Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Leyl-i Namevtiyân Destanı

24 Muharrem 1058’de ki keferenin takvimine göre 18 Şubat 1648’e tekabül eder, o dehşetli hadiselerin gerçekleştiği gecedir ki olanların ve yaşananların tüm gerçekliğine şehadetlik etmişizdir. Devir Sultan İbrahim devridir, Girit ceziresinde Venedik kâfiriyle savaş başlamıştır. Nemçe* kâfiriyle sulh imza edildiğinden beridir büyük harp görmemiştik ama sınırda hareketlenmeler görülüyordu. O dönemler ben İstolni Belgrat* sancak beyinin emrinde, gizli ve tehlikeli bir görevle bir grup askerle birlikte bu acayip olaya müdahil olmuştuk.

Gençliği henüz geride bırakmış, bir elde kılıç bir elde kalkan, serhad boylarında kâh tımarlı sipahilerle kâh Tatar atlılarıyla düşman illerinde gazaya gider bir deli yiğittim. Çokça yoldaşımız vardı ki her birimiz Budin* Paşa’sının kapı halkındandık. Dağda çiftbozan olup eşkıya olacağımıza, devlet kapısıdır diye Adana’dan kalkıp askerlik bahanesiyle buraya gelmiş kapulanmıştık. Paşa cömert adamdı, yiğitleri yiğitliği severdi, kapı halkından bahşişi eksik etmezdi. Allah razı olsun kapısında darlık sıkıntısı çekmedik, açlık görmedik. Yiğitliğinde hakkını verdik. Bir dönemler İfrit Celal adını duyan Nemçeli yahut Lehli kaçacak delik arardı. Benim abartmam değildir, övünmeyi sevmeyiz lakin bizimde o dönemde o muhitte ismimiz duyulmuştur.

İşte o vakitte kapı halkından birkaç yoldaşımla birlikte İstolni Belgrat’taki meşhur Macar meyhanelerinden olan, şehrin gâvur mahallelerinin olduğu kısımdaki eski Beyaz Kilise’nin yan sokağındaki Garbo’nun meyhanesinde, ağzının tadını bilen ehl-i mey olarak Macar şaraplarını içmekteyiz. Akşamın alacasıydı, devriyeden dönmüştük yorgunluğumuzu atalım diye oturmuş daha ilk kadehlerimizi içmekteyiz. Garbo’nun bize mahsuben kendisi için Alaman diyarından getirdiği inek sütünden mamul bir cins peyniri ve bizim her daim yanımızda taşıdığımız pastırmayı katık etmiştik. Ben hariç dokuz kişiydik. Karadağlı Ahmet, Arnavut Kel Selim, Kanijeli Naşit, Budinli Muhacir Osman, Vidinli Sofu Niyazi, Temeşvarlı Kemankeşlerin Abdullah, Varadlı Hasan, Belgratlı Ali, Semendirekli Deli Selahattin. Bu isimleri bu denli aklımda muhafaza edebilmemin nedeni o dehşetli olayın ve zamanın hiçbir ayrıntısının aklımda çıkmamasından ziyade o kahramanların yüreklerinin korkusuna rağmen habis yaratıklarla cenk etmekten kaçmamalarıydı.

Şaraplarımız kadehlerimizde türlü çeşit mevzudan bahsediyoruz daha kafamızda sermestlik yok bilakis henüz ayık sayılırız. Han o gece bizim dışımızda bir iki kale muhafızını ve birkaç tane oradan gelip geçen yolcuyu barındırıyordu ki buna rağmen tenha sayılırdı. Bu sakin ortam meyhanenin kapısının büyük bir gürültüyle açılmasıyla son buldu. Kapıda beliren İstolni Belgrad paşasının konağının kethüdasının yamaklarından biriydi. Oldukça aceleli ve telaşlı bir hali vardı. Şehirde bizden başka “kapı halkı” olup olmadığını sordu. Ben de üç bölüğe ayrıldığımızı, diğer iki bölüğün Tuna nehri tarafına geçtiğini sabahtan önce dönemeyeceklerini bir tek bizim bulunduğumuzu söyledim.

Paşa’nın ivedilikle bizi çağırdığını, silahlanıp gelmemizi söyledi. O sırada meyhanede bulunan iki kale erinin büyük bir korkuyla yerinden kalktığını gördüm. Paşa’nın asker çağırması savaşa delalet olabilirdi. Böylece kadehlerimizde kalan son şarabı yuvarladıktan sonra sağa sola astığımız kılıçlarımızı ve silahlarımızı alarak meyhanenin ahırına girdik. Kale erlerinin kale yönüne doğru yöneldiği sırada kale muhafızlarından birisinin onlara koşturduğunu gördüm. Adam onlara kaleye girmelerini ve ne olursa olsun kapı halkıyla birlikte gitmemelerini, şehirden çıkmamalarını, konaktan tekin olmayan haberler aldığını söyledi. Tamamını duyamadım ama bizimle gelmeye karar veren adamlar paşanın konağı yerine tam tersi istikamette bulunan iç kaleye doğru koşmaya başladılar. İşin sırrını sonradan öğrenecektik.

Atlara biner binmez kethüda yamağını beklemeden paşanın konağına doğru dörtnala ilerledik. Konağın önüne geldiğimizde dışarıda görevli yamaklara atlarımızın dizginlerini bıraktıktan sonra paşanın konağının dış avlusuna girdik. Paşa’nın huzuruna çıktığımızda el etek öpüp el pençe divan durduk. Paşa bize oldukça tehlikeli ve gizli bir vazife aldığımızı, bu görevde yalnız olduğumuzu tek bir kale eri bile alamayacağımızı söylediğinde bir hayli çekindik. Düşman akını olsaydı çoktan şehirde duyulur ve ahali silahlandırılırdı. Oldukça tuhaf bir durumdu. Askerler toplanmıyorsa düşman yok demekti peki paşanın yüzü neden korku ve kederle sararmıştı?

Paşa’ya vereceği her emri yerine getirebileceğini söyledikten sonra bize görevimizi açıkladı. Vezsprem sancakbeyinin kardeşi Nigar Hanım’ın düğününe giden paşanın kızı Miraye Hanım, yolda bir takım eşkıyaların saldırısına uğrayınca yol üzerindeki Varpalota kalesine sığınmıştı. Eşkıyaların sayıca üstün olduğundan kızını muhafaza etmekle yükümlü kale erlerinin neredeyse tamamının öldürüldüğünü sadece birinin kurtulduğunu söyledi. Paşa’ya bu görevi her halükarda yapabileceğimizi söyledikten sonra ona neden yanımıza asker alıp alamadığımızı sordum. Eşkıyalardan sağ kalan tek askerin anlattıklarının diğer askerlere korkutucu geldiğini hem onların burayı muhafaza etmesinin yerinde olacağını, bizim gibi yiğitlerin az sayıda olsalar da nice haydudu tepeleyebileceğini söyledi.

O sırada paşanın arkasında, kapının orda tutulan birini gördüm. Ben hayatımda çok korkan adam gördüm de öylesini görmemiştim. Beti benzi atmış, ayazda kalmış gibi titreyen bir garip kişiydi. Üzerindeki esvaplardan onun o kurtulan kale eri olabileceğine hükmettim. Paşa’dan onunla konuşmak istediğimi, yoldaşlarımla birlikte savaşacağım şeyi tanımanın daha iyi olacağını söyledim. Paşa sanki bir şeyleri saklarmış gibi buna ilkin razı olmadı ama sonra adamı bizim önümüze getirdi. Adam delice şeyler söylüyordu. Kendilerine saldıranların insan olmadıklarını, ölülerin kılığına girmiş bir çeşit ecinni olduklarını söyledi. Kendisi dışında diğer askerleri yediklerini, ölen askerlerin de ayağa kalktıklarını söyledi. Paşa bir anda adamı içeriye gönderip sorguyu yarıda kesince şüphelerimiz iyiden iyiye arttı.

Bölge insanının batıl itikatlarından, köylülerin hortlak efsanesi zırvalarından etkilenen askerin korkudan eşkıyaları ecinni sandığından bahsetti. Bizde böyle çok sayıda hikâye duyduğumuzdan durumu pek garipsemedik lakin çekince duysak da paşanın emrine de karşı gelemedik. Konaktan ayrıldıktan sonra iç kaleye giderek cephanelikten ok ve yay dışında, tüfenk ve barutlukta aldıktan sonra şehirden ayrıldık. Kale erlerinin bize bakışları o kadar garipti ki ben bile bu göreve gitmekten cayabilirdim. Paşa biz ayrılmadan önce şunları söylemeseydi vazgeçecektim de: “Baktınız sayıları fazla kızımın başında durun ve sabaha kadar kalede bekleyin. Allah’a şükürler olsun ki Tebriz kuşatmasında ünlenen serdengeçti ağası Arapkirli Saçlı Mahmut adamlarıyla Budin’de. Ben buradan gönüllüler toplar onun emrine veririm sizi oradan kurtarır. Siz gelmeden Budin’e haber saldım bile, en geç sabaha karşı Varpalota önlerine gelirler.”

Tedariklerimizi aldıktan sonra şehirden ayrılıp batı yönünde ilerledik. Varpalota kalesiyle aramızda dört fersahlık yol vardı. Balaton gölünün kuzeyinde, Bakoni dağlarının eteklerinde ormanlarla çevrili bir alanda, Vezsprem yolu üzerinde kavi bir kaleydi. Yola çıktığımızda akşamın alacası tam olmuş, geceye yaklaşmıştık. Yanımıza aldığımız meşaleleri yakmadan ay ışığı altında ilerlerken adamlarıma durumun tuhaflığından bahsederek düşmanı görürlerse tüfenklerini veya oklarını kullanmalarını istedim. Sonuçta hiç kimse koca paşanın kızına saldırmaya arkasında dayanağı olmadan cesaret edemezdi.

Yarı mesafeye gelince uzaktan Bakoni dağlarını seçmeye başladı gözlerimiz. Dolunay neredeyse gündüz gibi etrafı aydınlatıyor, karanlığa alışmış gözlerimizi yoldaki tilkileri ve tavşanları bile seçiyordu. Nişancılık bir serdengeçti için önemli meziyetti. Yeniçeriler saflar halinde gelen düşmanla savaştıklarından ya da sadece kalede durduklarından keçeye kılıç vurup testiye ok atabilirlerdi. Ama serdengeçtilerin ve serhad savaşçılarının böyle bir olanağı yoktu. Her an her türlü düşmanla karşılaşmak bir yana çoğunlukla düşman kaleleri kuşatınca iaşemiz kesildiğinden yiyecek ihtiyacımızı avlanarak giderdiğimizden gözlerimiz yırtıcı kuşlar kadar keskin sayılırdı. Zaten adamlarımın nişancılığına güvenmesem kendimizi kör gecede büyük ihtimalle kalabalık bir eşkıya sürüsünün ortasına tehlikeye atmazdım. On kişide olsak bize gelenleri kâh okla kâh tüfenkle vura vura topunu kırardık.

Yarı yola geldiğimizde, ay ışığının aydınlattığı yolda devrilmiş bir at arabası görünce eşkıyalara denk geldiğimizi sandık. Eşkıyalar yol keseceği zaman ağaç veya araba devirirlerdi yol ortasına. Kimimiz tüfeğini, kimimiz okunu yayını çekerek arabanın civarına sürdük atları. İlerideki ağaçlarla kaplı tepeler haricinde bulunduğumuz yer düzlüktü. Kimseler görünmüyordu. Yalnız devrilen arabanın arkasından tuhaf bir ses geliyordu. Hayvan hırıltısını andıran bir sesti. Atlarımızı arabanın oraya sürdüğümüzde arabayı çeken atın parçalanmış ama hala can çekişen leşiyle karşılaştık. Ay ışığı altında oldukça korkutucu ve tiksindirici bir görüntüsü vardı. Üzerindeki kanları kurumamış, ayakları ve kafası haricinde büyük bir kısmı vahşi bir hayvan tarafından paramparça edilmişti. Ava çıktığımız çoktu, ayıda kurtta görmüştük, bunların yara izini taşıyan da görmüştük ama böylesi bir vahşeti ancak aslan yahut pars türünden bir hayvan yapabilirdi ki bu civarda hiç rastlamamıştık. İçimizde avcılığa en yatkın olanı, babadan dededen kemankeş olan Temeşvarlı Kemankeşlerin Abdullah atından inerek hala inildemekte olan hayvana baktı. Yaralarına eğildikten sonra bana dönerek: “Çok parçalanmış hayvan gördüm. Bu hayvan işi değil. Ayaklar ve kafa yerinde, gövde sağlam. Kurt olsa böyle kalmaz. Aslan, pars desen buralarda olmaz ama Cezayir Vilayeti’nden Temeşvar Paşa’sına getirdikleri aslanlardan birini görmüştüm, ben beslerdim. Böyle parçalamazdı. Yaraları derin değil gibi sanki hayvan değil de âdem parçalamış gibi.” dedi. Böyle demesi onun kadar hepimizin garibine geldi. Adamın zoru neydi ki hayvan parçalasın? Hem arabanın içindekiler neredeydi? Cesetleri neden civarda değildi?

Biz böyle bakınırken ağaçların olduğu tepelerden yürek parçalayıcı bir çığlık sesi geldi. Temeşvarlı çığlık sesiyle atına atladıktan sonra atını o yöne sürünce bizde peşinden atıldık. Tepenin eteklerine vardığımızda oldukça kalabalık bir insan sürüsünün ağaçların kapattığı tepeden aşağıya doğru inmekte olduklarını gördük. Bize doğru değil de çığlık sesinin geldiği yere iniyorlardı. Yürümelerinde bir gariplik vardı. Tam göremiyorduk ama ay ışığının aydınlattığı kadarıyla yürümeyi yeni öğrenmiş gibi sallana sallana ağır aksak yürüyorlardı. Bu yerde bu vakitte bu kadar kişinin o eşkıyalar olduğu şüphesizdi. Buna rağmen ok menziline ve tüfenk menziline girdiğimiz halde karşıdan bize ateş eden yoktu. Temeşvarlı bizden önde gidip çoktan tepeden inenleri oklamaya başlamıştı bile. Ona yetiştiğimizde okla tüfekle denk getirdiğimizi vurmaya başladık.

Attığımızı vuruyorduk ömrümüzü sınırda düşman birlikleriyle savaşlarla geçirmiş, nice çatışmalardan sağ çıkmış serdengeçtiler olarak ıskalamamız imkânsızdı. Ay ışığının alacasında vurulan gölgeleri görüyorduk. Ama ayaktakilerin sayısı ya hiç vurulmadıklarından azalmıyordu ya da sürekli takviyeyle büyüyorlardı. Çığlık sesi kesildiğinde eşkıyaların atışlarımızdan çekinmeden bize doğru yürüdüklerini fark ettiğimizde şaşırmıştık.

Ay ışığının altında vücudunda yaralar, parçalanmalar olan, oklarımızı taşıyan korkutucu görünümlü insanlar bize doğru yürüyorlardı. Vuruldukları halde yürümeleri paşanın konağındaki kale erinin söylediği ölü kılığına girmiş ecinniler sözünü doğruluyor gibiydi. Onları vurmamıza rağmen ürkütücü bir şekilde bize yaklaşıyorlardı. Aralarında kale eri giysileri giyenlerinde olması ve bazı yüzlerin tanıdık gelmesi bunların eşkıya değil de ölülerin kılığına girmiş ecinniler olduklarını kanıtlıyordu ama böylesine ölmeden yürümeleri tuhafımıza gitmişti.

Varadlı Hasan çifte yatağanını çekerek “Allah Allah” diye nara patlatıp atıyla o tuhaf ecinnilerin arasına daldığında ateşi kestik. Atından inerek önüne geleni kesip biçmeye başladı. Ama sayıları şaşırtıcı bir şekilde artıyor ve kafası kesilenler hariç yeniden ayağa kalkıyorlardı. Burnumuza gelen çürüme kokuları ve bazılarının çürümüş görüntüsü bunların ölümden dirilenler olduğunu gösteriyor gibiydi. O anda ne yapacağımızı şaşırmıştık, sayımız az olduğundan doğrudan bir mücadeleye de giremiyorduk. Ölülerin Varadlı Hasan’ı kollarıyla kaptıklarını ve etlerini her bir yerinden çekiştirerek parçaladıklarını gördük. Ben savaşta yaralanan, vurulan yahut zindanda işkence edilen çok adam gördüm ama öylesine korku içinde çığlık atıp acı çeken adam görmemiştim. Koca adamı gözümüzün önünde vahşi kurtlar gibi etlerini çekiştire çekiştire yiyorlardı. Belgratlı Ali dur ihtarımıza rağmen yoldaşını kurtarmak için kılıcını çekip atıyla ölüye benzeyen ecinnilerin arasına daldığını gördük. Bu ikisini son görüşümüz oldu. Zira bu iki Osmanlı yiğidi, atlarıyla birlikte bizim çocukluk zamanlarında dedelerden nenelerden dinlediğimiz gulyabanilere yem olmuşlardı. Ölüye benzeyen ecinnilerin bu kez bize doğru yönelmesi üzerine Budinli Muhacir Osman’ın “Varpalota kalesine yaklaştık sayılır, oraya varalım” demesi üzerine atlarımızı tepelerden yana çevirip dörtnala ilerlemeye başladık. Varpalota kalesine gitmek yerine İstolni Belgrat’a geri dönebilirdik ama o anın dehşetiyle bunu pek düşünememiştik.

Tepemizde ay, kalbimizde korku, peşimizde insan yiyen ölü kılıklı ecinnilerin hırıltısı Varpalota şehrine doğru dörtnala ilerlemeye başladık. Yaratıkları geride bıraktığımız sıralarda az ileriden bir grup atlının bize yaklaştığını gördük. Kuzey tarafından, Varpalota ile İstolni Belgrad arasındaki Çor köyünün oldu taraftan geliyorlardı. Altı kişiydiler. Beşi zırh kuşanmış yeniçeri başlıklı, bir tanesi ise zırhlı olmakla beraber başında miğfer taşıyan yüksek rütbeden tahmin ettiğimiz ama genç görünüşlü birisiydi. Miğferli olanı “Bu civarda sığınabileceğimiz bir yer kaldı mı?” diye bağırdı. Buraların yabancısı olduğunu anladım. “Varpalota kalesine gidiyoruz bizde, bizi takip edin.” diye cevapladım. Miğferli bu kez “Adamların arasında ısırılan var mı?” diye sordu. Garibime gitse de “İki yoldaşımızı öldürdüler bize ilişemediler.” diye yanıtladım. Başka bir şey söylemedi.

Bize katılan bu atlılarla birlikte Varpalota kalesine doğru ilerlemeye devam ettik. Adamlar kendi aralarında konuşurken bazı söyledikleri kulağıma çalınmıştı. Çor köyünün elden çıkması, bizim kaçmamıza göre İstolni Belgrat yolunun da kesilmesi, Bakoni dağlarındaki köylere de sıçraması gibi şeyler duyduysam da bir anlam çıkaramadım.

Akşam alacası geceye döndüğü sırada ay ışığı altında kalenin etrafındaki varoşların iki katlı ufak evleri, evlerin dışını dış kale gibi çepeçevre saran tahtadan, topraktan duvarlardan oluşma palankayı seçiyorduk. Onların gerisinde de dört köşeli, yüksek duvarlı Varpalota kalesi yükseliyordu. Ama gördüklerimiz sadece bunlar değildi. Ay ışığı altında sallanarak dolaşan ölü kılıklı ecinniler burada da geziniyordu. Şansımıza kalenin orada değil de palanka duvarlarıyla ile varoşların bulunduğu kısımda duruyordu. Adamlarımdan Budinli Muhacir Osman kalenin kapısını açtırmak için kılıcını çekerek önden atıldı. Önüne gelenin kafasını uçurarak ilerlerken bize sonradan katılan altı atlı daha da hızlanarak önümüze geçti. Osman kaledekilere kapıyı açmaları için seslendiği sırada ecinnilerden birisi Osman’ın atını parçalayarak onu atından yıktı. Ona el uzatamadan çoktan üzerlerine atılarak parçalamaya başladılar. Atın üzerindeki yeniçeriler aldıkları eğitimin hakkını verircesine hedefleriniz zerre şaşırmadan kılıçlarıyla üzerlerine uzanan elleri bertaraf ederek bize yolu açtılar. Ama iki tanesi onlara yem olmaktan kurtulamadı. Kanijeli Naşit’te son anda paramparça oldu.

Açık kale kapısından içeriye son hızla girdiğimizde kendimizi atlardan atarak ardımızdan kapıya yönelen ölü kılıklı ecinnileri kılıçlarımızla bertaraf ederek kapıyı kapatmalarında kale erlerine yardımcı olduk. Şimdi diyebilirsiniz ki “Koskoca paşa kapısına girmişsiniz, yıllarınız ömrünüz cenkle geçmiş, nice yaradan düşmandan kurtulmuşsunuz? Ölüler nasıl teker teker hepinizi halleder, canınıza okur?” Biz yiğittik yiğit olmasına ama o namevtleri görmeyen bilemez. Ağır giderler ama kalabalıktırlar. Vahşi hayvanlar gibi et görünce dayanamazlar, insana saldırırlar ve kolaylıkla parçalarlar. Normal düşmanla savaşsanız kılıcınızdan kendini sakınır bunlar ise sakınmazlar, adamın üzerine üzerine giderler. Üstelik ölümden kalkmış olmaları ve etrafı kolayca sarıp umutsuzluk vermeleri, birde korkunç sıfatları, onları görenin savaşma azmini kırar, elini ayağını titretir.

Yorgunluktan her birimiz olduğumuz yere çöktük. Bu sırada zırhını kuşanmış ve başında yeniçeri başlığı bulunan kale dizdarının* çevresinde eli meşaleli ve tüfekli adamlarla etrafımızı çevirdi. Dizdar içimizde ısırılan olup olmadığını sordu. Sağlam olduğumuza kanaat getirince adamlarına silahlarını indirmelerini söyledi. Sonra da bize dönerek kıyafetimizin serdengeçtilere benzediğini, serhad eri mi yoksa kapı halkı mı olup olmadığımızı sordu. Ona İstolni Belgrat paşasının kapı halkından olduğumuzu, paşanın kızını korumak amacıyla paşanın gönderdiğini söyledim. Dizdar kızın güvende olduğunu, kalenin altındaki dehlizlerden birinde köyden kurtulabilenlerle kaldığını söyledi. Ona sabaha kadar kalede beklememizi sabah olunca paşanın takviye kuvvet göndereceğini söyledim. “Adamlarım, siz ve mahzenlerdekiler dâhil hepimize yetecek suyum ve erzağım var. Cephanemizde bol sayılır. Elli adamım var. Değil sabah bir sonraki bahara gelecek olan sadrazamın ordusunu bile bekleyebilirim.” dedi. Ona paşanın Budin’e haber gönderdiğini, Arapkirli Saçlı Mahmut emrindeki kuvvetlerle buraya gelerek bizi alacağını söyledim. “O kim? Yoksa yine sadrazam mı değişti? Yeni sadrazam mı geliyor?” diye sordu. Tebriz kuşatmasında meşhur olan bir serdengeçti ağası olduğunu söylediğimde adını hatırladı. Yüzünü görmemiştik ama kendisini Peçevi İbrahim’den dinlemiştik. Safevilerle* Osmanlı’nın bir cengi sırasında, kefere vaktiyle 1585’te büyük sadrazamlardan Özdemiroğlu Osman Paşa’nın ölmesini fırsat bilen Safevi Şehzadesi Hamza Mirza, Tebriz’i kuşattığında düşmana yaptığı akınlarla geri süren bir namlı kişiydi. Akıncılar geleneğini tek başına sürdürmekteydi. Genç yaşına rağmen serdengeçti ağası olmuş buralarda ünlenmişti. Peçevi’nin anlatmasıydı ki omuzlarından aşağıya dökülen uzun saçlı, kulak arkasına atar palabıyıklı, kulakları küpeli değişik bir adamdı. Cenk narasının bir saatlik yerden işitildiğini, her gece düşman tarafına baskın yapıp bir sürü esir topladığını söylerdi. Onu Osmanlı çapında ünlü yapansa meşhur kılıç hareketiydi. Kılıcını düşmanına belden vurur, zırhlı bile olsa düşmanı muhakkak ikiye bölerdi. Peçevi’den öğrendim sonradan onu ziyaret etmek için Budin’e kadar gelmiş, yetmişinde olmasına rağmen ejderha gibi cenk meydanlarında gezen bir yiğitti. Elindeki adamlarla bu ecinnileri de tepeleyeceği muhtemeldi.

Dizdara ecinnilerin nedenini sorduğumda kendisinin de bilmediğini ama onların ecinni olmadığını, şehrin dışındaki mezarlıktaki ölülerin kalktığını, ölülerin ısırdıklarının da önce ölüp sonra dirildiklerini söyledi. Olayın öğleden sonra başladığını nedenini kendisinin de bilmediğini söyledi. Dua okumalarının fayda etmediğini görünce bunların dirilen ölü olarak düşündüklerini söylediğinde yoldaşlarımdan Vidinli Sofu Niyazi “Kıyamet günü geldi” diye söylendi. Her birimize bakarak kıyamet gününün geldiğini, ölülerin bu yüzden mezardan çıkarak insanları helak etmeye başladığını söyledi. Kale dizdarı kafasını sallayarak: “Kıyamet günüyle alakası yok. Olsa İsrafil Aleyhisselam’ın üfürdüğü Sur’un sesini işitirdik.” dedi.

Tartışmamızı o yeniçerilerin yanındaki genç görünümlü miğferli adamın sözleri böldü: “Kıyamet günü mü bilmiyorum ama o şeyin nasıl başladığını biliyorum. Belki bir bilen çıkar.” diyerek anlatmaya başladı: “Divan kâtiplerindenim. Nişancı’nın*emriyle Nemçe Çesar’ına iletilmek üzere elçilik vazifesiyle birkaç yeniçeriyle Viyana’ya gönderildim. Buraların yabancısıyımdır. Doğumumdan beridir İstanbul dışına çıkmışlığım yoktur. Rehberimizle Belgrat tarafından geldik. Balaton gölünün güney kıyısında Siofok köyünde konakladığımız sırada, öğle vakitlerinde gökyüzünde alamet bir şey belirdi. Ateşler içinde bir taş parçası sandık ilkin. Sonra parlamasından gördük ki gökdemirden bir alamet, fıçımıdır debbabemidir* bizde anlayamadık. Büyük bir gürültüyle yere çakıldı ki yer zelzeleden sallandı. Gökdemirden bu kale kadar geniş, evden hallice yüksek bir alamet. Ne olduğunu anlamak için yakınına gittiğimizde alametin kapısı olduğunu ve açıldığını gördük. İçinden insandan kısa, yeşil yeşil giyinmiş, böyle tuhaf suratlı, acayip mahlûkatların çıktığını gördük. Bize sinek vızıldaması gibi bir ses tonuyla bilinmeyen bir lisanla bir şeyler söylediler. Köyün yiğitbaşısı korkudan adamı okladı. Arkasındakilerde bizim üzerimize yıldırım şuaları fırlattılar ki buna yakalanan kişi yandı kül oldu. Yiğitbaşı adamlarıyla alametin üzerine yürüyende alametin kenarlarından yeşil renkli tuhaf bir dumanın çıktığını gördük. Ondan sonra bir baktık köyden çığlıklar gelir. Ölüler kalkmaya başlamış. O korkunun telaşıyla Çor köyüne kadar kaçtık lakin o dumanın artık tılsımından mı büyüsünden mi bilinmez nereye vardıysak ölüler kalktı. Çor köyündeki metriste* eli silah tutanlarla direnmeye çalıştık. Şu görebildiğiniz bizlerin haricinde koca köy onlara benzedi. Size tepelerden saldıranlar olduysa Siofok köyü de düşmüştür.” dedi.

Sofu Niyazi “Siz yok sayın hala. Adamı duydunuz kıyamet günü alametleri işte. İşitilmemiş görülmemiş şeyler görmemiz hâlâ yeter kanıt değil mi? Siz günahlarınız yüzünden kalıp helâk olabilirsiniz ama ben yaşayıp Deccal’a uyarak günaha giremem.” diyerek belinden piştovunu çekti. Ona ulaşamadan silahı göğsüne götürerek tetiği çekerek patlamayla yere yıkıldı. Biz olayın şaşkınlığını atlatamamışken dizdar adamlarına cesedin kafasını kesmelerini emretmeye başladı. Yoldaşımızın naaşına saygısızlık yapılması kanımızı tepemize sıçratanda kılıçlarımızı çekip kale erlerine ters ters bakmaya başladık. O anda tuhaf bir şey oldu. Gözümüzün önünde Sofu Niyazi’nin cesedi kıpırdıyordu. Gözleri açıldığında dünyanın en korkunç şeyini görmüştüm. Ay ışığı altında değil de meşale ışığı altında bu namevtlerden* birinin yüzünü bu kadar detaylı görmüştüm. Kor gibi kızıl gözler, canavar ağzı gibi açılmış korkutucu bir surat. Yerden ağır ağır doğrulmaya çalıştığı anda yeniçerilerden birinin yerinden kalkıp belinden çektiği kılıcıyla yaratığın kafasını uçurmasıyla hareketlenmesi son buldu. Ardından kale erlerinden birinin elinden meşalesini kaparak cesedi ateşe verdi. Bize bakarak ölen ya da ısırılan olursa kafasını keserek veya başından vurarak etkisiz hale getirmemiz gerektiğini söyledi.

O gergin ortamda birden kalenin dehlizlerine inen kısımdan gelen bir kale erinin “Kalenin sarnıçlarına girmişler!” diye bağırması üzerine kale dizdarının ardından dehlizlere daldık. Taş merdivenleri indiğimizde zifiri karanlıkta insanların çığlık seslerinin birbirine karıştığı bir ana baba gününün ortasında kaldık. Dizdar zindana girdikleri için diğer insanları korkutmanın güç olduğunu tek çarenin buranın kapatılması olduğunu söyledi. Ona görevimizi hatırlatarak paşanın kızını bulmamız gerektiğini söylediğimde kendi öz kızı dahi olsa zindana, o yaratıkların arasına inmeyeceğini söyledi. O sırada Karadağlı Ahmet ile Arnavut Kel Selim kale erlerinin ellerinden kaptıkları meşalelerle elde kılıç nara savurarak atıldılar. Bizde yoldaşlarımızı kaybetmemek adına peşlerinden atıldık.

O kızıl cenk eyyamında kime kılıç çaldığımızı bilmiyorduk. Önümüze kâh hırıldayarak bu namevtler çıkıyor yahut ayaklarımızın dibine kıpırdanmakta olan cesetler önümüze çıkıyordu. Kardağlı Ahmet’in “Buldum, buldum!” diye bağırması üzerine onun sesinin ardından gittik. Bur sırada Arnavut Kel Selim’in korkutucu çığlıkları arkamızdan duyulmaya başlamıştı. Bir yoldaşımızın daha cehennemden gelme namevtlerin elinde zayi olmasının verdiği sinirle elimizde kılıçlarla, yatağanlarla “Allah Allah” nidalarıyla önümüze çıkan namevtin kafasını kollarını biçiyorduk. Bizim cengimizi merdivenlerden seyreden kale erlerinden bazıları da cesarete gelerek bizim ardımızdan cenge atılmışlardı. O sırada Arnavut Kel Selim’in karanlıklardan yanımıza geldiğini gördüm. Bize bağırıyordu: “Bre more deminden beri bağırırım duymazsınız sesi mi? Miraye hanımı bulduk gelseniz more!”

Kel Selim’in ardından vuruşarak elde kılıçla meşaleyle gölgelere daldığımızda az ileride paşanın kızıyla onu korumaya çalışan, çifte yatağanıyla önüne çıkan namevtin kafasını, kolunu uçuran Karadağlı Ahmet’i gördük. Onun bulunduğu yere doğru ilerleyerek paşanın kızını aramıza aldıktan sonra merdivenlere doğru koşar adım ilerlemeye başladık. Bu sırada yanımızdaki kale erlerinin bir kaçının ısırılarak dönüştüğüne tanık olmuştuk. Karadağlı gerimizden gelerek ardımızdan gelenleri engelliyordu. Merdivenlere vardığımızda bize çıkmamızı söyleyerek kapıyı tutacağını söylese de kollarından tuttuğumuz gibi bizimle beraber dehlizden çıktık. Ardımızdan gelen namevtler yetişmeden dehlizin kapısını kapatıp sürgüledik. Kale dizdarının emriyle bazı kale erleri kalaslarla dehliz kapısını çivilerken biz yeniden kalenin avlusuna çıktık. Ama yine de rahata ermemiştik.

Kale erlerinden bazıları kale kapısının ardına yığılmıştı. Buraya dayandıklarını, içeriye girmeye çalıştıklarını söylüyorlardı. Kemankeşlerin Abdullah kalenin merdivenlerinden duvarın üzerine çıkarak etrafa bakındıktan sonra bize seslendi: “Çor köyündekilerle, Balaton sahilinden gelenler birleşmiş gibi. Kalabalık yığınlar buraya doğru geliyorlar!” Gecenin ortası henüz geçmemişken nasıl savunma yapacağımızı, ne yapacağımızı bilmiyorduk. Sabaha kadar dayanmamız mucize gibiydi. Kale dizdarının emriyle cephaneleri avluya yığarak kalenin güney ucunda bulunan, kapıya yakın olan büyük kulenin dibine araba parçalarından, fıçı ve tahta kutulardan siper kurdurup tüfenk, barutluk ve kılıç türü ne silah varsa o yöne yığdı. Duvardaki toplardan indirebildiğimiz kadarını indirerek siperin belirli yerlerine koyduk. Sekiz büyük, beş ufak toptan Yedisi kapıya, altısı dehliz yönüne bakıyordu. Hemen ateşleyebilmek için teker teker ateşleyerek kullanacak, diğerlerini tüfeklerle halledecektik.

Hazırlıklarımız sürerken paşanın kızı Miraye Hanım’a sağlığının iyi olup olmadığını, namevtlerden biri tarafından ısırılıp ısırılmadığını sorduğumuzda kendisinin iyi olduğunu hatta bir tüfeğin ve kılıcın kendisine verilmesini söyledi.

İçimizde en hızlı tüfek dolduranlar yeniçeriler olduğundan bunları barutluk kısmına koyduk, nişancılık görevini biz yapacaktık. Kemankeşlerin Abdullah’ta birkaç kale eriyle yay almış onları kontrol etmekteydi. Dehlizdeki kale erleri avluya gelerek kapıya gerekli destekleri yaptıklarını ama uzun süre böyle kalamayacağını söylediler. Aynı desteği kalenin dış kapılarına da yaptıktan sonra canavarların zorladığı kapının gıcırdamasını ve kalenin dehliziyle dışından gelen seslerle birleşerek kulağımızı tırmalayan hırıldama seslerini dinleye dinleye yine avluya kurduğumuz kazanlarda pişirdiğimiz yemekleri yemeye başlamıştık. Sabaha kadar direnmemiz gerektiğinden iyi beslenmemiz ve bir sonraki çatışmaya kadar direnmemiz gerekiyordu. Yorgunluğun ve gerginliğin verdiği açlık hissiyle birlikte korku dolu sesleri dinlemeye başladık. Sabaha ne kadar vakit kaldığını unutmuştuk.

Kale dizdarı, biz dehlizde savaştayken avluda kalan ve kapıyı adamlarıyla beraber tutan elçiye bakarak: “İlk gören sensin, bilirsin. Niye hepsi buraya geliyor?” diye sordu. Elçi bilmediğini söyledi. O sırada Kemankeşlerin Abdullah onun yerine cevapladı: “Dehlize girdiklerine göre canlı etin kokusunu alabiliyorlar. Buraya toplanmaları bundan. Ama dışarıdan gelenler var, Çor ve Siofok köylerinden gelenler. Kendilerini savunacak denli akılı değiller ama buraya gelmeleri sürek avındaki hayvanlara benziyor. Ormanda ava çıktığımızda kurt veya ayı gibi hayvanları bir çember içerisinde kıstırarak bulduğumuzu avlamaya benziyor. Paşa’nın adamları ya da Saçlı Mahmud’un adamları. Ava başlamış olmalılar ki kalan namevtler buraya toplanıyor.” dedi.

Yemeklerimizi yiyerek olduğumuz yere çöktüğümüz bir anda ne kadar süre geçti bilmiyorum, dehliz ağzında nöbet tutan bir kale erinin “Kapıyı yıktılar!” diye bağırmasıyla olduğumuz yerden fırlayarak kule dibindeki siperin ardına geçtik. Tüfeklerimizi, piştovlarımızı doldurduktan sonra, patlamaya hazır dehlize bakan topların ardına geçtik. Kale dizdarının emriyle dehliz geçidini kapatmak için topları duvara değil de kapıya doğrultmalarını, kapı çökerse o taraftaki geçidin kapanacağını söyleyince kale erleri o yöne bakan topların altısını birden ateşlediler. Muazzam bir gürültü ve sarsıntıyla kapının oldu yer gelen namevtlerin üzerine çöktü. Ama bir süre sonra taşların altından kıpırtılar görmeye devam ettik. Taş molozlarının altından eller yılan gibi kıvrıla kıvrıla çıkmaya başladığında kale dizdarı topların yeniden doldurulmasını emretti. Bu kez duvarları vuracak ve dev kayaları molozların üzerine yığarak namevtlerin çıkmasını engelleyecekti. Dizdarın emriyle yeniden patlayan toplar bu kez kalenin kuzeyine bakan duvarının bir kısmının çöktüğünü gördük. Dev taşlar namevtlerin çıkış yönünü kapatmıştı. Bu kez kale kapısının açıldığını ve o taraftaki namevtlerin üzerimize yürüdüğünü gördük. Dizdarın emriyle toplar ateşlenince o taraftaki kapı da çöktü ama bu kez molozların üzerinden sürüne sürüne çıkan namevtlerin ilerlediğini gördük. Top ateşiyle arada, genelde ok ve tüfenk ateşiyle namevtleri vurmaya başladık. Sayımız az olsa da paşanın kızı dâhil neredeyse her birimizin elde tüfek vuruşması onların gelişini yavaşlatıyordu.

Ama yinede sayıları azalıyor değildi. Ağa’nın emriyle kale erleri hariç elçi ve yeniçerilerle paşanın kızını kulenin içine sokarak etrafını sardık. Kulenin kapısını kapatarak en tepeye çıktık. Kemankeşlerin Abdullah son kalan oklarıyla kalenin aşağısında kalan namevtleri vurmaya başladı. Molozların altında da gelenler olduğunu gördük. Kale erlerinin kaldığı siperleri sarmışlardı. Dizdar tek başına kalana kadar kılıçlarıyla vuruşmaya devam ederken onun meşalelerden birini alıp barutları havaya uçurmasıyla epey bir kısmı zayi oldu. O yiğitlerde öylece göçüp gitti. Ama bir süre sonra yeniden kulenin kapısının önünde toplanarak kapıyı zorlamaya başladılar. Ne yapacağımızı bilmiyorduk. Tek elimizden gelen kapıyı tutmaktı. Semandirekli, Arnavut, Karadağlı ve sağ kalan üç yeniçeri sabaha az kaldı diyerek savunmayı sağlamlaştırmak adına dışarıya çıkarak kılıçlarıyla vuruşmaya başladılar. Altı ölüm eri onca masumun ve yoldaşının öcünü alırcasına muazzam bir hırsla eşine az rastlanır bir kahramanlıkta direnebildiler. Kim ne zaman düştü bilemedik, kule kapısını kapatmıştık. Biri de gelip açın demedi ki hepsi savaşa savaşa göçüp gitti.

En son ben, elçi, Temeşvarlı ve Paşa’nın kızı kaldık. Kapıyı güç bela tutuyoruz. Güneş doğmak üzere. Ne dağlardan tüfenk sesi var ne atlı sesi. Bir ihtimal ki İstolni Belgrad’da düşmüştür. O alametten yayılan büyünün ya da sihrin neticesi sonucu memalik Osmanlı’da her yere yayılan bir musibetle baş başayız. Bu yazıları kanımla, elçinin yanındaki kâğıtların arkasına yazmaktayım. Olurda ölüp gidersek sabah gelenler yahut sonra gelebilenler okusunlar. Ne olup bittiğini öğrensinler. Şimdi güneş doğdu bile. Gelip giden hala yok. Bu kalede dayanmamızın son sınırında kalakaldık. Kapıyı zorlamaya devam ediyorlar.

Nemçe kâfirinden yahut İspanyol keferesinden beklerdik, lakin sonumuzu namevtlerin getireceği hiç aklımıza gelmezdi. İşte şimdi ölümü bekleyerek kapıya dayanmış vaziyette bekliyoruz. Allah şimdiden taksiratımızı affetsin, geride kalanların yardımcısı olsun.

İstolni Belgrat Paşası Kapı Halkı’ndan, Adana Vilayetinden ve Sis Sancağından,
Mandacıların Ahmet oğlu Adanalı İfrit Celal


*Nemçe: Osmanlıların Almanca konuşan Almanları ve Avusturya’lıları ifade etmek için “Nemetz” (Almanca konuşan) anlamında kullandıkları isim.

* İstolni Belgrat: Macaristan’ın merkezinde, Budapeşte’nin 65 km güneybatısında yer alan bir şehir. Hikayede adı geçen İstolni, Belgrat sancağıyla batısındaki Vezsprem sancağının sınırında Varpalota Kalesi buranın batısında, Bakoni dağlarının eteklerinde, Balaton Gölü’nün kuzeyindedir.

* Budin: Bugün ki Budapeşte’nin Osmanlı dönemindeki adı.

* Dizdar: Osmanlı eyalet teşkilatında yeniçeri ocağının belli ortalarından (bölük) seçilen kale ağaları. Kale erlerinin veya kale muhafızlarının amiri.

* Safeviler: O dönemde İranlılar.

* Nişancı: Padişahların ferman ve buyrultularını tuğra denen imzayı çekmekle görevli kalemiye sınıfının başı.

* Debbabe: Osmanlıların kuşatmalarda kullanılan insanlar girebilecek denli büyük fıçıdan yapılma savaş aleti.

* Metris: Osmanlı döneminde, malzeme farkı gözetmeksizin yapılmış, kaleden daha ufak istihkâm, mevzi.

* Namevt: Ölmemiş ya da yaşayan ölü.

Mehmet Berk Yaltırık

Tarihçiyim ve yazarım. Tarihi korku hikâyeleri yazıyorum. Çeşitli internet sitesi ve fanzinlerde, çeşitli inceleme yazıları ve hikâyelerim yayınlandı. “Anadolu Korku Öyküleri-2”, “Gio Ödülleri 2013 Seçilmiş Öyküler”, “Güçoburlar” ve “Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikâyeleri-1” çalışmalarında yer aldım. “Türk Kültüründe Hortlak-Cadı İnanışları“ adlı bir akademik makalem de mevcut.

Leyl-i Namevtiyân Destanı” için 8 Yorum Var

  1. Surukleyici ve zevkli bir yaziydi. Anlatim gayet hos,Tebrikler!

    Gosterebilecegim puruzler sunlar:

    Tedarik kelimesini sanirim yanlis kullanmis olabilirsiniz,
    Bir de anlatimdaki bicem biraz dalgali. Yani tarzi degisiyor sanki surekli, bazen asker bazen siz anlatiyormussunuz gibi mesela.

  2. Mehmet Berk Yaltırık bundan sonra merakla takip ettiğim bir yazar olacak 🙂 Eski tarz zombi -namevt- hikayelerini eskilerle birleştirip şaheser sunmuşsunuz önümüze. İhsan Oktay Anar esintileriyle oldukça sürükleyici ve keyifli bir yazı okudum.

    Benim söyleyebileceklerim de dahi anlamında ayrı yazılmayan “da ve de”ler ve bir kaç benzer hata.

    Ellerinize sağlık, şahane bir öykü 🙂

  3. Yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Açıkçası tarihsel-fantastik epey bir zamandır zihnimi kurcalayan ama nasıl yazılır nasıl kurgulanır gibi çeşitli sebeplerle bir türlü el atamadığım bir türdü. Kaldı ki halihazırda tarihsel içerikli bir öykü yazmak başlıbaşına zorluktur çünkü bir yerden sonra belgelerin öyle etkisinde kalırsınız ki yazarken bir o karakterin moduna girersiniz bir kendiniz önplana çıkar, iki farklı dönem ve anlatı hikayeye karışır bu açıdan zordur. Hele ki korku ve fantastik gibi örneğini pek göremediğim bir Osmanlı destanı yazmakta açıkçası benim için zor olmuştu. İhsan Oktay Anar’ın “Puslu Kıtalar Atlası”nda bir sahne vardır. Bünyamin’in rüyasında Anar yeraltında kalbinde kazıklarla yatan “upir” (Slav dilinde vampir) cesetlerinden bahseder, Bünyamin’i bir Bulgar delikanlısı vampir zannederek öldürmeye çalışır v.s Ben bu sahneleri okuduğumda kafamda başka başka tasarılarında temeli atılmıştı. Osmanlı dönemine dair böyle bir metin okumamıştım, hali hazırda bir kaç örneğin dışında da okuyabileceğim bir metin yoktu. Bu durum beni kendi hikayelerimi yazmaya yönlendirdi desem yeridir. Bugün görüyorum ki galiba bu sefer kıvamı tutturabildim. Eleştirilerinizi benden esirgemediğiniz için tekrar teşekkür eder, önerilerinizi dikkate alacağımı belirtirim. 🙂

  4. Selamlar,

    Öncelikle sizi can-ı gönülden tebrik ederim. Öykülerinde Türkçe isimler kullanmaya bile çekinenlere inat; Anadolu’nun, tarihimizin bağrından kopup gelen bir öykü yazmaya cesaret edebilmişsiniz. Bir Türk neden bir zombiyle çarpışamasın, neden bir kurtadama yem olamasın, neden bir vampir tarafından dönüştürülemesin? Bu soruların cevaplarını benim aklım bir türlü almıyor.

    Öykünüze gelirsek, okumaya başlarken aklımda: “Üslûbun kurguyu arka plana iteceği bir hikâye mi bekliyor acaba bizi?” diye bir düşünce vardı. Sonraları kurgunun da dilden zerre geri kalmadığını fark ederek iyice keyiflendim. Cümlelerden tat ala ala, edebiyatın keyfini yaşaya yaşaya tez zamanda tamamladım okumayı.

    Neticesinde elde bir hayli güzel bir hikâye var. En büyük dileğim bu tarzda yazılan öykülerin günden güne artması. İnsanımızın, güçlü tarihimizin de fantazyaya meze olabileceğini fark edebilmesi.

    Ancak çokça “-de, -da” hatası okurken beni fazlasıyla huzursuz etti. Ziyanı yok, zamanla düzelir, diye düşünüyorum. Ama yine de böyle hikâyelere böyle basit -gibi görünen- hatalar hiç yakışmıyor.

    Kaleminize sağlık. Umarım bu seçki başka öykülerinize de ev sahipliği yapar.

    Bana da böylece takip edecek bir başka yazar çıkıyor.

    Kalın sağlıcakla. : )

  5. Seçkinin ilk gününden beri okumayı isteyip de bir türlü vakit bulamadığım bir hikayeydi bu. Uzunluğunun da bu gecikmedeki etkisi büyüktü elbette. Sonunda bugün okuyabildim. Kendimi kaptırmış bir vaziyette okumayı sürdürüyordum ki bir de baktım bitivermiş. “Tüh!” dedim kendi kendime “Bir bu kadar sayfa daha olsa okurdum halbuki”.

    Osmanlı tarihi ile fantastik edebiyatı çok güzel bir biçimde birleştirmişsiniz. Özellikle eski kelimeleri kullanmadaki başarınız, tarihi mekanlar hakkındaki ufak notlarınız hikayeden aldığım tadı kat be kat arttırdı.

    Tarihi roma yazmak zordur bilirim. İyi bir araştırma yapmanız, gerçeğe sadık kalmanız ve gerçek ile hayali iyice harmanlamanız gerekir çünkü. Ne mutlu ki siz bu işi oldukça iyi becermişsiniz.

    Kocaman bir tebrikler…

  6. @Darly Opus: Hocam biraz geç oldu, şimdi iletebiliyorum yorumların için ve okuma zahmetine katlandığın için çok teşekkür ederim. 🙂

    @mit: Öykülerini takip ettiğim bir ustadan bu övgü dolu satırları okumak beni çok mutlu etti. Teşekkür ederim üstad, okuma zahmetine katlandığını ve düşüncelerini esirgemediğin için.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *