Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Alaca Balon

“Birazdan sizleri gelip alacaklar ve guruplar hâlinde dağılacaksınız. Kısa ömrünüzde çocukları mutlu etmek için var olacaksınız. Tüm, albeninizle, renkli görünüşünüzle ve gayretinizle buna çalışacaksınız. Yaşına, durumuna bakmadan sevindirmeye çalışacaksınız sahibinizi. Bu nedenle sizlerden tüm iyi niyetinizle bu amaç için çaba göstermenizi istiyorum.” Binlercemiz hangar gibi bir yerde bir arada duruyorduk. Yerden tavana kadar her taraf rengârenkti, sarı, kırmızı, yeşil, mavi, pembe ve daha niceleri. Kocaman kapı açılınca ses kesildi. Görev zamanı gelmişti.

Onlarcamız bir sırığın üzerine bağlanmıştık. Şanslıydım ki hem yukarılarda hem de dışarıya dönük duruyordum. Aşağıya bakmaya çalıştığımda kafasındaki kasketinden yüzünü göremediğim birinin bizleri bir arada tuttuğunu gördüm. Bir bıraksa havalara uçacaktık. Kim bilir ne şenlik olurdu. Yine de aklıma “İlkçıkan”ın sözleri geldi. Bir amaç için gelmiştik ve o amacı gerçekleştirmeden başımıza bir şey gelirse başarısız kabul edilecektik. O nedenle dikkatimi aşağıda dolananlara çevirmeliydim.

Bizi bir arada tutan kişi geniş bir yolun kenarında dineliyordu.Yolun karşısında da uzun bir havuz vardı. Arası sıra bağırmasına rağmen sessiz sayılırdı. Zaman ilerledikçe çevremizi karanlık sarmaya başladı. Haincesine yavaş ve sessizce kaplıyordu her tarafı. Karanlık tam kazandım demek üzereyken birden ortalık aydınlandı. Her yerde, yol kenarlarında, köşelerde, binaların içinde, dışında ışıklar belirdi. Havuzun içerisinde bile ışıklar yanıyordu. Ve ilk defa birimizi kopardılar aramızdan. Eğilip görmeye çalıştığımda bir küçük çocuğun eline verilmişti pembelerimizden biri.

“Kardeş baksana bana,” diye bir ses duydum hemen yanı başımda. Dönüp baktığımda kırmızı bir arkadaşımızın benimle konuşmaya çalıştığını gördüm. “Oldukça yukarıdayız bir çocuğun eline geçmemiz zaman alır,” dedi. Sesi neşeliydi ama sonra yüzü buruştu

“Ne bu hâlin, seni bu hâlde kimse almaz.” Ardından sorusu geldi.

“Benim rengim ne?” Alıcı gözle tekrar baktım. Bir bakanın bir daha bakacağı alımlı bir kırmızıydı. “Kırmızı,” dedim ve ekledim, “Seni alan sana bayılacak çünkü çok güzel bir rengin var.” Ardından soru sırası bendeydi.

“Peki, benim rengim ne?” dedim ama cevap diğer taraftaki balondan geldi.

“Senin düz bir rengin yok, alacalı bir hâldesin,” dediğinde afalladım. Bana cevap veren sapsarı ama ışıl ışıl bir balondu. Sesi kederliydi sanki “Neden böylesin ki?” Aşağıda duranlardan bir bana baktı.

“Bir ara duymuştum bazen boyalar karışırmış ve düz bir renk yerine lekelerle bezenmiş alacalı bulacalı olabiliyormuş renkler. Sanırım sen de onlardan birisin.”

Her yerde yanan ışıklar gecenin karanlığını aydınlatmaya çalışıyordu. İnsanlar gezip dolaşıyor, kahkahalar atıyor, eğleniyordu. Bir festival, bir düğün havası vardı çevrede. Buralarda yüzü asık insanlar göremezdiniz. Uzaklarda bir yerlerde gazinolardan müzik sesleri, şarkı sözleri yayılıyordu çevreye.

“Burası neresi?” dedim istem dışı olarak.

“Buraya İzmir Fuarı derler. Bir ay boyunca bu hareketlilik devam eder” Sesin nereden geldiğini göremedim ama bizden biri olduğu belliydi. Bakışlarımı tekrar aşağıya çevirdim. Kimileri ailecek, kimileri arkadaş gurupları hâlinde dolanıyordu. Kızlar, erkekler, yaşlılar, gençler ve çocuklar tabii bebekler bir yıl boyunca bu günleri beklemiş gibiydi. Bazen uzun sıralar oluşturacak kadar kalabalık oluyorlar geniş kaldırımda yürüyorlardı. Bazen de birbirlerine çarpacak, bezen de birbirlerini ezecek kadar yakın dolaşıyorlardı. Aşağımızda yürüyen yaşlı bir çift durdu, Bastonuna dayanan adam “Karıcığım sana bir balon alayım mı?” dedi gülerek Kadın “Bizden geçti bey” dedi. Birbirlerine daha çok sarıldılar. Demek İzmir Fuarı böyle bir yerdi.

Beni alacak çocuğu beklemeye başladım. Aynı elbiseleri giymiş bir gurup çocuk geçti. Önlerinde arkalarında yürüyen yetişkinler onlara düzgün yürümelerini söylüyordu. Ardından kızlı erkekli genç gurubu bize bakarak geçtiler. Onların içinden bir kız yanındaki erkeğe ısrar etti bir balon almak için. Genç adam dayanamayıp aldı kırmızılardan birini. Kız, küçük bir çocuk taklidi yaparak arkadaşlarının arasına katıldı. O ara dikkatimi kalabalığın içerisinde üç çocukla dolanan bir aile çekti Başı şifon örtüyle geleneksel bir şekilde bağlanmış bir kadın, yanında ince bıyıklı hafif şişman bir adam ve birbirinin kopyası sayılabilecek üç çocukla dolanıyorlardı. Kadının üzerinde eski olduğu her hâlinden belli olan bir manto vardı. Adamın giydiği gömleğin defalarca yıkanıp ütülendiği uzaktan bile belli oluyordu. Ağustosun sonu olduğu için sıcakların gece ve gündüz sürdüğü bu günlerde mantoyla dolaşmak kadını rahatsız etmiyor gibi duruyordu. Üç çocuğun tıraşları da kendileri gibi birbirlerinin kopyasıydı. Bütün kafa bir numara makineyle kesilmiş sadece üst önde bir tutam saç kalmıştı. En büyükleri kendi hâlinde yürüyordu. Ortanca kulakları kepçe olanın eline babası sımsıkı yapışmıştı. En küçükleriyle daha yavaş adımlarla arkadan annesiyle birlikte geliyordu. Nedendir bilmem ama ortanca olan esmer çocuk beni kendine çekmişti.

Garip bir duyguydu bu. İşte bu ‘O’ deyip var olma nedeninizi bir anda karşınızda görmüş gibi oluyordunuz. Bakışlarımız bir anda kesişti. Daha doğrusu kara gözleriyle o bana bakıyordu. Ardından sımsıcak bir gülümse belirdi dudaklarında. “Baba bana balon al” dedi peltek bir sesle. Sesi kulaklarımın pasını silmişti sanki. Ama baba dediği kendisinden bir hayli büyük olan adam pek oralı olmadı. İkinci defa seslendiğinde bir yandan da durması için babasının elini çekiştiriyordu.

“Tamam oğlum,” dedi baba. “Size balon alacağız ama şimdiden elinizde olursa gezip dolaşmanız zor olur.” Ama çocuğum bakışları hâlâ bendeydi.

“O da benimle beraber gezer fuarı,” dedi çocuk. Destek ister gibi bir annesine baktı bir de kardeşlerine. Onlar da seslerini yükselttiler. Hatta ağabeyi, “Onlar da bizimle gezmiş olur,” deyince balonların alınmasına karar verildi. “Unutturmaya çalışıyorsun değil mi?” dedi kadın kocasının kulağına. Adam dik dik baktı. Çocuklar duymamıştı ama ben duymuştum.

O ara bizim sahibimizin yanına başka bir aile geldi. Bunlar iyi giyimlilerdi. Anne baba ve bir kız çocuğu. Balon istiyordu belli ki. Ama beğene beğene hemen yanımdaki kırmızı balonu beğenmişti. Yanımdaki kırmızı sevinçten havalara uçuyordu. Satıcımız elindeki sırığı yere indirdi ve hemen yanımdaki kırmızı balonu çözdü. Ucundaki ipi çocuğun bileğine bağladı. Fötr şapkalı adamdan aldığı parayı önündeki önlüğün cebene attı, “Allah bereket versin” dedi parayı alınca. Adam para üzeri beklemeden uzaklaştı. Az önce yanında duran arkadaşı kızın elinde uzaklaşırken, kendisine gülücükler atıyordu sanki.

Dikkatini tekrar aşağıya verdiğinde az önce kendisine bakan çocuğun ailesini zorla beklettiğini gördü. Önce büyük olan bir süre düşündükten sonra balonunu seçti. Seçtiği güzel bir maviydi. Ardından küçük çocuk sanki dünyanın en zor işini yapıyormuş gibi bir mavi dedi sonra kırmızı istedi, yeşile yöneldi en sonunda da sarı renkli bir balonu beğendi. Sıra ortancaya geldiğinde direk olarak beni gösterdi. Bir heyecan bastı ki sormayın. Az önce giden arkadaşımın söylediği doğruysa pek beğenileceğimi düşünmüyordum ama beğenilmek ve tercih edilmek hoş bir duyguydu. Yine de kadın “Oğlum O balon alacalı bulacalı, kendine başka bir balon seç istersen” dedi. Allah’tan çocuk beni almakta ısrar etti. Yoksa bu direkte yapayalnız kalacaktım. Adam isteksizce elini cebine attı ve zorla denkleştirdiği parayı baloncuya uzattı. Yürümeye devam edenlerden ailenin tamamı gülümsüyordu sadece adamın yüzü asıktı.

Saatlerce gezdik. Bazen kendine çekti sahibim beni, sevdi okşadı, bazen de parmaklarının ucuna kadar yükselip ne kadar yukarı çıkabileceğimi görmek istemişti. Birkaç defa annesi ve babası uyarmak zorunda kalmışlardı “Metin, birazdan kaçıracaksın balonunu o zaman sana yenisini almayacağız” dedi. Böylece çocuğun adının Metin olduğunu öğrenmiştim. Hemen yanımda yürüyen Mavi ve Sarı, sevinçli değildi. Evet, kendilerini çocukların bileğine bağlayan ipin ucunda salınıyorlardı o kadar. Yani sizin anlayacağınız uslu çocuklardı. Bütün gece mutlu mesut dolandık fuarda. Meydanlarda, adının lunapark olduğunu duyduğum daha gürültülü ve hareketli yerde, çocuk parklarında öylece dolandık uzun süre. Ardından sürekli müzik sesi gelen çimenlik bir yerde oturduk. Çevremiz yeşil çalılarla bitkilerle ve çiçeklerle kuşatılmıştı. Kadının yanında taşıdığı çanta açıldı. Yere bir örtü serildi. Hazırlanmış yemekler yendi bir süre. Üçümüz de hâlâ çocukların bileklerinde bağlıydık. Bir o yana bir bu yana koşturup durduk. Üç kardeş arasında kahkahalar sevinç çığlıkları duyuldu.

Yemek sonrası dönüş yolu başladı, yoksa dönüş çilesi mi deseydim. Kırmızı uzun araçlara binmek için bir süre kalabalığın içerisinde bekledik. Sıra bize geldiğinde itiş kakış zorla binebildik araca. Adam, yani bizim gurubun yetişkin erkeği sürekli homurdanıyordu. Her şeyden şikâyet ediyor, çevrede olan bitenlerin hep olumsuz taraflarını görüyordu. Bazen bu şikâyetler ve yakınmalar diğerlerini rahatsız edecek boyuta ulaşıyordu. Yine de zor da olsa mahallelerine varmışlardı.

Sokak ilginç gelmişti bana. Gece olalı çok olmuştu, herkesin yataklarında uyuyor olması gereken saatlerde kimi insanlar sokakta kapılarının önünde oturmaya devam ediyordu. Bizim aile sağa sola selam vere vere yukarıya kendi evlerine kadar yürüdüler. Tek katlı, yer yer sıvaları dökülmüş, yoldan az aşağıda bir evin önünde durduklarında Metin’lerin evlerine geldiğimizi anlamıştım. Önce dar bir aradan girdik. Karanlıktı ve rahatça ilerleyen çocuğun bileğinde bağlı olmasaydım çok korkardım. Arayı geçince gecenin ve çevrenin ışıklarıyla hafif aydınlanmış şirin bir bahçeye çıktık. Hemen sağdan da iki odalı bir eve girdik. Bahçede biraz daha kalsaydık ve çevreyi inceleyebilseydim diye esef edecektim ama yol boyu gülümseyen yüzler birden somurtmaya başladı. Kadın çocukları sert hareketlerle soydu, pijamalarını giydirdi, hareketlerinin tersliğinden ben bile korktum. O ara ben ve Mavi ve Sarı salıverildik. Önce bir ipe bağlı olmamak hoşumuza gitmişti ama alçak tavana değince koca sevinç anında bitmişti. Çocuklar itiraz etseler de bu mırıldanmadan öteye gidemedi. Üçümüzde alçak tavana dayandık ve içerideki hava akımından dolayı odanın kuytu köşesinde toplandık.

Buradan, odanın köşesinden bakınca durum daha iyi belli oluyordu. Yerde serilmiş bir yatak vardı ve üç çocuk orada yatıyordu. Yanımızdaki duvara dayanmış bir somya ve karşımızdaki pencerenin önünde de bir divan bulunuyordu. Ha bu arada kapının arkasında da küçük bir masa vardı. Çocuklar sanki bu hâle alışkınlarmış gibi hemen ince örtülerinin altına girmişlerdi. Normalde birbirlerine şakalar yapacak olan bu üç beden sessizce yatıyordu. Duvarda yana küçük bir ampul zorlukla içeriyi aydınlatıyordu. Ve birazdan başlayacaktı kavga.

Benzerlerini yaşadıkları hemen belli olan tartışmalardan birini yaşıyorlardı. Yalnızca bu defa daha da şiddetliydi. Örtünün altında uyumayı bekleyen çocuklar bu kadarını beklemiyordu. Yol boyu söylenmişti babaları, anneleri karşılık vermese de sıkça “Yeri değil Mehmet, herkes bize bakıyor Mehmet” demişti. Bunları duyduğumda bir anlam verememiştim ama şimdi her şeyi gayet iyi anlıyordum.

“Ne bir şey yedirebildik çocuklara ne de lunaparkta bir oyuncağa bindirebildik.” dedi kadın. Ardından babanın sesi yükseldi.

“İş yok iş; iş olmayınca para da yok,” dedi.

“O zaman sen de borç bulsaydın,” dedi kadının cılız sesi.

“Aramadım mı sanıyorsun, kimden istediysem hiçbirinin parası yoktu, Bayramdan yeni çıktık, işler kesat, boş oturuyoruz,” demişti.

“Nasıl bulamazsın, senin hiç mi tanıdığın yok” dediğinde duvara yumruk atmalar başlamıştı. En küçük kardeş olan Tekin ağlamaya başlamıştı. Ağabeyine baktı, o da ağladı ağlayacaktı. Bütün bunları nereden bildiğimi sorarsanız o yaşlardaki çocuklarla balonları bir bütün gibidir, aralarında gizli saklı yoktur. Beş on dakika sürdü bu kavga sonra bütün gece dolaşan çocuklar uyuya kaldı.

Metin, gözlerini açtığında ev sessizdi. Geceki kavgadan sonra adamın eski bir bavulla evden çıkıp gittiğini görmüştüm. Annesini dış kapının eşiğinde ağlar görünce annesine sarıldı. Annesi ortanca oğlunu görünce daha fazla ağlamaya başladı. Çocuk neler olduğunu seziyordu ama yapabileceği bir şey de yoktu. Birden aklına gelmiş gibi içeri koştu. Alacalı balonunu almak istedi ama tavana dayanan balonların sarkan iplerine yetişmesi mümkün değildi. Ona yardım etmek için yere doğru zıplamaya çalıştım, olmadı tabii. Yaptığı patırtıya kardeşleri de uyandı. Kadın oturduğu yerden gözyaşlarını silerek kalktı. Hiçbir şey olmamış gibi “Siz biraz daha uyuyun kahvaltı hazır olunca ben sizi kaldırırım dedi. Ağabey Çetin ortada olağan üstü bir şey olduğunu anlamıştı. “Babam nerde” dedi ürkek bir sesle. Annesi mutfaktan tek kelimeyle cevap verdi. “Gitti” Sonrasında ne anne bir açıklama yaptı ne de çocuklar başka bir soru sordu. O ara Metin, bulduğu bir çubuk yardımıyla ipimi yakalayabildi. Tekrar oynamaya başlayabileceğimi düşünmüştüm. Annesi nereye gittiğini sorunca “bahçeye” demişti.

İki üç ağaç vardı küçük bahçede ve biz ileriye onların olmadığı yere yürüdük. Gözlerine bakmaya çalıştım ama o yere bakıyordu. “Seni sevdim, Alaca balon” dedi. İşte içini döküp rahatlayacaktı. Bu çocukları mutlu edemezdim ama belki içlerini döküp rahatlamalarına yardımcı olabilirdim. Burnunu çektikten sonra “Alaca, git babamı bul” dedi. Ardından gözleri nemli bir şekilde “Bulunca O’na artık kendisini sevmediğimi söyle” dedi. İpi tutan parmaklar gevşedi. Önce hafif sendeledim sonra yavaşça gökyüzüne süzülmeye başladım. Göz gözeydik ta gözden kayboluncaya kadar. Eminim ağladığımı görmüştür.

Adam yazısına son noktayı koyduktan sonra evinin balkonuna çıktı. Kafasını bazen yaptığı gibi gökyüzüne kaldırdı. Gecenin karanlığında göremese de Alacalı balonunu oralarda bir yerlerde olduğunu biliyordu. Elinin ayasıyla gözlerindeki nemi sildikten sonra içeri girdi. Yatağında uyuyan oğlunun yanağına bir öpücük kondurdu.

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Tatlı bir öykü olmuş, ellerinize sağlık.

  2. Teşekkür ederim, beğendiğinize sevindim.

  3. Fuarın rengârenk ortamını, ekonomik sorunlarla rengini kaybetmiş bir evi ve ikisinin arasındaki tezatı bir balonun gözünden okumak güzeldi. Bir çocuğun babasına duyduğu özlemin içtenliği sinmiş öyküye. Son paragraf ters köşe yaptı. Acaba alaca balon hangi göklerdedir şimdi? Kaleminize sağlık :blush:

  4. Hocam bir balonun gözünden çocukları ve sorunları anlatmak farklı bir deneyim olmuş. Yaklaşım hoşuma gitti. Hüznü okuyucuya aktarıyor öykü. Kalemine sağlık.

  5. Teşekkür ederim Okuduğunuz ve değerlendirdiğiniz için.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar