Öykü

Num

Karanlık, tüm diyarı gizemli elleriyle örtmekteydi. Etraftan gelen birkaç kurbağanın sesi, kötü rüyalar içinde bulunduklarına dair birer delaletti. Bu arada oynak toprağın üstünde kendini gösteren soğuk esinti, longoz ağaçlarının yukarılara uzanan dallarının bir o yana bir bu yana oynamasına neden olmuştu. Sessiz ve yorgun mesken, gittikçe kendi içine gömülüyor gibiydi. Derken doğuda kızıl bir kırpıntı belirdi ve güneşin altın tacı, krallığı üzerinde ışıldadı. Bunu gören esintiler, önlerine sisi katarak batıya doğru kaçışmaya başlamıştı. Güneş yükselip mızraklarını bataklık diyarına fırlatmaya başlamışken çevreye yayılmış minik minik göller bunlardan nasibini alarak, birer inci deryası gibi parıldadı. Sapsarı sazlar yükselen anaç sıcaklık karşısında bir minnet göstergesi olarak, diplerine kadar eğilmekteydi. Bir iki kara batak, parlak maviye bürünmüş gökyüzüne havalandı ve ileride bulutları delen krallarını çirkin ötüşleriyle karşıladılar. Güneşin doğduğu sonsuz uzaklıktaki tepelerden nazik bir şekilde toprağı yararak gelen onlarca nazlı dere, güneşten kırbaçları andırıyor ve bereket taşıyorlardı, bataklık ahalisine. İşte Num’da bu ahaliden biriydi. Num tek başına ana rahminden çıktığı günden mütevellit daha on altıncı kışı yeni görmüştü.

Parmakinsanlar biraz çekingen halet-i ruhiyeye sahip canlılardı. Kendilerine ait longoz ağaçlarında oydukları evlerinden başka bir yere gitmeleri pek normal karşılanmazdı; evlerindeki yiyecek stoklarının bitmesi ve şenlikler dışında. Şenlikler onlar için özeldi. Özellikle mevsimlerin gelişleri ya da ay hanımının teşrif ettiği zamanlar veyahutta krallarının gökte bir anda kaybolmasından dolayı korkuya kapıldıkları şer vakitlerinden sonra kutlama yapmayı çok severlerdi, ev sahipleri haricinde.

Num, bu sabah kalktığında ilkbahar şenliğine gitmek için hazırlanmaya başlamıştı. Kış, bataklık diyarı üstünde çok çetin geçmiş ve kralları onları pek bir cezalandırmıştı. Bu onları ne kadar üzse de güneşe duydukları saygı sonsuzdu. Sırtına bir sincap postu örttükten sonra mutfağına doğru adımladı. Odaların duvarları muntazam bir şekilde zımparalanmıştı ve onlarca değişik alet duvara sabitlenmişti. Mutfağın ortasındaki kuzinenin yeni harlanmış alevleri bu cilalanmış yüzeylerden parlıyordu. Bakırdan demliği alıp içine; yapraklarda biriken çiğ damlalarını depoladığı sudan koydu ve kuzinenin üstüne güzelce yerleştirdi. Ardından dolaplara doğru yönelip böğürtlen yapraklarını ve kuruttuğu meyveleri aradı. Derken kulağına yağmur damlalarının tıkırtısı ilişmişti ve minicik ela gözleriyle dönüp baktığında damlanın çizdiği zikzağı gördü ki artık cam kirden neredeyse gözükmüyordu.

“Halbuki kralımız ne güzel bataklığa teşrif etmişti. Bu yağmur nereden çıktı?”diye hayıflandı. Sonra biraz durdu ve üzgün bir şekilde camın kenarına vardı. Bezle camın kirini elinden geldiğince silmeye çalıştı.”Gerçi yağmurun da bir suçu yok. Bunların sebebi hep o gaddar bulutlar.”

Cam azıcık bir temizlik ibaresi gösterse bile bütün kir aslında dışarıdaydı. Num elindeki bezi omzuna astı ve mutfaktan çıkıp kilerine doğru yöneldi. Bugün şenlikte neler yiyeceğinin hayalini kurarken, küçük kilerinin gıcırdayan tahtalarını umarsızca adımladı. Duvara montelenmiş raflarda küçük ve onlarca renkte şişelenmiş likörü geçti. Ardından odanın sonuna gelerek sürgülü dolapların yanına vardı. İlk dolabı tüm gücüyle açtı: Bom boştu! Bir diğerini açtı ve onda da aynı manzarayla karşılaştı. Küçük şokları tüm dolapları açana kadar büyük bir dehşete dönüşmüştü.

“Unlar ve peynirler ne ara bitmişti?”

Koşarak yatak odasına vardı ve bataklıkta avladığı kocaman bir yılanın derisinden yaptığı yağmurluğu üstüne alelacele giyip mutfakta demlenen çayını kuzinenin üstünden aldı. Ardından camdan dışarı bir bakış attı ve artan yağmur karşısında bulutlara okkalı bir küfür savurdu. Midesi kuvvetli bir şekilde guruldamaya başlamıştı ve eli istemsizce oraya gitti.

“Güneş adına, umarım Tam’da yiyecek bir şeyler vardır. Yoksa şenliğe kadar yaprak kemireceğim.”

Evden adımını atar atmaz, yüzüne rüzgâr ve ıslaklık çarptı.”Hava ne çabuk kıştan bir güne dönmüştü.”

Ceketine sıkı sıkı sarıldı ve yan ağacın kaybolan dallarından gelen sarmaşıktan halata tutturulmuş olan gidonun ucunu, nasırlı parmaklarıyla kavradı. Yağmurun yağışı görüş mesafesini kısaltıyor ve halatın elinden kaymasına vesile oluyordu. Ama tenceresinde kızaran yağda kızarmış ekmeklerin kokusunun hayali, bütün bu yıldırmalara karşı onu cesaretlendiriyordu. Sıkıca sarılarak kendini halata emanet etti. Aşağıya doğru hızlı bir yolculuğa çıktı ve yanaklarından süzülen yaşlar, gökten boşalan yağmurla karıştı. Tam’ın ağacına gittikçe yaklaştı ve yeşil kapılı evinin önüne inecekken parmakları gidondan kurtuldu ve aşağılardaki bir dala çarpıp durabildi. Vücudunun her yerinde bir yangı başlamıştı ama dala denk geldiği için kendini şanslı hissediyordu. Uzunca bir süre olduğu yerde kalıp çarığına çürüğüne baktı.

“Num! Bu yağmurlu havada burada ne yapıyorsun?!”diye bağırdı yukarılardan Tam. Az sonra koşturarak Num’un yanına kadar gelmişti.”İyi misin?”

“Kilerdeki erzaklarım son kırıntısına kadar bitmiş.”diye hüzünle kafasını salladı Num.

“Senin de mi bitmiş?”dedi Tam ve Num’un omuzlarından tutup sarsmaya başladı. Num olanları çözmeye çalışıyordu. Oturduğu yerden etrafı izlemeye başladı. Longoz ağaçlarının yaprakları rüzgârla dallarından kopuyor, yağan yağmur altlarındaki kahverengi sonsuzluğundaki bataklığı binlerce kez dövüyordu. Güneş, sabahki naifliğini bırakıp bulutların ardına kaçmıştı.”Hiç ilkbahar şenlikleri böyle olur muydu?”diye düşünmeye başladı. Bu arada Tam kendisini ayağa kaldırmıştı.

“Ee, o vakit şimdi ne yapacağız?”

“En iyisi aşağı inip sokağa varmak. En azından neler döndüğü hakkında bir fikir alabiliriz.”dedi Num ve Tam’ yaslanarak ağır aksak adımladı.

Yaklaşık yarım saat sonra ulu çınarın gövdesinde dönen sokağın girişine ulaştılar. Çınar onlarca renkte fenerle çiçek tarlası gibi aydınlatılmıştı. Girişte iki parmakinsan sokağa sızmaya çalışan envai çeşit böceğe karşı nöbet tutuyordu. İkili, tahtadan zırh giymiş ve ellerinde demirden mızraklar tutan nöbetçilerin yanlarına geldiğinde elleriyle selamladılar ve nöbetçiler de başlarıyla selamlayarak nezakette bulunmuştu. Sokağın başındaki pazarlar daha açılmamış, bomboş bir şekilde duruyordu. Tezgahlar longoz ağacından yapılmış ve yan yana sıkışık bir şekilde dizilmişti. Sokağın tavanı nilüfer yapraklarıyla örtülmüştü ve yaprak içinde beliren ağsı damarları bile seçilebiliyordu. İlerleyerek sokağın meydanına ulaşmaya çalıştılar. Meydana yaklaştıkça insan uğultusunun artmakta olduğu kulaklarına ilişmişti. Az ileride sokak ikiye ayrıldı; yol, yukarı doğru meyleden sokağın devamına ve ağacın içine dar bir geçitle açılan meydana geçiyordu. Sağa sapıp sesin geldiği yere yöneldiler. İçeride mahşer kalabalığı vardı. Parmakinsanların hengamesinde meydanın merdivenleri, isyanın karmaşasıyla titriyordu. Oval bir şekilde yükselen meydan, en ortaya vardığında küçük bir kürsüye kendini bırakıyordu. Meydanın duvarlarını oluşturan ağacın kabuğu, değişik kabartmalar ve resimlere ev sahipliği yapmaktaydı. İçerinin havalandırılması için çınarın kimi yerlerine küçük küçük havalandırma delikleri açılmıştı. Bunların içinden küçük ışık huzmeleri fırlıyor ve çizilmiş resimlerin üstünde değişik gölge oyunları sunuyordu. İçerisine ait değişik bir rayiha burunlarının köklerine kadar ilerlemişti ki; bir sürü baharat ve yiyecek kokuları, işte bu meydana sinmişti. Ama şimdi sokak ve meydan bomboştu. Her yerde insanların mallarının çalınmalarıyla ilgi hikâyeleri kol gezmekteydi. Nöbetçiler çaresiz ve bitap düşmüş bir şekilde reislerinin kürsüye çıkmasını bekliyordu. Fakat uzun bir süredir ne ortalıkta sesi duyulmaktaydı ne de dehşetengiz sureti meydanda belirdi. İnsanlar aralarına giren böcekleri ya da bataklığın basiretsiz kurbağalarını, ağızlarından tükürükler saçarak suçlarken ikilinin arkasına biri sokuldu. Num, arkalarına sokulan bu esrarengiz kişinin nefesini ensesinde hissetmişti. Yavaşça arkasına döndü ve kapüşonunu ağzına kadar kapatmış olan kişiyle göz göze geldi.

“Hırsız olan kapıda.”dedi ve Num’un kolunu tuttu.

Num nefesini tutmuş bir şekilde kalakalmıştı. Etraftaki insanlara da durumu çaktırmamaya çalışıyordu zira bu yörelerde bu tip giyinenler pek hoş karşılanılmazdı.

“Kim yiyeceklerimize göz dikti?”diye fısıldadı Num.

“Haydut ise bataklığın hakimi olmak için geri döndü.”diye fısıldadı gizemli adam ama son sözcükleri söylerken sesi çatallanmıştı.

Tam, adamın sözlerini duymasıyla göz bebeklerinin büyümesi arasındaki zamanda”Haydut mu!?”diye bağırmıştı bile. Anında çanlar çalınmaya başlandı ve nöbetçiler ellerinde mızraklarla teyakkuza geçti. O anda artık herkesten evlerine gitmeyi arzulayıp, kapılarını sıkı sıkıya kapatmalarına dair sözler işitiliyordu. Gizemli adam ikiliyi kalabalığın içinden kuytu bir köşe bir yere çekti.

“Bağırmasaydınız hepimizin selameti için daha iyi olabilirdi.”dedi ve kapüşonunu indirdi. Tam küçük dilini yutacakmış gibi bakakalmıştı ama Num yumruklarını sıkmış bir şekilde kasılmıştı. Karşılarında tepelerin yaşayanlarından olan boz bir fare ayan beyan dikilmekteydi, zamanın evveliyatından da önce düşmanları olan.

Fare sakin olmalarını işaret ederek, cebinden gece kadar kara renkte bir sicim çıkardı.”İlk önce depolarımız yağmalandı sizinkiler gibi. Sonrasında tepelerin ardındaki tarlalarımızda bu sicimleri bulduk. Durum ilerledikçe soydaşlarımızın açlıktan kırılmasına şahit olduk ve elimizden hiçbir şey gelmedi. Ardından uçan o melun haydutlar, köyümüze kara bir bulut gibi çöktü ve kalan sağlarımızın çoğunu ya kaçırdı veyahutta katletti. Köyün sağ kalan yaşlıları, biz gençleri ulak olarak dört bir yana yolladılar ve diğer köylere haber vermemizi buyurdular. Bir yardıma çok ihtiyacımız var.”

Num, gözlerini meydanın sokakla birleştiği yerdeki karmaşaya yöneltti. Zaman o an için duraksamıştı ve her gün birbirine gülen soydaşlar artık birbirini düşmanca itekliyor, birbirine küfrediyor ve hatta birbirinin evini talan etmeyi düşünüyordu. Tam’a doğru döndü ve için içini yiyen insanın gözlerindeki salt korkuyla karşılaştı. Parmakinsanlar çoğu zaman korkaktı ve güven verici evlerinden çıkmaya bile tenezzül etmezlerdi.”Ne yapmamız gerekiyor?”

Fare Num’a yaklaştı ve uzun boyuyla biraz eğildi.”Bataklığa inmemiz gerekiyor.”

“Neden?”diye tedirgin oldu Num.

“Neden mi? Bugün ilkbaharın ilk günü ve kral kendi topraklarını terk etti. Bu haydutlarla alakalı bir şey değil. Bu daha büyük bir şeyin parçası. Sorularımızın cevabını yağmurlu bir şafağın koynunda çay kokan evlerin içinde bulamayız. Diyarın koynuna inip Yaşlı’yı bulmalıyız.”

Num tasdik edercesine kafasını salladı ve farenin omzunu sıkıca kavradı,”evet bi konuda haklısın, ilkbaharın ilk gününde bu lanet yağmurun yağması elbette normal değil.”

&

Kurbağa derisinden diktiği sırt çantasını hazırladı. İçine birkaç kuru meyve ve çaylık yapraklar doldurmuştu. Tam’ın kilerinde kalmış son birkaç yer fıstığını da çantasının en üstüne tepiştirdi. Tam bin minnet bunları vermiş ve gelemeyeceğine dair uzun süre özür içeren konuşmasıyla kafalarını şişirmişti. Az sonra Parmakinsan topraklarından çıktılar ve her yerde yapışkan balçığın bittiği, birçok vızıldayan böceğin kafalarının hemen üstünde tayyare gibi uçtuğu yerlere adımlarını attılar. Num uzunca bir süre bu fareyle giderek doğru mu yaptığı hakkında kendiyle çekişti. O arada ne kadar gittikleri ya da nerelere vardığını bile takip edememişti zira topraklarda da bakılacak pek bir güzellik yoktu. Num farenin ardından bata çıka ilerledi ve arkasından yavaş gitmesi için yalvardı. Olduğu yerde duran fare, sırt çantasını yere indirip harıl harıl karıştırmaya başlamıştı.

“Adın neydi fare bey? Maruz gör, hengamede sormayı unuttum.”

Fare eliyle bir şeyler bulmaya debelenirken bir anda yüzü aydınlandı ve neredeyse başının üstüne kıvrılan bıyıklarını sıvazlayarak keyfe geldi.”Kambar derler bana.”dedi ve çantadan zoru zoruna çıkardığı tahtadan halkaları büyük bir mutlulukla gösterdi. Halkalar ikiye katlanmış bambu dallarından oluşuyordu ve kıvrıldığı kısımlarına çentikler açılıp en sağlam örümcek ağlarıyla ortasındaki boş kısımları rasgele örülmüştü. Kambar böyle üç halka daha çıkardı ve ikisini kendi ayaklarına halkanın yanlarından sallanan bezlerle bir güzel bağladı. Num bunları ayaklarına nasıl bağlayacağını düşünürken, parmakları dokunduğunda iğrenç bir his bırakan ağları elledi. Havada süzülüşleri gümüşten iplikleri andırıyordu. Uzunca bir vakit, aslında bunların muhteşem birer eşya olduğuna dair kendine telkinlerde bulunuyordu ki Kambarın uzaklaşan sesini duydu ve kendine küfür ederek halkayı gelişi güzel bağladı. İlk adımı attığında kaşları kalktı ve Kambar’ın arkasından seyirtmeye başladı. Halkaların çamurun üstündeki gidişi onu bir hayli şaşırtmıştı zira ağaç dallarında bu kadar hızlı koşamıyordu. Sağda solda beliren su çukurlarının üstünden dahi atlamaya ve yüzünün kenarlarından akan havanın çoşkusuyla göğe ulaşmaya çalıştı. En sonunda fareye yetişmişti ama alıp verdiği nefesinin hızıyla konuşmaya bile mecali kalmamıştı. Fare ise ardına bakmadan, sadece koşmaya odaklanmış görünüyordu.

“Nereye gidiyoruz?”diye ünledi Num.

“Nereye mi gidiyoruz? dedi Kambar ve durarak şaşkın bir şekilde Num’a bakakaldı,”Yaşlı nerede bulunursa oraya gideceğiz tabi ki de: Tan ormanına!”

“Tan ormanına mı!?”diye ürperdi Num. Şen mizacı içine çekildi ve az önce bulutlara değmeye çalışan bacakların, adım atmaya gönlü kalmadı.

“İblis?”

Kambar sadece sustu ve tekrar yoluna devam etti.

Hava kararmaya yakın Tan ormanının sınırlarına geldiler. Orman, bataklığın içinden fışkırıyordu ve çarpık dalların egemenliğinde karşılarına azametli bir şekilde dikilmişti. Güneşin son ışıkları doğunun yüce dağlarında kaybolmak üzereydi.

“Daha önce hiç geceyi dışarıda geçirdin mi?”diye sordu Kambar. Bir yandan da çantasını yere atıp bir şeyler aramaya koyulmuştu. Num kafasını”hayır”anlamında sağa sola salladı. Gözleri, kralının son ışıklarının da kaybolduğu ufukta takılı kalmıştı. Etrafa korkunç bir sessizlik hakimdi ve sırtında beliren ürperti sanki onu toprağın içine çekip, onu sonsuza kadar bu ormanın hududunda hapsedecek gibiydi.

“Geceler sahipsizdir.”dedi Kambar ve küçük bir fener çıkardı.”Gökteki hanımımız bugün ışığını bizlerden esirgeyecek zira karanlığa dalmak üzereyiz.”

Num artık titriyordu ama soğuktan değil. Orman tuhaf bir şekilde hareket ediyor gibiydi ve içinden uzanan eller onu çağırıyordu. Kambar sırtına vurarak onu bu rüyadan uyandırdı ve neşelenerek feneri gözüne soktu.”Geceler sahipsizdir. Ey ulu hanımım! Bize bahşet ışığını ki kara toprak aydınlansın ve ağaç iblis senin ışıktan kılıcından sakınsın.”Sonrasında fenerin kapağını açtı ve gökte ak biçimde parıldamaya başlayan yıldızlardan birinin hizasına kaldırdı. Fener tüm hareketsizliğiyle havada beklemekteydi. Fakat hiçbir şey olmadı. Etraftaki son ışıklarda gölgelerin ardına çekildi ve yıldızlar bile gökteki yokluklarına kaçıştılar. Num, karanlığın içine gömüldüğünü ve bacaklarının aşağılara çekildiğine yemin edebilirdi ki ormanda fener imdatlarına yetişti ve içinde küçük ışık huzmeleri belirdi. Minik minik toplanan ak ışık en sonunda fenerin her köşesinde tatlı bir oynaşa başladı ve bir nabız gibi attı. Num’un elleri istemsiz bir şekilde bacaklarına gitmişti ama dokunduğu şey bacakları değil geldiği yere kaçışan ıslak sarmaşıklardı. Num bir çığlık koydu ve Kambar’ın koluna sıkıca yapıştı. Fare, sakin olmasını söyleyerek belinde sallanan kamasını çekti ve hanımına teşekkürde bulunarak önlerinde kallavi bir şekilde uzanan ormana doğru ilk adımını attı. Hemen dibinden ayrılmayan Num, arkasındaki karanlığa bakmaya bile cesaret edemeden ilerliyordu. Az sonra, Kambarın palası ormanın çalıları üstüne inmeye başladı ve fenerin içindeki hapsolmuş yıldızın ışığı, önlerinde aman dileyen Tan ormanının ağaçlarının vahşetini gözler önüne serdi. Uzunca bir süre ormanlığın içinde debelendiler. Ağaçların içindeki beliren onlarca kızıl göz onları takip etmekteydi ve bellerine kadar gelen çamur, ilerleyişlerini bayağı yavaşlatmaktaydı ve vücutlarını çizen dikenler ise çekilen çilenin cabasıydı. Az sonra bir su sesi kulaklarına geldi.

“Yaşlı’nın evine yaklaştık!”diye kahkaha attı Kambar ve son gücüyle ilerlemeye devam etti. Num kendi sessizliğine gömülmüş, çevresinden gelebilecek herhangi bir tehlikeye karşı tetikte bekliyordu. Derken ayaklarında bir ıslaklık hisseti ve artık çalıları bıçak kesmiş gibi bittiğini farkına vardı. Az ileride sarı ve tatlı bir ışık gözlerini kamaştırmıştı. Uzaktan bir müziğin ezgisi kulaklarına çalındı ve içini cesaret ile mutluluk arasında gelip giden bir his doldurdu. Adımları hızlanmış ve yüreği coşmuştu. İkili artık koşarak minik kulübeye doğru ilerliyordu. Yaşlı’nın pencereden beliren sureti, beyinlerine mıhlanmıştı. Pörsümüş alt dudağı keskin bir şekilde ilerliyor ve sivri çenesiyle uyumlu biçimde birleşiyordu. Gözleri gecenin içinde çakmak çakmaktı ve aşağılara inen şişman vücudu sert kabuğun ardına gizlenmişti: O bir su kaplumbağasıydı. Yaşlı bir anda kayboldu ve ikili nereye gittiğini çözmeye çalıştı. Derken kulübenin kapısı gıcırtıyla açıldı ve içinden Yaşlı ağır aksak yanlarına doğru ilerlemeye başladı. İkili bunu görüp kaplumbağanın yanına seyirtmişti ve Yaşlı’nın kollarına girdiler. Yaşlı’nın kurumuş bir tahtanın kuruluğunda olan yüzü, hüzünlü bir mutluluğa bürünmüştü. Boğazını temizledi ve babacan sesiyle misafirlerini selamladı.

“Hoş geldiniz tepeleri ve bataklığı aşan kahramanlar. Gelin şuraya oturalım da azıcık nefeslenin.”dedi ve kenardaki kesilmiş ağaç kütüklerini işaret etti. Vücudunun bir kısmı yosun tutmuştu. Burnunun üstünde kocaman bir yumru vardı ve Num bu şişliğin Yaşlı’nın kendisine mi ait olduğunu ya da özellikle mi oraya konulduğuna dair şüpheye düştü. Yaşlı sarmaşıklardan yapılmış asasına dayanarak en yakındaki kütüğe çöktü.

“Gelin size bir öykü anlatayım.”

Fare ile parmakinsan da hemen yaşlının yanına çöküvermişti.

“Çok önceleri, değişik dünyanın birinde yaşayan bir çocuk varmış. Her gün gecelere değin gezmeyi severmiş ve kendine evrenin tamamını göreceğine dair söz vermiş. Vahşi toz bulutlarının etrafında ve yıldızların akan parlak ırmaklarında yüzmüş. Gel zaman git zaman dolanırken bir gün dünyaya denk gelmiş ve ona aşık olmuş. İçindeki gezmenin ateşi sönmüş ve sadece dünyanın etrafından sonsuz bir dönüşe geçmiş. Lakin dediğim gibi içindeki ateş giderek dinmiş. O ateşi harlamanın tek yolu buradan geçmekte kahramanlar. Sizler seçilmiş kişilersiniz, diğer binlercesi gibi.”

İkili ayağa kalmıştı.

“Tekrardan hoşgeldiniz seçilen kişiler, Tan ormanının kalbine.”dedi asasını sıkıca tutan kaplumbağa ve bileğinden görülen siyah sicimlerin anlık parlamalarını seçtiler ,”lakin sizin öykünüz burada bitmek üzere. Fakat size burada sonsuza kadar başkalarını anlatabilirim.”

İkili birbirine bakakaldı ve yaşlıyla aralarındaki mesafeyi yavaş yavaş açtılar.

“Nasıl öykümüz bitmek üzere?”diye araya girdi Kambar.

Kaplumbağa titrek bacaklarıyla ayağa kalkıp adımladı ve ikilinin yanına yaklaşmaya çalıştı.”Öyküler, aklının gidemediği yerleri yaşatmak için anlatılır. Sizin adımlarınız artık bu ormandan dışarı çıkamaz.”

“Neden?”diye şoka girdi Num,”bu sabahın ilk ışıklarından önceki son kabus olmalı. Bir peynirden buralara nasıl geldim!” diye içinden geçirdi.

“Kısa geçeceğim.”dedi yaşlı ve sol elini yukarı kaldırarak bir anda parlayan yıldızları işaret etti,”Yıldızlar şahittir ki kralımızın ateşi sönmekte. İçinin harlanması için bu orman bile yeterli değil artık. Ruhunu diri tutacak kişilere ihtiyacımız vardı ve sizler bu çağrıya kulak veren kurbanlar olarak buraya kendi rızalarınızla geldiniz.”

Num’un vücudu gelgitler halinde kasılmaya başlamıştı ama Kambar palasını belinden şimşek gibi çekti ve gelecek tehlikeye karşı göğüs gerdi. Derken karanlığın içinde beliren kanatlı yarasalar ikilinin üstüne doğru hücuma geçti.

“Haydutlar! Kaç Num!” diye bağıran Kambar, palasını rastgele havaya salladı. Bu arada elindeki fener toprağa düşüp çatladı ve Num’un ayağına kadar yuvarlandı. Num istemsiz bir şekilde feneri eline alıp gerisin geri kaçışmaya başlamıştı. Uzunca bir süre karanlığın koynunda bir ateş böceği gibi dönüp durdu ve fenerin içinden sızan yıldızın ışığının farkına bile varmadı. Sonsuza doğru koştu. Etrafına sayısız kesik atan hayat emici ağaçlar, kanını dal dal içti. Num ne kadar koştuğunu hatırlayamıyordu, hatta kim olduğunu bile. Sanki ahir zamandan şu ana kadar uzanan gerçeklik, ayaklarının altından çekilip gitti. Ciğerleri ağzına kadar çıkmak üzereydi ve gözleri neredeyse yuvalarından fırlayacaktı. Elindeki fenerin azalan ışığında etrafını süzdü. Ayaklarına hafif bir serinlik yerleşiverdi ve burnuna tanımadığı tatta bir koku yerleşti. Fenerin içinden sızan yıldızın parlaklığı süzülerek yere doğru çökeldi ve yerde biten sararmış çimenlerin üstüne sindi.”O şimdi neredeydi?”

“Ormanın kalbindesin.”diye bir ses toprağın içinden kükredi. Sesi yorgunluğun içinde yankılar yaparak ta göğe değin uzandı.

Num kendine gelerek çömelmişti. Sesin kimden ve nereden geldiğini anlayamamıştı. Elindeki fenerin ağırlığı giderek artmaktaydı ve içinde son parıltılarını harcayan yıldızın, can çekişmesini izliyordu. Uzunca bir süre sessizce ormanı dinledi ve sakinleşip yaşadığı olayları atlatmaya çalıştı. Ama içindeki korku gittikçe büyüyordu.”Sen kimsin?!”

Ormandan hiçbir cevap gelmemişti. Num ayağa dikilerek, karanlığa alışmış olan gözlerini ormanda gezdirdi.”Ormanın içindeki, kimsin?”

Az ileriden gelen çalıların titreyişlerini duydu. Altındaki bataklık adım adım zonkluyordu ve yüreğinde bilmediği bir heyecan yükselmekteydi. Fenerin içindeki son yıldız kalıntıları da, içinden kaçarak havaya savruldu ve yıldız tozların kamaştığı yerde kurumuş dalların hengamesinde hareket eden binbir yeşil gözle karşı karşıya geldi. Yutkunmaya çalışıyordu ama beyninin kenarlarından itibaren baş gösteren ve parmaklarına kadar ilerleyen uyuşukluk, muhakeme yeteneğinin önüne geçmişti.

“Sıkıştın çocuk. Kendinle bu bataklık arasında sarmalandın.”

Num’un gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı ve anlamını bile bilmediği bir şarkı kulağında belirmişti.

“Şu anın ortasında gerçekliğin içine sıkıştık ve o gerçeklikle birlikte yok olacağız.”

Num artık onu besbelli bir şekilde seçebiliyordu. Kocaman bir ağaç karşısında tüm azametiyle duruyordu ve kafası denilen yerden göğe uzanan dallardan yapılmış tacının kenarlarından beyaz beyaz çiçekler açmıştı.

“Onlara papatya denilirdi, eski dünyada.”

Num yaşayan ağacı tüm ayrıntısına kadar inceliyor ve geçirdiği zamanı belleğine kazımak istiyordu. Kendini istemsiz bir şekilde yere bağdaş kurarak oturur halde buldu. O da hemen yanına gelip dikilmişti ve içinden sonsuzluk fırlayan gözleriyle küçük adamı süzdü.

“Yağmurları neden severim bilir misin? Bana ağaç iblis dediler ve kendi doğrularını getirdiler. Kendilerine yeşili unutturdular. Pislikleri kutsal oldu ve bedenim bu bataklıkla doldu. Ki pislikleri alıp bataklığa dökecek ve diyarı temizleyecek bir tek damlalar kaldı.”

Num o anda sabah yağmuru hatırladı.

Ağaç iblisi yanına yanaşmış ve artık parmakları yer yer çürümüş olan eliyle parmakinsanı yerinden kaldırmak için uzandı.

“Yeşili hatırlıyorum, evet. Bu diyarların tümüne hakim olduğu zamanlardan. O vakitler herkes birbiriyle barış içerisindeyken güneş bile bu dünya için dönerdi alemi. Lakin eskilerden kalan kimse onu tanıyamıyor ve yeni gelenler de onu efendi bilmekte. Yeşilliği yakıp kavurdu, ay hanımını geceye hapsetti ve yıldızlar onun etrafında ağıt yakmakta. Canlıları umutsuz bir batağın ortasına gömdü ki onların ağaç sevdası artık geçmişteki bir seda. Geriye kalan minnet sadece çürüyen dalların ateşte çatırdamasından ibaret.”

Num kendini yorgun ama huzurlu hissediyordu. Göz kapaklarına sanki binlerce erik oturmuş gibi kapanmaktaydı.”Şimdi ne olacak ?”

“Bu ormana girilmesin diye o kadar tuzaklar ve ağaçtan keskin çitler koysam bile kimseye engel olamadım. Sana da olamadığım gibi. Lakin sen güneşe yem olmadın ve geçmişle karşılaştın. Gel, sana bir şey göstermek istiyorum.”

Num uykusundan uyandırılan bir çocuğun huzursuzluğunda, çoktandır uzanmış olduğu yerden kalktı. Ağaç iblisi önde, o ise arkada kısa bir süre ilerlediler ve güneş daha oralara gelmemiş olsa bile az öteden gelen bir ışık gözlerini kamaştırdı. Yerde beliren çimenler yeşil renge bürünmüştü ve yüzüne tatlı bir meltem esti. Karşısında koskocaman bir kiraz ağacı dikilmekteydi ve mercan renginden kar beyazına kayan çeşitte yaprağı, Num’un nefesinin kesilmesine vesile oldu. Artık ne kızarmış ekmeği ne güneşin ateşini ne de bataklığı düşüyordu. İstediği tek şey kiraz ağacının serin dallarının altında ve kokulu çimenlerin örtüsüyle birazcık uyumaktı.

Num” için 2 Yorum Var

  1. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili Ali Burak,
    Seçki ile paylaştığın ilk hikayen olduğunu görüyorum. Aramıza hoşgeldin. Hikayeye başladığın ilk kısmı büyük bir sevgiyle okudum. Çünkü bende böyle bir coşkunluk hali yarattı. Hayal gücünü, tasvirini, kahramanını oluşturduğun dünyaya yerleştirme şeklini çok sevdim. Keşke uzun bir kitap olsa diye düşündüm.

    Aşağıda bazı notlarımı bulabilirsin:

    iki yapılı bir cümle yani kahramanın başına iki olay geliyor. Ancak bu iki olay arasını doldurman gerektiğini düşünüyorum. Gidon olayını tam olarak aklımda canlandıramadığımı iletmenin yanı sıra - düşmesi- aşağıdaki dala tutunması arasını biraz daha açmak isteyebilirsin belki.

    Yüksekten düşen birini sanırım sarsmak istemezsin :slight_smile: “Sarsmak” gelende kahramanın “aklını başına getirmek” için yapılan bir eylem olarak kullanılır genelde. Burada Num’um aklı mı karıştı. Tam’ın da kilerindeki yiyeceklerin bitmiş olması mı düşünüyordu (ki o kısım çok hızlı geçtiğidnen Num’un bunu düşünecek vakti olmuyor hikayede, çünkü Num’un düşündükleri alt paragrafta sonradan geliyor.)

    Bu cümledeki “ise” fazla olmuş hatta bu cümle biraz daha vurguyu kaldırabilir, diye düşünüyorum.

    Çok ani ve hızlı bir reaksiyon. Kalabalık ahali içinde duyulan tek bir haykırış sonrasında kimse sorgulamıyor mu. Kim Haydut diye haykırdı, onun olduğundan emin misin?Fare, Tam ve Num’a açıklama yapmaya çalışıp onları ikna etmeye çalışırken ahalinin geri kalanı bir haykırışla bu aksiyonu almasını düzeltmek istersin diye düşünüyorum

    Hikayenin girişinde çizdiğin tablo uzun süredir bir arada yaşayan bir toplumdu. Normal koşullarda birbirine sıkı sıkıya bağlı toplumların -henüz ikna edilemden ve tehlikenin ne olduğu onlara söylenmeden ki senin akışında şuan bunu sadece Tam ve Num biliyor - aşağıdaki tepkiyi vermezler gibi geliyor

    Hikayedeki kötü adam Haydut olarak açıklanmıştı. Şimdi ise ondan daha büyük bir şey olduğunu okuyoruz. Eğer Haydut bu “daha büyük bir şeyin” maşası ise o zaman aralarında bu bağlantıyı burada ima etmen belki akışa uygun olabilir.

    Tam karakterin hikayeden düşüyor ise onu bir şekilde oradan çıkarmalısın. Num ve Fare devame decek ise belki Num, bataklığa inmeyi doğru bulurken Tam bulmayabilir. Bu yüzden aralarında bir tartışma çıkartarak Tam’ı hikayeden düşürebilirsin. Senin yazımında hala aşağıdaki gibi donmuş halde senin ona bir şey demeni bekliyor:)

    Tam ve Num bataklıktan korktuklarını anlıyorum. Okuyucu olarak kendimi bataklığa gidip korkunç bir şeyşe yüzleşeceğime hazırladım. Hazırladım ta ki aşağıdaki cümlelere kadar. Burada Bataklığa gitmiyorlar mı, Tan Ormanı da nereden çıktı gibi sorular oluştu okuyucunun kafasında. Az önce yukarıda bataklık dediğinde okuyucuda yükselen heyecan ve beklentiyi burada bir kez daha aynı seviyeye çıkamak zor. Belki bataklığın tan ormanında olduğunu yukarıda belirterek heyecanı çıkarman ve bu kısımda da iblis’e ilişkin heyecanı yükseltmen faydalı olabilir. Çünkü uzun yıllardır orada yaşayan karakterin bataklığın nerede olduğunu (tan ormanında ise) biliyor olması gerekir, diye düşünüyorum.

    Yaşlı’nın bir su kamplumbası olmasıi bataklıkta yaşaması tek kelime ile muhteşem:)

    Çocukla iligli çok güzel bir hikaye ama seçilmişliğe çok keskin bir zıplama. Ateşi yakmak neden önemli, Çocuğun içindeki ateş daha önce neyi sağlıyordu yani hikayedeki misyonu neydi - yemeklerinin çalınmış olması ile nasıl bir bağlantı vardı- .
    Aşağıda kaplumbağ onlara seçildiklerini söylüyor - ormandan çıkamaycaklarını ve sonra açıklama yapıyor. Yani arka arkaya bir çok soru işareti birikiyor. Her defasında bir soru işareti bir açıklama ile okuyucu öykünün hızına yetişebilir gibi geldi bana.

    Haydutların Yarasa olması yine ayrıca muhteşem bir fikir. Ancak parmak insanların kilerine girip nasıl yemeklerini alabildiler?

    Num’un kaçmasından sonraki kısımda ise bir başka karakterle Ağaç İblisi ile karşılaşıyoruz. Açıkçası okuyucu burada yukarıdaki soru işaretleri ve yeni ve güçlü bir karakterle karşıılaşmanın getirdiği şaşkınlıkla kalıyor.

    Şu ifaden ayrıca muhteşem:

    Son söz: Neden bu kadar çok şey yazdım sana. Çünkü bu hikayenin roman olmasını istiyorum. Hikayendeki tutarsızlıkları, akışsal sorunları, karakterlerin gelişimi problemini çözerek fazlalıklardan arındır. Bunu yapabilirsin…

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  2. Phaselis dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Dipsiz, düşüncelerin ve eleştirilerin için mutlu oldum ve hikayenin sonuna gelip hikayeyi derinlemesine masaya yatırdığın için ayriyeten müteşekkirim. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki bu hikaye, aceleye gelmiş bir kurgu ve iş hayatı ile senelerdir cebelleştiğim diğer bir kurgum arasına,
    iki günde sığdırılmış bir yazı. Başlangıcına konsantre bir şekilde başlasam bile ortasına doğru pek çok nedenden dolayı akışı bölündü ama ben bir şekilde hikayeyi paylaşıp sizlerle iletişim kurmayı kafama koymuştum.

    Gidon olayını tam olarak aklımda canlandıramadığımı iletmenin yanı sıra - düşmesi- aşağıdaki dala tutunması arasını biraz daha açmak isteyebilirsin belki.

    Parmakinsanlar, ağaçtan ağaca yaptıkları halatlar vasıtasıyla yüksekten alçağa taktıkları gidonla ulaşıyorlar. Bir nevi ilkel teleferik tıp ki Karadeniz bölgesinde insanların ulaşımını sağladığı gibi. Dala tutunma meselesi ise Num’un gerektiği kadar küçük ve dalın ise büyük olması vesilesiyle aslında ulaşması gerektiği yerden bir alt kata düşmesi gibi farz edebiliriz.

    Yüksekten düşen birini sanırım sarsmak istemezsin

    slight_smile.png

    “Sarsmak” gelende kahramanın “aklını başına getirmek” için yapılan bir eylem olarak kullanılır genelde. Burada Num’um aklı mı karıştı. Tam’ın da kilerindeki yiyeceklerin bitmiş olması mı düşünüyordu (ki o kısım çok hızlı geçtiğidnen Num’un bunu düşünecek vakti olmuyor hikayede, çünkü Num’un düşündükleri alt paragrafta sonradan geliyor.)

    Tam’ın Num’u sarsması, tamamen Tam’ın aptallığı ve yaşadığı olaylar karşısında bir şok içerisinde bulunuyor olmasından geliyor.

    Bu cümledeki “ise” fazla olmuş hatta bu cümle biraz daha vurguyu kaldırabilir, diye düşünüyorum.

    “Hırsız olan kapıda.” nın devamı niteliğinde olan bir cümle, zira fare o sırada Num’u dinlememektedir ve karşısındakini korkutmaktan bile zevk almakta olabilir.

    Çok ani ve hızlı bir reaksiyon. Kalabalık ahali içinde duyulan tek bir haykırış sonrasında kimse sorgulamıyor mu. Kim Haydut diye haykırdı, onun olduğundan emin misin?Fare, Tam ve Num’a açıklama yapmaya çalışıp onları ikna etmeye çalışırken ahalinin geri kalanı bir haykırışla bu aksiyonu almasını düzeltmek istersin diye düşünüyorum

    Evet:) Çanlar biraz hızlı çalmış.

    Hikayenin girişinde çizdiğin tablo uzun süredir bir arada yaşayan bir toplumdu. Normal koşullarda birbirine sıkı sıkıya bağlı toplumların -henüz ikna edilemden ve tehlikenin ne olduğu onlara söylenmeden ki senin akışında şuan bunu sadece Tam ve Num biliyor - aşağıdaki tepkiyi vermezler gibi geliyor

    Kendilerine ait longoz ağaçlarında oydukları evlerinden başka bir yere gitmeleri pek normal karşılanmazdı; evlerindeki yiyecek stoklarının bitmesi ve şenlikler dışında. Burada evdeki yiyecekleri konusundaki hassasiyetten azıcık dem durmuştum ve zaten haydut kelimesinin tüm meydanda duyulması, aslında biraz bencil ruhlu olan parmakinsanlarının bir anda bilinç altındakilerinin ortaya çıkmasına sebep oldu diyebiliriz.

    Hikayedeki kötü adam Haydut olarak açıklanmıştı. Şimdi ise ondan daha büyük bir şey olduğunu okuyoruz. Eğer Haydut bu “daha büyük bir şeyin” maşası ise o zaman aralarında bu bağlantıyı burada ima etmen belki akışa uygun olabilir.

    Farede aslında neler olduğunu bilmiyor ve aslında bir tahminde bulunuyor. Keşke orada “ daha büyük bir şeyin parçası olmalı” deseymişim.

    Tam ve Num bataklıktan korktuklarını anlıyorum. Okuyucu olarak kendimi bataklığa gidip korkunç bir şeyşe yüzleşeceğime hazırladım. Hazırladım ta ki aşağıdaki cümlelere kadar. Burada Bataklığa gitmiyorlar mı, Tan Ormanı da nereden çıktı gibi sorular oluştu okuyucunun kafasında. Az önce yukarıda bataklık dediğinde okuyucuda yükselen heyecan ve beklentiyi burada bir kez daha aynı seviyeye çıkamak zor. Belki bataklığın tan ormanında olduğunu yukarıda belirterek heyecanı çıkarman ve bu kısımda da iblis’e ilişkin heyecanı yükseltmen faydalı olabilir. Çünkü uzun yıllardır orada yaşayan karakterin bataklığın nerede olduğunu (tan ormanında ise) biliyor olması gerekir, diye düşünüyorum.

    Aslında dağların ötesi hariç her yer bataklık ve Tan ormanı da bu yörenin içinde bulunuyor. Sadece bulundukları ağaçlarda yaşadıkları için aşağıya özel bir isimle sesleniyorlar; bataklık diyerek.

    Çocukla iligli çok güzel bir hikaye ama seçilmişliğe çok keskin bir zıplama. Ateşi yakmak neden önemli, Çocuğun içindeki ateş daha önce neyi sağlıyordu yani hikayedeki misyonu neydi - yemeklerinin çalınmış olması ile nasıl bir bağlantı vardı- .

    Aşağıda kaplumbağ onlara seçildiklerini söylüyor - ormandan çıkamaycaklarını ve sonra açıklama yapıyor. Yani arka arkaya bir çok soru işareti birikiyor. Her defasında bir soru işareti bir açıklama ile okuyucu öykünün hızına yetişebilir gibi geldi bana.

    Haydutların Yarasa olması yine ayrıca muhteşem bir fikir. Ancak parmak insanların kilerine girip nasıl yemeklerini alabildiler?

    Çocuk güneşin kendi aslında ve dünyaya aşık olup etrafında dönüp duruyor ve aşkıyla bir süre sonra ateşi de yetmiyor. Tüm diyarın kralı ilan ediliyor ve ormana çekilen varlıklar kurban edilerek de ruhları güneşe sunuluyor. Tüm tezgah bu aslında ve haydutların iş birliğini açıklamamış olmam tamamen benim üşengeçliğim:) Yarasaların geceleri faaliyette olmaları, kilerlerin gece yağmalanmasına dair bir işaret ama illaki biri kileri boşaltılırken duyabilirdi ama duymamış gibi:)

    Düş parlaklıkların daim olsun, esen kal.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!