

Acemi Bizans çerileri telef olduğunda Türkmenler bu sefer Normanlar ile Varekler üzerine çullanmışlardı ancak okları ömürleri harplerde geçmiş, Türkmen akını nedir bilen bu adamların kalkanlarını bir türlü aşamadı. Birkaç Varek ve Norman’ın kalkanların aralıklarından giren oklarla yere çöktüğünü görmüşlerse de onları dağıtmak için oklarının kâfi gelmediğini anlamışlardı. Kara Kuş’un emriyle kementlerine sarılan Türkmenler, birkaç Norman ve Varek’i kementleriyle yakalayıp alelacele karanlıkların içerisine çekerek öldürebilmişlerse de kalanlar hem kalkanları tutmaya devam ediyor hem de yaklaşan süvarilere cıdalarla ufak baltalarını fırlatıyorlardı. Böyle böyle birkaç Türkmen atı üzerinden düşerek Vareklerin acımasız koca baltaları altında oracıkta can verdiler. Kara Kuş alıcı kuşlara benzer tuhaf bir ıslık öttürünce Türkmen atlıları bu sefer kamp etrafında döne döne Bizanslıları ok yağmuruna tutmaya başladılar. İkinci ıslığı öttürdüğünde bu çember açılarak tüm savaşçılar yine ok yağdıra yağdıra uzaklaştılar, ancak çember Normanlar ile Vareklerin etrafında dönmeye devam etmekteydi. Devasa bir ejderha misali etraflarında fır dönen atlılar yaylarını bırakarak mızraklarını ve kılıçlarını çektiler.

Kara Kuş’un gecenin ıssızlığında adeta çınlayan üçüncü ıslığını işitir işitmez bu sefer bir anda atlarının başlarını kamptan yana çevirerek korkunç savaş çığlıklarıyla Bizanslıların üzerine atıldılar. Mızrakların temrenleri kalkanlarla tokuştuğunda kiminin mızrağı parçalandı, kiminin kalkanı delindi. Atlarının üzerinden yıkılıp Varek baltalarına hedef olanlar olmuşsa da kah kalkanların üzerine elde kılıç atlayanlar, kah atlarından inip Normanlarla kılıç tokuşturanlar da olmuştu. Ancak Normanlar ve Varekler yere yıkılan yoldaşlarına rağmen kalkan duvarını korumaya çalışarak gelenleri baltaları ve kılıçlarıyla karşılamaya kararlı görünüyorlardı. Kara Kuş, ardında birkaç adamıyla karanlığın bağrından çıkıp çadırın arka kısmında bekleyen Normanların üstüne adamlarıyla birlikte atlayınca Bizanslıların kalkan safı delinmişti. Kanatları açık kalanların üzerine kılıçlarıyla hızlı hızlı hücum eden Türkmenler, zaten moralleri alt üst olmuş Normanları ve Varekler’i çepeçevre sarınca kalkan safları dağılmış savaşçılar baltaları ve kılıçlarıyla sırt sırta çarpışmaya başlamışlardı. Ağır kılıçları ve baltaları denk getirdikleri Türkmen’i yaralamaya yetse de onların ağır zırhlarından hafif deri zırhlar giyen Türkmenler darbelerinden kaçınıp hızlıca tekrar hamle yapabiliyorlardı. Bizanslıların koca ayakları yaralılardan akan kanlardan çamur deryasına dönmüş toprağa gömülmekteyken ezkaza ayağı kayıp yere yıkılanlar tepelerine üşüşen Türkmenlerin ellerinde ölüp gitmektelerdi. En son çadırın kapısının önünde dikilen bir avuç Varek savaşçısı gelip geçen Türkmenleri yıkmaya kani olmuşlarsa da Kara Kuş’un karşılarına dikilip kendilerini zorlamalarını önleyemediler. Koca İci’nin oklarıyla bir tanesi yere yıkılınca kalan üç tanesi de sırt sırta ölümüne bir savaşa girişti. Kara Kuş kılıcını hızlıca savurup bir tanesinin kollarını kesince ötekilerin tepesine binen Türkmenler kılıçları ve hançerleriyle onların da işini bitirmişlerdi.

Kan kokusunu hiçe sayan Türkmenler ölenleri ve yaralıları kamptan uzağa taşımak ve henüz ölmemiş düşmanlarını esir almak için ortalığı karıştırmaya başladılar. Kara Kuş, kılıcındaki kanları silmeden korumasız kalan çadıra önden daldığında içerisinin birkaç kandille aydınlandığını gördü. Bir köşede büyükçe bir sandık durmaktaydı, diğer köşede ise Bizanslıların çarmıh putun önünde diz çökmüş siyah kukuletalı birisi vardı. Kara Kuş, büyük sandığın yanına giderek kapağını açtığında içinde pek çok Bizans ve Venedik sikkesinin, bunların yanında da birkaç inci boncuktan gerdanlığın ve gümüş tabak çanakların olduğunu gördü.

Ardından çarmıhın önünde diz çökmüş kukuletalının yanına giderek tek eliyle omuzundan sertçe tutup kendine çevirdi. Karşısında zuhur eden görüntünün cazibesi karşısında hayranlığını gizleyemedi. Karşısında gecenin örtüsü misali kara perçemleri ak omuzlarına dökülmüş, korkusundan kocaman açılmış mavi gözleri kandillerin ışığında sırça gibi parlayan, muhtemelen Rum diyarının sayısız dilberlerinden biriydi. Nice kadın görmüş gözleri ilk kez onda bir ışık görmüş, ilk kez ruhu ürpermiş ve heyecandan bedeninden uçup gidecek gibi olmuştu. Kadının karşısında kanlar içinde, elinde kanlı kılıcıyla çıkmaktan zerre çekince duymadan gururla dikilmişti.

Bir anda çadıra giren Koca İci önce sandığa ardından genç kadına bakmış, ardından sırıtarak Kara Kuş’a yaklaşıp: “Hatun yaman! Aman belini bükmesin!” diyerek sırtına kinayeli bir şekilden yumruk vurdu. Kara Kuş, Koca İci’ye dönüp: “Sen şaka diye sırtıma vurdun ama ben onu eşim diye seçtim bile!” diye gürledi. Koca İci kadını göstererek: “Yaşı hala genç hem de güzel! Ama Bizanslı! Bizans karıları yaman olur, adamı vezir de eder rezil de eder derler dikkat edesin Kara Kuş!”

Kara Kuş çadırın girişini örten tenteyi kaldırıp dışarıda bekleyen adamlarına önce sandığı gösterdi: “Sandıkta ne varsa sizindir. Çok zayiat verdik, hak ettiniz.” Ardından çadırın içini gösterdi: “Elbise, esvap, kumaş bu çadırda ne varsa o da sizindir. Bu geceki ganimet hakkımı da size verdim! Kadın ise eşimdir, hatununuzdur!” Türkmenler “Yaşa Kara Kuş!”, “Canımız feda olsun Kara Kuş!” diye bağırıp zafer naraları atmaya başladıklarında Kara Kuş kadını kolundan tutarak çekti. Genç kadın korkuyla kolunu çekip sürüne sürüne gerilemeye çalışınca kadının koluna tekrar asılarak kendine çekti. Suratına sert bir tokat patlattıktan sonra bayılan genç kadını omuzuna atarak sevinç naraları savuran, omzunu yumruklayan adamlarının arasından geçerek geceye çıktı. Başını gökyüzüne kaldırarak parıldayan sayısız yıldızlara ve hilal şeklindeki aya bakıp konuştu: “Ey Ulu Gök! Ey Ay Ata! Bahadırlarıma ışık yıldızlar! Eşimi buldum! Eşimi seçtim! Yoluma çıkardınız alkış olsun! Alkış olsun!”

2

Kara Kuş obası, bir senedir Bizans ucunda kâh akınlarla kâh ticaretle kavrulup giderlerken kısa sürede başbuğlarının eş diye getirdiği Bizanslıya da alışmışlardı. Kızcağız Türkmen kadınlarıyla geze geze az çok dillerini anlamış, konuşmayı onlardan öğrenmişti. Türkmen gözlerini beğendikleri hatunlarına inciden boncuktan nazarlıklar takmışlardı. Genç kadına “Gök Gözlü Hatun” diye isim koymuşlar, böyle çağırır olmuşlardı. Gök Gözlü Hatun diye çağrıla çağrıla asıl ismini bile unutmuş, Türkmen beyinin evvela atının terkisinde ardından yanı sıra at sürmeye alışmış, beyaz mermerlerden yüksek kuleli mamur şehirleri gönlü aramaz olmuştu. Korkunç gelen giysilerine ve boynuzlarla boncuklarla bezeli giyimlerine alışmış, kemikten gerdanlıklar kulanmış, şaman çıngıraklarıyla yürüyen, hayvan güden, akına çıkan, kimi ak kimi kızıl börklü, kurt kuyruğu takılı kızıl mızrağı takip eden Türkmenlerin arasında yaşaya yaşaya kendisi de Türkmen olup çıkmıştı. Dere kenarında çamaşır yıkarlarken yahut kazanlarda etler kaynarken kendi diyarının, dilinin türkülerini mırıldandığı da işitilirdi…

Kara Kuş her akınından dönüşte kendisine Bizans soylularının gerdanlıklarını, altın ve inci küpelerini, gümüşten takılarını getirmiş, sanki kırk yıllık ahbabıyla söyleşir gibi söyleşmişti. Kara Kuş’un ondan yana hiçbir sıkıntısı yoktu hatta onunla söyleştiğinde tüm acıları hafifliyor gibiydi. Genç kadın ne zaman bir kelimeyi kendi aksanına göre telaffuz etse, acele gereken bir şeyi kendi lisanında hızla söyleyip şaşırsa, kadının utanmasına rağmen kendisinin hoşuna gidiyor, gözüne şirin görünüyordu. Yegâne tasası ondan bir evlat alamamasıydı. Bir sene zarfından beridir düşlerinden hayallerinden çıkmayan düşünce büyüdüğünde obasının başına geçip burada toparladığı insanları çekip çevirecek kendisi gibi babası gibi bir yiğitti. Bazen de yiğitlikte beylere, güzellikle perilerle eş bir kızın hayali belli belirsiz görünürdü. Koca İci’nin: “Kadın döl tutmazsa var başkasını bul. Bulmasan da olur gerçi, benim yedi evladım vardı bak hangisi yanımda kaldı?” diye söylenmelerine, oba kadınlarının: “Uğru kapanmış mı ola?” diye sormalarına da aldırmazdı. Gözü Gök Gözlü Hatun’dan başkasını görmezdi ya evlat hasreti de ciğerini gün be gün yakardı…

Günlerden bir gün obaya üç katırıyla bir çerçi uğradı. Kadınlar inci boncuklara, taraklara, işlemeli kumaşlara, erkekler hançerlere, bıçaklara alıcı kuş gibi bakarlarken kurumlana kurumlana geçmişti obanın orta yerinden. Konya Sultanı’nın emri vardır diye eskiden olduğu gibi tüccara, bezirgâna, çerçilere ilişemiyorlardı. Al-i Selçuk beyleri, Bizans kervanlarından gayrısına el süren oldu mu sayısız sipahiyi üzerlerine salmaktan çekinmezlerdi. Çerçi yanındaki bir adamını katırların başına bırakıp ahaliye göstererek: “Türkmen kardeşlerime yarı ederince satasın! Zinhar pahalı satmayasın!” der demez ahali katırların etrafına toplaştı. Çerçi obanın ortasındaki başbuğun çadırına yanaşıp kapıda bekleyen çerilere haber bıraktı. Çerçilerden biri çadırın içine girdikten sonra ardında Koca İci’yle çıktı. Koca İci’nin belde kılıç elinde değnek tuhaf hali çerçinin tuhafına gittiyse de ses etmedi. “Bu yan baştanbaşa hep uc’tur. Cenk vardır. Tüccarın yolu bu yana ya düşer ya düşmez, sen nasıl geldin buralara?” diye sorunca çerçi ona kurnazca bakıp: “Daha iyi ya. Buralar kaynaşıp durur, biraz da biz sebepleniriz. Para şimdi Türkmende! Ben uzun yoldan geldim, beyinizin sofrasına oturmayı dilerim!” diye karşılık verdi. Türkmen töresinde her kim birinin otağının önüne gidip sofrasına oturmak, konaklamak dilese yerine getirilirdi. Koca İci’nin seslenmesiyle çerçiyi içeri alıp Kara Kuş’un karşısında diz çöktürdüler. Çerçi geniş mezhepliydi, ne içeriye siniyle yemek getiren örük saçlı kadınları yadırgadı ne de : “Kâfirin ayağını ne öperim!” diye mızmızlandı.

Kara Kuş, çerçiye Konya’dan Sivas’tan haber sordu, çerçi de ona uc’tan Bizans’tan haber sordu. Adam sarrafı çerçi kırk senenin tilkisi Koca İci’yi bile efsunlu sözleriyle tesiri altına aldı. Maksadı en fazla nerelerin akına uğradığını öğrenip oraya giderek mallarını ellerine para geçmiş saf Türkmenlere satabilmekti. Söz arasında beyin evladının olmadığını duyunca can damarından yakaladığına kanaat getirip laf arasında: “Aslında bir çaresi vardır. Nice kuru gelini, damadı diriltmiştir. Kuzgun derler bir kadın vardır dağların yücesinde gezer bir kadın…” Çerçi bu lafı der demez Koca İci’nin yüzü asılmıştı: “Senin bu Kuzgun dediğin kadın kara saçlı, buğday benizli, kara giysili biri mi?” diye sordu. Çerçi görmediğini ama namını çok duyduğunu söyleyerek: “Yüzünü görmüşlüğüm olmasa da kara çaputlara bürünmüştür derler, bir uzun hatunmuş… Büyücü derler.” Koca İci birden bire ah’layıp vah’lamaya başladı: “Vah ki vah başımıza! Ben bu hatunu tanırım! Uğursuz musibet ta Horasan yaylalarından bu yana indi demek! Siz bilmezsiniz onu. Ben gençken bile yaşardı bu!” Çerçi gülerek karşılık verdi: “Sen başkasını dersin herhalde ici! Bu Kuzgun dedikleri gencecik kızmış.” Bu sefer Koca İci alay eder gibi: “Behey sersem! Benden de yaşlıdır Kuzgun. Hikayesini dedemden duydum var sen hesap et gerisini! Yaşı benden yirmi, otuz bahar kadar geç kime sorsan bu yanda sana hikâyesini anlatır. Kuzgun hayat çalar! Çaldığı hayatlarla yaşar. Dilediğini verir ama hayatına bedel olur, tekin değildir o cadı! Cinler paralasın o kara saçlarını!” Çerçi onun böyle tepki göstermesi üzerine susmak zorunda kalmıştı. Kara Kuş çerçiye Kuzgun’un yerini sormuştu. Öğrenir öğrenmez bir hışımla kalkıp çadırdan çıkmış, Koca İci’nin korkulu bakışlarını görememişti…

Dağların yücesine doğru altındaki hayvanı çatlatırcasına at sürdü Kara Kuş. Asırlardır yüzü saban görmemiş ölü toprakları aşıp devrilmiş kütüklerin, dikenli çalıların üzerinden aştı. Ay ışığının her yanı ayan beyan aydınlattığı, korkulu gölgelerin sağa sola kaçıştığı bir uğursuz yere geldi. Bir zamanlar putperestlerin, cahiliye ahalisinin tanrılarına tapınaklar dikip adaklar adadığı bu yer şimdi ahalinin yakınından geçerken besmeleler, kyrie elesionlar okuduğu, ıssılara, iyelere yalvardığı bir harabeye, tekinsiz bir mezarlığa dönüşmüştü.

Kara Kuş’un atı önüne birden siyah bir suret dikilince şaha kalkarak korkunç kişnemelerle duraksadı. Kara Kuş her Türkmen gibi ay ışığı altında gündüz vaktinden daha iyi görürdü, bu siluetin yerden biter gibi karşısına çıkmasına şaşırdı. Yoksa bu kara siluet baksıların, ozanların anlattıkları ürkütücü “adı lazım değil”lerden miydi? Adımını işitmemiş, hareketini görmemiş bu mahlûk nasıl böyle karşısına dikilebilmişti? Karanlık siluet ağaçların karaltısından çıkıp ay ışığı altına geldiğinde, Kara Kuş karşısında kendisi gibi bir insan görerek rahatladı ancak yine de korkutucu görüntüsünden çekinmişti. Kapkara saçları sanki içine insan düşse boğacakmış gibi kıvrım kıvrım karayılanları andıran, fersiz gözleri insanı tedirgin eder gibi fırıl fırıl dönmekte, buğday benizli, baksı gibi hayvan urbalarına bürünmüş boynuzlar kuşanmış bir acayip kızcağızdı. Hele giysilerine iliştirilmiş kuzgunlardan, kargalardan, sakalardan devşirilme mavi siyah tüyler, kafasındaki hotozdan dahi sarkan tüylerle sanki insan suretine bürünmüş devasa bir kuzgundu! Kız, Kara Kuş’un şafak kâbuslarında denk geleceği türden boğuk bir sesle konuşup: “Nereden gelir nereye gidersin?” diye sordu. Kara Kuş altında tepinip duran atını sakinleştirmeye çalışarak kıza bakındı. Kendinden büyüklerden dinlediği “adı lazım değil”lerin ayaklarının çarpık çurpuk olduğunu hatırlayarak kızın ayaklarına baktı. Kız ayaklarını işaret ederek: “Korkma! Ben Müslümanların “cin” dediklerinden, senin dedelerinin ninelerinin “çıwı” dediklerinden babanın ananın “çor” dediklerinden değilim! Ben varken onlardan korkma!” dedi. Kara Kuş karşısına çıkanın Kuzgun olduğunu anladıysa da yine de sordu: “De hele! Dertliye çare bulan, insana yardım eden Kuzgun dedikleri sen misin?” Kız, Karakuş’un tüylerini diken diken eden bir sırıtışla: “Madem Kuzgun olduğumu bilirsin niye hala sorarsın?” diyerek gerisingeri dönerek yürümeye başladı. Kara Kuş atını zapturapt altına alamayınca hayvanın sırtından atlayıp emin bir kütük parçasına bağladıktan sonra Kuzgun’un peşine takıldı.

Bir anda ortalığı sisler kaplamış, Kuzgun ile Kara Kuş çıtırdayan hayvan kemiklerinin üzerine basa basa, kara kuru ağaç gövdelerinin arasından geçerek ilerliyorlardı. Kara Kuş sordu: “Senin ta eskilerden beridir yaşadığını söylediler. Ama gencecik kızsın. Suretin mi değişir? Yoksa ananın ninenin lakabı sana mı geçmiştir? Bilirim, soydan yürür hep bu bağcılık, büyücülük zanaatı…” Kuzgun, aynı boğuk sesiyle ağır ağır konuştu: “Zanaatı taşıdıktan sonra asırlarca yaşamışsın, ananın ninenin suretine bürünmüşsün ne önemi var? Ben eskiyi de yaşarım yeniyi de yaşarım!” Kara Kuş çekine çekine karşılık verdi: “Horasan’dan bu yana gelmişsin dediler…” Kuzgun’un sesi tuhaflaşmıştı: “Kovdular beni! Harezm Şahı Atsız’ın oğulları kovaladı beni! Çay Ardı’ndan Horasan’dan Arabî yazar konuşur sarıklıları getirip kovaladılar hem de! Elburz dağlarını geçerken cadılar etimi çimdirdi, Demavend Dağı’nın devleri saçlarımı yoldu yine de vardım bu yana!” Kara Kuş bu sefer kendisinin bile saklayamadığı bir korkuyla sesi titreyerek sordu: “İnsanların ruhunu çalarmışsın dediler?” Kuzgun kafasını baykuş misali geriye çevirerek kocaman açılmış korkunç gözlerini dikerek: “Ben çalmam! Onlar verirler!” dedi, Kara Kuş nefes almaya bile çekindi.

Kuzgun bir ağaç kovuğunun içinden toprağın altına doğru kıvrılan geniş bir oyuğa girince Kara Kuş da çekinmesine rağmen peşini bırakmadı. Kör karanlıkta tökezlene tökezlene, Kuzgun’un üstündeki tüylerin hışırtılarını dinleye dinleye aşağıya doğru ilerledi. En son uzaktan uzağa gördüğü bir ışıltının ardından seğirtip mumlarla, ocak ateşleriyle aydınlanan, mağarayı andırır duvarlarına kemikten gerdanlıklar, saman çuvalından bebe suretleri, inci boncukları, kanla çizilmiş acayip canavar suretleriyle dolu bir odaya geldi. Kuzgun’u odanın tam ortasında içi süt dolu bir tasın başına oturmuş beklerken buldu. Kirlenmiş, simsiyah tırnaklı elleriyle karşısına oturmasını işaret etti. Oturduktan sonra elini uzatarak: “Bana hatunun için geldin. Ondan bir iz, bir parça taşıyorsan bana ver…” dedi. Kara Kuş çekine çekine koynundaki tözün içinde sakladığı simsiyah bir saç telini Kuzgun’un avucuna bıraktı. Saçı sütün içine atan Kuzgun bir anda Kara Kuş’un elini yakalayıp öbür eliyle simsiyah, taştan bir bıçak çıkardı. Başkası olsa bir anda kılıcını çekip tek vuruşta kafasını koparabilirdi. Ancak Kuzgun’un acayip bakışlarından mı yoksa elinin kavrayışından mı bilinmez kılını kıpırdatamadı. Kuzgun, Kara Kuş’un avcunu boydan boya yararak kanını sütün üzerinde yüzen siyah saç teline damlattı. Ardından pis parmaklarından biriyle sütün içindeki kan ile saçı karıştırarak bir şeyleri okur gibi parmağını kendince sütün üzerindeki kan lekeleri üzerinde gezdirdi. Kara Kuş’un üzerine bir ağırlık çöktü, sanki günlerce uykusuz kalmış gibi halsizleşti ve odanın içi hafiften loşlaştı. Kuzgun boğuk boğuk konuştu: “Bu kadın Rum kanı taşır. Babası bey, anası bey soyundandır. Kadının zürriyeti bağlanmış, döl tutmaz. Ama görürüm ki eğer istersen bir evladın olacak. Hem de bir erkek. Senin gibi yiğit olmayacak ancak aklı yönünden anasına çekecek. Görürüm burada, gözlerini anasından almış bir oğlan! Bizans’ın aklını taşır bir Türkmen! Oğlun devlet kapısında, sultan döşeğinde bekleyecek büyük adam olacak! Emrinde adamlar görürüm, elinde bitig var, mühür var. Bir büyük kule görürüm onun beyidir! Devletli bir oğlun olacak! Kendi soyundan da başka soydan da çok kişinin kanına girecek! Eğer istersen…”

Kara Kuş’un kafasında binbir hayal uyandı, tahtlar ve köşkler gözünün önünden geçti. Önünü ardını düşünmeden: “İsterim! İsterim ya!” deyiverdi. İstememesine imkân yoktu zira “Hayır” derse mahvedecek gibi bakmaktaydı Kuzgun. Kara Kuş, “isterim” der demez bir deri parçası çıkarıp içine bazı kuru ot parçaları koydu, ardından koynundan kuzgun tüyleri bağlanmış kolyeye benzer bir töz çıkardı. Onları Kara Kuş’a uzatırken: “Yalnız bedelini alırım. Oğlunun ruhunu zamanı geldiğinde almama izin vereceksen, oğlunun doğmasını sağlarım!” dedi. Kara Kuş bir an duraksadıysa da yüreğindeki evlat hasretini bastıramayarak deriden kese ile kuzgun tüylerinden tözü cadının elinden aldı. Kuzgun ürkütücü bir sırıtmayla: “Otağına gittiğinde bu tözü karına geçiresin. Ardından otağın perdesini sıkıca örtüp bu otları ocağa atasın. O gece oğlan rahme düşer!” dedi. Kara Kuş sevinç içerisinde ayağa fırlayıp oyuğa geri döndü.

Oyuktan nasıl çıktığını anlayamadan atını bulup obasının yolunu tuttu. Ay kararmış, bulutların tepesinde cenk eder cinler birbiri ardına yıldırımdan mızraklarını saçar olmuştu. Gök gürültüsü yeri göğü inletirken obasına vararak otağının girişini sıkı sıkıya örtmüştü. Fırtına yeri göğü birbirine katar, yağmur keçe çadırları kamçılarken Kara Kuş ile Gök Gözlü Hatun cadının verdiği, ocaktan yayıla kuru otların tesiriyle kendilerinden geçmişlerdi. O gece her ikisi de acayip düşler gördü. Etlerini çekiştiren kuzgunlar vardı. Kara saçlı genç bir kızın adım adım kocakarıya dönüşerek kuyu gözlü umacılara benzeyip kemiklerini kemirdiklerine tanık oldular. Sanki kendi canlarından can çıkmış gibi hissettiler. Koca İci ise dışarıda yağmurun altında dönüp durarak yağmur iyelerine, bulut iyelerine yalvardı. Şafak vakti Koca İci’nin cesedini buldular, adeta binlerce kuş tarafından gagalanmışa benziyordu…

3

O korkulu ancak vuslata erdiren gecenin üzerinden aylar geçti. Gök Gözlü Hatun’un karnı burnu gün be gün burnuna vardı. Kara Kuş ise atlılarıyla ne yamandı! Diyar-ı Uc’ta başka boylardan, oymaklardan kimseler ardına takılmıştı. Köylerden başka şehirleri bile vurur olmuştu ki en az bin atlıyla sefere çıktığı görülmüştü. Doğacak oğlu başına geçecek diye kendini bey, obasını oymak gibi görür olmuştu. “Kara Kuş Oymağı” diye isim takarak bunları yol kesen dağda gezen kimselerden ayırıp kendi kuzgun benzeri tamgasıyla tamgaladığı bir boy gibi derledi topladı. Kuzgun kanadından, kafasından bir tuğ yapıp bununla Bizans üzerine asker çekti. “Oğlum hanlara, sultanlara eş olacak!” diyordu. “Oğlum bir doğsun, düğün dernek kuracağım! Say ki hanlar toyu olacak!”

Günlerden bir gün yine çerilerini toplayıp Bizans arazisine girip köyler üzerine yürüdüğü esnada, o civarda bir başka güruh çoktan Bizans köylerini vurmaktaydı. Mihael Frankopulos olarak tanınan bir Bizans komutanı vergi toplama bahanesiyle bu taraflara gelmiş ancak sonradan Bizans’a isyan etmişti. Bizans çerilerine galip gelemeyince yanında kalan Frenk süvarilerini toplayıp Selçuklu’ya sığınmış, Konya Sultanı da yanına Subaşı Garsüddin’in emrinde sipahilerden ve bazı Türkmenlerden oluşma bir ordu vererek Bizans üzerine Diyar-ı Uc’a göndermişti. İleride ele geçirmelerinin ardından Dar-üs Sagr namıyla tanınıp Tunguzlu adıyla anılacak Laodikya şehrinin civarına yürümüşlerdi ki Garsüddin birkaç sene sonra Tunguzlu’nun ilk subaşısı olacaktı. İşte Garsüddin ile Frankopuoulos’un ana kuvvetleri Laodikya’yı vururken, Frankopulos’un tali kuvvetleri de kollara ayrılarak ta Milas’a dek inerek köyleri ve kasabaları vurmuşlardı. Bu kollardan birisi Milas tarafında bir köye doğru ilerlerken, Kara Kuş da uzaktan onları seyretmekteydi.

Kara Kuş’un gözcüleri yanına geldiğinde: “Yüz adam ya var ya yok. Frenk leşkerlerinin urbalarını giyerler ama Bizans köyünü vurmuşlar. Hepsi de yüklü. Yalnız Konya Sultanı’nın nakışlı sancaklarından birini taşırlar!” diye haber verdiler. Kara Kuş: “Kesin Bizans vergicileri bunlar! Al-i Selçuk sancağını biz saldırmayalım diye taşırlar. Etraflarını sarın!” diye emretti. Türkmenler atlarını çatlata çatlata Frenk kafilesinin etrafını kısa sürede sararak durdular. İçlerindeki birkaç Frenk şövalyesi yanyana gelirken piyade cenk eder öbür türlü Frenk askerleri de çember şeklinde dizilerek Türkmenleri karşıladılar. Tam oralarında nakışlı, süslü yazılı Al-i Selçuk sancaklarından biri dalgalanmaktaydı. Türkmenler etraflarını çepeçevre sardıktan sonra Kara Kuş onlara doğru at sürdü. Frenklerin başındaki kimse de ona doğru at sürdü. Atları bir süre birbirlerinin etrafında döndükten sonra toprağı eşkinmeye başladılar. Kara Kuş seslendi:

“Dilimden anlar mısın Frenk?”

“Anlarım ya. On sene Pontus tarafında on sene de Nikomedia’da kılıç savurdum. Esir Türkmenlerden öğrendim!”

“İyi o halde. Ağırlıklarınızı bırakırsanız geçip gitmenize izin veririz. Kaçıp gideceğiniz yer yoktur.”

“Hele bak hele! Gözün mü kör yoksa devlet bilmez misin a cahil Türkmen? Görmez misin tepemizdeki Konya Sultanı’nın sancağını? Bizans’a düşmansın anladık, Al-i Selçuk’a da mı düşmansın!”

“Sen bu yalanları git meyhane kadınlarına anlat oyunlu Frenk! Ben bilmez miyim siz Bizans çerileri rahat vergi toplayabilmek için kim bilir nereden uydurduğunuz bir sancağı tepenize çektiniz diye size ilişmeyiz mi sandınız?”

“Ne Bizans’ı? Bizans’a asi geldik. Mihael Frankopoulos’un askerlerini duymadın mı? Sultanınıza sığındık, yanımıza leşker verdi, sancak verdi buraya, Uc’a gönderdi. Bizimkiler Laodikya’yı kuşatırken biz de bu yanı vururuz. Bize ilişmek Sultan’ın sözünü çiğnemektir!”

“Benim duyduğum Frankopoulos Bizans’ın desturuyla vergi toplamaya çıkmıştır. Yalanında ısrar ediyorsan mallarınız sizde kalabilir!” dedikten sonra geriye doğru at sürdü. Tam giderken bir anda geriye dönerek yayına yerleştirdiği bir oku Frenk komutanın gırtlağına göndererek adamı kanlar içerisinde atından yere yıktı. Türkmenler, Frenklere ok yağdırarak tozu dumana katıp dörtnala etraflarında dönmeye başladılar. Birkaç Frenk yediği oklarla yere yıkıldıktan sonra ötekiler mallarını ve silahlarını atıp kaçtılar. Arkalarından bir müddet ok yağdırdılarsa da Kara Kuş’un emriyle oklamayı kesip malların başına üşüştüler. Kazandıkları zaferin ardından “Kovaladığımız Frenkler sağlam köy bırakmamıştır!” diyerek Laodikya sınırındaki obalarının yolunu tuttular.

Kara Kuş ve çerileri obaya verdiğinde kadınların Kara Kuş’un otağına girip çıktığını gördüğünde meraklandılar. Gök Gözlü Hatun’un doğum sancılarının tuttuğunu söylediler. Kara Kuş’un emriyle daha o andan itibaren şenlik hazırlıkları başladı. Kuzular kesilir, kımızlar meydana çıkarılırken gün batmaya yakın Kara Kuş’un otağından acı acı bebek ağlaması sesi geldiğinde Kara Kuş çadıra daldı. Kadınların arasında döşeğinde yatan Gök Gözlü Hatun’un koynundaki bebeği gördü. Gök Gözlü Hatun: “Oğlan oldu!” deyince bebeği sevinçle anasının kucağından alıp dışarıya çıktı. Dışarıda bekleyen adamlarının karşısına o halde çıkar çıkmaz sevinç naraları attılar. Adamlarına haykırdı: “Şenlik başlasın! Dünya kuruldu kurulalı böyle şenlik görülmesin!”

Kara Kuş ve obası şenliğe hazırlanırken, onların Milas yolunda vurdukları Frenkler çoktan Laodikya’ya varmışlardı. Laodikya’nın bağlarını ve sur dibi evlerini yağmalayan Frankopoulos ile Subaşı Garsüddin’in büyük otağına gelip Selçuklu ve Frenk komutanlarına başlarına gelenleri anlattığında her ikisi de öfkeden deliye dönmüşlerdi. Garsüddin haykırıyordu: “Sahtekârlık bile olsa Al-i Selçuk sancağına karşı durmak, ok çekmek, at sürmek ne demek! Düpedüz isyandır bu! Leşkeri toplayın, üzerlerine gideceğiz! O kuzgun sancaklı kavatla peşindekileri kara toprağa sokmadan, 12 yaşından büyük her bir ferdinin kafasını uçurmadan dönmek yok!” Garsüddin’in emriyle hem Frenk süvarileri hem de Selçuklu sipahileri piyadelerle birlikte toplanıp gün batımına doğru nevbetler vurulurken yola çıktılar.

Kör şafakta atlarının ayaklarına sardıkları keçelerle çıt ses çıkarmadan Kara Kuş oymağının etrafını sardılar. Frenk süvarileri ve sipahiler hazırlandıkları vakit, oymağın civarına gönderdikleri gözcüler de Frankopoulos’la Garsüddin’in yanına döndüler. “Bir büyük şenlik olmuş, etlerin kokusu halen durur. Kımızdan şaraptan sermest olup devrilip kalmışlar, hepsi ölüm uykusunda!” diye haber verdiler. Subaşı Garsüddin’in emriyle oymağa saldırdılar. İnsanlar daha ne olduğunu anlayamadan çoktan Frenk süvarileriyle sipahiler otağların arasına girip ellerindeki meşalelerle birkaç tanesini ateşe verdiler. Dışarıda denk geldikleri birkaç Türkmen de atların altında ezilerek yahut mızraklarına hedef olarak can verdiler. Bir anda obada kızılca kıyamet kopmuş, ok ve yay çekmeye fırsat bulamadan kılıcını kapan dışarıya uğramıştı. Kara Kuş çığlık seslerine ve at gürültülerine çoktan uyanmış, elde kılıç dışarıya fırlayarak adamlarından sağ kalanlarla otağının önünde umutsuz bir mücadeleye tutuştu. Kendi otağı da yanmaya başlayınca adamlarını bırakarak içeriye dalıp alevlerin ortasında hanımıyla bebeğine bakındı. Alevler içinde kalan hatunuyla bebeğini görür görmez ortaya atlayarak kadını kucağına alıp, kadının koynundaki bebekle birlikte dışarıya çıktı.

Tam atının olduğu yere gidecekken karanlıktan sayısız okun fırlatıldığını gördü. Hatunuyla bebeğinin üzerine kapanmaya çalışarak toprağa yattılar. Doğrulduğunda hatunun sırtından vurulduğunu gördü. Kadının ağzından kanlar akarken güç bela: “Onu kurtar…” diyebildiğini duydu. Bir süre sonra da gözleri kapandı. Kara Kuş, koca göçebe, bozkırın kurdu gözünde yaşlarla güç bela doğrulup bebeğini kucağına aldı. Atların oraya adımını atacakken duraksadı. Koşturan bir kadını görerek güç bela durdurdu: “Aman hatun! Oğlumu alıp kaçırasın. Senin çocuğun olduğunu düşünürlerse acırlar benim elimde görürlerse kurtulamaz!” diye bebeği kadına verdi. Kadın bir an duraksadıysa da acı acı ağlamakta olan bebeğe acıyarak koynuna bastırıp karanlığa koşturdu.

Kara Kuş atının olduğu yere koşarak eyersiz sırtına atlayıp obanın etrafında görünen saldıranlara baktı. Sipahilerle Frenkleri yan yana Al-i Selçuk sancakları altında görünce nasıl bir yanlışa sürüklendiğini gördü. Ancak ayaklarına kapanıp yalvarmayı kendine ar geldi. Atını onlara doğru sürerek kılıcını savurdu. Obasından kalanların da kendisiyle birlikte naralarla onların üzerine atıldığını hayal meyal gördü. Karanlıktan fırlayıp gelen oklar atıyla birlikte kendisini yere yıktı. Toprağa düştüğünde ağzından sızan kanın giderek kendisini boğduğunu hissetti. Alevlerin ışıltısında gözlerinin önünde biz kuzgunun yere konup kendisiyle konuştuğunu gördü. Kuzgun, tıpkı o boğuk sesli cadı gibi konuşmaktaydı: “Sözüm söz Kara Kuş! Oğlun devlet kapısına dek yükselecek ancak ruhu seninki gibi eninde sonunda benim olacak!” Kara Kuş’un son gördüğü kuzgunun uçup gitmesi oldu, kulağından insanların çığlıkları ve atların kişnemeleri bir süre sonra tamamen uçup gitti…

Sipahiler ve Frenkler gün doğarken Kara Kuş’un obasını dümdüz etmişlerdi. Garsüddin’in emriyle sağ kalabilen on iki yaşın altında üç-beş çocukla bir kadının kucağından aldıkları bir oğlan bebeği, yine sağ kalabilmiş birkaç kadınla birlikte obanın meydanında bekletiliyordu. Garsüddin, çocukları devlet töresinde gulamhane’ye kaydettirip ileride gulam yetiştirmek üzere ardında defter tutan katip ile birlikte önlerine geldi. Çocuklara belli bir isim verilip doğrudan gulamhane babalarına gönderilmelerini emretti. En son kundakta bir oğlan bebeğinin olduğunu görünce ne yapacağını bilemedi. Sonra: “Yaz. Bunu da gulamhaneye kaydedelim. Ama daha bebek bu hemen alamayız, evvela sütünü verebilecek bir kadının ailesine bırakıp Konya’ya öyle döneceğiz. Yetiştiğinde gulamhaneye alır babalardan birine teslim edersiniz! Sultanın hikmeti işte, bu asi putperestlerden olacağına sultanımızın bendeleri arasına girer, devletimiz için çabalar!” dedi.

“Peki, adını ne yazayım?”

“Ağlaması pek bir acı. Ama öyle bebek ağlaması değil bildiğin öfke bu. Sanki bize sövüyor, elinden gelse atılıp parçalayacak. Celaleddin olsun adı…”

SON

Mehmet Berk Yaltırık

Tarihçiyim ve yazarım. Tarihi korku hikâyeleri yazıyorum. Çeşitli internet sitesi ve fanzinlerde, çeşitli inceleme yazıları ve hikâyelerim yayınlandı. “Anadolu Korku Öyküleri-2”, “Gio Ödülleri 2013 Seçilmiş Öyküler”, “Güçoburlar” ve “Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikâyeleri-1” çalışmalarında yer aldım. “Türk Kültüründe Hortlak-Cadı İnanışları“ adlı bir akademik makalem de mevcut.

Kuzgun’un Yolladığı” için 3 Yorum Var

  1. Benim için çok öğretici bir öyküydü. Özellikle diyalogları çok beğendim. Uzunmuş gibi duruyordu, fakat okumaya başlayınca bir baktım sona gelmişim.
    Elinize, kaleminize sağlık.

  2. Gerçekten güzel incelikli bir öykü olmuş. Émeğinize sağlık. Oradaki Celaleddin sonradan sonradan vezir olan mı? Ben de o devreyi okuyup çözümlemeye çallıştığîm için merak ettim. Şaman geleneğini çok güzel yedirmişsiniz konuya ve 11. Yüzyildaki karmakarışık Anadolu. Paylaştığınız için teşekkürler. Bu tur yani 11 yuzyil baska oyküleriniz de var mi? Dogrusu merak ettim… Esen kalın…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *