Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Mutluluk

Nereden çıkıp geldiklerini, kimse tam olarak anımsamıyor. Uzmanlar, önemli şeyleri hatırlama eşiğinin bir hayli alçaldığından; bu dar boşluktan, sadece, yemek yeme gibi günlük tekrarlanan rutinlerin, üstelik zorla eğilerek geçebildiğinden söz ediyordu zaten. Bir süre sonra, bazı insanlar için bu kadarcık yer bile kalmayacaktı. Akıllar, tekdüzeliğin silindiriyle eziliyor, düzleştiriliyor ve duyarsızlaşıyordu.

Ne bir tiranlık ne o tiranlığın demir pençesi ne de o pençenin boğucu hareketsizliği hakimdi. Renkler silinmemişti; aksine mutluluğun mutlak olduğu düşünülüyor, özgürlük var sanılıyordu ama herkes, kendi içinde hapsedilmiş gibiydi.

İşin kötüsü, ben de anımsamıyorum. Ofisimin penceresinden dışarıya, hiçbir şeyi görmeden, sadece gözümü önümdeki ekrandan ayırmış olmak için göz gezdiriyordum. Önüme konan büyük, siyah renkli, üzeri kalın bir camla kaplı, ayakları da kalın tahta masanın üzerinde, serçe parmağımdan işaret parmağıma kadar uzanan sessiz, enstrümansız bir orkestrayı konuşturuyordum. Peş peşe masaya vuruldukça çıkan ritmik sesi ya hızımı ya sıralamayı değiştirerek bir şarkı tutturmuştum. Birazdan sandalyemden kalkıp dışarıdaki şantiyeye gidecek, kimin ne yaptığını denetleyecektim: Yeni bir fabrika daha dikiyorduk. Topraktan bitki yerine beton çıkarmak gibi bir mesleğin saygınlığı halen kaybolmamıştı. Hem hava kirliliği bir sorun değildi. Benim kuşağımla beraber bacalardan tırmanan dumanlar, sanayilerimizin korku ve endişe saçan uzuvları olmaktan çıkarak basit bir kimya olayına dönüşmüştü.

Odamda, neredeyse, hiçbir şey yoktu. Minimalist şirketimiz, tüm çalışanlarına sadelik ve tevazu dolu bir çalışma biçimi önermiş, açıkçası dayatmıştı. Benim payıma düşen şey bir su ısıtıcısı, küçük bir buzdolabı, üfürdüğü kendisine bile yetmeyen bir vantilatör, ocak ve ufacık bir lavabo olmuştu. Daha da minimalize olmamız gerektiği söyleniyordu. Vantilatör, çelimsizliği yüzünden ilk kurban olacaktı. Minimize edileceği söylenen tek şey eşyalar olmamıştı. Almamız gerekenler sürekli azaldığı veya azalması gerektiği için, ücretlerimiz de hak ettiği ve gerektiği gibi küçülecekti tabii.

Pencereden dışarıya bakmaya devam ettim. Gözümün önünde, inşaat şantiyelerinin ziyaretini öylece bekleyen kentin çeperindeki arazilerin hepsine hakim olan bir manzara vardı: Üzerini parmak ucuyla silinecek kadar ince bir ot tabakasının örttüğü tepeler, kimi tepelere güçlükle tutunmuş ağaçlar, artık ekilmeyen ve bitmeyecek bir nadasa bırakılmış tarlalar, ara sıra başlarını yükselten koru parçaları, hepsinin üzerine gerilmiş parlak, ufku şantiyelerden yükselen toza bulanmış bir gökyüzü.

Pencerenin sol üst köşesinden yavaşça süzüldüğünü, ilk başta fark edememiştim. Görmem için iyice alçalması gerekti. Pencerenin ortasına doğru indi, gözümün üzerinden öylece geçtiği bir tepeciği örttü. Beyaz bir balon. Altında kalın bir ipin sarktığı, bu ipin ucunda da bir kutunun bağlı olduğu beyaz, oval bir balon. Yavaşça ayağa kalktım ve pencereye yürüdüm. Açıp balonu içeriye doğru çektim ve kutuyu ipten çözdüm. Kutunun içinde küçük, rulo yapılmış, bembeyaz bir kağıt vardı. Yavaşça açıp okudum. Tuhaf gelmişti bana yazılan, hâlâ da öyle gelir:

“Gerçekten mutlu musunuz?”

* * *

Balonların gökyüzünde belirmesini başta pek de umursayan olmadı. Ne zaman ki sayıları arttı ve daha çok evin balkonuna düşmeye, daha fazla insanın kafasına konmaya başladı, o andan itibaren işler değişti. Birbirinin aynısı yüzlerce, binlerce balon geziyordu sokaklarda. Hepsi, tesadüf eseri buldukları insanlara tek bir soru soruyordu: Gerçekten mutlu musunuz? Olay, herkesin ilgisini çekmesi açısından acayip ama aynı zamanda birtakım korkuları uyudukları yerde uyandırmış olması nedeniyle ürkütücüydü.

Bir reklam kampanyasının hedefi olduğunu düşünenler, masum bir şakaya muhatap olduklarını sananlar ya da amaçsız bir eğlenceye davet edildiklerini iddia edenler, tüm tartışmaları ele geçirmiş gibiydi. Bir süre sonra, ortaya, krem rengi balonların akını çıktı. Bu defa, başka bir soruyu soruyorlardı: “Niye mutlusunuz?”

Otuzu aşkın kadın ve erkek, bu balonlardan birkaç tanesinin adeta suçlu gibi ışık altında havaları alınmış, cansız bedenler misali uzandığı bir masanın etrafında bir araya gelerek, dönemin en kudretli dedektiflerinden birisine, önemli bir görev verdi.

“Bunların nereden, kimler tarafından gönderildiğini bilmek istiyoruz” diye konuştu bir kadın. Kararlı, ılımlı ama tehdidini gizlemeyen bir sesi vardı.

“Öyle mi? Gerçekten bilmek mi istiyorsunuz? Yapmayın yahu, ne şaşırdım!” diye içinden geçirdi dedektif. “Balonların nereden geldiğini bilmek mi istiyorsun sen? Ciddi misin? Yok daha neler!”

“Yani, hedefin ne olduğunu gayet iyi biliyorsunuz.” dedi. Kadın gözlerini kapayarak ve hafifçe öne eğilerek başını salladı:

“Çok iyi biliyoruz, hem de çok iyi… Bu soruların hangi kategoriden olduğunu buradaki herkes biliyor.”

“Çünkü siz yazdınız.”

“Efendim?”

“Çünkü siz yazdınız, dedim.”

“Evet, tabii.”

“Bunların yayımlanması yasaktı, doğru mu hatırlıyorum?’

“Olmaz olur mu?”

Tamam işte, bir ipucu çoktan çıkmıştı. Yasaklı Sorular Listesi’ne, karşısında oturduğu ve servetini, ününü, tüm varlığını bu soruların sorulmayışına borçlu olan bu imparatorlar ve imparatoriçeler topluluğu dışında, onlar kadar meşhur ve zengin olamamakla birlikte peşlerinden gitmeye çalışan veliahtları ulaşabilirdi. Birkaç bin kişilik bir saraylılar topluluğu. “Uğraşsam çözerim,” diye düşündü. “Bin kişiyi taraması çok sürmez. Peki bunlar izin verir mi?”

Muhatapları göründüklerinden çok daha zekiydi. Kadının yanında oturan bir başka kadın öne çıktı. “Bizden birisi olabilir mi? Böyle mi yaklaşıyorsunuz gerçekten?”

“İlk olarak buraya bakılmasında yarar görüyorum.”

“Bizde öyle şey olmaz.”

“Nereden biliyorsunuz?”

“Bindiği dalı kesiyor demektir de ondan.”

Derin bir iç çekti. Dedektif, mantığı doğru işletmeye özen gösterdi: “İşte, sorun da burada değil mi? Hainler çok. Varsa, içinize sızmışlarsa görmek lazım.”

Hain denilmesinden ürken bazı imparatorlar homurdanmaya, sandalyelerinde bir sağa bir sola dönmeye başladı. Kelime seçimlerinde çok özenli davranmak zorunda olduğunu biliyordu. Ama bunu demesi de iyi olmuştu. İşin ciddiyetini daha iyi anlayabilir, dedektife daha çok imkan ve araç sunabilirlerdi. Öyle de oldu.

“Haini bulun o zaman beyefendi, niye para ödüyoruz?” diye sordu birisi. Onaylayıcı sesler yükseldi. Taraftar bulmanın rahatlığıyla gevşemişti. “Tabii, niye para ödüyorsun? Hep sana ödenecek değil ya. Bir de şikayet ediyor. Bilmem, niye para ödüyorsun?” Sorularını kendi içinde tuttu, “O halde,” dedi. “Bir yerden başlayalım artık.”

* * *

Beyaz, krem, açık mavi ve mavi. Bugüne kadar yollanan dört balonun renk sıralaması böyleydi. Mutlu ve huzurlu olup olmadığımızı soran sorulardan sonra, meçhul sorgucumuz ya da sorgucularımız biraz daha cesaretlenmişti. Mavi renkli balonlar, “Neyi biliyorsunuz?” ve “Neyi bilmiyorsunuz?” diyerek çıkagelmişti.

Şantiyede balonlar genellikle şöyle bir bakıp geçiştiriliyordu ama bazı sorular, kafalarda kök salmaya ve çimlenmeye başlamış gibiydi. Balonların sokakta gördüğü ilgiyi burada görmeyişinin başlıca sebebi, işin yoğunluğuydu. Taş kıran, toprak kazan, beton döken, demir lehimleyen, harç karıştıran, tuğla dizen eller; çuvalları oradan oraya taşıyan, hafriyat dolu el arabalarını yakınlardaki bir çukura götürüp döken bacaklar, kafaya düşünmesi için boş zaman bırakmazdı. Küreklerin olduğu yere bırakıldığı anlarda ise ya sigara içilir ya yemek yenir ya da uyulurdu. Ha, bir de günü gelmişse, Mutluluk Dağıtım Taburları’ndan gereken karışımlar, ilaçlar alınır, öylece mutlu olunurdu.

Yükselen sıcaklık yüzünden zaten taşınması zor gelen işlere daha fazla ağırlık bindiren ve kemikten, kıkırdaktan oluşan omurgalar kadar sabır ve dirençten yapılma omurgaları da ezen bir günün sonunda, herkes her zamankinden daha tükenmiş biçimde yataklara, konteynerlere çekilmişti. Şantiye şefinin kapısı açık odasından gelen seslere bakılırsa, taburların daha sık gelmesi ve daha güçlü karışımlar getirmesi isteniyordu.

Balonların sorusunu düşünüyordum. Tüm hesapları yaptıktan ve gereken evrakları imzaladıktan sonra pencereye bakıp üzerlerine eğilmek bir alışkanlık olmaya başlamıştı. Başkalarına anlamsız gelen bu soruların bir ağaç gibi geliştiğini, dallandığını ve yükseldiğini görmek zor değildi. Sorgucumuz, bizi, kışkırtıyordu: Temel soruyu sorduktan, cevabının peşine düştükten sonra diğerleri de geliyordu. Mutlu muyduk? Bunu neden hiç duymamış gibiydim? Hissettiğim şey gerçekten mutluluk muydu? Mutluluğumuzu şu çelik zırhlı kamyonlarla gelen taburlara mı borçluyduk? Huzurumuzu gerçekten böyle mi sağlıyorduk? Sahi, bu taburların nasıl kurulduğunu biliyor muyduk? Bilmiyorsak bunun sebebi neydi?

Balonlar, soru sormayı bir takıntıya dönüştürmüştü benim için. Yamacın başından bırakılan kartopu yuvarlandıkça büyüyor, büyüdükçe dağılmadan yuvarlanmak için gereken gücü toplamış oluyor ve daha da yamaçtan aşağı inmeye devam ediyordu.

Bir gürültü koptu, kartopunun büyümesi ansızın durdu. Dağları patlatan, tünelleri uçuran, kaya yığınlarını küçük çakıl taşlarına çevirmiş birisi olarak bu patlama sesi yabancı gelmemişti bana. Ama planlı bir patlatma yapılacağı söylenmemişti. Hemen dışarıya fırladım. Birileri “Balonlar!” diye bağırıyordu. “Balonlar patlıyor!”

Yarısına kadar yeni yükselmiş bir binanın iskeleti alevler içinde kalmıştı. Yangının sarı ve kırmızı alevleri önünden balonlar süzülüyordu. Bir tanesi yanan binanın dibinde duran bir iş makinesine çarpıp onu da darmadağın etti. “Herkes şantiyeden çıksın!” diye bağırdım. “Sakın dokunmayın, balonlardan uzak durun!”

* * *

Dedektif, duvara asılı televizyondaki görüntüleri gözünü kırpmadan izliyordu. Elindeki vanilya kokulu sigarayı ağır ağır içiyor, ağzından çıkan dumanların ardında kalan ekrana sigaranın verdiği gevşemeyle bakıyordu.

“Adamlar tam şeytan, şuna baksana” dedi sigarayı tuttuğu eliyle ekranı işaret ederek.

Konuğu da ilgiyle olan biteni izliyordu. “Bunlar planlı mı yani?” diye sordu.

“Tabii canım, olmaz olur mu?” Önündeki büyük kristal küllüğe sigarasının yanmış ucunu döktü, bir nefes daha aldı. “Benim önerim sadece ufak bir yangın çıkarmasıydı. Patlayıcı koymayı bunlar akıl etmiş.”

Televizyonda balonların havaya uçurduğu evlerin, iş yerlerinin, parkların görüntüleri dönüyordu. Öneri, itiraf ettiği gibi kendisinden çıkmıştı. Balonlar, yasak soruları ifşa etmişti ve gözden kaçan muhitlerde, bu ifşalar bazı arayışları kışkırtıyordu. Her ekranı görebilen bir gözetleyiciler ordusu alevlenen tartışmaları, beyinleri kaşındıran şüpheleri, şakaklara ağrı sokan tereddütleri hemen bulmuştu. Dedektif de zaman kazanmak için “Balonları tedirgin edici, uzak durulası hale getirelim” demişti.

Şüpheli listesi altından kalkamayacağı kadar uzun değildi ama binlerce kişinin taranması hem kolay olmamış hem de umduğu sonuçları vermemişti. O ukala kadının basit mantığı doğru olamaz mıydı? İçlerinden birisinin ayrık otu olup öne çıkmasının anlamı yoktu. Ellerini başının iki yanına yaslayarak düşündü. “Elde ne var? Neredeyse sıfır maliyetli balonlar, yasaklı soru cümleleri, ilk şüpheli olan büyük isimlerden elle tutulur hiçbir şey çıkmaması. Şüpheli yok. Derdini az çok biliyoruz ama. Taht savaşını kazanmak.”

Balonların nereden salındığına dair bilgi toplanması için talimat vermişti. Bu kadar çok balonun böylesi geniş bir alana yayılabilmesi için ya ekip olarak hareket edilmeliydi ya da eli kolu uzun birisi olunmalıydı. Masanın solundaki koltukta oturan konuğu, bu bilgi toplama işini üstlenen genç bir müfettiş adayıydı. Ekrana bakıp bakıp kendince söyleniyordu. Dedektif bu mızmızlanmaları dinlemedi, boğazını temizliyormuş gibi yaparak verdiği dosyayı açtı. “Nerelerden salınıyor bu balonlar?”

Gözünü ekrandan zorlukla ayırarak önce başını sonra bakışlarını dedektife çevirebilen genç, “Kesin bir yer saptayabilmiş değiliz. Bunları rüzgârlara göre bıraktıkları kesin gibi ama çünkü kimse şehir içinden balon bırakıldığını ihbar etmedi.”

“Komşusundan şüphelenen olmadı mı yani, buna mı geliyoruz?”

“Biraz öyle.”

“Çok bulanık konuşuyorsun, bu iyi değil.” Müfettiş adayının yüzü düşer gibi oldu, ses etmeden yeniden ekrana döndü. Aniden yerinde sıçradı. “Aaa, bakın bakın ne oluyor!”

Dedektif sigarasını küllüğün içine bastırarak ezdi. Televizyon kumandasına uzanıp sesi açtı. Spiker, alacalı bulacalı bir “Son dakika” yazısının çerçevelediği ekranda, hiç umulmadık bir gelişmeyi ele veriyordu. “Evet sayın seyircilerimiz, rejideki arkadaşlarım bir balonun kanal binamıza doğru geldiğini bildirdi. Kameramanlarımız balonun inişini… Evet… Arkadaşlar hazır mıyız? Evet, işte… İşte, işte görüyorsunuz. Bir balon, kanal binamıza süzülüyor.”

Sarsılan kameralar, kanalın bahçesindeki ışıldakların aydınlattığı şeffaf, iri bir balonun yavaşça, dosdoğru üzerlerine geldiklerini çekiyordu. Dedektif, “Küçük bir pervane bağlamışlar, kanalı doğrudan hedeflemişler” diye düşündü. “Bu nereden çıktı şimdi? Kanalı niye vuruyorsunuz, salak mısınız?”

İki seçenek vardı: Ya toplumdaki balon korkusunu kaşımak için daha uzun tırnaklar kullanmaya karar verilmişti ya da balonların gerçek sahipleri kendilerinden rol çalanların önüne geçmeye çalışıyordu. Kameramanların korku ve reyting kamçısı arasında bocaladığı, daha çok titreyen kameraların ısrarla balonu çekmeye çalışmasından belli oluyordu. Sonunda balon lobiye doğru alçaldı, giriş kapısına çarpıp durdu ve olduğu yerde yere süzülüp çöktü.

“Evet, sayın seyirciler, kanalımız bir saldırıya uğradı. Katil balonların son hedefi, biz olduk.” Rejideki KJ görevlileri “KANALA TARİHİ SALDIRI” gibi ortalığı karıştırmaya en uygun cümlelerle seyircileri sürekli olarak panikletiyor, ekranlardan yayılan korkuyu ısrarla besliyordu. Dedektif kıkırdadı.

Ekranda birkaç el silah sesi duyuldu. Birisi balona ateş etmişti. Dedektif artık gülmesini bastıramaz olmuştu. “Hadi bakalım, kim daha çok velveleye verecek ortalığı?” diye söylendi.

Bir kamera tedirgin biçimde balona yaklaştı, ucuna iliştirilmiş ve kurşunlarla delik deşik edilmiş kutudan bir kağıt daha çıkardı. “Evet, sayın seyirciler… Gördüğüm kadarıyla bu, bir mektup. Kameraman arkadaşlarımız netlerse, evet… Evet… Gördüğünüz üzere, yazılanlar ortada.”

Mektubun okunması bittiğinde Dedektif bir sigara daha yaktı. “Bunlar çok iyi oynuyor yalnız,” dedi eliyle işaret ederek. Bileğini silkeleyerek saatine baktı. “Ana haberlerin en çok izlendiği günde, saatte böyle bir şey yolluyorlar. Bizimkilerden daha düşünceli oldukları açık.”

Mektubu yazan ya da yazanlar, patlayan balonların sorumlularını isim isim açığa vurmuş, “Size mutluluk işkencesi yapanlar, yeri geldiğinde evinize kadar girip canınıza kast edebilir. Yeni sorumuz hazır: Gerçekten güvende misiniz?” demişlerdi. İsim vermelerini çok akıllıca bulmuştu. Şüpheyle işaret edilenler elbette yalanlayacaklardı ama içlerine, kendilerini çok yakından bilen ve tanıyan birilerinin karşılarında olduğu gerçeğinin korkusu tüm ağırlığıyla oturacak ve hareket etmeleri güçleşecekti. Bu durum şüpheleri, bir kez daha, satranç oynamaya çalışarak kendisini zeki hissetmeye çalışan ama çoban matından hallice bir oyun çıkaran ensesi kalınlara çeviriyordu.

Ertesi akşam ense kalınlığı en fazla olan imparatorlardan birisinin yanına gitti. O akşam önemli bir konuşma yapılacaktı ve kanal binasındaki olayın konuşmasını gölgeleyeceği korkusu, bu pek kudretli ismi, için için yanan bir kömür gibi yakıp tüketiyordu. Kendisini bekleyen binlerce meraklı seyircinin önüne çıkmadan önce, küçük bir odada, tepesinde dikilen makyözün saçını düzeltmesini, yüzüne renk vermesini bekliyordu. Dedektif kapıyı tıklatarak içeri girdi.

“Geçmiş olsun.”

“Ha, ne?”

“İsimleri açıkladılar ya, onu diyorum.”

Makyöze bir el işaretiyle “Tamam” diyen ev sahibi, yalnız kaldıktan ve kimsenin onları dinlemediğinden emin olduktan sonra sandalyesinde Dedektif’e doğru döndü. “Sen ne durumdasın?”

“Araştırmaya devam… Balonların nereden geldiğini daha iyi saptarsak, işimiz kolaylaşır.”

“Kesin bizden bu arada.”

Dedektif ayakta duruyordu. Arkasındaki küçük, eski bir koltuğa otururken “Çok erken çözülmüşsünüz” diye düşündü. Muhatabının ağzını açıp bir şey söylemeden kapatmasından, parmaklarını gergin biçimde oynatmasından anladığı kadarıyla ihbar edeceği birileri de vardı. Düşündüğünden de fazlasını söyledi. En az on isimden kuşkulanıyordu.

“İsterseniz konuşmadan sonra etraflıca değerlendirelim. Biraz soğukkanlılıkla üstelik. Bu haldeyken…”

“Konuşuruz konuşmasına da ben diyeceğimi dedim. Dikkat edin bunlara.”

“Evet, sizi anlıyorum ama…”

“Ben uyarayım da, sonra şaşırmayın.”

Bir dakika sonra sahne ışıkları altında yürümeye başlayan bu iri yarı adamın nasıl korktuğunu görünce yine kıkırdamaya başladı. “Hepsi kağıttan kaplan bunların.” Biraz plastik, biraz helyum, biraz da mürekkep bu kudretli insanların hepsini birbirine düşürmek üzereydi. Dayanamayıp biraz konuşmasını dinledi: Minimalist olmanın öneminden, kanaat etmenin değerinden, eldekinin kıymetini bilmenin erdeminden söz ediyordu. “Aslında mutluluk, azdadır” gibi en usta söz yazarlarının tezgahlarından birörnek halde çıkan, ölçüsü, eni, boyu ince ince çalışılmış kalıplar, yine, seyircilerin boğazlarından aşağıya doğru tıkılıyordu. Bir lokma sindirilmeden diğeri ağızlara tıkıştırılıyordu: “Evinizdeki eşyaların kaçına ihtiyacınız var? Sen, o montu giymesen olmaz mıydı? Ya sen? Eminim bir masa olmadan da yaşayabilirsin!”

“Mutluluk azdadır, gerçekten mi?” Dedektif yine alay etmeye başlamıştı. Nasıl etmesindi ki? Mutluluğu azda bulan bu adamın beş evi, her evinde onlarca otomobille dolu garajı, içindeki gıdaların zamanında tüketilmediği için sürekli çöpe atıldığı buzdolapları, aynı markanın aynı kıyafetinin aynı modeliyle dolu dolapları vardı. “Balon olan bir şey varsa, o da bunlar. Tüm bu tatava, tüm bu sahne.”

* * *

Sahte balonların saldırısı kesildikten sonra, gerçekleri yine gökyüzünde belirdi. Renkler değişiyor, değiştikçe sorular da ağırlaşıyor ve cesaret buluyordu. Koyu mavi, “Üzülüyor musunuz?”; mor, “Öfkeleniyor musunuz?”; lacivert, “Korkuyor musunuz?”; kırmızı, “Heyecanlanıyor musunuz?”; sarı, “Panikliyor musunuz?” diye sormuştu. Ancak rivayet oydu ki balonları vurmak için kentin yüksek yerlerine, kulelerine, tepelerine sadece bu işle ilgilenecek birlikler yerleştirilmiş, böylece insanlara ulaşabilecek balon sayısı bir hayli azaltılmıştı.

Ben tüm renkleri bir şekilde, şantiyede de izin alarak gittiğim evimde de yakalamıştım. Eşime de gösteriyordum soruları. Birlikte oturuyor, kağıtları döne döne okuyor, soruları yüksek sesle birbirimize soruyor ve yanıtlarımızı ortaya döküyorduk. Bir yaşına basmak üzere olan kızımızı uyutmak, doyurmak ve oynamak da bu soru sorma fasıllarının parçası, tamamlayıcısı oluvermişti.

Açıkçası bundan da memnunduk. Kızım beni fazla görememiş olduğu için yanından ne zaman uzaklaşsam mızmızlanmaya ve en sonunda ağlamaya başlıyor, ağlaması da onu kucağıma almama, sevmeme ve sakinleştirmeye çalışmama rağmen uzun bir süre devam ediyordu. Soruların başında vakit harcarken, kızımdan esirgemek zorunda kaldığım saatlerin ve günlerin de hesabını, telafisini yapıyor; böylece hem onun ağlama krizlerinden hem de kendi hoşnutsuzluğumdan kurtulmanın yolunu bulmuş oluyordum.

Birlikte kahvaltı ettiğimiz bir sabahın ilerleyen saatlerinde kapımız çalındı. Delikten bakan eşim, şaşırmış bir yüzle “Mutluluk Taburları,” dedi. “Sen mi çağırdın?”

Ondan da şaşırmış biçimde yanıt verdim. “Hayır, niye çağırayım?”

Kapı tekrar çalındı. Eşimin yanına giderek kapıyı açtım. “İyi günler, buyrun?”

“Mutluluk Taburları’ndan geliyoruz. Telefon görüşmesi kayıtlarına göre, evinizde yaşadığınız bazı sorunlar nedeniyle mutsuz olduğunuzu öğrendik. Doğru mudur?”

“Anlamadım?”

“Şu anda çocuğunuzun ağlaması nedeniyle mutsuz değil misiniz?”

Şaşkınlık nedeniyle gözlerimi kapanmayacak şekilde açmak, gözümün akını olabildiği kadarıyla göstermek istiyordum. Kendimi tutarak yanıtladım: “Çocuğum ağlıyor, doğru da siz bizi mi dinliyorsunuz?”

“Biliyorsunuz, tüm vatandaşlar rutin olarak takip edilir. Şirketler ve görevli kurumlarca yapılan…”

“Hayır, bu kadar değil.”

“Mutsuz olmamanız gerekiyor.” Görevlinin sesi hiç cana yakın değildi. Bir makinenin soğukluğuyla konuşuyor, yanıtlarımı bir sigara izmaritini eziyormuş gibi umursamadan çiğneyip geçerek hedefine varmak istiyordu. “Hayata pozitif yaklaşmalısınız.”

“Ne diyorsunuz yahu siz?”

“Üzülmek boşuna. Minimalist yaşamalısınız.”

Soğukluk yerini ürkütücü bir acımasızlığa bırakmıştı. Beni ve eşimi kenara iterek evimize girmeye başladılar. Ellerinde şantiye çalışanlarına bağladıkları o küçük ama rengiyle, şekliyle, çalışırken çıkardıkları uğultularla hiç de güven vermeyen makineler taşıyorlardı. Kollara, bacaklara ve şakaklara farklı renk, uzunluk ve genişlikte kablolarla uçları vantuzlarla kaplıymış gibi tutunan bu cihazlardan pırıltılı sıvılar halinde mutluluk hormonları veriliyordu. Bugüne kadar herkes gibi ben de ihtiyaç halinde bu makinelere bağlanmak için o pek rahat deri koltuklara oturmuştum ama herhangi bir talebi yokken evime paldır küldür girilerek buna zorlanması bir ilkti. Ne duymuş ne yaşamıştım.

“Mutluluk bir tercihtir, alışkanlıktır.”

“Siz ne diyorsunuz? Çıkın evimden, derhal çıkın!

Tabur görevlileri hiçbir itirazımı duymaksızın makinelerini kurmaya başladılar. Kızım evin girişinde olup bitenleri sesimin yükselmesinden ve yabancı, tedirgin edici bir sesin buyurgan tınısının duyulmasından korkmuş ve ağlamaya başlamıştı. Bunu duyan görevli, gözümün kararmasına sebep olan o talimatı vermekte tereddüt etmedi.

“Çocuğunuz da mutsuz olmalı. Onun için de aparat getirdik.”

Yumruğumu hiç düşünmeden suratına geçirdim. Yere kapaklanan görevlinin üzerine atlayıp boğazına sarıldım. Beni kollarımdan tutup götürmelerinden önce tüm kuvvetimle adamı yumruklarken bağırıyordum: “Mutsuz olmak istiyorum! Öfkelenmek istiyorum! Kızmak istiyorum!”

* * *

Dedektif, balonların ne kadar etkili olduğunu karşısında oturan herkesten daha iyi biliyordu. On beş yıla yaklaşan meslek yaşamında tanıştığı ve adlarını bir defterde tutmaya çalışması durumunda ciltler dolduracak sayıda insandan aldığı haberlere göre, insanlar mutsuzluklarını, öfkelerini, korkularını hissetmek için cesaret bulmaya başlamıştı.

Bu, ülkenin ve yeni dünyanın yasalarına, doğrusu en temel ilkelerine savaş ilan etmek; yasaklanmış duyguları yaşamaya cüret etmek demekti.

Mazisi bir yüzyıla yakınsayan bu yeni dünyanın dilinde birkaç sihirli sözcük ve slogan vardı; her şey bu sözcüklerin ve sloganların üzerine kurulmuştu. “Pozitif ol” bu temellerin en güçlüsü olabilirdi. Onun ardında yine iddialı ve neşeli birkaç slogan daha: “Hep mutlu olmaya bak”, “Her şeye rağmen mutlu ol”, “Mutluluk içimizde” gibi… Mutlu olmak bir hak, görev ve zorunluluktu.

Eski dünyada gencinden yaşlısına, kadınından erkeğine, şehirlisinden köylüsüne, okumuşundan okumamışına kadar herkesin arayıp da kaçırdığı ya da bulamadığı bu duygu, artık kaçamayacak şekilde zincire vurulup kolayca ulaşılabilir hale getirilmişti. Kimse mutsuz değildi; bilimsel ve yasal olarak bu hem olanaksız hem de suçtu.

Kilo fazlalığı nedeniyle hareket edemez hale gelerek hayatının baharında yatağa esir düşen gençler, varını yoğunu kaybederek sokağa düşerek avucuna bırakılacak ihsanlarla yaşamaya çalışan dilenciler, istediği kıyafeti alamadığı için vitrinlerde göz doyuran çocuklar… Hepsi, mecburen, mutluydu. Herkes kendisiyle barışık, minimalist ve pozitifti. Diğer duygulara, mutluluk karşısında sessiz kalmaları emredilmişti.

İnsanların kendi salgıları yetersiz kalırsa diye göreve koşulan Mutluluk Taburları, çok değil, daha bir yüzyıl önce depresyon ilaçlarına cüzdanlarını pervasızca gösteren insanların yüzüne tebessüm kondurmak için çalışıyordu. Mutsuz olduğunu söyleyen, söylemese bile hissettiren insanlara hemen yardım eli uzatılıyordu: Tek kıstas mutlu hissedilmesiydi. Haddinden fazla uyuduğu için işini kaybeden birisine verdikleri tavsiye, “Nasıl mutlu hissediyorsa öyle yapması”ydı mesela. Uykudan neredeyse hoyratça bir zevk alan bu kadın da uzun uyumaya devam etmiş, haliyle hiçbir yerde dikiş tutturamamıştı. Çare yine hazırdı: Her gün birkaç doz mutluluk aşılaması, işsizliğinin acısını ve mutsuzluğunu şıp diye ortadan kaldırıyordu.

Her türden acıya karşı beslenen müthiş bir düşmanlık vardı. Spor salonları neredeyse unutulmuş, güç gerektiren işlerden el etek çekilmiş, disiplin unutulmuştu. Dikkat ve çaba gerektiren işler için Mutluluk Taburları özel karışımlar hazırlıyor, dev laboratuvarlarda üretilen solüsyonlarla fabrikaların çalışması, otobüslerin yollarda gezmesi, çöplerin toplanması sağlanıyordu. Hareketsizliğin büktüğü vücutların sayısı günbegün artsa da mutluluk seviyelerinin sabit kalması önemliydi. Akıllar, tekdüzeliğin silindiriyle eziliyor, düzleştiriliyor ve duyarsızlaşıyordu.

Balonlar bu hassas dünyanın ayarlarını kurcalıyordu. Dedektif, böylesine büyük bir tehlike içeren bu saldırıya ilişkin son bulgularını sunması için davet edilmişti. Karşısındaki kaygılı ve meraklı yüzlere bakıp doğrudan konuya girdi.

“Radarlar ve gözlem uydularından alınan veriler, balonların farklı tarihlerde ve bölgelerde havaya salındığını gösteriyor. Laboratuvar dataları pek bir şey söylemiyor. Sıradan balonlar, üzerlerinde herhangi bir kanıt yok. En azından bizi elle tutulur sonuçlara götürecek bir şey yok. Bizce bakılması gereken yer hava değil, yer. Son bir yılın balon satış verilerine ihtiyacımız var.”

Duraksadı, boğazını temizledi. İki hece arasına bir mesafe koyarak “Vardı,” dedi. “Bu verilere ulaştık. Sonuç pek parlak olmadı. Olağanüstü bir balon satışı yok. Bu, birkaç anlama geliyor. Benim için, kendi balonlarını kendisi yapan bir imalatçı olduğu demek, mesela.”

Belli belirsiz biçimde haklı olduğunu söyleyen sesler işitti ama toplantıya hakim olan genel hava, kaygı ve huzursuzluktu. Dedektif bir adım attı, yavaşça volta atmaya başladı. “Şehirdeki tüm balon imalatçılarını bulmaya çalıştık. Şaşırtıcı sayıda baloncu bulduk, diyebilirim. Hepsini bizatihi sorguladım. Hiçbir şey çıkmadı.” Duraksadı. “Bir kişi hariç.”

Beklentiler olabilecek en yüksek noktadaydı. Pek çoğu öne eğilmiş ya da masaya veya kendisine doğru yaklaşmıştı. “Güzel, çok güzel.” Volta atmaya devam ediyordu ama cümlesinin devamını getirmiyordu. Salonun sessizliğinin üzerinde arka arkaya ateşlenen kurşunların sesi duyuldu. Bir balon avcısı daha tetiği çekmiş olmalıydı.

“Sahte kimlikle yaşadığını keşfettiğimiz bir baloncu sorularımıza ya kaçamak ya da alengirli yanıtlar verdi. Bazen şaşırttı. Balonları hangi rüzgârların kentin hangi bölgesine taşıyacağına dair, bana kalırsa, normalin ötesinde bilgisi vardı. Şimdi bu şüphe uyandırıyor tabii. Rüzgârına kadar hesaplamış birisiyle karşılaşmadık hiç.”

Bir duraksama daha. “İşin kötüsü…” İç çekenler oldu. “Bu adamı bir hafta önce kaybettik. Ne bir iz ne bir ses. Muhtemelen kayboldu ya da öldü.”

“Tamam, suçlu yani!” diye atıldı birisi.

“Elimizde kanıt yok. Bakın, altını çiziyorum.” Eliyle bir tahtayı çizer gibi yaptı: “Elimizde hiçbir kanıt yok.”

“Suçlu olmasa kaçmazdı.”

“Kaçtı demedim ki.” Dedektif volta atmayı kesti, sesin geldiği yere döndü. “Bir şey mi biliyorsunuz?”

Sahnede herkese minimal yaşamı önerdikten sonra hangi villasına gideceği konusunda kararsız kalan adamdan sonra, burada ağzından çıkacak ve acımasızca tepeleyecekleri suçlunun kim olduğunu ilan edecek sözleri bekleyen tüm asilzadeler, birbiri hakkında o kadar çok suçlama ve itirafta bulunmuştu ki bir yerden sonra midesinin bulandığını hissetmeye başlamıştı. Hepsi birbirinden kuşkulanıyor, arkalarında bıçak taşıdıkları halde kol kola gezmeye çalışıyordu. Dedektif bu şüpheleri kaşıyarak itiraf sökebileceğini sezdirmeye çalışıyor gibiydi. Soruyu tekrarladı:

“Bir şey mi biliyorsunuz?”

“Hayır, siz ne derseniz o.”

“O halde diyorum ki, elimizdeki en güçlü şüpheli de artık yok. Rahatlayabiliriz.”

Zayıf da olsa bir ferahlık dalgası hepsinin yüzünden geçti. Dedektif, “Ama unutmayın,” dedi. “Yeni balon olmasa bile, şu ana kadar bıraktıkları bir süre dolanmaya devam edecek. Şu kurşunlara biraz alışalım.”

Şaka değildi ama yine de gülüştüler.

* * *

Dedektif bu konuşmayı tüm detaylarıyla anlattığında Bay B’nin yaptığı şey, uzun süre cık cıklamak, bir yandan kahkaha atarken diğer yandan öfkeyle sağ dizine bir yumruk indirmek oldu. “Bu salaklar gerçekten salakmış. Ben hakaret ediyordum, gerçekten öylelermiş!”

“Sen ne diyorsun… Daha yarısını anlatmadım bile.”

“Anlatma zaten, duyacağımı duydum.”

Dedektif’in evinde, mutfağındaki metal masada karşılıklı oturuyorlardı. Bay B, “Hiçbirinin aklına işlerin ne kadar kötüye gideceği gelmiyordur, eminim.” dedi. Ağız geveledi, havada dört parmağıyla bir den den hareketi yaptı. “Pozitif düşün, pozitif düşün, pozitif düşün. Bunları onlardan çaldığımı sanıyorlar ya, ben ona çok gülüyorum. Kaç yılın klişesi bunlar. On yıldır, yirmi yıldır hazırlandığım şeydi bu.”

“Düşünsünler bakalım. Şimdiden başladı kımıltı. Geçen birisi taburlardan gelen adamları dövmüş tekme tokat. Gerektiği yerde, gerektiği zaman öfkelenmeyi, kızmayı, nefret etmeyi öğreniyor, hatırlıyor herkes. İşler kötüye gitmeli, daha da kötüye gitmeli üstelik!”

“Zamanı gelmişti, geçiyordu.” Bay B iyice keyiflenmiş gibiydi. “Bu mutluluk tiranlığı yıkılmalıydı. Yıkılacak da. O adamın hikâyesini dinledim. ’Mutsuz olmak istiyorum’ diye bağırıp yumruklamış gelenleri. Bebeğine bile o makineleri bağlayacaklarmış, düşünebiliyor musun? Aç karınla gezene mutluluk, hayalleri çalınana mutluluk, sağlığından olana mutluluk… Bu çılgınlık, bit-me-liy-di!”

“Hâlâ tuhaf geliyor, biliyor musun?” Dedektif arkasına yaslanıp ellerini ceketinin cebine soktu. “İnsanlara ‘Mutsuz olun’ demek, ne bileyim. Biraz ilginç.”

“Neden?”

“Hep bunu aramadık mı? Bütün bir düşünce tarihi, bilim, arayış… Hep bunun için değil mi?”

Bay B sol işaret parmağıyla, havada sert biçimde bir çeyrek daire çizdi. “Yanlış bir arayıştı. Tuzağa düşüldü sonunda. İnsanın bir hatası gibi: Önem verilen tek duygu mutluluk olunca, ona sunulmuş diğer duygular kenara atılıyor. Ben sana bunları çok anlattım yahu, hiç mi dinlemedin?”

Yarı kızarak söylenmiş, haklılık payı olan sözlerdi bunlar. Dedektif üstelemedi. “Anlattın. Zaten mutluluk ilacı almayıp çözemediğim sorunlara karşı kaygılandığım için bu meslekte tutundum ya. Kanlı canlı örneğim ben. Sürekli mutlu olsaydım problem çözmekle uğraşmazdım.”

“Eh, kendin diyorsun.” Bay B, önündeki bardakta duran içkisinden biraz içti, yüzünü ekşitti. “Bunu beğenmedim. Ucuzcu mu oldun?”

Karşılıklı kıkırdaştılar. Bay B biraz daha içtikten sonra arkadaşına bakıp “Sağ ol,” dedi. “Gereken süreyi kazandım sayende. Yeterince balon bırakmışımdır, değil mi?”

“Bıraktın, merak etme. Bundan sonrası insanlarda.”

“Beni anlayabilirler değil mi? Niyetimi, amacımı… Balon şişirmeyi bilen birisi olarak elimden gelenin bu olduğunu…”

“Anlarlar tabii.”

“Tutar mı sence?”

“Güzel fikirdi açıkçası. Bence tutar.”

“Umalım ki tutsun.”

Dedektif kendisini kontrol edemedi. “Pozitif düşün, tutar.”

 

Gökyüzünde artık her renk ve ebatta balon uçuyor: Penceremi ne zaman açarsam açayım, özgürlüğünü arayan düşüncelerin, çıldırtıcı bir parlaklıkla dolu yaldızlı bir zindana tıkılmış duyguların isyanını, varlıklarını geri kazanmak üzere silkinişini görüyorum. Kimisi üzerine yüzünü çizmiş, kimisi sevdiği bir çiçeği, kimisi bir havyanı resmetmiş… İnsanlar sormaya, duygularına hâlâ hayatta olup olmadıklarına dair mesajlar göndermeye devam ediyor; her balon, bir yenisini çağırıyor.

Elimde altı tane balon var. Hepsinin ucuna farklı bir soruyu yazdım. Onları yavaşça rüzgâra veriyorum, o da hepsini alıp götürüyor. Hangi avuca düşeceklerini, zapt edilmiş hangi hissi ve fikri ayaklandıracaklarını bilmiyorum ama en azından öfkelenecek, üzülecek, endişelenecek kadar cesur olmayı hatırladığımdan eminim. Dilerim ki bu cesareti bulamamış olanlar da kendi balonlarını uçurmaya başlar.

Oğuz Gürler