Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Mor Yakup’un Kamburu

(4 Rebiülevvel 616-20 Mayıs 1219)

(Mardin Artuklularının, Eyyubilere tâbi olmasından on altı yıl sonra)

(Nusaybin-Mardin Artukluları mülkü-Eyyubiler Sultanlığı)

Gün ışığının zümrüt yeşili bahçelerin, yakut kırmızısı güllerin üzerinde parıldadığı, uzaktan uzağa Hirmas Nehri’nin çağıldamasının işitildiği mamur Nusaybin’e binekleri sırtında üç Hristiyan öğrenci ilerlemekteydi. İkisinin at sırtında, birisinin katı sırtında ilerlemelerinden mülhem manastır tedrisatı için diyar diyar gezen, Süryanilerin bey oğlu takımından kimselerin çocukları olduğu anlaşılmaktaydı.

Şehrin etrafını adeta bilezik gibi saran Hirmas Nehri’nin, civardaki bağlara bostanlara erişen ufak kanallarla her bir yana eriştiğini, şehrin içerisine girmiş olan bir kolunun yolların ve evlerin arasından akarak şehrin Cuma Camii’ndeki iki havuza dolduğunu görüyorlardı. Şehri çepeçevre sarmış surların ve burçların arasında doğu tarafındaki Babu’n-Nasıra, batı tarafındaki Babu’r-Rum ve güneydeki Babu’s-Sincar kapılarını da uzaktan görebiliyorlardı. Süryani talebelerden bir tanesi şahini andıran yeşil gözleri çakmak çakmak doğu kapısı tarafındaki iki sarnıçla, güney kapısındaki taş köprüyü süzmekteydi. Her biri tek tek şehrin yukarı kısmında bulunan kermenine (iç kale), şehrin içindeki hamamlara ve nehir boyundaki değirmenlere, ünlü âlim Cemaleddin Ebu Cafer’in inşa ettirdiği darüşşifaya ve mektebe, surlarla çevrili bir kapıdan diğer kapıya ulaşan geniş çarşıya, Cuma Camii’ne, Zeynel Abidin Cami’sine ve Mor Yakup kilisesine, taştan inşa edilmiş evlerine, tek tek bakıyorlardı. Hem de öyle bir bakıyorlardı sanki şehrin kırk yıllık sakinleri gibiydiler, oysaki yüzleri bağlarda eğleşen ahaliye oldukça yabancıydı.

Binaların ardından gözleri surların üzerindeki askerlerden, çarşıda çalışan bakırcılarla gümüş ustalarının işlerine kaydı. Uzaktan sezilen parıltıların hangisinin tepsiden hangisinin cebeden, mızraktan geldiğini ayırt ederek kafadan asker sayısını da ahali sayısına da gördüler. Atlarının çalımından hangisinin beylik askeri, mızraklarını tutuşlarından hangisinin şehir muhafızı olduğunu, kapılardan girip çıkan birkaç develik kervanları, çerçi katırlarını, üzerlerindeki bakırdan yahut gümüşten aynalardan, taraklardan, irili ufaklı çıngıraklardan sezdiler.

Karşılarında yol üzerinde katır sırtında kendilerine doğru gelen ihtiyar bir manastır keşişi görünce sanki adamla karşılaşmak istemediklerinden hayvanlarının başını yol üstündeki bir çeşmeye doğru çevirip indiler. Hayvanlar yalakta susuzluklarını giderirken onlar da çeşmenin oluklarına eğilip su içmeye başladılar. Katırlı keşiş onları görünce yüzleri aşina gelmediğinden bineğini onlara doğru çevirdi.

Talebelerden hafif uzun boylu, ince yapılı olanı çeşme başından ayrılıp önüne giderek keşişi başıyla hafifçe selamladı. Keşiş başıyla karşılık vererek: “Mor Aho!” (Merhaba) dedi. Uzunca boylu talebe hafif bir gülümseme: “Tavdi!” (Teşekkürler) deyiverdi. Keşiş diğerlerinin selam vermeyişine şaşırarak onları da işaret etti. Uzunca boylu talebe şişman görünen talebeyle kısa boylu talebeyi göstererek, el işareti ile konuşamadıklarını ve duymadıklarını belirtti. Keşiş kafasını sallayarak sordu:

“Men aymeko itayk?” (Nerelisiniz?)

“Merdo.” (Mardin)

“Yolufo?” (Talebe?)

“E.” (Evet)

“Şafiro!” (Güzel)

Keşiş katırını yeniden yola çevirerek: “Fuş başlamo…” (Selametle kalın!) diyerek yoluna devam etti. Uzunca boylu talebe: “Zel Bşayno!” (Güle güle) diyerek keşişi uğurladı. Keşiş bir hayli uzaklaşınca, orta boylu olanı uzunca boylu olana dönerek çıkıştı:

“Niye Farisi lisanıyla konuşmuyoruz ki?”

“Buranın ahalisi gibi görünmemiz lazım. Arabî lisanla konuşmak iktiza eder ama kıyafetimize uymaz. Bu kılıkla Farsça konuşursak dikkat çeker. Çerçi, bezirgan falan olsak neyse…”

“Çerçi kılığı da sakat. Hayır, ribatlardan aldığımız istihkak belli yarısından çoğu tarağa, çanağa gidiyor. Sonra yolda rast geldiğimi haramileri falan öldürmek zorunda kalıyoruz, “üç tane tüysüz bezirgân, koca koca haramileri nasıl tepeler” diye millet meraklanıyor, dikkat çekiyoruz. Bir de Farisice konuşsak Eyyubilerle harp hali var kesin kuşkulanırlar, tevkif ederler bizi. Bu kılıkla ve başka bir şiveyle daha az dikkat çekeriz diye sen söyledin hem. Süryanice bildiğini de şimdi öğrendim?”

“Şöyle böyle. Daye Gabriel’den duyduğum kadarıyla. Ermenicem kadar iyi değildir ama. Süryani talebe kılığıyla Farisi lisanı dikkat çeker unutmayın. Arap lisanıyla konuşsanız belki ama en iyisi sağır dilsiz taklidi yapmanız. Ben sizi idare ederim…”

Süryani talebe kılığındaki yeniyetme beridçiler, yeniden hayvanlarının sırtına binerek Nusaybin’e doğru ilerlemeye başladı. Selman, şehri gösterip sordu:

“Buranın idaresi meselesi biraz karışıkmış. En son Artukoğlu soyundan birini buraya bey yapmışlar demişlerdi değil mi?”

Celaleddin kafasını salladı: “Mardin’deki İlgazioğulları’ndan biri. Artuk Bey soyundandır bunlar. Mardin hâkimi Artuk Arslan’ın kardeşi İltutmuş Hasan Bey duruyor demişlerdi Nusaybin’in başında. İdareye bakarsak çoğu yerde karışıktır o. Misal bizim teşkilatta aynı zamanda ahurbek olan Zeyneddin Beşare’ye “emir-i berid-i sultani” derler, beridin başı odur. Ama en çok kimin sözü geçer? Daye Gabriel’in. Ona da “sahib-i berid” diye hitap ederler, sailere kadar o idare eder. Sultanla arasında Zeyneddin Beşare vardır sadece. Burası da o hesap.”

Genç beridçiler, Daye Gabriel’in birkaç ay öncesinde emretmesiyle (bkz. Harekât-ı Ejderha adlı öykü) münhi olmazdan evvel sai olup kah işleyişi ve ribatları öğretmek, kah sailer ve münhiler arasındaki gizli haberleşmeyi sağlayabilmek adına aylardır Rum diyarının farklı bölgelerinde dolaşıp duruyorlardı. Bir hafta öncesinde Mardin Artukluluları’nın mülküne girmişler, başka bir sultanlığı tâbi olan bu memlekette sailer ve münhiler arasında ulaklık etmektelerdi. Haberleşmeyi gizli tutmak için kılıktan kılığa girmek zorunda kaldıklarından, Nusaybin’deki gizli Selçuklu ribatına ulaşmazdan evvel Süryani talebe kılığına girmişlerdi. Şehrin içinde nehir boyunda kireç çıkarılan bir hamama giderek ellerindeki nameyi onlara teslim edip, onlardaki nameyi teslim alacaklardı.

Behram alnında biriken terleri silerek:

“Kıt Süryanice bilmek değil ama bu sıcak bela olur başımıza ancak! Artuklu mülküne gelmezden evvel buranın akrepleri yaman olur diye söyledilerdi. Hele bu Nusaybin’de ziyadece olurlarmış. Hiçbir panzehir kâr etmezmiş buranın akrebine! Daye de anlatırdı ya Mardin tarafından memleketinden bahsederken…”

Celaleddin, arkasına yanına yöresine bakınarak temkinlice söyledi: “Daye akrepten daha tehlikeli düşmanlardan da bahsetmişti…”

Behram, tek kaşı havada karşılık verdi: “Çıyanlar?”

Celaleddin, arkasına bir kere daha baktıktan sonra Behram’a dönüp tehditkâr bir bakışla karşılık verdi: “Eyyubi casusları!”

Mardin Artukluları, birkaç yıl öncesinde Eyyubilerin hâkimiyetini kabul edip onlara tabi olduğundan beridir bu tarafta Selçuklu beridçileri ile Eyyubi beridçileri arasında en amansız mücadeleler vuku bulmaktaydı. Tıpkı Selçuklular gibi Eyyubiler de Rum diyarının birçok noktasında kendi gizli ribatlarını ve haberleşme ağlarını tesis etmişlerdi. Mardin ribatından yola çıkmadan evvel oranın baş saisi: “Eyyubi casuslarının eline canlı düşeceğinize canınıza kıyın evladır. Nusaybin mülkünde pek yamandırlar!” diyerek uyardığından temkinle ilerliyorlardı.

Selman da arkasına baktıktan sonra sordu: “Zahid! Yola çıktığımızdan beri kimse görünmediği halde bakıp duruyorsun. Bir şey de söylemiyorsun ki bilelim?”

Celaleddin yeniden şehre doğru baktı: “Boş verin. Sanki biri takip ediyormuş gibi geliyor. Ama bana öyle geliyordur herhalde. Biz Eyyubi casuslarına, Artuklu çerilerine yakalanmadan şu nameleri değiş tokuş edip hayırlısıyla Mardin yolunu tutalım!”

Behram kafasını iki yana salladı şikâyet eder gibi: “En iyisini Mesud’la Muhiddin’ler, Malik’ler yaptı. Malik düz gulam oldu, Zeyneddin Beşare’nin kapusuna düştü. Muhiddin Konya gulamları arasında kaldı, şehirde kola çıkıyor. Bizim Mesud kaldı oranın beridinde o da getir götür işleri yapıyor.”

Selman: “Orası öyle ama kabiliyetli olmasak bizi bu işe seçmezdi daye. Bence sadece bizi oradan uzaklaştırmak, cezalandırmak için yapmadı bunu. İşi öğrenelim diye. Bu kadar yer gezdik, badire atlattık. Devletin konu kanadı olacağız bir zaman sonra…”

Celaleddin çemkirdi: “Çenenizi kapatmazsanız o kolu kanadı kıracaklar. Kapılara yaklaştık ses çıkarmayın!”

Beridçiler, ardına yetiştikleri iki çerçinin katırlarının peşi sıra şehre girerek Mor Yakup Kilisesi yakınlarında olduğu söylenen Kireçli Hamam’a doğru ilerlemeyi sürdürdüler. Hamama varınca katırı ve atları hamamın ahırındaki seyise emanet edip, hamamın içine girdiler. Celaleddin, ribatta kendilerine söylendiği gibi elbiselerini çıkarıp peştamalları kuşanırken, boynuna taktığı tahta haçı çıkarıp elbiselerinin durduğu çıkının üzerine yan koydu. Ardından kimseye tek bir kelime etmeden hamama girip birkaç tas su dökündükten sonra dışarının sıcağıyla birlikte içerisi de ziyadece sıcak geldiğinden elbiselerini bıraktıkları bölüme geçtiler.

Celaleddin, haçın ters bir şekilde koyulduğunu görünce içerideki beridçilerin nameyi alıp yenisiyle değiştirdiğini anladı. Celaleddin ile Selman’dan evvel Behram giyinip hamamın kapısına doğru yürüdüğünde endişeyle elbise odasına geri döndü: “İci! (Ağabey) Yolda gördüğümüz keşiş kapıda bekliyor!” Celaleddin: “Yıkanmaya gelmiştir?” diye karşılık verince, müstehzi bir ifadeyle ona baktı: “Bana bakıp selam verdi!” Selman şüphelendiğini belli eden bir bakışla: “Git bir öğren derdini çelebi. Biz burada bekleyelim, şimdi gelir lafa tutar bizi.” Behram’ın çıktıktan kısa bir süre sonra yeniden yanlarına geldi: “Bizi yemeğe davet ediyor kilisede. Şaraplarını övdü.”

Celaleddin kafasını salladı: “İcabet etmezsek sıkıntı çıkar, şüphelenebilir. Şimdilik gidelim, icap ederse bir gün falan kalır öyle döneriz. Zehirlenme madrabazlığı yapsak buradaki şifahaneye götürmeye kalkarlar hem.” Selman: “Şarap içmek zorundayız herhalde?” Celaleddin kafayı salladı: “Haç bile taktık çelebiler! İstihbaratta olan şeyler hep. Zamanında Malik’in peşine az takılmadınız işret âlemleri için, bunu da öyle sayın. Hem hadi benim lakabım Zahid, siz Fars memleketlerinden gelmesiniz işin geleneğine yabancı sayılmazsınız. Şüphe uyandırmamalıyız!”

Hamamın kapısına geldiklerinde sağır ve dilsiz olduklarını belli edercesine sakince Behram’ın ardından yürüyen Celaleddin ile Selman, başlarını öne eğerek keşişi hafif bir baş selamıyla selamladılar. Keşiş, Behram’a Süryanice birkaç şey söyledikten sonra eliyle kendisini takip etmelerini söyledi. Beridçiler hamamın ahırına yöneldikleri sıra keşişin acayip bir ıslak sesi çıkararak kendilerine doğru döndüğünü gördüler. Bir anda ellerinde kendilerine doğrulttukları mızrakları ve oklarıyla yirmi kadar silahlı muhafız etraflarını sarmıştı. Hafif zırh kuşanmış muhafızların, başlarındaki sarıksız kelûtelerin altından sarkan zülüflerinden ötürü bunların gulam olduklarını anlamışlardı ancak kasabaya girerken şehirde gördükleri sur muhafızlarıyla beylik askerlerine benzemiyorlardı.

Keşiş, üzerindeki cüppesinin başındaki kukuletayı geriye atıp gürledi: “Allah sizi inandırsın güzel taklit! Az kaldı ben de inanacaktım Süryani talebe olduğunuza! Eyyubi mülküne casusluk etmeye geldiğinize pişman edeceğim sizi!”

Celaleddin soğukkanlılığını kaybetmeden sordu: “Biz de sizi keşiş sandık ama münhiye yahut saiye çatmışız demek! Bizim casus olduğumuz kanısına nereden vardınız?”

Keşiş kılığındaki adam önce atları ardından boyunlarındaki haçları gösterdi: “Giyiminizi Mardin’in has kumaşçılardan düzmüşsünüz. Atlarınızın koşumları öyle gariban işi de değil, eşraftan kimseler zanneder gören sizi. Kılığınızı güzel düzmüşsünüz ama boyunlarınızdaki o tahta haçlar nesi? Gösteriş sevmeyen adam bütün bütün gariban dolaşır, siz maşallah üstünüzü başınızı düzmüşsünüz ama murassa gümüş işlemeli haçlardan değil. Şüphelenip takıldım peşinize. Dilsiz sağır demiştiniz bir de kendinize reziller!”

Celaleddin karşı çıktı: “Yanlışınız var biz casus değiliz. Ama buraya gelmemiz için kılık değiştirmemiz iktiza ediyordu. Hususi bir mesele…”

Keşiş kılıklı, Celaleddin’in boynundaki haçı koparıp içini açtı. İçindeki bir ufak kağıt parçasını yüzlerine salladıktan sonra askerlere gürledi: “Kermene tıkın bunları. Sahib-i berid geldiğinde bizzat sorguya çekecek bu casusları! Götürün!”

Emri alan askerler, Celaleddin’lerin bileklerini kalın urganlara bağlayarak onları iç kale de denilen kermenin olduğu yere doğru sürüklediler. Ahali onların bu halini görünce merakla pencerelere, kapı önlerine çıkıyor merakla seyrediyorlardı. Ancak sürükleyenler Eyyubi askerleri olduğundan ve beyleri onların tâbisi olduğundan bir fenalık görmemek için hiçbir şey soramıyorlardı. İç kalenin olduğu hafif yüksekçe tepeye çıktıklarında kapılarda bekleyen Artuklu askerlerinin şaşkın bakışları altında geçirildikten sonra kermenin zindan kısmına indirilerek, güneşi ancak tavana yakın kalın parmaklıklı bir delikten gören loş bir mahzene bırakıldılar. Urganlarını çözen askerler parmaklıklı mahzen kapısını üzerlerine kilitledikten sonra zindandan çıkıp gittiler.

Behram yere çöktü: “Hep benim yüzümden. Keşke çerçi kılığına girseymişiz.”

Celaleddin onun yanına çömeldi: “Kendini harap etme. Adam ceberrut! Görmedin mi, haçtan at koşumundan adam sarraflığı eder. Çerçi olsak bu sefer de şehirden erken çıkışımızdan şüphelenirdi.”

Selman parmaklıklı kapıyı şöyle bir yokladıktan sonra sordu: “Eyyubi casusları ikaz ettikleri kadar varmış. Casus değiliz dedik ama bakalım ceberrut beridçi yer mi? Nasıl çıkarız buradan?”

Celaleddin: “Bir haç yüzünden adam mı suçlanır? Reddedeceğiz ne varsa. Hem o kadar da iyi değil bence. Bizi aynı yere koyuyor sorgudan önce. Ayrı ayrı yerlerde tutmaları lazım değil mi?”

Behram: “Belki gizlice dinletiyordur burayı?”

Celaleddin: “Sanmam. Kendi adamları yerine Eyyubi askerleri derdest ettiğine göre bizi, bu münhi de sürekli şehir çevresinde sürekli kol geziyorsa derviş kılığında, kesin adam kıtlıkları var. Buranın sahib-i berid’i de yok dediğine göre bunlar kalabalık bir kadroyla başka tarafta demek. Acaba ne yandalar?”

Selman: “Buradan çıkmak mesele değil de askerler kalabalık. Gece bir sıçrayışta ererim parmaklığa, Alamut da öğretmişlerdi. Ağırlığımla asıla asıla çıkartırız parmaklığı. Yani herhalde. Denemek lazım…”

“Sakın böyle bir şeye kalkışmayın, sizi kurtaracağım!” dedi yılan tıslaması misali bir yabancı ses. Gayri ihtiyarı dehliz penceresinin önünde dikilmekte olan gölgeye dönüp baktılar. Gözleri gün ışığına alışmaya başlayınca gölgenin yüzünü de ayan beyan seçer oldular. Celaleddin dehşete düşmüş gibiydi:

“Selamünkavlen! Sadeddin Köpek!”

Behram’la Selman da çöktükleri yerden kalkıp dehliz penceresine bakmaya başladılar. Behram müstehzi bir ifadeyle Celaleddin’e baktı: “Ne zaman zindana düşsek hep bu çelebiye denk geliyoruz. Bir uğursuzluk var ama hayırlısı…”

Sadeddin Köpek güldü: “Uğursuzluk değil akılsızlık! Eyyubi mülküne böyle destursuz girilir mi? Gerçi desturlu da girilmez malum harp hali…”

Celaleddin: “Senin bu tarafta ne işin var?”

Sadeddin Köpek, tehditkâr denebilecek bir soğuklukla karşılık verdi: “Şahsi bir mesele. Ama sizi de ilgilendirmekte. Size burada tesadüf etmem ne büyük şans… Birbirimize yardım edersek tabi. Bir müddet sonra sizi buradan çıkaracaklar. Siz beni sevindireceksiniz, ben de sizi sevindireceğim…”

Pencere önünden apansızın çekilince Celaleddin ve arkadaşları yeniden can sıkıntısyla oldukları yere çöktüler. Düşmüş bir melikin şaibeli adamının söyledikleri dışında kendilerine yardım eli uzatabilecek kimse olmadığından çaresizliklerini sövmektelerdi. Birden zindana Artuklu askerleri girince şaşkınlıkla ayağa kalktılar. Askerlerden biri Farsça: “İlgazioğlu Bey sizi huzuruna çağırır!” deyip kapıyı açınca hiçbir şey anlamadan dehlizden çıkıp askerlerin peşine takıldılar. Kermenin duvarlarından birine sırtını dayamış, bağların bahçelerin içinde yüksekçe bir köşkün önüne getirilerek içeriye alındılar. Işıltılı ve pahalı görünen kumaşlarla bezeli yüksekçe bir sedirde oturmakta olan hafif şişmanca ancak dinç görünen, bıyıkları çenesine kadar sarkan İltutmuş Hasan Bey ile onun yanında ayakta dikilmekte olan Sadeddin Köpek’i gördüler. Bey olduğundan teşrifat gereği ellerini önlerine bağlayıp eğilerek selamladılar. İltutmuş Bey elini havaya kaldırınca tekrar doğruldular ancak el pençe divan durup, başlarını öne eğdiler.

İltutmuş Bey, mahzun bir ifadeyle her birine baktı: “Kimsiniz necisiniz umurumda değil. Müşkül bir vaziyette olmasam sizi huzuruma çıkarmazdım.” Kafasıyla Sadeddin Köpek’i gösterdi: “Hezarfen (Bin ilimli, marifetli) Mahmud’a dua edin! Sultan Adil’in sarayıyla aramın açılmasını istemediğim için aslında Eyyubi çerisinin zindana tıktığı adamlara dokunamam. Ama Mahmud’un dediğine göre siz kendisinden de namlı cinciymişsiniz. O yüzden ben sizin Süryani kılığında şehre girişinizi görmezden gelip sizi salacağım. Tabi benim müşkülümü hallederseniz…”

Celaleddin, müstehzi bir ifadeyle Sadeddin Köpek’e baktı. Onun sahte hüviyetine hiç aldırış etmedi. Nusaybin’den sağ salim çıkabilmeleri buna bağlıydı. Bu nedenle kendilerini “cinci” zannetmelerinde hiçbir sıkıntı yoktu. Bozuntuya vermeden İltutmuş Bey’e baktı: “Ustamız mübalağa eder ancak bu zanaatta kabiliyetimiz bilmesi gerekenlerce malumdur. Beyimiz ne emrederse onu yaparız, boynumuz kıldan ince…”

İltutmuş Bey kafasını sallayarak: “Benim derdime hiçbir hekim, hoca çare bulamadı. Belki siz bulursunuz o çareyi. Yıllarca evlat hasretiyle yanıp tutuştum. Sonunda Mardin dağlarından buraların yabancısı bir cadı kadın bulup getirdiler. Kara suretli, kuzguna benzeyen bir tuhaf kişiydi. “Senin oğlun olacak ama saadetini göremeyeceksin!” demesine rağmen sonunda bir oğlum oldu. Suratı yaşlı adam gibi, sırtı kambur bir bebek. Epey vakit evvel ölen ağabeyim Kasım’ın anısına binaen: “Kasım Ede” adını verdim. Sureti yüzünden pek köşkten bargâhtan dışarıya uğramazdı, varı yoğu güvercinlerdi. Beyliğim ona kalacağı için gözüm gibi baktım. Bir gün dere boyunda güvercin kovalarken bir hal gelmiş, köşke getirdiklerinde durduğu yerde ağlayıp sızlıyordu. “Fatıma!”, “Fatıma!” diyor başka bir şey demiyordu. Şıh Mecdeddin’i, Barnaba Baba’yı falan çağırttık. Bir peri kızının sevdasına tutulmuş dediler. Çaresi var mıdır diye sordum, bir cindâr çağırmamı söylediler. Meyyafarikin tarafında mahir bir rukyehan (efsuncu) varmış, onu çağırttık. Bu okudu üfledi. “Senin oğlun alelade bir peri kızına tutulmamış! Cinlerime sordum, kudretli cin padişahlarından birinin kızıymış. Kara Tahtlı Şeyh diye hitap ediyorlardı. Çareyi ondan sormalı!” dedi. Hazinemi ayaklarına saçtım, ıssız bir tepede dediği cin padişahını davet etti. Ehlim Müreh derlermiş, Nusaybin cinlerinin kralıymış. Kısa boylu ancak uzun elli, kendisine benzeyen iki hizmetkârıyla şimşek misali çıkıp geldi. Meseleyi açtım ancak: “Ben yedi cihan güzeli kızımı biçare bir âdemoğluna vermem!” diyerek çekip gitti.”

İltutmuş ayağa kalktı. Köşkün pencerelerinden birinin önüne giderek şehrin bir ucundaki Mor Yakup Manastırı’nı gösterdi: “Manastıra kendi evladımı hapsettirdim. Çığlıkları dayanılmaz olduğundan Manastır’ın bir dehlizinde zincire vurdurdum. Oğlumun aklını geri getirin sizi serbest bırakayım. Oğlum aklını kazanınca insan soyundan biriyle evlensin, cinnilerden biriyle evlenmesine benim de gönlüm razı gelmez. Lakin gücünüz el veriyorsa kızı da getirebilirsiniz, gönlüm razı olmasa da oğlum aklına kavuşur…”

Celaleddin’lerle birlikte Sadeddin Köpek de İltutmuş Bey’i selamlayarak köşkten ayrıldılar. Merdivenlerden inerken Sadeddin Köpek usulca: “Ehlim Mürre’nin kızını getirin bence doğrudan. Bey pek gönüllü değil gerçi ama kara sevdanın tedavisi namümkündür. Kızı kaçırmanız daha evladır.”

Celaleddin, Sadeddin’e sordu:

“Cin padişahının kızını nasıl kaçıracağımız konusunda bir fikrin var mı?”

Selman hışımla: “En son bizi bir ejderhanın midesine göndermişti (bkz. Harekât-ı Ejderha), şimdi cinler âlemine salmasına şaşmamalı!” diye çıkıştı. Sadeddin Köpek ellerini iki yana açtı:

“Siz kabiliyetlerinizin farkında değilsiniz herhalde.”

Celaleddin: “Şu garip lisanla konuşan cüce cinden (bkz. Sultanı Kurtarmak) bahsediyorsun değil mi? Onu def etmek için üç dilek diledik, kabiliyetimizi kısmen ona borçluyuz…”

Sadeddin Köpek küçümser gibi baktı: “Daha kendinizi bile tanımıyorsunuz. Oysaki ben sizi sizden daha iyi bilmekteyim. Sizler hani o kar cini ile (bkz. Harekât-ı Put) uğraşmışsınız ya? İşte o andan itibaren sizin gözünüzden “gayb perdesi” kalkmış.”

Behram şaşırdı: “Gayb perdesi kalkmışsa ne olmuş, ne alakası var?”

Sadeddin Köpek: “Cinleri ve sair tuhaf mahluku normal insanlar ancak onlar isterse görebilir. Yahut kaçırılırlarsa onların âlemini görebilir. Ama siz istediğiniz gibi onları görebilirsiniz. Buraya gelirken sizi takip ettiğim doğru ancak tek takip eden ben değildim. Onlar da vardı. Sizler istediğiniz gibi onların âlemine geçebilirsiniz. Onlara dokunabilirsiniz. Lakin cin padişahlarından Ehlim Mürre’ye nasıl ulaşırsınız bilmem, orası size kalmış. Beni alakadar eden başka bir husus var…”

Celaleddin: “Zaten sen hayır hasenat işlemek için gelmemişsindir buraya!”

Sadeddin Köpek gülümsedi: “Ben de padişahın başka bir şeyini istiyorum. Onun hazinesinde yılan şeklinde yapılmış, zümrüt taşlı bir yüzük vardır. Şahmeran’ın Yüzüğüdür. Bana onu getireceksiniz. Tabi getirmeyebilirsiniz ama o zaman da sizin Selçuklu casusu olduğunu söylerim. Benim hizmetinde olduğum kişi düşmüş bir Selçuklu meliki olduğundan bana dokunmazlar da sizin casus olduğunuzu öğrenirlerse Eyyubi beridçilerine ölmek için yalvarmak zorunda kalırsınız! Sizi köşkte bekleyeceğim…”

Sadeddin Köpek köşke doğru yürürken Celaleddin’ler arkasından baka kalmıştı. Celaleddin: “Önce manastıra gidelim…” deyince hiçbir şey söylemeden iç kaleden çıktılar. Mor Yakup Manastırı’na geldiklerinde rahipler ve keşişler, üzerlerinde Süryani giyimi bulunan üç kişinin İltutmuş Bey’in oğlu “Kasım Ede”yi sormaları ilk başta gariplerine gitmişti. Rahiplerden birisinin rehberliğinde kilisenin mahzenlerine indiklerinde ağlama seslerinin ve acıklı iniltilerin mahzen duvarlarında çınladığını işittiler. Duydukları sesler beridçilikten mülhem zindan köşelerinde acı çeken pek çok adamın sesine, ağlamasına aşina olmalarına rağmen onlara bile yürek paralayıcı gelmişti. Selman bir ara: “Ufakken İran tarafında okudukları şiirlerle insanı ağlatan şairlerden bahsederlerdi, birkaçına şahit olmuştum. Ben böylesine insanın ciğerini parçalayan bir şeye tanıklık etmedim evvelce!” deyiverdi.

Rahip bir mahzenin kapısını açıp duvardan indirdiği yanan bir kandili içeriye uzattı. Celaleddin bir el işaretiyle Behram ve Selman’ın beklemesini söyleyerek usulca içeriye girdi. Bir köşeye çökmüş iki büklüm ağlamakta olan Kasım Ede’ye yaklaştı. Ona doğru eğildi: “Beyim! Ağlama artık! Müşkülünü bize söylediler. Fatma Kız’ı getireceğiz sana. Ama bize yardımcı olman lazım. Zira onu nasıl tanıyacağımızı bilmiyoruz. Bize şeklini şemalını tarif edersen tutar getiririz.” Kasım Ede’den bir ses, seda çıkmadı. Celaleddin ayağa kalkıp kapıya yürüdüğü sıra belli belirsiz bir ses duydu arkasından: “Ağlar o! Ağlamasını dinle! Ağlamasını dinle!” Celaleddin yeniden arkasına bakmaya takat bulamadan dışarıya çıktı. Rahip hücrenin kapısını kilitlerken, Behram şüpheyle sordu: “Ne gördün içeride ki betin benzin attı böyle ici?” Selman anlamış gibiydi: “Arap tüccarın kızı Leyal’i hatırladı herhalde…” Celaleddin, ikisine de tehditkâr bir bakış attı: “Eski meseleleri karıştırmayın. İşimize bakalım!”

Manastırdan çıktıklarında şehrin dar sokaklarına, sur duvarlarını seyre daldılar. Behram bozdu sessizliği: “Peri kızını nasıl kaçıracağımızı biliyor muyuz?” Celaleddin sorusuna soruyla karşılık verdi: “Geçen sefer o ejderhanın üzerine giderken bize ne rehberlik etmişti?” Selman kafasını kaşıdı: “Cesaret mi?” Celaleddin’in gözleri parıldadı: “Meddah hikâyeleri! Efsanelerin, cinlerin âlemini onlardan âlâ bilen var mıdır?”

Celaleddin’in bu söylediğiyle ahaliden denk geldiklerini çevirip Nusaybin’in en namlı meddahını sordular. Kimi çevirdilerse Babu’n-Nasıra’nın dibindeki Çift Eyvanlı Kervansaray’a gelen Kıssahan Avram’ı söyleyince, mezkûr kervansarayın yolunu tuttular. Geleni gideni ve tarrakası bol bir yer olan, kervanların, yolcuların, kırk türlü adamın bulunduğu bir muazzam kervansaraydı. Eyvanlardan birinde kervanların çerçilerin yükleri durur, ötekisinde ekseriya yenilip içilirdi.

Celaleddin’ler kervansaraya vardıklarında, biteviye yemek tepsilerinin testilerin girip çıktığı eyvana girip etrafa bakındılar. Adamlardan birine Kıssahan Avram’ı sorup, bir sedirin ucunda tek başına çorba içen kukuletalı bir ihtiyar gösterilince selam ile yanına oturdular. Kıssahan Avram şaşkınlıkla onlara baktı, hafif aksanlı bir şekilde sordu:

“Ka kılığınız Süryanidir, lakin buralılara benzemoorsunuz?”

Selman yanıtladı: “Selam verdik borçlu çıktık bre kıssahan!”

“Bu kadar temiz konuşmanıza bakılırsa Selçuklu mülkünden gelirsiniz zannederim!”

Behram tehditkâr bir ifadeyle baktı:

“Sen görünüşten, konuşmadan insan tetkik ettiğine göre sen de Sîs Ermeni Kralı’nın mülkünden gelirsin zannederim?”

Kıssahan müstehzi ve kendine güvenen bir ifadeyle: “Eğer Kralım Leon, sultanınız ile sulh addetmeseydi, zo bana böyle sokulamazdınız…”

Behram kafasını salladı: “Kilikio Hayots Tagavorutyun’dan (Kilikya Ermeni Krallığı) kalkıp buralara gelmen bizi alakadar etmiyor casus. Bizim buralara gelişimiz de seni alakadar etmesin. Bize kıssahanlığınla alakalı bir yardım gerekiyor.”

Avram güldü: “Ka zannederim canınız sıkıldı kıssa dinlemeğe geloorsunuz. Lakin akşamları anlatoorum!”

Celaleddin ona doğru eğildi: “Yok kıssa dinlemeyeceğiz. Bize malumat lazım. Cinlerin âlemine girip çıkmak için.”

Avram alaycı bir ifadeyle her birine baktı. Ciddi olduklarını görünce kafasını sallayarak söze girdi: “Evvela gayb perdesinin kalkması lazım…”

Celaleddin sözünü yarıda kesti: “Yok ondan sonrasını anlat, perde konusunda sıkıntı yok…”

Avram kafasını iki yana salladı: “İyi madem. Bir ayna lazım. Büyükçe bir ayna ki arkasına bazı sözler yazılıp karanlık bir odaya asoorlar. Sonra onların alemine geçip gidoorsun. Aynı burası gibi onların âlemi lakin ters oloor. Hep böyle derler, bizde neyse onlarda tersi oloormuş. Gördüğünüz şeyler insanın aklını kaybettirecek denli tuhaf oloormuş oralarda. Döneceğiniz vakit yine aynı yerden aynı mekândan aynı aynadan geçmeniz lazım.”

Celaleddin: “Peki içlerinden birini buraya getirebilir miyiz?”

Avram: “Mümkün. Eğer gayb perdesi kalkmış ise dokunabiloorsunuz onlara. Lakin onlar da size dokunabiloor…”

Celaleddin: “Peki onların meliki. Onları görebilir miyiz? Ehlim Mürre’yi?”

Avram soğuk gözlerle baktı: “Tabii olarak evet! Ona Abdullah el-Hiyem ibni Ehlim Mürre derler. Tacından, kısacık boylu yardımcılarından ve uzun kollarından tanırsınız. Azametlidir lakin sonradan Müslüman olmuştur. Muhammed Aleyhisselam’ın elleri arasında dini kabul ettiğini söyloorlar. İnsana göre ziyadesi ile hızlıdır da derler.”

Celaleddin, kuşağından bir kese çıkarıp Avram’ın önüne bıraktı: “Bize bu aynayı hazır et. Biz alacağımızı alıp gelelim. İlgazioğlu hepimizi abat edecektir!”

Avram keseyi hiç düşünmeden alıp ayağa fırlayınca onlar da peşinden ayaklandılar. Kervansaraya bakan hancının odasında kenarları işlemeli Frenk memleketinden gelme bir bakır ayna vardı ki boyu insan boyunca olan bu ayna krallara yaraşırdı. Avram’ın ısrarıyla hancı aynayı onlara teslim edince kervansarayın şarap mahzenine meşalelerle indiler. Kıssahan aklında kaldığı kadarıyla hatırladığı tılsımlı sözleri nakkaş ustalığıyla aynanın arkasına işlemeye başladı. Tamam olunca aynayı duvara dayayıp meşaleleri söndürdüler. Zifiri karanlıkta ilkin ne bir şey gördüler ne de bir ses işitildi. Duvara dayadıkları arkası dualı aynanın yavaş yavaş soluk bir ışıkla parıldadığını gördüler. Gümüşî bir şua mahzene doldu ancak yine de loş bir aydınlık hâsıl olmuştu.

Önce Behram diğerlerinden evvel atılarak aynaya elini uzattı. Sanki ardı boşlukmuş gibi kolu geçip gidince ilk adımını da attı. Aynanın içine girip kaybolunca Celaleddin, Selman’a döndü: “Sen ne olur ne olmaz burada kal. Biz alıp gelmeye çalışacağız…” Celaleddin de adımını atar atmaz kısa süren bir karanlığın ardından kendini Behram’ın yanında bir evin içinde buldu. Duvarları yükseldikçe biçimsizleşen, insani ölçülerin çok ötesinde tahtlara sedirlere oturmuş, önlerindeki kaplardan kanlı kemikleri kemirmekte olan şekli şemali değişik mahlûklar kafalarını onlara çevirmiş tuhaf tuhaf bakmaktalardı. Behram tam: “Afiyet ols…” diyecekti ki Celaleddin hemen ağzını kapatıp: “Unutma! Burada her şey ters demişti Avram!” diye fısıldadı. Gerçekten de acayip mahlûklar Behram’a sanki kendilerine etmek üzere olduğu küfür yarıda kalmış gibi bakıyorlardı. “Afiyet olmasın. Ziyade olmasın…” diyerek cümlesini tamamlayınca mahlûklar önlerine dönerek huşu içinde kanlı kemik ve et parçalarını kemirmeye devam ettiler. Celaleddin ile kapıya yöneldikleri sıra Celaleddin de: “Boğazınızda kalsın!” deyince ona gülümseyerek baktılar. Celaleddin bu korkunç manzara karşısında onlara daha fazla bakamayarak hızla kapıya dönüp kapıyı açtı.

Dışarıya çıktıklarında evdeki manzaraya bin kere şükrettiler. Görmüş oldukları şeyi pek az insan gözü görmüştü ki bu manzarayı tasvir etmede nakkaş, musavvir kalemi de kıssahan kelamı da aciz kalırdı. Camiilerin, kiliselerin ve kulelerin ters bir şekilde inşa edildiği, evlerin yükseldikçe kâh inceldiği kâh kalınlaştığı, surlarında ejderhalarla zırhlı mızraklı ifritlerin nöbet beklediği bir acayip şehre düşmüşlerdi. Gökyüzünde yedi güneş vardı ve yeşil ile mor arasında gidip gelen tuhaf bir ışıltı göğü kaplamıştı. Sanki geceymiş gibi uzak ve isimsiz yıldızları da gökte o saatte görmekteydiler. Sokaklarda ters ayaklarıyla tersten koşarak oynaşan cin çocuklarını, ters binmiş atlarla ters istikamete yol alan perileri, evlerle aynı boyda gulyabanileri, terse doğru akmakta olup göğe doğru düşen kum saatlerini, camdan sarktıkları vakit uzun boyunlarıyla sokağa dek eğilebilen peri kızlarını görmemeye çalışarak cinler âlemindeki Nusaybin izdüşümünün sokaklarında yürüdüler.

Kulaklarında mahlûkların cıvıltıları ve şehre tepeden bakan büyükçe bir saraydan şehre yayılan şen şakrak kahkaha sesinden gayrısı işitilmemekteydi. Behram etrafına bakındı: “Nasıl bulacağız peri kızını?” Celaleddin kafasını salladı: “Kasım Ede ağlar o, ağlamasından bulursunuz falan dedi ama pek ağlayanı da işitmiyorum…” Tam o esnada birbirlerine bakıp aynı anda: “Bizim âlemin tersi!” deyiverdiler.

Kahkaha sesinin çınladığı büyük sarayın olduğu yere doğru koşar adım ilerlerken Celaleddin şöyle bir hesap yapmaktaydı: “Eğer bu âlem bizimkinin tersiyse şimdi burada vakit gecedir ama gündüz gibidir. Cinlerin uykuda olması gerek ama ayaktalar. Normalde bu vakitlerde saray muhafızları hep tetiktedir ama burada gündüz vaktiymişçesine rahat olmalılar.” Behram güldü: “İnşallah bu hesabın saraya nasıl girip çıkacağımızı da kolaylaştırıyordur!”

Sarayın duvarlarına vardıklarında kendi dünyalarının aksine olması gereken kapının epey yüksekte olduğunu görünce, gulamhane senelerinde berid için yetiştirilirken kendilerine öğretildiği gibi duvarların çıkıntılarından tutuna tutuna bir pencereye varıp sarayın içine adım attılar. Dışarısının aksine türlü pisliği barındıran, şekilsiz şemalsiz eşyaların ve kumaşların duvarlarda asılı durduğu insan aklının ötesinde koridorların ve sütunların uzandığı bir acayip yerdi.

Tesadüfen yürürken kapıları sonuna kadar açık duran, etrafına ne bir bekçinin ne de bir askerin beklediği, altınlardan, gümüşlerden, değerli taşlardan dağlar misali yığınların bulunduğu bir acayip hazine odasının kapısına geldiler. Âlemin tersliğini artık kanıksadılarsa da temkinle içeriye girerek etraflarına bakındılar. Behram: “Bu kadar şeyin arasında Şahmeran’ın yüzüğünü kolaysa ara bul şimdi…” diye söylendiği sırada yığının içinden bir tepsinin kendiliğinden süzülüp gelerek önlerine konduğunu gördü. Çifte yılanın sarmaş dolaş olduğu yeşil zümrütlü bir yüzük tepsinin üzerinde tekinsizce parıldamaktaydı. Celaleddin: “Bu kadar ters olacağını tahmin edemezdim vallahi. Bari alıp gidelim ayıp olmasın!” diyerek yığınlara son bir kez baktıktan sonra yeşil zümrütlü yüzüğü aldı. Böylece kahkaha sesini yeniden takip ederek Fatıma Hatun’un bulunduğu yeri aramaya koyuldular.

Yaklaştıkça tüylerini diken diken eden lakin her yerden çınladığından tam yerini kestiremedikleri o kahkahaları takip ederken, bir köşeyi döndükleri esnada tuhaf giyimli bir adama çarptılar. Üzerinde daha önce görmedikleri türden yünlü bir giysi ve mavi renkli, göçerlerin giydiği tuhaf bir şalvara benzeyen lakin tüm bacaklarını saran bir elbiseye bürünmüş, kafasında beyaz bir takke bulunan, faltaşı gibi açılmış gözleri ve ters ayaklarıyla insanda ürküntü uyandıran bir ecinni olduğunu fark ettiler. Bir süre birbirlerine bakıp süzdükten sonra Celaleddin’e baktı:

“Siz saraya gizlice girdiniz değil mi?”

Celaleddin, Behram’la birbirlerine baktı. Ecinni kendileriyle Türkî lisanda ancak daha önce işitmedikleri bir aksanla konuşunca, Celaleddin de ona aynı lisanda cevap verdi: “Eyütelim ki eyle? Ne eyleyeceksün?” (Diyelim ki öyle? Ne yapacaksın?)

“İstesem de bir şey yapamam. Sizin alemde olsam bağırıp çağırıp muhafızları çağırmam lazım gelir. Ama burada tam tersi.”

“Ol dem bizü Fatıma Hatun’a götür.”

Ecinni kafasını sallayarak kendisini takip etmelerini söyledi. Celaleddin’ler onu takip ederken diğer yanda kendi tuhaf aksanında konuşmaya devam ediyordu: “Alışılır aslında çok zor değil burada yaşamak. Deli diyorlar işte arada öyle gidip gelene. Siz nereden geldiniz?”

Celaleddin içinden: “Burada her şey tersi ise saklamak yerine açıkça söylemeliyim…” diye düşünerek ona karışılık verdi:

“Gonya!”

“Biliyorum orayı. Buradaki biraz farklı ama. Nasıl desem, mesela Meram Çayı var ya. O normalde ters akıyor falan… Ha bir de dil meselesi var. Ben fazla genç kalıyorum buradakilere göre. Bir de fazla ortam yok ya. Adama Sıtar Baks soruyorsun adam “Kervansaray” gösteriyor. Hatun görelim diyorsun develer, adamlar var. Harem olayı bana ters ya. Neyse ki takıldığım zamanda öyle bir şey pek yok. Eğlence desen çok banal. Saz çalığ kadın oynatmak nedir hocam ya… Gerçi pavyon olayı var benim takıldığım zamanda ona benziyor…”

Ecinni Celaleddin ile Behram’ı yeşil taşlarla bezeli büyük bir kapının önüne getirdiğinde onlara döndü: “Aradığınız sultan burada. Ha tanışmadık daha değil mi? Ben aslında farklı bir zamanda takılıyorum. Halamları ziyarete geldim buraya. Benim adım Ebur…”

Celaleddin ecinninin ağzını kapattı: “Savuş git! Kimesneye görünmeyesün!” derken ona tehditkâr gözlerle bakmaktaydı. Ecinni omuz silkerek sarayın koridorlarının derinliklerine doğru sakin adımlarla yürüyerek gözden kayboldu. Behram, Celaleddin’e döndü:

“Sen susturmasan ben gırtlağını kesecektim. O kadar ecinni gördük şuraya gelene kadar bundan korkuncunu görmedim.”

Celaleddin kafasını salladı: “Sorma yahu! Bu da çenesiyle musallat oluyor herhalde. Ben böyle konuşkan herif görmedim. Hayır lisanını da anlamıyorum. Türkî ama neyi kastettiği meçhul. Ortam diyor, pavyon diyor, sıtar baks diyor kesin başka başka diyarların tehlikeli cinlerinin adları. Yetmezmiş gibi adını falan söylüyor, sanki gulamhane arkadaşım!”

Behram kapıyı gösterdi: “İci! Hani bu âlemde ters ya her şey. Bu bizi kız yerine babasına getirmiş olmasın?”

Celaleddin kapıya asılırken söylendi: “Ağzını hayra aç çelebi!”

Kapıyı hiç zorlanmadan açtıklarında ancak en izansız rüyalarında görebilecekleri bir manzara ile karşılaştılar. Rum diyarının köylerinde anlatılan alkarısı misali kan kızılı elbiseye bürünmüş, bir yandan duvarlarda çınlayan kahkahalarıyla gülerken diğer yandan gözlerinden kanlı yaşlar süzülen peri kızı tabiriyle müsemma bir hanımın boşlukta süzülmesi bir anlığına tüylerini diken diken ettiyse de gördükleri onca şey karşısında metanetlerini korumayı başardılar. Kırmızılar içindeki hanım yüzünü kırmızı tül ile kapatarak onlara dönüp vakur bir ifadeyle baktı. Celaleddin güç yetirip kekelemeden konuşabildi:

“Fatıma Hatun?”

Kadın vakur duruşunu bozmadan ancak gözlerinden kan damlaları süzülmeye devam ederken karşılık verdi: “Bu saraya aklı başında bir ademoğlu ayak basamaz. Siz nasıl çıkıp geldiniz?”

“Kasım… Kasım Ede gönderdi bizi. Sizi ona götürmeye geldik.”

Kadın, Kasım Ede’nin adını işitir işitmez havada süzülmeyi bırakarak yanlarına geldi. Gözleri kocaman kocaman açılmıştı: “Nasıl cesaret edebildiniz buna? Sultan babamın tahtı misali gönlü de kararmıştır, beni Kasım Ede’mden ayrı koymuştur. Siz nasıl buraya gelebildiniz?”

Behram şaşkındı: “Kasım Ede’de sizin de mi gönlünüz var?”

Celaleddin kafasını salladı: “Bu diyarda her şey ters ise şaşmamalı!”

Fatıma Hatun: “Ben hazırım. Kasım Ede’me götürün beni!”

Kadının bu hali karşısında şaşkınlıklarını üzerlerinden attıktan sonra odadan çıkayazdılar. O esnada düz yolda dururmuş gibi tavanda sarkmakta olan beyaz takkeli o garip ecinniyle yine yüz yüze geldiler. Bu sefer Farisi lisanında konuşmaktaydı:

“İnsanız, medeniyiz diye geziyorsunuz zerre nasiplenmemişsiniz! Yazık! Çok yazık!”

Celaleddin öfkeyle burnundan solumaktaydı: “Bana bak ulan ebru musun ne karın ağrısısın musallat olup durma. Sana savuşup gitmeni söylemedik mi?”

“Dedik size o kadar burada her şey terstir diye. Siz kimseye görünmeden uzaklaş dediniz. Ben de gittim sarayın muhafızlarına haber verdim!”

Sarayın koridorlarında ifritlerin korkulu homurtuları işitilmeye başlanınca üçü birden odadan fırlayıp geldikleri tarafı hatırlamaya çalışarak koşturdular. Fatıma Hatun’un önlerinden giderek dönecekleri, sapacakları yerleri işaret etmesiyle mağara gibi bir yere denk gelip saraydan çıkmaya muvaffak oldular. Şehrin sokaklarına saptıkları sıra sarayın kapılarından çıkan kızgın ifritlerin burun deliklerinden çıkan siyah dumanlarla göğün kararmaya yüz tuttuğunu görüp ciğerleri yanmasına rağmen koşmayı elden bırakmadılar. Celaleddin’ler, aynanın olduğu haneye girdiklerinde hanedeki mahlûklar kafalarını kaldırıp şaşkınca onlara baktılar. Celaleddin: “Aynaya!” diye haykırınca önden Fatıma Hatun ardından Behram adımlarını atarak cinler diyarından çıktılar. Celaleddin aynadan geçtiği esnada arkasındaki kapının gürültüyle parçalandığını işitti.

Yere düşen Celaleddin kafasını kaldırdığında şarap mahzeninde olduğu gördü. Kendisine bakmakta olanlara bağırdı: “Geliyorlar! Geliyorlar!” Avram telaşla Selma’ın koluna asıldı: “Çabuk aynayı duvara doğru çevir!” Selman aynayı kavrayıp duvara çevirdiği esnada içinden kara suretli bir ifritin kafasını çıkararak kütük gibi kollarıyla duvara yapıştığını gördüler. Behram ile Celaleddin, Fatıma Hatun’un önüne geçerken Selman aynayı muazzam bir kuvvetle ittirerek ifritin kollarıyla kafasını duvarla ayna arasına sıkıştırdı. Avram güç bela aynanın arkasındaki yazıları silince ifrit de var olmamışçasına kayboldu. Selman aynaya bıraktığında Avram şaşkındı: “Sıfatın misali zatın da Ehirmen’e benzoor… Lakin şimdilik güvendesiniz. Gün batana yahut akşam ezanına kadar bir şey olmaz lakin ezandan sonra bizim diyarımıza geçebilirler. İşte o zaman şehirde bulunmamanızı tavsiye edoorum!”

Celaleddin ertesi gün Avram’a beyin sarayına girip ücretini alabileceğini söyledikten sonra kervansaraydan çıktılar. Kırmızı urbalı kadın yüzünden ahali onlara bakıp duruyordu. Celaleddin, Mor Yakup Manastırı’nı işaret etti: “Evvela manastıra gidelim. Behram sen hamamda bıraktığımız iki atı al gel. Kara tahtlı şahın yanı sıra Kasım Ede’nin babası da bu birlikteliğe razı gelmeyeceğini söylemişti. Ancak oğlunun akıllanıp şehirden kaçtığını duyarsa pek bir şey yapmayacaktır. Bizi de serbest bırakacaktır diye düşünüyorum.” Selman kafasını salladı: “Teslim edelim gitsin işte. Neden bu kadar düşünüyoruz Kasım Ede’nin istikbalini?” Celaleddin bir şey söylemedi ama Selman anlamış gibiydi. Behram hamamın ahırına doğru koştururken Celaleddin’ler de manastıra doğru yürüdüler.

Manastırın önüne geldiklerinde Celaleddin, Behram’a içeriye girip Kasım Ede’yi ne pahasına olursa olsun alıp getirmesini söyledi. Behram, manastırın kapısından geçip rahiplere durumu söylediğinde Kasım Ede’nin bulunduğu hücrenin önüne götürüldü. Bulunduğu hücrenin kapısını açtıklarında seslendi: “Beyim! Fatıma Hatun kapının önündedir. Getirdik!” Kasım Ede kafasını kaldırmayarak ağlayıp sızlamaya devam ederken bir an sustu. Bir anda ayağa fırlayıp sallana sallana dehlizin kapısına yöneldi. Behram’a dahi çarparak koridora çıkıp manastırın kapısına doğru koşturdu.

Kasım Ede dışarıya çıktığında o dönemin adabınca kabul gören bir hareket olmasa da aklını ve sevdasını geri kazanmanın sevinciyle Fatıma Hatun’a koşarak sarıldı. Celaleddin’le Behram o esnada bir insanın nasıl karanlıktan aydınlığa geçtiğini, gözlerinin yeniden ışıldadığına tanıklık ettiler. O esnada yularlarından tutup çektiği iki atla Behram çıkıp gelince Celaleddin, Kasım Ede’ye döndü:

“Beyim! Sizin vuslatınıza hem Fatıma Hatun’un babası hem de sizin babanız karşı çıkmaktadır. Bunlar hususi berid atlarıdır, şehirden kaçıp gitmeniz evladır.”

Kasım Ede: “Büyük amcama sığınırım o vakit. Sökmenoğlu’na, bizi saklayacaktır.”

“Aslında saklar ama akşam olduğu vakit şehre inebilecek ifritler ordusuna karşı değil. Tutup babanıza teslim edebiliri sizi. Ailelerinizden yana bir zarar görmemek için uzağa kaçmanız lazım. Buradan çıkar çıkmaz Midyat yolunu tutun ama şehrin içinden değil kenarından dolaşın. Yollardan gitmeden Batman Çayı’na geçin. Hasankeyf üzerinden Malabadi Köprüsüne varırsınız. Biz Meyyafarikin’de bekleyeceğiz sizi. Yoldan ayrılmayıp fazla soluklanmazsanız tez varırsınız. Oraya gelince sizi oradan alır Erzincan’a götürürüz. Mengücekli hükmü altındadır orası, Mengücek beyine sığınırsanız sizi kolay kolay Artuklu’ya teslim etmez. Haydi!”

İki âşık Behram’ın getirdiği atlara binip şehrin sokakları arasında gözden yiterken Celaleddin’ler de Nusaybin’in kermenine doğru koşar adım yürüdüler. Beyin köşküne vardıklarında, beyin sağ yanında kendilerini yakalayan Eyyubi beridçisinin, sol yanında da Sadeddin Köpek’in beklemekte olduğunu gördüler.

İltutmuş Bey: “Ne haber getirdiniz? Oğlumun ahvali ne olacak?” diye sorunca Celaleddin, yeşil zümrütlü bir yüzüğü çıkarıp Sadeddin Köpek’in eline tutuşturarak: “Cinler âlemine gidip geldik. Bu yüzük de kanıtıdır. Oğlunuz aklına kavuştu lakin burada durmayarak savuştu gitti, mani olamadık.”

Tam o esnada içeriye bir hademenin gelerek saygıyla beyin karşısında eğildiğini, ardından da kulağına yanaşarak bir şeyler fısıldadığını gördüler. Bey çekilmesini söyleyince hademe geldiği gibi gitti. İltutmuş Bey: “Şimdi geldi haberi. Nasıra Kapısı’ndan savuşup gitmişler, askerler tanımış. Oğlumun aklını kazandığına sevinmeli miyim kaçtığına üzülmeli miyim bilmiyorum.”

Celaleddin: “Burada kalsalar siz razı gelseniz bile padişah Ehli Mürre razı gelmeyebilirdi. Akşam vakti tedbirli olun çıkıp gelecektir, burada olmadığını size karşı çıktığını söylerseniz beyhude yere peşlerine düşecektir.”

İltutmuş Bey: “Pekâlâ. Madem siz müşkülümü hallettiniz, ben de gitmenize destur verdim.”

Eyyubi casusu boğazını temizleyerek söze girdi: “Burasının Eyyubi mülkü olduğunu hatırlatırım beyim. Bunlar da casusluktan yakalandılar. İçinde gizli name bulunan çarmıh çıktı bunun boynundan. Bizimkiler bunların peşine düşmüştür. Mardin’den çıkamadan yakalayacaklardı ama nasılsa geçip gitmişler burada denk geldik.”

Celaleddin güldü: “Gizli taşıyacağım tabi. Dua var onun içinde. Okur üfler kadının biri yazdıydı, taşı bunu dedi taşırım. Uğur getirirmiş.”

Eyyubi casusu kuşağından nameyi çıkarıp beye gösterdiğinde bey eline alıp okudu. Gülümsedi: “Abuk sabuk şeyler yazmış senin üfürkçü! Dua yazmıyor zannımca.”

Celaleddin hayıflandı: “O kadar da paramı almıştı. Neyse dönünce hesabını sorarım.”

Eyyubi casusu gürledi: “Ulan baştan söylesenize! Ben de Selçuklunun casuslarını yakaladım sanıyorum.”

Celaleddin: “Biz okur yazarlı duadan anlamayız. Bizimkisi soydan cincilik neticede. Bir daha kılıklı mılıklı işlere kalkışmayız beyim ne bilelim?”

İltutmuş Bey dışarıyı gösterince Celaleddin’ler ve Sadeddin Köpek beyi selamlayarak köşkü terk ettiler. Kermenden şehre doğru inerken Sadeddin Köpek gülümsüyordu: “Başaracağınızdan zerre şüphem yoktu.”

Behram sordu: “Bu yüzüğün marifeti nedir ki buraya kadar kalkıp gelmişsin?”

Sadeddin Köpek: “Kudretli bir zehir üretir. Senede üç defa! Fili bile yıkar ve dahi hiçbir hekim anlayamaz.”

Celaleddin müstehzi bir ifadeyle: “Pek hayır için kullanılacağa benzemiyor.”

Sadeddin Köpek, kermene çıkan tepenin bitimindeki bir ağaca bağladığı, üç atlı kölenin beklediği atının yanına geldiğinde onlara döndü: “Siz beni unutacaksınız. Ben de sizi. Alnımıza yazılmışsa karşılaşırız yeniden.”

Celaleddin sordu: “Ben bu yüzüğün sultana karşı kullanılmayacağını nereden bileceğim?”

Sadeddin Köpek sırıttı: “Sultanın ipini çekenler var. Ama bunu yapan ben değilim.”

Celaleddin: “Kimmiş o ipi çekenler? Elbistan’da Eyyubilere mağlup oldukları için bir eve doluşturup diri diri yaktırdığı emirlerin, beylerin akrabaları mı?”

Sadeddin: “Onlar en tehlikesizleri. Daha fenaları var… Birkaç sene önce Bağdat Halifesi Nasır Lidinillah’un Konya’ya fütüvvetname gönderdiğini biliyorsunuz. Tören falan yaptılar, Anadolu’da “fütüvvet” adında yeni bir teşkilat kuruldu. Sühreverdî’nin başkanlık ettiği heyet geldikten sonra…”

Behram: “Ne olmuş onlara? Siyasetle alakaları yok ki?”

Sadeddin atına bindiği sırada: “Öyle ama bunlar üzüm salkımı gibi her yere uzanırlar. Nerelere değdikleri, çıkarları tehlikeye düşünce nasıl birleşecekleri meçhuldür. Memlekette bir fırtına koparsa ya emirlerden kopar ya da bunlardan…”

Sadeddin Köpek, köleleriyle birlikte dörtnala uzaklaşırken arkasından baka kaldılar. Celaleddin, onun iyice uzaklaştığına kani olunca diğerlerine döndü: “İçeride casus ağzından laf kaçırdı fark ettiniz mi? Önce sahib-i berid geldiğinde diyerek şehir dışında olduğunu söyledi hamamın önünde. Şimdi de bizden haberli olduklarını hatta kalabalık bir şekilde Mardin’de veya Mardin yolunda olduklarını da dolaylı yoldan ağzından kaçırdı.”

Selman: “Zaten Mardin’deki sahib-i berid dedi ya Eyyubi casuslarına dikkat edin diye.”

Celaleddin: “Hakiki mesajı neden haçın içine değil de pabuçların içine gizlettirdim sanıyorsun? Tedbir cihetinden aldım bu tedbiri ama bak hayatımızı kurtardı. Kıyafet kısmındaki adamımıza haçı değil de pabuçları işaret ettim giderayak, nameler değiştirildi.”

Behram: “Demek aramızdan birisi sızdırdı, bunlar haberlilerdi.”

Celaleddin: “Üç at bulalım. Pahalıdır ama zırhlı çeri taşımaya alışkın olanlardan bir tanesine de Selman biner. Tez elden Mardin’e varalım!”

Kararlaştırdıkları gibi üç atı son dirhemleriyle aldıktan sonra Nusaybin’den çıkıp Mardin yolunu tuttular. Hava kararmaya yakın şehre vardıklarında kapıda bekleyen askerlerden birine yaklaşıp kalabalık bir rahip topluluğunun şehre gelip gelmediğini sordular. Asker öyle bir grubun geldiğini, hemen kapının yakınlarındaki Odalı Han’da kaldıklarını söyleyince hiçbir şey belli etmeden şehre girdiler. Celaleddin, Selman’a: “Bizim ribata git. Ne kadar adam varsa topla getir, kimseye görünmesinler! Acele et!” dedi. Selman onlardan uzaklaşırken, Behram’a döndü: “Biz önden gideceğiz!” diyerek Odalı Han’ın yolunu tuttular.

Odalı Han, pek fazla sayıdaki odasıyla bilindiğinden bu şekilde zikredilen bir handı. Celaleddin ile Behram hana geldiğinde hana inen birkaç rahibin nerede olduğunu azıcık da Süryani ağzını taklit ederek sordu. Hancı kılıklarından şüphelenmediği için, hanın en büyük odasında toplandıklarını söyleyince oraya yöneldiler. Kendilerince evvelce öğretildiği gibi savunma amacıyla ellerine geçirdikleri sönmüş meşale sopalarını kapıp bir anda büyük odaya daldılar. Sedirlere çökmüş altı rahiple, Mardin yöresinden insanlar gibi giyinmiş yüzü bir şalla kapalı olan bir adam onlar içeriye girer girmez dönüp baktılar. İki tanesi ayağa fırlayıp üzerlerine yürümeye çalıştıysa da Celaleddin ile Behram ikisini de yere yıkıp odanın ortasına doğru yürüdüler. Celaleddin yüzü örtülü adama baktı:

“Yüzünü saklama Mardin sahib-i berid Necmeddin! Eyyubi casuslarıyla muhabbetinizi bölmek istemezdim gerçi ama…” deyiverdi. Behram şaşkındı. Adam yüzünü açıp ayağa kalktı. Celaleddin’in tam karşısına dikildi: “Ben olduğumu nasıl anladın?” Celaleddin karşılık verdi: “Sizin Nusaybin’deki münhi Necmeddin söyledi. Açıktan söylemedi gerçi. Bizden haberliymiş bunlar, bizi ararlarmış. Sonra biz bunu anlayınca düşündük kim olabilir hain diye? Bize Süryani öğrenci kılığıyla gitmemiz talimatını veren sonra da ne olur ne olmaz belki kurtuluruz diye dönüşte bu hana gelmemizi söyleyen sensin. Ama yalan yok ben rahiplerin handa olduğunu duyuncaya kadar senin ihanetini düşünmedim. Selçuklu’nun eli ayağısın neticede. Ama Eyyubi’ye çalışıyormuşsun sen de…”

Necmeddin alaycı bir ifadeyle sırıttı: “Bu kadar aklınız vardı madem, beridlerin sayısını da öğrenseydiniz. Burada oturup öylece bekleyeceğimizi mi sandınız?” Tam o esnada kapıdan giren iki rahip ellerindeki hançerlerle hem Celaleddin’i hem de Behram’ı rehin aldılar. Celaleddin, boğazındaki hançere aldırmadan sordu: “Anlamadığım istesen nameyi doğrudan onlara gönderebilirdin neden bizi öne sürdün?” Necmeddin: “Siz buraya gelmeden birçok yeri gezdiniz. Buraya gelince sizi elde edersem daha fazla bilgi ulaştırabileceğimi düşündüm. Kendi ayağınızla…”

Selman birden odaya dalıp eli hançerli iki rahip giysili adamın kafalarına indirdiği yumruklarıyla bayıltınca, Necmeddin’in lafları boğazında kaldı. Selman’ın ardından odaya giren Selçuklu beridçileri rahip giysilileri tek tek yakalayıp ellerini kollarını bağlarlarken, ağızlarını da kapattılar. Sonra her birini çuvallara tıkıp kâh sürükleyerek kâh omuzda dışarıya taşımaya başladılar. Celaleddin, şaşkın bakışlarla bu hali seyreden hancıya bunların rahip kılıklı harami olduklarını, bir manastırı soyduklarından Nusaybin’e geri götüreceklerini söyleyince hancı her birine beddua ederek Celaleddin’leri muvaffakiyetlerinden ötürü kutladı.

Eyyubi casuslarını, gizli ribatlarının en derinindeki bir zindana ağızları gözleri bağlı, zincirlerle bukağılara vurduktan sonra elbiselerine de imha edilmek üzere el koydular. Celaleddin, oradakilerin en kıdemlisi sayılan Selçukluların Mardin münhilerinden biri olan Mecdüddin’e: “Bizim haddimize değil ama zannederim artık idare sendedir ici!” deyince Mecdüddin onları defalarca tebrik edip merkeze, bilhassa Daye Gabriel’e yazacağını söyledi. Kalmaları için ısrar ettiyse de Celaleddin: “Burayla işimiz bitti sayılır. Başka yerleri, ribatları görmeli!” diyerek arkadaşlarıyla birlikte oradan ayrıldı. Behram ile Selman, Celaleddin’in gideceği yeri tahmin ettiklerinden nereye gittiklerini sormadılar.

Celaleddin ile takımı, hiç durup dinlenmeden ayaküstü pekmez ile bazlama yiyerek, ribattan istihkaklarını ve yol için almaları gereken meblağı aldıktan sonra Nusaybin’de satın aldıkları atlara binerek şehirden ayrıldılar. Kılıklarını değiştirerek paralı asker urbalarına bürünmüşlerdi ki haramilere, haydutlara rastlarlarsa bu şekilde kendilerinin de gariban olduğuna ikna edip yollarına devam edebileceklerdi.

Yolda Selman sordu: “Bu garip âşıklar, Artukoğlu’nun elinden kurtuldular ama cinlerin elinden nasıl kurtulacaklar?”

Celaleddin: “Başka yörelerin cinleri üzerinde de hükmü yok ya o kara tahtlı şahın? Peri kızının yardımıyla kimselere görünmeden yel gibi giderler inşallah.” Celaleddin’in yüzünde belli belirsiz bir korku hali vardı ancak çok da üstelemediler.

Ertesi gün akşam karanlığında Meyyafarikin’e (Silvan) varan Celaleddin’ler, oradaki ulu camiinin arkasında duran kulübeye uğrayıp oradaki Selçuklu beridçileri ile irtibata geçtiler. Bir-iki gün kalacaklarını söyleyip postu oraya serdiler, bu esnada dinlendiler. Her gün Behram at sırtında sabahtan Malabadi Köprüsü’ne gidiyor, gece vakti geri dönüyordu. Üçüncü günün sabahında Behram, ayrıldıktan kısa bir süre sonra koşturarak ribata dönmüştü. “Köprüde kıymışlar gariplere!” deyince Selman ile Celaleddin ayaklanıp at sırtında Malabadi köprüsünün yolunu tutmuşlardı.

Köprüye vardıklarında, köprü muhafızlarının iki aşığın cesedini yoldan kenara taşıyıp köprüdeki odalarından getirdikleri bir beyaz örtüyle örtmüş olduğunu gördüler. Köprü muhafızlarının başı, Celaleddin’leri görünce yakınları olup sormadığını sordu. Celaleddin bir tanıdıklarını beklediklerini söyleyip çok üstelemeyince cesetlerin üzerindeki örtüyü açıp âşıkların cesedini onlara gösterdi. İkisi de vücutlarına saplanmış siyah oklarla vurulmuş, kanlar içinde yatıyorlardı. Biraz uzakta da yine aynı oklarla vurulan hayvanlarının leşleri duruyordu.

Celaleddin sordu: “Tanımıyoruz ama merak ettik. Benim bildiğim bu köprünün altında bazı dehlizler vardır, yaklaşan kervanların, yolcuların ayak sesleri uzaktan işitilir derler. Doğru mu?”

Muhafızların başı kafasını salladı: “Doğrudur. Biz bunların gelişini de işittik. Başka kimse yoktu, birisi yürüse sesini duyarız. Tam köprüyü geçerlerken feryatlarını işitip dışarı koşturduk. Arkalarından oklamışlar. Ne kaçan birini duyduk, ne at kişnemeleri. Bakındık o tarafa ama bu gariplerle evvelden geçen kervanların izi haricinde hiçbir iz yoktu. Giyimleri de şekilleri şemalleri de bir acayip. İkisi de sakatlarmış. Kadının da ayakları ters. Defnedeceğiz.”

Celaleddin hiçbir şey söyleyemedi. Dua bile okuyamamıştı. Diğerlerine dönüp belli belirsiz bir sesle: “Erzincan’a devam edelim!” deyiverdi. Behram elbiselerini ve oradaki istihkaklarını alıp getirinceye kadar Malabadi Köprüsü’nün muhafız odalarından birinde beklediler. Celaleddin, pencereden akan çaya bakarken kendi kendine konuşmaktaydı:

“Bu köprünün üstüne çöken ilk melanet olmayacak. Onların o halleri aklımdan gitmiyor. Korkum o ki başkalarının başına da bu hal gelecektir…”

Celaleddin ileride o köprüde yaşanacakları, ondan hareketle yazılacak türküleri elbette ki bilemezdi ancak içten içe o acıları, o berbat hissi daha o andan hissetmekteydi.

SON

(Bazı Açıklamalar:

Dil ile ilgili: Her ne kadar hikâyelerde açıkça belirtilmese de karakterler Anadolu Selçukluları döneminde yaşadıklarından Farsça hayli yaygındır ve saray dışında da konuşulabilmektedir. Hikâyelerde aksanlı karakterlere göre Celaleddin’lerin düzgün konuşması bu intibaı uyandırabilmek içindir, Türkçe konuşurlarken de buna göre aksanları Türkmenlere vs. göre farklıdır. Okuyucu eğer “Kaf Dağından Kız Kaçırma” adlı hikâyeye bakarsa burada da Celaleddin’in önce Farsça konuştuğu, ardından karşısındaki karakter Türkçe konuşunca Eski Anadolu Türkçesiyle konuştuğu görülebilir. Nitekim bu hikâyede de saraydaki İstanbul Türkçesi ile konuşan ecinni ile karşılaştıklarında Türkçe konuştuğu için Eski Anadolu Türkçesiyle konuşuyor. Elbette ki kurgusal.

Teşkilat ile İlgili: Ribat; İslam devletleri teşkilatlanmasında sınırlara kurulan gözlem karakolları. Gazilerin sürekli kaldığı bu yerler, Selçuklu istihbarat teşkilatında habercilerin ve casusların yolculuk ettikleri konak sisteminin bir parçasıydı. Ahurbek de sarayın ahırlarından sorumlu idareciydi. Zeyneddin Beşare gerçekten de o dönemde yaşamış ve bu vazifeleri gördüğü ifade edilen bir kimsedir. Yine tarihi araştırmalar Eyyubilerin de kuvvetli bir haberleşme ve posta teşkilatına sahip oldukları ifade edilmektedir. Bu arada Sadeddin Köpek’in bahsettiği yapılanma, sonradan Ahiliğin de temeli olduğu düşünülen Fütüvvet Teşkilatı’dır ama burada kısmen kurgusal bir yorum bulunmaktadır.

Bazı Göndermelerle İlgili: Elbette ki cinlere değinen bir hikayede mizah dergisi Uykusuz’un çizerlerinden Ender Yıldızhan’ın harika “Ebur” karakterine ve Artuklu topraklarında geçen bir hikayede “Malabadi Köprüsü”ne ve o meşhur şarkıya gönderme yapmadan duramazdım.

Mehmet Berk Yaltırık

Tarihçiyim ve yazarım. Tarihi korku hikâyeleri yazıyorum. Çeşitli internet sitesi ve fanzinlerde, çeşitli inceleme yazıları ve hikâyelerim yayınlandı. “Anadolu Korku Öyküleri-2”, “Gio Ödülleri 2013 Seçilmiş Öyküler”, “Güçoburlar” ve “Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikâyeleri-1” çalışmalarında yer aldım. “Türk Kültüründe Hortlak-Cadı İnanışları“ adlı bir akademik makalem de mevcut.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *