Öykü

Nu Öldüğünde

Köpük köpük koyun dalgalarının arkasında Türdü nehriyle beraber İç Deniz’e akan çoban, nehir ve denizin, koyun çanlarının müjdelediği buluşmasına yakın bir adacıkta, arkası sürüye dönük halde denizi seyreden deniz kızını görünce hiç şaşırmamıştı. Deniz kızının ne soracağını, ona ne cevap verileceğini, sonra kızın ne anlatacağını buraya kadar gelen herkes bilirdi. Kanlı göz bebeklerinin etrafına çizili mavi gözlerle süslenmiş tozlu kepeneğinin içinde koyunlarına kanat germiş ilahi bir kelebek gibi süzülen çoban da emin adımlarla ilerliyordu. Sanki sürüsünü deniz kızıyla buluşmaya getirmiş gibi. Sanki bir tanrıya sürüyü sunup, aralarından beğendiğini kendisine kurban edilmek üzere seçmesini niyaz edecekmiş gibi.

Koyun çanları ve denizin dalgaları karşılıklı bir deyiş tutturduklarında, deniz kızının doğanın ozanlarının deyişini bastıran, Türdü’nün İç Deniz’e kavuşmasını bir trajediye dönüştüren şarkısı nehirdeki taşlardan sekmeye başladı:

Meltem eser Nu kızdığında

Sular durur ağladığında

Ceza verir suskunluğunda

Gazabı deniz durgunluğunda

Çoban, oracıkta kız kayası adını taktığı adacığa yaklaşana kadar, kulaklarına değen serinletici rüzgârın dinmemesini dileyip sürüsünden ayrılarak yürümeye devam etti. Koyunları köpeğine emanet etmişti sanki. Karşısına çıkacağı tanrı ile bir tek o anlaşabilirdi, onun sırtının denizdeki su damlacıklarından yansıyan sonsuz güneş güzelliğini bir tek o övebilirdi. Deniz kızının şarkısının pahasını bir tek o, göz yaşlarıyla ödeyebilirdi. Her adımda bir kavuşmanın heyecanıyla ilerledi ve deniz kızının nağmelerine eşlik eden çan ve dalga musikisiyle terennüm etti. Deniz kızı ahengin bozulduğunu hissetmiş olacak ki, durgunluktan bahsettiği anda durgunlaştı ve arkasını döndü. Çıplak bedeni sanki çobanın kepeneğindeki kelebek gözlerinden iki tanesini ten rengine bürüyüp üzerinde yansıtıyordu. Çobanın renkleri ise deniz kızının sesine yansıdı:

“Kanlı Fevaz hayatta mı?”

“Geberdi, dostlarını da yanına aldı.” Çoban ezberlenmiş bir kendinden eminlikle hem cevap veriyor hem de deniz kızına yaklaşıyordu. “Geberdi, topraklarını da kaybetti.”

Nehrin denize kavuştuğu yerde, deniz kızı ile kendisi arasında sessiz bir akıntıdan başka bir engel bırakmayana kadar yaklaştı çoban. Onun kararına koyun çanları da dalgalar da uymuşlardı sanki.

“Nu’nun adı nedir sudan doğma, balıktan olma, nehir gibi berrak kız?”

Deniz kızı sanki soruyu hatıralarındaki başka birisi sormuş gibi, gözlerini ve sesini geçmişine yönelterek konuşmaya başladı.

“Nu tanrıydı. Akıntıların heyecanını, meltemlerin korkusunu, derinliklerin gürültüsünü ve durgunlukların gazabını bilirdi. Nu tanrıydı ve çocuklarını cezalandırmazdı. Ödüllendirmezdi de. Üstümüze yığılan kat ve kat karanlık suları sanki onun sessizliği siyaha boyardı. Bizim güzelliğimizi sanki onun umursamazlığı rengarenk hale getirirdi. Her şey sakindi, her şey durgun, her şey belli. Ben farklı olmak istedim, ben kuyruğumun ve pullarımın ve saçlarımın güzelliği böyleyken karanlık suların dibinde boğulmamak istedim. Karanlıklar ve derinlikler müntehir, her şeyin nereye aktığının bilindiği okyanuslar sanki yaşanmamış hayatlar gibiydi. Ben istedim. İstedim ve halkımın sonunu getirdim. İstedim ve Nu’yu öldürdüm. Sadece ben miydim suçlu?”

Deniz kızı sanki geçmişine yönelttiği bakışında yeni bir şey görmüş gibi şarkısına devam etmeye başladı. Kendisini kendi sesine kaptırmıştı; çobanı da denizi de nehri de göğü de görmüyordu artık. O ağzını açtığında koyunlar ve çanları, dalgalar ve vuruşları tekrar ona eşlik ettiler:

Dayanamadı insan sel istedi

Güvenemedi Fevaz, kan istedi

Deniz kızı büyücüden yol istedi

Ferahlık arardı fırtınasında

Çoban biraz dinledikten sonra, deniz kızının ışık dolu sesine karanlık bir tonla katıldı. Deniz kızının söyleyişinde yas tutan hatta azarlayan bir hal alan şarkı, çobanın söyleyişinde heyecan verici, mücadeleci ama zorba bir kıyafete bürünmüştü. İkili, deniz ile kara arasındaki sonu gelmez mücadele gibi gelgitlerle dolu bir çekişmeyi sürdürdü ve bir fırtına kopararak şarkıyı bitirdiler.

“Sen artık sıkılmıştın. Okyanusta doğmuştun belki ama sular seni boğuyordu. Balıklar hep önceden belli bir yere akıyordu. Yosunlar belli yerlerde çıkıyordu. Deniz kabukları denizin zemininde bilinen yerlerde oturuyorlardı. Nu müşfik ilahlığında pek sıkıcıydı ve yüzmek dalgalarla beraber süzülmekten başka bir şey değildi. Sen ise yürümek istiyordun. Kendince, kendi belirlediğin yolda, gerekirse daireler çizerek. Dalgalar ve akıntılar tarafından zorlanmadan. Sadece kendinden güç alarak, sadece kendinden sorumlu olarak. Ama söyle bana karanlıktaki ışık, boğucu mavinin gökkuşağı, insan mülklerinde yürüyen tanrıça, Nu’nun adı neydi?”

Sanki koyun çanlarının çınlamasında deniz kızının hatırladığı bir şeyler vardı. Sanki kendisinden bahsediliyordu uzak topraklarda ve denizin üzerinden esen rüzgâr tuz kokusuyla birlikte hatıralar da getiriyordu.

“Nu, su halklarının güveniydi. Okyanusları ayakta tutan sütundu. Nu dinginlikti, mehtabın tekrar ve tekrar geleceğinin teminatıydı. Nu fırtına tutandı, bulut yutandı. Ama biz istemedik. Ben ve Fevaz. Kanlı değildi o zaman daha. Ya da öyle miydi? Kesin olan tek şey kan istediğiydi. Nerede görmüştüm onu? Suyun altına giremiyordu o zamanlar. Ben mi dışarı çıkmıştım? Yine burada mı karşılaşmıştık? Nu’dan sıkılmıştım. Fevaz da Nu’ya güvenmiyordu. İnsan mülklerini yok etmeye karar verirse Nu’ya kim engel olabilirdi ki? Fevaz’a baktım. Gözlerindeki meltem değildi. Gözlerinde hiç görmediğim bir kasırga vardı ve her şeyi alt üst ediyordu. Beni, Nu’yu, su halklarını, insan mülklerini karanlık bulutlar altında yutuyordu tek tek. Ama benim onun gözlerinde hissettiğim şey korku değildi, ferahlıktı. Çürümüş ve içine kapanmış bir halkı silip süpürecek bir fırtına beni sevindirmişti. Bu fırtınanın altında karaya çıkabileceğimi hissettim. Yürüyebileceğimi. Yürümek istiyordum çünkü ben. Ve Nu o zaman geldi.”

Deniz kızı her kelimesinde kederli bir girdabın içine daha fazla girerek şarkısına devam etti. Çoban bu sefer sadece susuyordu:

Nu diyesi, deniz senin neyine

Giremezsin kanla benim evime

Deniz kızı yol verdi Fevaz’a

Suda havayı gösterdiğinde

“Nu, su halkının kapılarında bir insan büyücüsü görmekten dehşete kapılmıştı. Sen ise umursamadın denizin kucakladığı. Nu, Fevaz’ı olduğu gibi görmüştü. Ona bakıyordu ve tanrısız bir büyücü görüyordu. Duzeh’in kapılarını bir tanrının ismini anmadan açmaya cüret etmiş bir kafir. Ellerindeki kanı görmüştü. Seni de halkının arasına geri çağırdı. Okyanusun sessizliğini bozmaman gerekirdi. Sen ise yürümek istiyordun. Sadece yürümek. Havadaki suyu bilirdin sen, sudaki havayı da. İkisi senin ebeveynindiler. Ama Fevaz, toprağın çocuğuydu ve sen onu kıskandın. Topraktaki havayı öğrenmek istedin. Bu yüzden de Fevaz’a yolu gösterdin, sudaki havayı nasıl soluyacağını öğrettin. Suyun karanlıklarında saklanmış yosunları karıştırıp Fevaz’a verdin. Nu’ya neler yapacağını çok iyi bildiğin halde yaptın bunu. Söyle bana aşkı tatmamış olan, su halkından topraktaki havayı soluyabilmekte tek olan, yer üzerinde yürümüş iki bacaklıların en güzeli Nu’nun adı neydi?”

Deniz kızı gözlerini çobandan sürüye doğru çevirdi. Denizin dalgalarını seyreder gibi koyunların denize koşuşuna baktı. Sürünün içindeki köpeği görebilene kadar merakla taradı koyunları. Köpeği görünce de gözlerinde eski bir dostun yüzü çiçek açtı.

“Nu, sınırın koruyucusuydu. Çünkü Duzeh dünyamıza sadece göklerden ve karalardan değil, denizlerden de akar. İblisler kapılarda ve içeri girmenin yollarını arıyorlar. Nu suyun koruyucusuydu. Suyu iblislere karşı da korudu, insanlara karşı da korudu. Fevaz’ın yanında beni görünce, sınırların silineceğini gördü gözlerimde. Ben Fevaz’a yol getiren diyordum, ama Nu her zaman kan getiren dedi. Biliyordu Fevaz’ın ne yaptığını. O’ndan önce Mütev’i alt ettiğini. Biliyordu Şah Hüsrev’in, Damgalı Kenan’ın ve Büyücü Fevaz’ın ortaklığını. Tanrısız bir dünyayı hayal edenleri biliyordu. Ben ise kendime soruyordum, tanrısız bir dünya ne kadar kötü olabilir ki?”

Deniz kızı, yoklama yaparmış gibi gözlerini çoban köpeğinden çobana doğru kaydırdı ve kısık bir sesle sordu: “Hüsrev nerede?”

Çoban gülümseyerek sürüye baktı sonra da şarkıyı kendisi devam ettirdi:

Fevaz bilir tanrı alt etmesini

Suyun kapısın açıp yitmesini

Çoban tamamlayamadan deniz kızı dev dalgalı gözleriyle onun sesini boğdu ve kendisi keder makamından okumaya devam etti:

Nu bilmezdi ihanet etmesini

Sesini Fevaz’a duyurduğunda

Deniz kızının dudakları gözlerinde biriken göz yaşlarının ağırlığıyla titremeye başladı.

“İsimler ne kadar garip şeyler. Doğduğumuzda kulaklarımıza fısıldanıyorlar ve sahip olduğumuz en önemli şey haline geliyorlar. Tanrıları yıkabilecek tek şeyin bizim bilmediğimiz isimler olması ne garip. Dilimizde telaffuz edemediğimiz, seslerini bile çıkaramadığımız. Fevaz Nu’nun adını bilmiyordu. Büyüyü öğrenmişti, büyünün kapılarını tek tek açarak kendisini geliştirmişti. Büyüye sahip olabilmek için Duzeh’in kapısını tanrılara sığınmadan açan ilk o olmuştu. Sonra zihin kapısını ve insan kapısını da açtı. Mütev’i öldürmeden önce toprak kapısını geçti. Nu’nun kapısını çalmadan önce suyun kapısından da geçti. Ama Nu’nun adını bilmiyordu. Onu alt etmesi için ihtiyacı olan en önemli şeyi bilmiyordu. Ben biliyordum ve Nu ihanetin ne demek olduğunu bilmezdi. Nu, Julanar’ın, deniz halkının prensesinin ona ihanet edebileceğini nasıl bilebilirdi ki?”

“Kullarını anlayamayan bir tanrı!” Çobanın sesindeki küçümseme çanlarla beraber tısladı. “Ne zor olmuştu onunla konuşmamız. Eski dünyanın bütün özüne dil dökmelerimiz. Birbirimizle konuşuyorduk ama sohbetimize varlığın cümlesini ortak ediyorduk. Nu her şeyin dilini biliyordu, tanrıların dili Katrav’ı onun kadar güzel konuşan birisi daha girdi mi bu dünyaya?”

Eski bir yorgunluğun hatırasıyla ağırdan okudu çoban:

Konuştu, gün tekrar gün oldu

Konuştu, topraklar göl oldu

Konuştu, denizler yol oldu

Fevaz artık bunaldığında

Türdü nehri ile İç Deniz’in buluşmasına gözyaşlarıyla katılan Julanar gözlerini göğe kaldırdı, uzun kestane rengi saçları rüzgâra direnmeye çalışıyordu.

“Nu’nun adı neydi? En sonunda sana ben söylemiştim değil mi? Her bir sesi gırtlağımı parçalayan o ismi okuduğumda öleceğinden emindin artık. Bengü madeni kurtaramamıştı seni. Parmaklarına taktığın bembeyaz bengü yüzükler, kızıla kesmişti, parmaklarını boğmuştu. Sen toprağa, havaya ve suya yalvardıkça büyünün seni saran ışığı daha da kızarıyordu ve Duzeh kapısını bekleyen iblislerin dişlerini yanaklarında hissediyordun. Büyüyü bir tanrının korumasında olmadan bu kadar çok kullanmanın sonucuydu bütün bunlar. Nu ise arkasına inananlarının yakarışlarını almıştı. İsmini, bize söylediği gerçek olmayan ismini, her söylediğimizde daha da güçleniyordu. Ama sen bir tanrıyı öldürmeyi biliyordun, ben de Nu’nun adının ne olduğunu. Zafer bizimdi değil mi Fevaz?”

İkili birbirlerine baktılar. Sonra da ortak bir suçun yükü altında bakışlarını denize indirdiler. İkisi de hüzünle tamamlamıştı şarkılarını. Başladıklarından beri ilk defa ahenk içerisinde okuyorlardı:

Nihayet gün geldi Nu sustu

Fevaz bengü yüzük elinde pustu

Deniz kızı özgürlüğüne şaştı

Fırtınalar başladı Nu öldüğünde

“Fırtına o gün gelmişti. Sen haklıydın, fırtınayla beraber insan mülklerinde yürümeye başladım. Ama ben insanları bilmiyordum, dışlandım. Hor görüldüm. Geri dönmek istediğimde deniz halkı yoktu artık. Senin deniz suyuna getirdiğin koyunlar gibi, bir türlü susuzluğumu giderememek üzere lanetlenmiştim. Sonsuza kadar. Fırtına o gün başladı, ama benim için hiç bitmedi. Bana fırtınanın bir kere başlayınca hiç dinmeyeceğini söylememiştin ki!”

Fevaz kepeneğini, tanrısının huzurunda soyunan bir rahip özeniyle çıkarıp yere koydu. Bedeni büyünün kızıl ışığına çaldı. Parmaklarındaki bembeyaz bengü yüzükler, hemen kızıl damarlar göstermeye başladılar. Fevaz’ın derinden gelen karanlık sesi etraftaki her şeyi, deniz kızının fırtınasını bile bastırdı:

“Bir tanrı sadece yol gösterir Julanar. Gösterdiği yolun doğru olduğuna kim karar verebilir ki?”

Nu Öldüğünde” için 2 Yorum Var

  1. Vector dedi ki: dedi ki:

    Bir deniz kızı ve bir insanın başkaldırısı anlatan, ilginç bir hikaye olmuş. Fantastik bir kitabın konusu olabilecekken böyle küçük bir şekilde yazılınca insan ister istemez detaylarla boğuşmak zorunda kalabiliyor. Kimdi bu Duzeh, kimdi bu Mütev? Tanrıların dili, büyü… Şahsen birbirine karıştığını hissettim biraz. Paragraflar birer bilgi yığınına döndü gözümde.

    Bir insanın bir tanrıyı yenmesi de ilgi uyandırıcı bir unsurdu. Geçtiği yol üstünde bir tık daha dursaydınız Fevaz’ın gerçek gücünü öğrenebilirdik.

    Deniz kızının kime hitap ettiğini anlamam biraz yorucuydu. Belki benimle alakalı bir durumdur, bilemem.

    Kaleminize sağlık.

  2. yzkbicak dedi ki: dedi ki:

    Vaktiniz için teşekkür ederim. Yorum çok hoşuma gitti. Çünkü, evet, fantastik bir kitap denemesi için oluşturduğum bir evren içerisinde yazıyorum. Bunun en zor yanı hikayeyi kendi içinde anlaşılır kılmak. Okuyucu hikaye okumaya geliyor ve nelerin döndüğünü sıkılmadan anlayabilmeli. Dediğiniz gibi bir bilgi yığınına dönmemeli işler. Bunu yapıp da, hikayenin ötesindeki evrende neler döndüğünü merak ettirebilmek ise büyük bir başarı olur.

    Ben şimdilik ilkini başarmaya çalışıyorum. Uğraşmaya devam edeceğim :slight_smile:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!