Öykü

Yalnızlarla Kötülerin

Florida Bataklıkları’nda sabahın erken saatleri.

Göğsünün üzerindeki dövmenin bir kısmı bıçakla kazınmıştı.

Hola, mi nombre es DIOS

GOD

JEHOVAH

ALLAH

Birbirinin üstüne çizilmiş kızıl-kara birkaç çizgi. Yaradanların üstünü karalamış. Karın boşluğunda düz bir çizgi halinde üç kurşun izi. Az üstünde iman tahtasına çizilmiş ters bir haç, güllerin ve dikenli tellerin içinde yanan bir kalp. Sırtına doğru bir Aztek damgası, omuzlarına yayılan karanlık bir ölüm meleği. Kapalı göz kapaklarının üzerinde dolar işaretleri.

Türkü, radyoyu açtı. Metalik gri E30’un kapıları titredi. Arabaya Ratmobil adını vermişlerdi.

♪ Bu şehir bir pavyon ve bizim paramız yok. ♪

Pedro’nun aklına Beyrut geldi. BMW’nin kaputunda otururken, başkentin ışıkları ateşin içindeki bir kristal gibi yanıp sönüyorlardı. Elindeki şişeyi karın arasından gördüğü kaldırım taşına fırlattı. UV filtreli kahverengi cam kırılınca çıkan kısır yankı birkaç metre sonra ayazın rüzgârına karıştı. Türkü, arabanın kapısını açtı.

“Üşüdüm biraz.”

Türkü’nün eldivenli ellerini çıplak sırtında hisseder gibi oldu. Kız siyah külotlu çoraplı bacaklarını Pedro’nun beline sardı. Eldivenlerini çıkarttı. Sardığı kırışık sigarayı Pedro’nun dudaklarının arasına sıkıştırdı. Altın Zippo’dan gelen klik. Pedro’nun karanlık göz altları çakmağın cılız ışığıyla aydınlandı.

Sonra tekrar sürüyordu. Dikiz aynasından bıyıklarını yaladığını gördü. Türkü sunrooftan çıkmış, iki elinde birer Micro Uzi, etrafı tarıyordu. Trafik ışıkları, kapalı dükkânların camları, posta kutuları…

Çinli bir antik eşyacının önünde durdular. Kırmızı neonların çevirdiği Çince harfler yukarıdan aşağı yazılmıştı. MO CHOU ANTIKA. Gri güneşliklerin ardında el sallayan kediler: Maneki-neko denir. Şans getirir. Şans. Türkü şansa ihtiyaçları olduğunu düşündü ve iki tane aldı. Kırmızı ve altın renklerdeki krom işlemeli pirinç kedileri Ratmobil’in polimer konsoluna koydu. Sessiz alarm bir dakika çalmadan nakdi ve kedileri alıp çoktan yol almışlardı.

Dikmen’e çıkarlarken şarapçının biri arkalarından sövmüştü. Pazarın hemen altında, Emniyet’in birkaç yüz metre aşağısında, bakımsız bir parkta yatıyordu. Ratmobil karda kaydı, geriye doğru gelirken Pedro, ucu törpülenmiş Obrez’ini sol ayna ile kapının arasına sıkıştırdı. Şarapçı o sırada kusmakla meşguldü. Korkudan belki. Korkudan kusulur mu? Belki.

Türkü Uzi’lerin tetiklerini çekti. Zippo’nun kliğine benzer bir yankı. Ama boştu. Mermisi bitmiş.

“Öldür onu,” dedi Türkü. Arabanın tavanına vurdu. “Onu öldür. Sevgilim. Öldür onu. Birilerini öldürelim. Sence öldürelim mi? Öldür gitsin. Ona iyilik etmiş oluruz.”

Pedro güldü. Şarapçının ölü gözleri sarıyla kırmızının karmakarışık bir harmanıydı. Pedro’ya baktı. Titreyen elleriyle ağzını sildi. Bir karton kutuya sarılmış, saçı sakalı birbirine karışmış. ‘Yap,’ der gibi.

“Adın ne senin? İhtiyar, adın ne?”

“Ananın amı.”

Pedro, Obrez’i yan koltuğa bıraktı. Şarapçıya nah çekti, gaza bastı.

Türkü “Bir dahakine öldürürüz zaten,” dedi.

“Karma, amına koyim.”

Karma.

 

Yeni bir gün başlıyor ve burada karınlarını doyurmak isteyen bazı çok iştahlı yaratıklar var.

Türkü, baldırlarına gelen beyaz bir tişört giyiyordu, yüzünde beyaz bir ameliyat maskesi vardı. Tişörtün göğsünde triptik çizgiler halinde Ill damgası var, sırtında $ICK MOTH4FOK yazıyor ve yırtık kısımlarının altında çıplak memeleri görünüyor. “-burada bir isim söyledi- ziyaret etmiştim,” dedi. “Hastanede. Ona çiçek götürdüm.”

“Ne zaman?”

“Öbür gün.”

“Salı mı?”

“Evet. Çiçek götürdüm işte. Annemle babamı bulacağını söyledi.”

Televizyonda bir belgesel oynuyordu. Nat Geo Wild. Öldürmeye Programlananlar.

“Ne dedin?”

“Siktiri çektim.” Türkü ameliyat maskesine açtığı delikten içeri bir sigara soktu. “Onları bulmak istesem bulurdum zaten.”

“Aile nedir ki?”

“Yani.” Altın Zippo’nun kapağından gelen tanıdık klik Pedro’nun kıza dönmesine neden oldu. Altın sarısı saçları ve dumanlı gözleri. Onun aklını alan Zef tarzı. Koyu yeşil kanepede otururlarken kızın çıplak ayaklarını tuttu. Mor ojeler silinmeye yüz tutmuştu.

Kız sigara ağzındayken Pedro’nun omzundaki yara izlerinden birine dokundu.

“Bu nerde olmuştu?”

“Johannesburg.”

“Ora nereydi ya?”

“Güney Afrika.”

Kız eliyle saçlarını taramak için belini geriye doğru büktü. “Çok gezen mi bilir çok okuyan mı?”

“Ne gibi?”

“Boş ver. Orada ne yaptın? Johannesburg’te.”

“Anlatmıştım ya.”

“Bi daha anlat.” Bu kızın gözleri neden hep kısıktı?

Pedro ekranda altın siyah renklerde pullarıyla, sazların arasında süzülen yılanı gördü. “Jokey denir. Yani öyle deniyordu. Uyuşturucuyu taşıyanlar. Sıradan, yasadışı olmayan bir işte çalışırsın, hiçbir şeyden haberin yoktur, sen yalnızca yoluna bakarsın. Ama öyle değildir. Hiçbir şey öyle değildir de… salağa yatarsın. Afrika’da biraz daha kolay tabii. Gerçi burda da kolay ya. Artık kolay. Artık milletin gözünün önünde yapıyorlar. Kimse de bir şey demiyor.”

“Sence kessem mi?”

“Ne?”

“Saçlarımı kessem mi?”

Pedro, Türkü’nün altın örgülerine baktı. “Nasıl mesela?”

“Bilmem.”

Cebrâîl kanepeye zıplayıp aralarına sıkıştı. Köpekleri Cebrâîl. Dokuz yaşında beyaz bir Pitbull. Melek gibi beyaz. Pedro bunun güzel bir ironi olduğunu düşünmüştü. Cebrâîl ile Muhammed’in konuşmalarından bir alıntı: Cebrâîl köpeğin olduğu eve girmez. Muhammed, Ayşe’ye eniğin evden çıkarılmasını emreder. Başmelek ancak o zaman girer. Onu Ostim’de ölürken bulduğunda “Zaten peygamber olmayı düşünmüyordum,” demişti. Farklı bir kariyer planı vardı.

“Nası?”

Pedro gözlerini açtığında Türkü’nün Uzi’lerini ona doğrulttuğunu gördü. Üstünde mavi çelik yelekten başka bir şey yoktu. Körpe göğüsleri yeleğin kenarlarından görünüyordu. Ellerini yukarı kaldırdı, silahları yana çevirdi ve ateş ediyor gibi yaptı. “Prrrrffffrrf!”

Pedro gülünce köpek dişlerindeki altın kaplamalar göründü.

“Bu şehrin sahibi benim.” Türkü arkasını döndü ve eğilip kendi götünü tokatladı. “Bunun da sahibi sensin.”

“Dans et,” dedi Pedro. “Dans et sevgilim. Benim için.”

Türkü, bir yılan gibi kıvrılarak dans ederken Pedro kristal Olmeca şişesini kafaya dikti. Türkü dans ederek ona yaklaştı, önce tek ayağını kanepeye dayayıp kalçasını salladı, sonra onun kucağına oturdu. Mavi yeleği çıkarınca süt rengi teninin altında sayılan kaburgaları göründü. Kanepenin yanındaki tahta kutuya uzandı. Sonra işaret ve orta parmaklarını yalayıp koyu renk göğüs uçlarını ıslattı. Pedro tekrar bakınca birisinin üzerinde kuyruğu kıvrık bir fare resmi olan kare bir kâğıt parçası gördü. Onu emerek ağzına aldı ve televizyondaki belgesele baktı.

Yalnızca on dakika sonra yılanın pulları bir gökkuşağının renkleri gibi parladı. Pedro’nun gözbebekleri öyle büyüdü ki sanki bütün gözünü sardı. Kocaman, tamamı siyah gözleriyle bu şehrin en büyük faresi oydu. Ati ona öyle seslenirdi. Sonra Türkü onun açık ağzına tükürdü ve “Birini öldürelim,” dedi.

“Birini öldürelim. Sence öldürelim mi? Bence kesin öldürelim.”

 

Kral Yılanı avının izini bataklıkta sürebilen bir avcı.

Ratmobil’in içinde otururlarken caddeden aşağı bakıyorlardı. Başörtülü bir kadın elindeki mavi LCW çantası ile hızlı adımlarla karın içinde yürüyordu.

“Bu nasıl?” Türkü eliyle hayali bir silah ateşledi.

“Yok.”

“Neden ki?”

“Başörtülü.” Pedro aşağı doğru kıvrılan ince bıyıklarını yaladı.

“Ne alaka yani?”

“Çünkü o yüzden yapmışız gibi görünecek.”

“Bok gibi.”

Yaşlı bir adam bastonu ile karın arasında göründü. Türkü, Pedro’ya baktı.

“Çok yaşlı. Zaten ölür.”

Türkü güldü.

“Ne?”

“Aklıma bir film geldi. Kör bir adam kıyafet deneyen birine yorum yapıyordu. Hani olur ya, kolaj gibi.”

“Yani?”

“Neyse.”

Pedro sigarasından bir nefes çekti. Bahane bulması gangsta bi hareket değildi.

“Bu?” dedi Türkü.

Pedro caddeye bakınca hızlı adımlarla yürüyen çocuğunun elinden tutmuş kaşe montlu bir adam gördü.

“Çocuğu var amına koyim.”

“Üfff…”

Sonra iki tane kapüşonlu adam geldi. Caddeden aşağı bağırarak ve küfrederek indiler. Biri üç katlı bir binanın duvarına işedi. Sonra yarattığı sarı kardan yaptığı bir kartopunu diğer adama attı. Öteki küfretmekle yetindi. Türkü, Ratmobil’in kapısını açtı.

“İki kişiler,” dedi Pedro.

“Siktir ordan.”

 

Ara,” dedi Türkü. “Üstlerini ara.” Elindeki Uzi’lerin namluları ellerini kaldırmış adamlara dönüktü. Üstündeki naylon panço siyahtı. Kafasında bir kovboy şapkası vardı. Aslında Pedro’nun eski sombrerosu. Pançosunun altında görünen çıplak bacakları incecikti.

“Çıkar bakayım cebinde ne var.” Pedro burnunu çekti.

Lastik Tofaş anahtarlığı olan bir anahtar, ekranı kırık bir iPhone 4, üç kenarlı, kırmızı, dönen bir şey, büyük bir çakmağa benzeyen, metal kasalı, tanımadığı bir başka şey, bir travesti kartviziti; Sarı Tutku, biraz bozuk para…

“Ne lan bu?” dedi Pedro. Karşısındaki adamın façalı kafası sokak lambası altında parladı. Genç sayılır, daha otuzuna varmamış.

“Stres çarkı,” dedi.

“Ne?”

“Stres çarkı.”

Pedro elindekine baktı. Tekrar adama döndü. “Ne?”

Adam, Türkü’ye baktı. “Stres çarkı.”

“Ya bi siktir git amına kodumun yerinde ya…”

Öbürü de cebindekileri avcuna aldı.

“Ne lan bu ikinizde de var?”

“E-sigara abi.”

“Ne gibi?”

“Elektronik sigara.”

Pedro metal kasalı aleti elinde evirip çevirdi. Harfler, alfanümerikler var, parlıyor ve bir boka benzemiyor.

“Oğlum cebinizde üç lira var bunu ne taşıyonuz?”

“Abi sen nerelisin?”

“Angara bebesiyim gardaş.”

Kırık iPhone 4’ün ekran ışığı yandı. Bir mesaj. Mesaj tonu remix edilmiş tek bir cümle: “Limon ister misin çocuk adam?

“Yeter!” Türkü silahının biriyle Pedro’ya çekilmesini gösterdi. Cebrâîl, arabada havlıyordu.

Pedro, Türkü’nün yanına gitti. “Bekle,” dedi. “Onları sadece aptal oldukları için öldüremeyiz. Hak etmeleri gerekir.”

“Sikmişim hak edeni. Aptallar yaşamayı hak etmiyor.”

O sırada oğlanların biri kaçmaya yeltendi. Karın içinde açık bir pencere gördü ve oraya koştu. Pedro olanları izlerken Türkü tetikleri çekti. Kırk tane 9mm kottaki dairelerin camlarını, sıvası sökük duvarları ve eski model Arçelik marka bir triportörü taradı. Pedro, façalı oğlanın inlemesini duymuştu. Türkü’yü sırtına aldı, oğlanın yere düşen DeFacto marka çantasını bir eline. Arabaya doğru yürüdü.

Cebrâîl huysuzdu zaten.

 

Her yerde ipuçları var ve yılan bunları suyun içinde ve dışında buluyor.

Tati’nin pansiyonunun adı Rıhtım’dı. Olmayan bir denizin kayıp bir rıhtımı. Çünkü sevdiği bir şairin dediğine göre bu şehrin denizi var ama kıyısı yok.

Ratmobil’de otururken inşaatı yeni bitmiş duvara bakıyordu. İki ay önce orası, çatışmanın ardından polis kaynayan bir kovana dönmüştü. Ama onlar ne için vardı ki? Rüzgâr, camların kenarlarına çekilmiş siyah kumaşı dalgalandırırken aklına Beyrut geldi. Ve kafasının üstündeki bir güveye mezar olmuş sarı sokak lambası. Cebrâîl’in hırlaması. Asidin etkisi sekiz saatin ardından hâlâ vücudunda, parmak uçlarında hissediyor. Sırtında ve omurgasından aşağı. Karıncalanıyor. O güvenin mezarından çıktığını görüyor çünkü.

Kapıyı açtı, sigarasını deri çizmelerinin altında ezdi ve pansiyona doğru yürüdü.

 

Skystar’ı alın,” dedi Tati. Kısa bobstil saçları sarıydı. Elinde ince, uzun bir filtreli sigara, önündeki kağıtlara bir şeyler yazıyordu.

“Öyle mi?” Pedro deri koltukta otururken pahalı eskortların içki servisi yaptığını gördü. Biraz arkasında yuvarlak bir masada birkaç adam Durak denilen bir kart oyunu oynuyordu. Biliyordu. Çünkü annesinin babası Ukraynalıydı.

Skystar’ı alın.”

“Tamam.”

“Scott Helvenston’ı tanıyor muydun?” Tati, filtreli sigarasını ağzına aldı.

“Yok.”

“Eski Navy Seal. 16 yaşında özel izinle birliğe giriyor. 17 yaşında eğitimi bitiren en genç birey oluyor. Yıllar sonra, emekli olduktan sonra, Blackwater isimli bir özel güvenlik şirketi ile anlaşıyor.”

“Onları duydum. Haa… bu şey olayı o zaman…”

Tati gözlüklerinin üzerinden Pedro’ya baktı. “Günlüğü 600 dolarla maaşa bağlanıyor. 2004’te. İkinci Körfez Savaşı’nın hemen ardından oradaki personeli korumak için görevlendiriliyor. Bir yönetici ile biraz takışıyor. Yönetici Helvenston’ı erken bir göreve yolluyor. Ve yollamadan yalnızca birkaç hafta önce de zırhlı araçlarını zırhsız olanlar ile değiştiriyor. Bağdat’tan Felluce’ye personel taşırken şehrin içinde kayboluyorlar ve hafif silahlar ve bombalarla öldürülüyorlar. Sonra paralı askerlerin cesetleri yollarda sürükleniyor, yakılıyor, şehrin girişinde bir köprüye asılıyor.”

Pedro kafasını aşağı yukarı salladı.

“İnsanların bilmediği şey Blackwater paralı askerleri’nin Irak’ta kafalarına göre takılmasıydı. İstedikleri şeyi yapıyorlardı, sivilleri tarıyorlardı, zırhlı araçlarıyla trafikte terör estiriyorlardı. Steve onların günahları için feda edilmiş bir araçtı. Sonra Irak için çok stratejik bölgelerden biri olan Felluce işgal edildi. Neden? Helvenston için mi? Sanmam. Amerika ancak ikinci girişinde Britanya’yı da yanına alarak oraya girebildi. Vietnam’dan sonra ABD tarihinin en kanlı savaşı orada yaşandı.”

“Hı hı…”

Blackwater’ın davaları hâlâ sürüyor. Üç kere isim değiştirdiler. Hâlâ Amerika’da işleri var.” Gözleri maviydi. “Skystar’ı alın,” derken eliyle gitmelerini işaret etti.

 

Fare sessizce izlendiğinden tamamen habersiz.

Caddeye bakarken saat bire geliyordu. Tati’nin birkaç ay önce tuttuğu bir apartman dairesinden aşağı, ufak birkaç dükkân ve bir kavşak vardı. Ercü arkasında büyük, siyah, dikdörtgen bir alet takılı kapaklı telefonun kapağını açtı. Üç kısa bip. Telefonu Türkü’ye uzattı.

“Şey. Şarjım bitecek de… Dersaneden gelirken bizim sokakta bir çanta gördük. Bomba olabilir diye aradım. Komşular da toplandı şimdi. Hı hı… Gazi Mahallesi. Afitap Sokak.” Telefonu tekrar Ercü’ye uzattı. Ercü önce bataryayı söktü. Sonra hattı kırdı. Telefonun arkasındaki dikdörtgen cihazı gri bir tanesi ile değiştirdi. Pedro caddeye bakınca Ati’nin de içlerinde olduğu kalabalığı gördü. Birkaç kişi daha ellerinde telefon birileriyle konuşuyorlar. Polisi arayanlar. Bazıları aralarında konuşuyor.

Ne olmuş orda?

Bomba diyolar.

Ne hale geldik? Biz ne hale geldik?

Hep bunlar Amariganın oyunu…

Pedro saatine baktı. 13:02. Dükkânların neredeyse hepsi kapalı ve cam kapılarında o bilindik yazı. Cumadayım.

“Aslında bize bir isim lazım,” dedi Türkü.

“Ne gibi?” Pedro işaret ve baş parmaklarını bıyıklarında gezdirdi.

“Bilmem,” dedi Türkü. Yeşil bir elma yiyordu.

Ercü bilgisayarda bir şeyler yazıyordu. “Ne ismi?”

“Yani grup ismi gibi.”

Cebrâîl havlamaya başladı.

“Şunu getirme dedik.” Ercü önündeki siyah beyaz ekranları incelerken ağzından ıslak bir cıklama sesi çıkardı. Mobese kameraları.

“Huysuz, amına koyim. Böyle oldu.”

“Yani biz kimiz mesela?” Yeşil elmanın suyu Türkü’nün yüzüklerine aktı.

Pedro, Cebrâîl’i kucakladı, içeri götürdü. Banyoya. Önüne cebinden çıkarttığı oyuncağını koydu. Lastik bir adam figürü. Göğsüne lazerle bir damga işlenmiş.

Geri döndüğünde polis gelmişti. 13:29. On kilometrelik yolu nasıl bu kadar geç gelebildiklerini düşündü. İki ekip otosu, bir beyaz Mercedes Vito yavaşça sokağa yanaştı.

Polisler önce kalabalığı dağıttı. Arabaları olanlar arabalarını çekti. Pencerelerine çıkmış mahalleliye içeri girmeleri için anonslar yapıldı. Yaşlı bir amca balkonunda beresiyle çayını içiyordu. Hemen karşısında başörtülü bir teyze kollarını kavuşturmuş, pervaza dayanmış olan biteni izliyordu. Sonra Vito’nun arka kapıları açıldı. Ekip otosunun yanındaki büyük metal çanta açılınca içindeki ekran ve konsol göründü. Ercü o zaman bilgisayarını kapattı. Tül perdenin arkasına geçip Türkü ve Pedro gibi o da caddeyi izlemeye başladı.

“Bütün bu vergiler nereye gidiyo amına koyim…”

“Sen vergi mi ödüyorsun Pedro?”

“Elektrik faturası ödüyom abi ya.”

Aselsan marka, paletli İKA, Vito’dan usulca indi. Üzerindeki beyaz POLİS yazısı ve önündeki beyaz farları. Kaplan denir. Özel bomba imha dronu. Tepesinde kıvrılmış bir kol vardı. Yavaş yavaş paletlerini çalıştırdı ve şüpheli pakete yaklaştı. Metal ayakları asfaltı ezdi, kolu sistematik hareketler ile çantayı aldı. Sokağın tam ortasına taşıdı. Sonra tekrar Vito’ya geldi. Kıskaçlı kolu boru şeklindeki bir tüfekle değiştirildi. Tekrar pakete gitti. Tüfeğini pakete nişanladı. Namludan fışkıran kıvılcım içi kitap dolu DeFacto marka çantayı parçalara ayırdı. Başörtülü teyze penceresinden alkış tuttu.

Sonra herkes dağıldı. Polis görevine döndü, Cuma’dan gelenler dükkânını açtı. Hayat telaşesi. Ve böyle şeylerin artık normal gelmesi.

“Aslında ben bulurdum da,” dedi Türkü. “Güzel bir isim.”

“Sessiz alarm çalışınca polise giden sinyali ayıracağım,” dedi Ercü. “Sadece Gazi Emniyet’e gidecek. Oradaki polis, dükkânın sahiplerine söyleyecek. İlk başta orayı çevirenler ile ilgileneceksin.” Eliyle bir dükkân gösterdi. Polisten on dakika önce burada olan adamın dükkânı. Başından beri polisi değil onu izliyorlar. Tati’nin birkaç aydır takip ettirdiği dükkânın sahibi. Bir kuru temizlemeci. Hatta tam adı Dry Vip Kuru Temizleme. Merkezdeki kara para aklanan dükkânlardan yalnızca bir tanesi. Ve bir hafta sonra patlatmaya başlayacakları dükkânların ilki.

“Polis silah seslerine gelince…”

“Şimdilik emin değiliz. Ama ya dışarıdakilerin silahlarını bıraktıracaklar ya onlarla da çatışacaklar. Her halükârda siz arkadan kaçacaksınız. Kontrplaktan bir kapı yapmışlar. Onu kıracaksın. Bunların hepsi varsayım. Biliyorsun değil mi? Hiçbiri olmayacak. Ama bir silaha her zaman dolu gibi davranırsın. Altın kural.”

“Kaos Lejyonu mesela,” dedi Türkü.

“Hangi arabayı kullanacaksın?” diye sordu Ercü.

Pedro dükkânın neon tabelasına baktı. Altındaki A4’te yazan yazıya. Cumadayım. Ve bir telefon numarası. Scott Helvenston ve İkinci Köfrez Savaşı.

E30’u alırım,” dedi. “Daha hızlı.”

“Emin misin?” diye sordu Ercü.

“Işık için savaşan karanlık fareler. Lejyonun fare neferleri,” dedi Türkü.

Cebrâîl içerde banyo kapısını tırmalıyordu.

 

Fare hâlâ hiçbir tehlike sinyali almıyor.

Dry Vip Kuru Temizleme’nin içi dezenfektan ve sigara kokuyordu. Türkü cam kapıyı itince üstteki pirinç çan öttü. Kasadaki bıyıklı adam okuduğu gazeteyi hareket ettirmeden gözlüklerinin üstünden kıza baktı. Siyah takımı ve beyaz gömleği. Boynundaki altın zincir. Sol elinin yüzük parmağında büyük bir tuğra vardı ve yavaş yavaş Türkü’yü süzdü. Turuncu gömlekli bir başka adam da ufak dükkânın beklemek için ayrılmış sandalyelerinin birinde oturuyordu. Höpürdeterek çayından bir yudum aldı. Türkü taşıdığı gri gamboçu tezgâha koydu. Örgüsüz kumaş plastik tezgâhta süründü, bıyıklı adam yerinden kalktı.

“Bir isim alayım,” dedi.

“Türkü.” Türkü ellerini plastik tezgâha dayayıp kollarını göğsünde kavuşturdu.

“Soyadı?” Adamın gözlüğünün üzerinden körpe göğüslerini kestiğini sezebiliyordu.

“Türkü.”

Adam gözlerini kızın yüzüne çevirdi. Tuttuğu tükenmez kalemin kapağı çiğnenmişti. Gömleğinin ön cebindeki Marlboro Red kendine yer etmiş, cebi bolartmıştı.

“Adın Türkü. Soyadın?”

“Türkü soyadım da.”

“Adın Türkü Türkü mü?”

“Evet.”

Çay içen adamın hırıltıyla kıkırdadığını duydu. Sonra diğer adam ufak bir kâğıda bir şeyler yazdı. “Telefon?”

“Sence sigaraya başlasam mı?”

“Nasıl?”

Türkü ağzındaki sakızı şişirdi. “Sigaraya. Başlasam mı?”

Adam yağlı bıyıklarını burdu. “Kaç yaşındasın da?”

“Hmm… On sekize girdim yeni.”

“Pek öyle durmuyorsun.”

“Ya. Bugün doğum günüm. Tuvalet var mı burda?” Türkü plastik kılıflar içinde askıda olan ceketlerin arkasına baktı. Adam eliyle arka tarafa giden koridoru gösterdi, bir yandan gülümsüyordu. Çay içen adamın çayı bitmişti. Kim kuru temizlemecide tuvalete girer ki? Salak mı bunlar? Yok. Çünkü bir dakika sonra altı silahlı adam tuvaletin PVC kapısındaki bir çatlaktan onu izlemeye çalışıyorlardı. Ama o ceketlerin arasından sıvışıp bir merdiven inmiş, kapısı kapalı bir depoya geçmişti. Ufak bir alt kattan başka bir yer değil. Üzerinde oyun kartları duran bir masa, ufak bir tüplü televizyon, bir sürü temizlik malzemesi, çamaşır makinesi, çuval, torba, tahta kutu ve çift floresanlı ucuz bir armatür. Cebindeki büyük kapaklı telefondan bir mesaj yazarken beyaz duvarda parmaklarını tıklatmaya başladı.

FENTANIL NE?

Biraz ilerleyince parmaklarını tıklattığı duvardan gelen yankı onu durdurdu. Parmağıyla üstüne sıva çekilmiş tozlu kontrplağı eşeledi. Telefonun sert anteni ile ufak bir delik açtı. Delikten içeri bakınca hiçbir şey göremedi. Alice’in tavşan deliği varsa Türkü’nün de fare deliği vardı. Sonra kapaklı telefonun arkasındaki büyük cihazı aşağı doğru kıvırdı. Dudaklarını büzüp bir selfie çekti. Pedro’ya bir mesajla gönderdi.

CIKISI BULDUM. FENTANIL NE AMA? BU ADAMLAR BIRAZ AMSALAK. FENTANIL DEZENFEKTAN MI?

Ama para neredeydi? Ati para aklamak için tutulan yerlerin banka olmadığını söylemişti. Ve antik bir metottu. Hatta çıkış noktasından alınmış organize bir düzen. Al Capone’un çamaşırhaneleri varmış. O yüzden money laundering denirmiş. Zaten Ati çok şey bilir. Ercü “Kripto paralar, Dark Net varken,” demişti. “Her şeyi neden elli yıl geriden takip ediyor bizim memleketin adamı?”

Bütün bunları düşünürken telefonunun ekranı mesajlarla doldu.

TURKU CIK

CIK ORDAN TURKU

CIK HEMEN CIK ORDAN

KAC

Ve sessizlik ona her şeyi anlatmaya yetti. Çamaşır makineleri dönerken ve floresanın etrafında dolanan bir sinek vızıldarken başka hiçbir ses duymuyordu. Sonra biri kolundan tuttu ve ensesine yumruk attı. Ağzına gelen pas tadı ve kollarından aşağı yürüyen galvanik şokun titremesi. Ve aklında birkaç hafta evvel Ati’nin evinin orada, duvara sprey boya ile yazdığı yazı. Oysa deponun kapısındaki adamın dışarıda sigara içiyor olmasını bir hafta önce çaldıkları Maneki-neko’lara yormuştu. Şans. Karma.

Ama kılıçla yaşayan kılıçla ölürdü.

 

Yılan çatal diliyle kemirgen tadı aldığından itibaren fare zaten ölü sayılırdı.

Obrez’inin ucundaki mavi susturucuyu kendisi yapmıştı. Şişman bir yağ tenekesi ve içine koyduğu dört beş tane çentikli alüminyum adaptör. Zaten Obrez’i de kendisi yapmıştı. Dedesinin mavzer tüfeğinin namlusunu kesti ve dipçiğini törpüledi. Obrez. Rusça kısa tüfek demek. Beyrut’tan beri yanındaydı ve onca yere bununla nasıl geldi o bile bilmiyordu. Kader. Yok canım.

Bir gazetenin üstünde susturucusunu tüfeğine takarken Cebrâîl odanın içinde dolanıyordu.

“N’oluyo?” dedi Pedro. “Derdin ne amına koyim kaç gündür?”

Beyaz pitbull havlamaya başladı. Pedro pencereden aşağı bakınca Türkü’nün cam kapıyı çektiğini gördü. “Cebrâîl. Derdin ne kardeş?”

“Sustur şunu,” diye seslendi Ercü. Saatine baktı. “Beş dakika sonra giriyorsun. Kameraları döngüye alacağım. Sokağın dünkü hali. Biraz zaman kazandıracak.”

“Bunu evde mi bıraksaydık?”

“E yani amına koyim.”

“Talan ediyo.”

“Ben alırım.”

Sonra tekrar gazeteye baktı. Üçüncü sayfası açık. Türkü’nün vurduğu oğlan hâlâ yok. Kimliği bulunamadı mı daha? Yoksa oraya konacak kadar önemli değil miydi?

Ercü spor çantasının içine elektrik bandına sarılı patlayıcıları diziyordu. “Taşıyıcılara koymuyorsun. İki tane aşağı, iki tane yukarı. Mesajı alsınlar diye. Anladın? Zaten yandakiler cumada.”

Cebrâîl tekrar havlamaya başladı.

“Üçte Pursaklar’da oluyorsun,” dedi Ercü.

“Sen onu iki buçuk yap.” Pedro üstüne bir Gençlerbirliği forması giyiyordu. Altında beyaz triptik çizgileri ile siyah bir Adidas eşofman.

“Yav üçte ol işte amına koyim.” Ratmobil arka sokakta bekliyordu. “Bununla kontrplağı kıracaksın,” dedi Ercü ve kısa saplı bir balyozu çantaya koydu. Pedro, Türkü’nün Micro Uzi’lerini de işaret etti. Sonra kapaklı telefon titredi.

Ercü ekrana anlamsızca baktı. “Ne diyor bu, fentanil?”

“Ne fentanil?” Bir an için Pedro’nun kalbi hızlandı.

İkinci mesajı Ercü sesli okudu. “Çıkışı buldum. Fentanil ne ama? Bu adamlar biraz amsalak. Fentanil dezenfektan mı?”

Pedro tekrar önündeki gazeteye döndü. İki haftadır o çocuğu görmüyordu. Üçüncü sayfa haberleri için birebir. Birileri göstermiyor olabilir mi? Fentanil morfinden seksen kat güçlü ve bulunması zor bir opioid. Dezenfektan şişelerinde getirildiyse. Belki de burası sıradan bir para aklama mekânı değil. Hidden in plain sight denir. Açık alanda saklanmak. Herkesin burnunun dibinde. Böylece şüphe çekmezsin. Çünkü kimse bu kadar aptal değildir. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Sadece salağa yatarsın. Sadece salağa yatarsın. Çünkü Cebrâîl biliyordu. Çünkü kendisi de biliyordu ve bu yüzden öldürmedi. Öldürmek istemedi. Bahane bulmak gangsta bir hareket değildi.

Te metiste con el diablo,” diye mırıldandı.

“Ne?”

“Türkü’ye oradan çıkmasını söyle.”

Ve Cebrâîl’i de yanına alıp kapıyı çekti.

 

Obrez’den çıkan ilk 7.62’lik mühimmat bıyıklı adamın yüreğini deldi.

Pedro manivelayı çekip tekrar ateş ettiğinde turuncu gömlekli adamın eli beline gitmişti ama iman tahtasını parçalayan mermi arkasındaki duvara saplandı. Yalnızca birkaç milisaniye sonra sırtından fırlayan kan duvarın tozuna karıştı. Adam çok hızlı düşmüştü. Normalden hızlı. Çay bardağı yerde yuvarlandı, Pedro’nun çizmelerinin önünde durdu. Sonra Obrez’i sırtına aldı ve Uzi’leri çıkardı. İnce susturuculu, makineli silahlar patladıkça kısık çınlamalar ve bolca duman çıkarıyorlardı. Açık sürgüden ve mermi yatağından fırlayan duman etrafa yayılıyor, uzun susturucudan çıkan 9mm’ler plastik kaplar içindeki pahalı ceketleri parçalıyor, arkasındaki adamlar bir bir yere düşüyor ve saate bakıyor Pedro. Sadece otuz saniyede beş adamı yıkmış. Bacağından aşağı damlayan kan çizmesine doldu. Sıyırmış belki. Ama bu kadar akmazdı.

Sonra merdivenlere yöneldi. Birinin koca cüssesini bir kapının arkasına saklamaya çalıştığını gördü. Merdiven basamağına otururken biraz inledi, sonra Obrez’i nişanladı. Elleri titriyordu. Ve kanla ıslanmış Gençlerbirliği formasına nefes verdikçe göğsü soğudu. Yıktığı adamların eseri de olabilir. Smith & Wesson’ın eski model bir revolverini tutan adamın önce parmakları koptu. Bağırarak yere düşerken etrafında bir tur atmıştı. Ve Pedro, manivelayı çekip tek bir hamlede onun da canını aldı. Arkasına baktığında Cebrâîl’in melek gibi beyaz kürkünün kanla ıslandığını gördü. Sakallı bir adamla boğuşuyordu. Adamın ağzına dolan kan onu havuzda boğulan birine benzetiyordu. Sonra deponun kapısına geldi. Sırtını duvara dayadı. “Te metiste con el diablo,” dedi.

Putos.

 

Peşinden gelen tazıların kokuyu kaybetmesi için nehri geçen mahkumların aksine bu durum burada hiç işe yaramıyor.

Gözlerini açtığında çenesinin çıkmış olduğunu düşünmüştü. Sonra ağzına bir yumruk daha yedi ve yere birkaç dişini tükürdü.

“Kim gönderdi seni? Orospu!”

Ve bir yumruk daha. On altı yaşındaki bir kıza göre üç yumrukta bayılmaması onu mutlu etmişti. Kırık dişlerinin arasından “Ananın amı,” dedi. Ve bir yumruk daha. Bu acıtmıştı. Sonra karşısında sandalyede oturan adamın bilmediği bir dili konuşmasını dinledi. İbranice belki. Arapça. Adam kusacak gibi konuşuyordu ve bağırmaya başladı. Sonra koşuşturmalar, merdivene doğru yıkılan birkaç çuval. Takım elbiseli ve parlak silahlı adamların bir yerlere saklanmaya, mevzilenmeye çalışması. Bağırışlar, çağırışlar. Ve sonra daimî sessizlik. Fırtına öncesi sessizlik. Bütün namlular merdivenlerin başına dönmüştü ve kimse ses çıkarmıyordu.

Sadece bir çıtlama duydu. Kısık bir uf ve çıt. Arkasındaki duvardan gelen ses ve merdivene yakın bir yerlerde duran adamın boynundan fırlayan siyah kan. Sonra bütün silahlar aynı anda merdivenin başına doğru ateşlendi. Karanlık depoya bir anlığına gün doğdu ve her yan barut ve toz kokusuyla doldu. Çıt. Kel bir adam kaydı, yere düştü. Metalin metale sürtünmesi, yere düşen polimer, plastik, alaşım şarjörler. Tekrar nişan alındı ve tekrar beklendi. Türkü kafasını çevirince açtığı fare deliğinde bir fare gözü gördü. Kapkara, kocaman. Bu şehrin en büyük faresi, derdi Ati ona. Ve birkaç saniye sonra depoda tekrar silahlar patlarken arkasındaki kontrplak tek hamlede kırıldı ve kendi Micro Uzi’leri odanın içini taramaya başladı. Adamların birkaçı durumun farkına vardı ve arkalarına dönüp ateş ettiler. Çok geç. Türkü’nün ağzına bir avuç toz doldu, sağına soluna birkaç mermi isabet etti ve sonra yine sessizlik vardı.

Önce Cebrail geldi, Türkü’nün kanla ıslanmış ve o kana yapışmış tozla kaplı yüzünü yalamaya başladı. Yerde inleyen birkaç adamın sürünme seslerini duydu. Sonra bir refleks ile bacaklarını pançosunun arkasına sakladı, kafasını çevirdi ve altın sarısı örgüleri gözlerinin önüne düştü. Pedro’nun “Selamı aleyküm,” dediğini duydu. Sonra kısır bir yankı duyuldu, biri inleyerek öldü, kafatası kemikleri KRAK diye kırıldı. Türkü, can çekişen adamın patlayan beyninden kendini korumuştu. Pedro elindeki balyozu yere bıraktı. Adamın parçalanmış suratına tükürdü.

“Seni amına koduğumun -burada bir kelime söyledi-

Sirenleri duyduğunda Pedro onun ellerini çözüyordu.

 

Başından beri peşimizdelermiş,” diye bağırdı Ercü telefona. Ratmobil karda kayarken arka tamponu bir çöp kutusuna çarptı. “Fentanili Suriye’den getirip merkezde saklıyorlarmış. Sonra Kazan’da çalışan bir fabrikaya gidiyormuş. Temiz, işçi tulumlarının içinde. Şehir içi olduğundan kimse sikine takmıyormuş çünkü iki işçiden fazla çalıştırmıyorlar.”

“Ne yapacağımı söyle!” Pedro önce dikiz aynasına sonra arkasına baktı. Gazı kökledi.

“Siktiğimin arabasını yak,” dedi Ercü. “Kaybol amına koyim. Kaybol.”

Pedro tek eliyle direksiyonu sağa kırarken öteki eliyle büyük, kapaklı telefonu camdan dışarı fırlattı.

“Anasının amına koyim!”

Ara sokaklarda tam gaz giderken kaldırımları süpürüyordu. Sirenler sanki kafatasının içinde çalıyor. Hemen arkasında bir Hyundai Accent polis aracı ve onun arkasında bir Doblo gördü. Arkalarda bir yerde sivil bir araç daha. Aynadan kendine baktı. Ve yanındaki kıza döndü. Türkü, Uzi’lerin şarjörlerini yeniledi ve ikisinin de namlularına birer mermi sürdü. Sunrooftan çıkıp taramaya başladı. İki hafta önceki gibi. Etrafı taradı. Doblo karda kayıp bir direğe çarptı. Accent yavaşladı ve sağ camından siyah bir tabanca ateş etti. Türkü içeri girdi.

“İyi misin?” diye bağırdı Pedro. “İyi misin?”

“Siktir ordan.”

Türkü’ye döndü. Bir daha “İyi misin?” diye sordu ve arka cam çatırdayarak patladı. İçerde seken bir mermi birkaç parçaya ayrıldı, dağılan şarapnellerin biri Türkü’nün boynunu deldi. Konsola yapışmış Maneki-neko’lar el sallıyorlardı. Kız iki büklüm oldu. Cebrâîl arka koltukta kuduz bir köpek gibi kendi etrafında dönüyordu. Pedro kanla ıslanmış elleriyle direksiyonu kırdı ve bir çöp kamyonunu son anda ıskalayıp anayola çıktı.

Tati haklıydı sonuçta. Skystar’ın arka camı paslanmaz çelikti.

 

Katillerin pusuda beklediği bataklık. Su altında avlanıyorlar ve karada. Bütün bu bataklık canavarları öldürmek için yaratılmış.

“Bana bak.” Biri onu omzundan itti. “Bana bak bana. Öldün mü buraya? De hasiktir şurda öl.” Titreyen, güçsüz eller Gençler formasını sıyırdı.

“Fena etmişler seni ya. Bir şarap alacak paran çıkar mı?”

Gözlerini açtığında, yüzündeki çizgileri, Pedro’nun dövmelerinden daha karışık adamı gördü. Pazarın hemen altında, Emniyet’in birkaç yüz metre aşağısında, bakımsız bir parkta yatıyor. O öldürmediği yaşlı adamın yanında yatıyor ve üşüyor. Her yanından kanlar akıyor.

Sirenlerin önünden hızlıca geçtiklerini duydu. Yaşlı adam bağırdı: “Memleketin anasını siktiniz, anasını anasını!” Öksürdü.

“Benim hanım ‘84’te göçtü,” dedi sonra. “Maliye’de memurdum ben.”

Pedro göğsüne bir avuç kan kustu ve buz gibi havayı ciğerlerine doldurdu.

“O gidince pek bir şeyin önemi kalmadı yani. Onun göçmesini bekliyorlarmış gibi… çocuklar gitti yurt dışına. Önce ev kapandı. Ocak söndü ocak. Ocak söndü ya… Yirmi sene… kolay mı unutmak?”

Pedro, Türkü’yü düşündü ve kan dolu göz aklarına gözyaşı eklendi. E30’u nerde, nasıl yakmış… onun incecik, kırık bedeninin üzerine tineri döküp altın Zippo’sunu nasıl onun üstüne atmış… bilmiyordu.

“Nasıl unutacan… Onca yıl sevmişsin, iki evlat vermiş… Vurdum içkiye tabii. Vurulmaz mı? Yarenin gitmiş. Sen kimsin? Onsuz kimsin de?”

Gözleri bulanıktı. Zar zor açtı ve boğazına kan dolarken ileri doğru baktı. Emniyet’in duvarına asılı, dalgalanan Atatürk resmini ve yanındaki ay yıldızları az çok seçebiliyordu.

“Bak,” dedi yaşlı adam. “O gitti mi? Aha burası böyle yeşildi,” elini iman tahtasına koydu, “…böyle bataklığa döndü. Fakirlik, çaresizlik, ölüm… karanlığın bataklığı. Aha bura gibi…” Ellerini iki yana açtı. “Buralar da artık yalnızlarla kötülerin. Senle ben işte… Gece… yalnızlarla kötülerin.” Öksürdü.

“Bu bataklık yalnızlarla kötülerin.”

SON


Hola, mi nombre es Dios: İspanyolca; Merhaba, benim adım Tanrı.

Te metiste con el diablo: İspanyolca; Şeytana bulaştınız.

Putos: İspanyolca; Orospular.

Kasvet Ulu

İnsanları rahatsız edecek ve yalnızca gerçekten olacağını düşündüğüm şeyler hakkında yazarım. Mutlu-luk benim için bir kaçamaktır. Herhangi bir mesaj verme isteği ya da anlaşılma kaygısı taşımıyorum. Ba-zen bu dünyada olan bütün kötülükler için kendimi suçluyorum. Çünkü hastayım ve bağlarımı kopardım. Yirmi üç yaşındayım ve gerçek adım Kasvet Ulu değil. Bunlar daha iyi günlerim. https://polikromhatiralar.blogspot.com/

Yalnızlarla Kötülerin” için 6 Yorum Var

  1. Merhabalar @ulu.kasvet
    Öykülerin bittiğinde, okuduğum kelimelerin sarhoşluğundan kendimi bütünden tamamen koparıyorum.
    Sanki hiç tereddüt etmiyor, peşpeşe sıralanan cümleleri yazarken hiç sıkıntı yaşamıyorsun. Güzel, lezzetli ve okuyucuyu ağına sertçe düşüren bir tarzın var.
    Birkaç öykünü okumuş biri olarak, senin kalemini, adını görmeden bile ayırt edebileceğime eminim artık.
    Rıhtım’a güzel bir ruh kattın, teşekkürler✌️

  2. Çok teşekkür ederim; bu uzuuuun ve sindirmesi güç öykümü okuyup yorumladığınız için.

    Kendime has bir kalemimin olduğunu duymak güzel, bunu sizin gibi deneyimli ve kalemi olağanüstü bir yazardan duymak ayrıca güzel. Tekrar teşekkür ederim, buraya bir şeyler katabildiysem ne mutlu bana. :+1:

  3. Soluksuz okuyor ve sürükleniyorum :slight_smile: Övgü içeren sözlerine ayrıca teşekkürler.
    Görüşürüz sonraki seçkilerde, kaleminin ucu hep keskin kalsın umarım…

  4. Vector dedi ki: dedi ki:

    Doktor maskesini görür görmez cyberpunk atmosferi sezmiştim hemen. Tahminlerim doğru çıktı, bu türde roman bile yazmışsınız.

    Akıp giden bir üslubunuz var. Uzun olmasına rağmen yavaş yavaş okumak için elimden geleni yaptım.

    2070’ in Detroit’i ile sizin çizdiğiniz AnkaraPunk portresi hiç sırıtmıyor. Cyberpunk 2077’ den sonra bir de onu görmek istememe yol açtı.

    İnsanlar ne kadar da yetenekli, dedirtmeyi başaranlardan birisiniz. Yazmayı sakın bırakmayın efendim.

  5. Öncelikle çok teşekkür ederim. Çok güzel bir yorum olmuş bu. Buraya günümüzde geçen öyküler yazıyorum ama cyberpunk detayları eklemeden geçemiyorum. Seviyorum açıkçası.

    Sanırım bloguma da baktınız. Sizden başka kimse okumuyor zaten. :sweat_smile: Teşekkür ederim. Nedense Rıhtım’da uzun öykülere şans verilmiyor. Üzerinde çok emek olsa bile. İnsanların gözü korkuyor. Tam da insanımızın kitap okuma kültürünün bir özeti bu durum.

    Yazmayı bırakmayı kesinlikle düşünmüyorum. Yazmak büyülü bir şey. Benim için kendimi en iyi ifade ettiğim alan. Eminim sizin için de öyledir. Güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim. Görüşmek üzere diyelim. Sizi de Seçki’de görmek dileğiyle…