Öykü

Octobrachia Mutualista

Bölüm 1. Antagonizm

O günü çok iyi hatırlıyorum. Bugün olacakların belirsizliği yüzünden rahatsız edici ama hatırlayamadığım rüyalarla gözlerimi açmıştım henüz beş yaşındaydım. Annemle babamın bütün gece salondan gelen endişeli seslerini uykumun içinde duyduğumu anımsıyorum. Annem dünde giydiği aynı kıyafetleri ile odamın kapısında belirdiğinde saat henüz altı bile olmamıştı. Buna şaşırmıştım çünkü çok bitkin ve kararsızlık içinde görünüyordu. Pijamalarımı değiştirirken yüzünü ellerim arasına alıp üzülme demiştim. Gözyaşlarını saklamaya çalışarak beni hızlıca giydirip kahvaltı ettirmeden önce salona sonrada paltomu giydirmek için hole götürdü. Babam yanımıza geldiğinde annemin aksine en yeni kıyafetlerini giydiğini ve keskin bir ciddi tavır takındığını fark ettim, öyle bir ciddilik ki sanki kurumuş bir yaranın üstünden yara bandı çekmeden hemen önce yüzünüzde belirecek kararlılık ifadesi onun yüzüne maske gibi yerleşmişti. Kapıdan çıktığımızda sabahın erken saatleri olduğu için griydi ve bu durum ruh halimizi daha da bozuyordu. Herkes gibi yürüyerek bölgemizden çıkıp ana caddeye vardığımızda işine, okuluna giden çeşitli insanlar gördüm. Hepsinin yüzünde sanki karınları ağrıyormuş gibi bir ifade vardı. Bu ifade sıklıkla benim ailemde de oluyordu, bende sık sık gaz sancısı ile ağladığım için bu ifadenin arada sırada olması bence normaldi. Ya da sanırım o güne kadar normaldi demeliyim. Birkaç dakika yürüdükten sonra bildiğim bir binanın önünde durduk burası bana şeker veren oyuncaklarla oynadığım doktorumun binasıydı buraya geldiğimizi görünce biraz rahatladım. Daha öncede pek çok kez yaptığımız gibi binaya girip asansöre binip üst katlara çıkıp doktoruma gideceğimizi sanıyordum ama öyle olmadı binaya girdik ve babam asansör falan beklemeden hızlı adımlarla merdivenlere yöneldi ve beni doğrudan aşağı katlara indirmeye başladı. Bana göre hızlıydık birkaç kez sendelediğimi anımsıyorum ve anneme bakmak için arkaya döndüğümde annemin de bizden hep birkaç basamak geride kaldığını hatırlıyorum. Sanırım iki ya da üç kat aşağı ameliyathanelerin bulunduğu kata indik beni bir bekleme odasına aldılar annem bekleme odasında ameliyat elbiselerimi giydirirken neredeyse ağlamakla, bayılmak arasında gidip geliyor gibiydi çok fazla endişelenmeye başlamıştım. Minik yüzümden yaşlar damlamaya başladığında bana kocaman sarılıp doktor amcalara sorun çıkarmamamı söyleyerek odayı terk etti. Biraz sonra benim doktorumun sesini duydum ve kapı açıldığında pembe kıyafetli bir hemşire içeri girdi kapıyı biraz açık bıraktığından dışarıda annemin bitkince babamın yanında durduğunu görebiliyordum. Bana arkası dönük olan yeşil kıyafetli doktorda benim doktorumdu sesinden tanıdım ama anlattıklarını anlamadım. Aslında ne anlattığından ziyade anne ve babamın onun karşısında sanki biraz ondan korkuyormuşçasına ona baktıklarını gördüğümde şaşırdım daha önce ona hiç böyle bakmışlar mıydı? Hatırlamaya çalıştığım sırada hemşire kolumu çoktan hazırlamış ve serum yolu açmak üzereydi iğneyi fark ettiğimde hafif bir ciyaklama koy vermek üzereydim ki bana aniden dönüp “sakın bunu bugün ailene yapma” dedi. O kadar kokutucu bir kadındı ki ağzımı açmadım beni üstünde oturduğum sedyeye dikkatle yatırdı ve serumun içinde her ne vardıysa çoktan etki etmeye başladığını hissediyordum. Bir başka doktor içeri girdiğinde neden benim doktorumun gelmediğini ve ailemle konuştuğunu merak ettim çünkü bu gelen doktor benim doktorumun aksine platin sarısı saçları olan askeri kesim saçlı oldukça sert görünen korkutucu bir adamdı. Yanında getirdiği buz torbaları içinden üç küçük şişe çıkardığını hatırlıyorum. Bu şişelerden biri siyah diğeri kırmızı ve sonuncusu yeşil renkte sıvılarla doluydu. Bir iğne hazırlamaya başladığında bana iğne yapacağını düşünerek korktum ama korktuğum gibi olmadı, çok küçük bir alüminyum paketi açıp iğnenin ucuna minicik bir şeffaf top aldı ve seruma enjekte etti. Ben seruma giren bu şeffaf topu hipnotize olmuş gibi gözlerimi ayırmadan izlerken kalp atışlarım yavaşladı ve göz bebeklerim büyüdü sanki topun görüntüsü de artık daha büyük görünüyordu ve o an fark ettim bu topun içinde bir şey vardı bir anlığına hareket etti. Ben dehşet içinde bilincimi kaybederken doktor ve hemşire güzel bir günün tadını çıkarırcasına siyah, kırmızı ve yeşil renkte sıvıları da koluma bağlanmış serum içerisine enjekte ettiler.

Bölüm 2. Mutualizim

Görüyorsunuz ya, biz sizden sonra pislettiğiniz dünyada yaşayamadığımız için başka bir gezene taşındığımızda yöneticilerimiz insan beyninin ne kadarda bencil olabildiğini hatta bu bencilliğin bir gezegeni yok edebilecek kadar tehlikeli olduğunu söyleyerek bizi “Octobrachia mutualista” zorladılar. Böyle bir operasyon için ne kadar uzun ve anlamlı bir isim. “Octobrachia mutualista” ne demek isterseniz açıklayayım. Yani aslında istemezsiniz ama konumuz bu olduğu için açıklayayım. Kısaca toplumumuzda beş yaşını doldurmuş kadın erkek fark etmeksizin her birey mutlaka ailesinin izni olsun ya da olmasın bir “Octopoda” ile eşleştirilir. Öyle eşleştirilir dediğime bakmayın önceki bölümde kendi deneyimimle anlattığım gibi vücudunuza serum yoluyla yerleştirilir ve bilim bakalım nereye yerleşir? Bağırsaklarınıza! Yani evet siz eskiler kısmen haklıydınız bazı duyguları bağırsaklarınızla ilişkilendirdiğinizde. Örneğin aşık olduğunuzda “midemde kelebekler uçuşuyor” dediniz yada istemediğiniz bir olayla karşılaştığınızda herhangi bir uyaran olmamasına rağmen “bu durum benim midemi bulandırıyor” dediğinizde de haklıydınız. Bizim zamanımızın araştırmacı bilim adamları insan fizyolojisinde bazı kontrol mekanizmalarının doğrudan bağırsaklar tarafından yönetildiğini keşfetti. Ama her insan her zaman bu mekanizmayı gerektiği gibi kontrol edemiyordu onların gözünde. Bu durumu çözmek için başka bir canlıdan yardım almaya karar verdiler. Bu canlı dünyayı terk ettikten sonra yeni yerleştiğimiz gezegende karşılaştığımız aynı insan gibi bir bilince sahip ama konuşamadığımız bir canlıydı, bilimsel adı “superior polypus” olan bu canlıya biz halk arasında ahtapot ya da “Octopoda” diyoruz. Bu canlı vücudunuza bir kez yerleşti mi midenizin sonu ile bağırsaklarınızın başlangıç noktasına tutunur ve size zarar vermeden yavaş yavaş bağırsak kanallarınıza doğru büyür. Büyüdükçe beyninize bir takım kimyasal sinyaller göndererek aldığınız kararları topluma uygun şekilde değiştirmeye başlar ve bunu yaparken zor kullanması gerekirse çekinmez. Üstelik bağırsak yapınızı da değiştirir bu canlı bir kere vücudunuza girdi mi artık karın boşluğunuzda uzun ve tek bir bağırsağınız olamaz. O adeta bir kuklacı gibi tüm ipleri elinde tutmak istediğinden vücudunuzdaki kök hücreleri uyararak her bir kolu için ayrı bir kanal oluşturtur ama merak etmeyin neyse ki dışarı çıkış hala tek bir kanala bağlıdır. İşin özü şu ki Octopoda vücudumuzdaki en rahat konumunu aldığında artık bizler için bir dönüş yoktur.

Bölüm 3. Parazitizm

Benim içinde işte aynen böyle oldu Octopoda vücudumdaki tam konumunu aldığında yedi yaşına basmıştım ve o günden sonra bir daha asla özgürce hata yapamadım. Küçük bir çocuktum sokakta özgürce koşup oynamak istedim, arkadaşlarımla kavga edersem karnım ağrıdı. Okula başladım dersimi dinledim hemen anlayamazsam karnım ağrıdı, ödevlerimi her ne bahane ile olursa olsun yapamazsam karnım ağrıdı, sınavlara girerken karnım ağrıdı. Biraz büyüdüm karşı cinse yakınlaşırken karnım ağrıdı, mezun oldum (ki tam bir çileydi az daha octopoda da bende ölecektik) karnım ağrıdı. İşe girdim hay girmez olaydım mesaiye yetişmeye çalışırken karnım ağrıdı, iş yükümü tamamlamaya çalışırken karnım ağrıdı, hafta sonu en basit işlerde bile sıraya girmezsem karnım ağrıdı, karnım ağrıdı, karnım ağrıdı. Bitmeyen bir gaz sancısı gibi düşünün bunu siz bir ahtapota şu çiçeği koparıp bir saksıya ekmek istiyorum lütfen canıma okuma diye yalvaran bir insan gördünüz mü hiç ben çok gördüm. Çünkü octopoda saf mantık güder siz o çiçeği koparmasanız da o çiçek üremeye devam edecektir ve doğada yaşama ihtimali sizin evinizden daha yüksektir. Neticede octopoda kendimize de zarar vermemizi engellediğinden öyle sizin gibi alkol, sigara ya da herhangi bir madde üretmedik ve kullanmadık (diye düşünüyorduk). Tabi ameliyatlar oldukça zorlu oluyordu bir doktor olmak octopodası ile tamamen senkronize olabilen birey demekti ki ve eğer doktor octopodasını ameliyata ikna ederse doktorun octopodası da sizin octopodanızı ikna ediyordu (ya da biz öyle zannediyorduk). Öte yandan yanlış yapamadığımızı bilen yöneticilerimiz çok memnundu sonuçta bu yeni gezegen tertemizdi ve suç oranı diye bir şey yoktu çünkü suç yoktu. Ama nedense uzay polisi vardı. Yöneticilerimizin kusursuz gülümsemeleri gözlerimizi alırken hepimizin içinde aynı kuşku vardı acaba ben mi çok kötü, çok yetersiz bir insanımda sürekli karnım ağrıyor yoksa onlarda octopoda yok mu yoksa biz mi kandırıldık!

Pınar Rede