Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Scelus

1. Bölüm: Superbia

“Fiyort; denizin buzul vadilerini basması sonucunda oluşan ve çoğunlukla iç kesimlere kadar sokulan; ince, uzun, genellikle çok derin ve kenarları çok dik körfez.”

İşte fiyorttun kelime anlamı budur. Ama bizim için çok daha fazlasıydı, evimizdi. Dağlar ve buz gibi suyun arasında kalan dik yamaçlara kurulmuş yaylalarda yaşardık ve göğün mavisi ile suyun mavisi arasında adeta ışıkların içinde yüzerdik. Özellikle yazın burada güneş çok parlaktı ve renkler onları içinize çekmek isteyeceğiniz kadar canlıydı. Yazın bile soğuk damarlarınıza işler ama sizi hasta etmek yerine canınıza adeta can katardı. Koyunlarımız pekte fazla olmayan otluk bölgelerde karnını doyurur neşe içinde koşar ve mutlulukla semirirdi. Az insanı olan ve coğrafyası gereği yakın oturamayan bir köydük en yakın komşumuz rüzgârdan korunmak için, sırtımızı dayadığımız dağın diğer tarafında ev yapmıştı bizim büyük babamızsa otların daha yoğun olduğu suya bakan tarafı tercih etmişti. İyi ki de öle yapmıştı az mı iç çekerek bu doğa harikası manzarayı izlemiştim. Karım ve ben yirmi kadar koyunumuza bakar ev işlerimizi yapar canımız nasıl isterse öle yaşardık, mutluyduk. Derken o müjdeli haber geldi karım hamileydi. Önümüzdeki bahar yeni kuzular doğarken bizimde bir kuzumuz olacaktı. Bu düşünce ile adeta başım dönmüştü aşk sarhoşuydum. Bebeğimiz doğuncaya kadar çiftliği büyütmek istedim. Her gün koyunlarımızı gezdirdim iyi otlar yediklerinden emin oldum. Yaz sonuna kadar iyice semirdiler ve sonbaharın başında kuzuya durdular tamda istediğim gibi baharda bebek gelirken daha da fazla koyunumuz olacaktı. Sonbaharın başında kışa hazırlık olsun diye kuzuya duramayan yaşlı koyunlarımı kestim tuzlayıp kilere kaldırdım. Kalan daha yaşlı koyunlarımın bir kısmını hastalanıp ölmeden köy meydanındaki pazarda un ve arpa ile takas ettim. Birkaç tanesini de parayla satıp ebe kadına vermek için ayırdım. Geriye on iki koyunum kalmıştı ve sekizi gebeydi bu durum canımı biraz sıkmıştı istediğim gibi koyunlarımın sayısı artmamıştı. Bu sıkıntılı ruh halimi dağıtmak için ormanlık alana birkaç çocukluk arkadaşım ile at sırtında çıkıp kışlık odun kestim dönerken peşimize bir keçi takıldı. Keçi yaşlı gibiydi ama yeterli beslenememiş küçük bir hayvandı tüyü kırpılmış taranmıştı ama üstüne hiç bir işaret boya yada ip yoktu. Birazda istediğim koyun sayısına ulaşamadığımdan dağ keçisi olduğunu iddia ederek uzun bir iple atımın gemine bağladım. Arkadaşlarım bu keçinin sahibi olabileceğini düşünerek huzursuz olmuş olsalar da orman herkesin evine çok uzak bir konumda olduğundan istesek bile kimin olduğunu tahmin edemeyiz bu kadar geniş bir araziyi dolaşamayız diyerek ve birazda üşenerek durumu pek önemsemediler. Ormanın bulunduğu yamacın eteklerinden yavaş yavaş indik tam da daha düzlük bir patikada at sırtına binecektik ki karşımıza yaşlı bir kadın çıktı. Bembeyaz saçları kambur sırtı ve eskimekten dökülen kıyafetleri vardı. Kadını daha önce gördüğümü hatırlamıyordum ama zaten çok sağlam ilişkileri olan bir köyde sayılmazdık. Kadının yanına yaklaştım, masmavi gözlerini fark ettim, adeta gökyüzünü yansıtıyordu. Ben tamda gözlerine hayretle dalmak üzereydim ki keçinin sesiyle irkildim ve yaşlı kadına keçinin onun olup olmadığını sordum kadın keçiye uzun uzun baktı ama konuşmadı. Arkadaşlarımın yanında aç gözlülüğüm tutamazdı keçiyi kadına verdim. Ardından hızlıca atıma çıktım ve arkadaşlarımla yola koyulduk. Hâlâ ilkbaharda koyun sayısı en fazla yirmi olabilirdi. Bir türlü hayvan sayısını arttıramıyordum. Patikayı izleyerek epeyce yol aldık sonra herkes kendi evlerine gitmek için grubumuzdan bir bir ayrılmaya başladı. Ben de kendi yoluma gitmek için ayrıldığımda kafamda hâlâ yalnız bir düşünce vardı o da koyun sayısıydı.

Günler geçti sonbaharında sonu görünmeye başladı sonunda kış tüm azameti ile geliyordu. Su kenarında olsak bile burada soğuk kış aylarında yamaç yağışları demek kar demekti. Daha birkaç ay öncesine kadar koyun otlattığım düzlükler yakında dizlerime kadar karla kaplanacaktı. Son kuruyan otları da toplayıp küçük ahırıma kış için yığdım. Hayvanlar küçük baş ve az sayıda olduğundan ağılda ahırda çok küçüktü ama önümüzdeki yaza çok hayvanımız olacak büyük ahır yapmak zorunda kalacağım diye adeta sayıklayarak yürüyordum. Beynimin bir yanı bu nereden çıktığı belirsiz laflarıma çok gülüyordu. Kışın ilk günü geriye kalan kış günlerinin ne kadar soğuk olacağını gösteren ilk işaretlerini verdi. Eldeki koyunlardan olmamak için ahırın ortasına derin bir çukur kazdım içini taşla döşeyip bir kuyu yaptım bu ince kuyunun ağzını taşla yükselttim ve üstüne yine taştan bir baca yapıp ahırın dışına çıkardım. İşim bittiğinde haftalar geçmiş kara kış gelmişti. Hamile koyunlarım yaptığım taş ocağın içine doldurduğum odunları yakmamla güzelce ısınıyor, kuruttuğum otlarla doyuyordu. Hamile karımda evde yazın hazırladığım erzakla doyuyor, odunlarla ısınıyordu. Herkese epey iyi baktığımı düşünüyordum ki kara kış bitmeden beklenmedik bir şey oldu. İlkbaharın başında doğması gereken kuzular kışın ilk ayında doğmaya kalkıştı her yer karla kaplıydı mecburen koyunlar acık alanlarda rahatça değil küçücük ahırda doğurmaya çalışıyordu. Panik içindeydim acaba kazasız belasız doğurabilecek miydi koyunlar kuzularımı. Zaten azıcık kalmış koyunlarım ölmesinler diye baytar bulmaya köy merkezine gitmek istedim ama kapıdan dışarı adım atar atmaz fark ettim ki kar belime geliyordu atlar bu kadar karda asla hareket edemezdi, sıkışmıştık kendi arazimize. Tek yapabildiğimiz karı koca koyunlarımızı rahatsız etmeden izlemek oldu küçücük ahır içinde onlara yaptığım soba etrafında sanki bir ayin yapar gibi dolanmaya başladı hamile koyunlar biz de büyülenmiş gibi onları izliyorduk bir süre onlar ayinde gibi sobanın etrafında dolaştı sonra biri yavaşça çemberin dışına iki adım attı ve doğum başlamıştı. Açıkçası neredeyse zamanından iki ay önce doğurmaya çalıştıkları için kuzuların canlı doğacağını düşünmüyordum. Ama oldu küçücük bir kuzu çıktı önce sonra daha da inanılmaz bir şey oldu ve ikinci bir kuzu çıktı. İlk koyunumuz ikiz doğurmuştu ve bu bir başka mucizeydi daha önce hiç ikiz doğuran kuzumuz olmamıştı. Biz tam sağlıklılar mı diye düşünürken bir diğeri doğuma başladı ve ardından diğeri, diğeri. Sonunda tüm koyunlar doğurmuştu ve mucize sanki başımızdan aşağı yağıyor gibiydi hepsi sağlıklı ikiz kuzulardı. On iki koyundan sekizi doğurmuştu ve on altı yeni kuzumuz olmuştu. Bu ancak bir mucize olmalıydı. O gece karımla bunu doğacak bebeğimizin kısmetine yorduk ve ben sevinçten sabaha kadar kuzularımla oturdum.

2. Bölüm: İra

O mucize gecenin üzerinden on iki yıl geçmişti. O yılı toplamda yirmi sekiz genç ve sağlıklı koyunla tamamlamış sonraki yıllarda da sürekli ikiz doğuran koyunlarımla sayılarını katlamıştım bugün tam dört yüz koyunum vardı ve bulunduğumuz fiyortta sığamaz olmuştuk. Ve evet minik prensesimde doğalı tam on iki yıl olmuştu. Sapsarı saçları, masmavi gözleri ve pembe tombul yanaklarıyla çok güzel bir çocuktu. Kimi zaman koyunlarla yamaçlara tırmanır kimi zaman annesi ile nakış yapardı. Her zaman neşeliydi. Ama hayret bugün değildi, on iki yıl sonra ilk kez onu neşesiz ve acı içinde kıvranırken gördüm. Ben tamda evimizin kapısına çıkmışken, iki eliyle kalbini tutmuş fiyorttun kenarında düşmek üzereydi yanına koştum onu tuttuğumda nefes alamadığını ve kalbinin çok acıdığını söyledi istemsizce birkaç kez öksürdü ve sol yanına doğru yatmaya çalıştı. Çok hızlı atıyor kalbim belki böyle yavaşlar diyordu. O an birkaç saniyeliğine kendinden geçti hemen kucağıma alıp annesine götürdüm ve köy merkezine sürdüm atımı. Köy merkezinde doktoru buldum acilen ata binip takip etti beni eve vardığımızda atlar hızlı koşmaktan çatlayacak gibiydi. Doktor hemen eşimle kızımın yanına koştu bende peşinden. Benim prensesim meğer kalp krizi geçirmişti. Çok şaşkındık çok gençti zaten bu nedenle hayatta kalabildiğini söyledi doktor. Bundan sonra onu yalnız bırakmayacaktık ve en kısa zamanda şehirdeki büyük hastaneye gidecektik. Benim tek çocuğum tek kızım prensesim daha on iki yaşında nasıl kalp krizi geçirirdi. Güzel bir rüyadan soğuk bir duşla uyanmış gibiydim. Prensesime baktıkça içim titriyordu onu soğuk toprağa koymaya hazır değildim bunun düşüncesi bile beni tanrıya isyan ettiriyordu. Kar hâlâ yağıyor bir türlü kızımla bana hastaneye gitmek için geçit vermiyordu. Böyle bir hafta geçti ne annesi ne ben bir an bile yanından ayrıldık prensesimin ve sonunda hastaneye gittik. Çeşit çeşit test yaptılar ve sonunda tek bir sonuca vardılar kalbini besleyen bazı damarlar doğuştan yetersizdi. Doktorlar o damarlara kızımın bacağından alacakları bir damarı eklemek istiyorlardı. Korkulacak bir ameliyat olmadığını yaşlı hastalarda sürekli yaptıklarını söylediler ama ameliyat pahalıydı. Ameliyatı gittiğimiz hastanedeki doktor kızımın yaşı küçük olduğu için yapamayacağını söyledi. Tam nasıl yapamazsınız diye sinirlenecektim ki sakin olmamı bu yaş grubunda kalp konusunda uzman bir doktor geleceğini söyledi. Ameliyatı yapacak doktor ülkenin başkentinden gelecekti tabi maalesef ücrette ona göre olacaktı. Ben bu parayı nasıl ödeyecektim. Tabi ki koyunlarımı satacaktım. Ama olsun prensesime değer dedim. Hastaneden çıkınca hemen köy merkezine gidip celebi buldum. Köyde maalesef yalnız bir celep vardı. Bu adam dışardan gelirdi bize hiç benzemezdi kesinlikle tertip düzen bilmeyen kimseye saygı duymayan bir adamdı. Köyde onu kimse sevmezdi ama tek celepte oydu. Köyde kimse birbiriyle arasını bozmamak için celeplik yapmazdı. Bu hangi köyden hangi ülkeden geldiği bilinmeyen sorarsan başkentte doğup büyüdüğünü anlatan adama hayvanlarımızı satmaya mecbur kalmıştık. Bu durum evvel ezeldir canımı sıkıyordu hayvanlarımızı düşük ücretten aldığına emindim ama yapacak bir şey yoktu. O paraya ihtiyacım vardı. Kızımı kurtarmam lazımdı. Koyunlarımla fire vermeden kışı atlatmak üzereydik lakin çift doğuran sayısı azalmıştı. Tanrının mucizesi bizi terk ediyordu. Yani bu koyunları satınca artık eski hızıyla aynı sayıya ulaşamayacağımı biliyordum. Bu düşünceyi kafamda çevire çevire iki hafta hesap yaptım çift doğuran son dört koyunumu kenara ayırdım ama kalan koyunlarımdan yaşlıları da kışa girmeden satmıştım artık elimdekiler en mükemmel koyunlarımdı hangisini satacaktım. Her gün gidecek koyunların listesini baştan yapıyordum. Celep durumumu öğrenmişti ucuza kapatmaya çalışıyordu. Bu adamdan tiksiniyordum ve ameliyat tarihi de hızla yaklaşıyordu. Bir yanda en güzel koyunlarım bir yanda iğrenç celep bir yanda güzel kızım. Stresten gece uyku tutmuyordu. Her koyunumu tek tek sayıyordum her özelliklerini, adlarını ezbere biliyordum. Ama hangileri gidecek kadar veremiyordum. Çıldırmak üzereydim. Hepsi benim emeğimdi alın terimdi, benimdi en önemlisi benimdi. Kocaman bir çiftliğim olacaktı ben bunun için çok uğraşmıştım böyle olmamalıydı. Yazın dağ tepe gezip en güzel otları onlara yedirmiş, kışın yorganlarla sıcak tutmuş onlara özel soba bile yapmıştım. Her şeye baştan başlayamazdım, başlayamazdım. Çok karamsardım ama prensesimi de kaybedemezdim. Tüm bu düşünceler içimdeki suları bulandırıyordu kendime itiraf edemediğim düşüncelerim vardı. Bir gece yatmak üzere odamıza çekildiğimizde karıma bir çocuk daha yapmamızı teklif ettim küçük prensesimiz melek olursa bizi teselli edecek bir bebeğimiz olabilirdi. Karım bir hışımla dönüp yüzüme okkalı bir tokat attı dehşete düşmüştüm. Bu düşüncemin altında korkunç bir plan olabileceğini sezmişti. Maalesef karım beni benden daha iyi tanıyordu. Benim yüzüme o gece benim bile kendime itiraf edemediğim karanlık düşüncelerimi vurdu. Aç gözlülüğümün dipsiz kuyularına attı beni tabi yataktan da attı. O gece uçurumun kenarından fiyorttu izleyerek sabahı sabah ettim. Ama maalesef hâlâ hangi koyunları satacağımı bilmiyordum.

3. Bölüm: Avaritia

Celeple en son konuşmamızda yetmiş yedi koyuna anlaştık. Yetmiş yedi koyunumu verip kızımı kurtaracaktım. Geriye üç yüz üç koyunum kalacaktı. Artık hangi yetmiş yedi koyunu seçeceğimi düşünmekten bıkmış ağılı büyütmeye çalışıyordum. Baştan bu işe elim oyalansın kafam dağılsın ve her gün ne zaman celeple anlaşacağımı soran karımdan uzak durayım diye başlamıştım ama şimdilerde dini bir ritüel gibi yapıyordum bu işi adeta transa geçiyordum.

Evet kocam son günlerde çocuğumuzu kurtarmak için yetmiş yedi koyunu satıp parasıyla doktoru getireceğine kendini bu saçma ağılı büyütmeye adamıştı. Birkaç gün içinde bu satışı halletmezse küçük yavrum için artık her şey çok geç olacaktı. İçim kan ağlıyordu bu adam nasıl bir adamdı da üç beş küçük baş hayvanla kızımızı bir tutardı. İlk bahar gelmek üzereydi kış bitiyordu güya ama benim için bu cennet parçası fiyortlar sisler içinde gri ve renksizdi artık sanki güneş benim için sonsuza dek bulutlar arasına saklanmış yüzünü göstermiyordu. Hayatta sorgulamadığım hiçbir şey kalmadı. Evliliğimden, tanrı inancıma kadar benim için hayatıma mihenk taşı olan her önemli noktayı kafamda milyonlarca kez sorguladım. Ve en sonunda anladım belki de kabullendim. Bu adam için koyunları haricindeki hiçbir şey önemli değildi. Hemen kızımla bavulumuzu toplamaya başladım fiyorttun öbür ucunda oturuyordu ailem iki günlük yolun sonunda orada olacaktık. Ailemin bizim kadar hayvanı yoktu hiç olmadı ama en azından her ne olursa olsun ben ve kardeşlerim için varını yoğunu ortaya koyacak bir aile idi. Sabah gün ışırken kocam son birkaç haftadır yaptığı gibi yine ahırda uyuya kalmıştı bende kızımla ata binip yola koyuldum. Öğlene doğru epey yol almıştık yani kocam artık biz aileme varamadan bize istese de ulaşamazdı. Maalesef bu düşünce ile ruhumun hafiflediğini hissettim ve bu durum beni ruhen başka bir kuyunun dibine attı. Kızımın gözlerine baktım onu kurtarmak için ne gerekiyorsa yapacaktım. Keşke kızımın babası da o aptal koyunları yerine kızını seçecek kadar şerefli olsaydı diye düşünmeden edemedim.

Babam son zamanlarda hiç yüzüme bakmamıştı ve şimdide annemle yollara düşmüştüm nereye ve neden gidiyorduk neden bu saatte kalkmıştık bilmiyordum. Ama annem son birkaç haftadır ilk kez huzurlu görünüyordu. Haftalardır babamla koyunları satması konusunda tartıştı oysa babam sadece hangi koyunları satacağına karar veremiyordu yoksa benim için kesinlikle satacaktı ben bundan emindim şimdi dedeme benim durumumu ve babamın henüz koyunları satmadığını anlatınca kim bilir onlar ne düşünecekti babam hakkında bunları düşünmek bile kalbimi acıyla sızlatıyordu.

Öğle saatlerinde ahırda uyandığımda kafamın içinde hâlâ kendi çekiç seslerin yankılanıyordu. Karım benden ümidi kesmiş olacaktı ki kahvaltıya bile çağırmamıştı. Bu durum beni çok huzursuz etti ve hemen eve dönüp mutfağa yöneldim ama kimse yoktu birkaç kez karımın ve kızımın adını seslendim ama cevap veren olmadı hemen evimizin tüm odalarını aradım ama her ikisi de yoktu dehşete kapılarak odamıza koştum ve orada yatağımızın üstünde karımdan bir not buldum. Kısaca kızımızın hayatı söz konusu iken bana hayvanları hâlâ neden satamadığımı sonunda anladığını ifade eden çok dramatik bir mektup yazmıştı. Mektubu okurken bile çığlıklarını ve sayıklamalarını kulaklarımda duyabiliyor, öfkesini kalbimde hissedebiliyordum. İşin kötüsü haklıydı ve artık ailesine sığınmaktan yardım istemekten başka bir çare göremiyordu. Yıkılmıştım ama o gittiği için değil benim hakkımda haklı olduğunu bildiğim içindi bu yıkılışım. Tüm bu düşüncelerle ağıla doğru yürürken celep geldi. O ağzında sular akarcasına yüzüne taktığı sırtlan gülümsemesiyle bana dönüp kurutulmadığı sürece taze kesilmiş ette alabileceğini söylediği aptalca bir paragraf söz grubu kuruyordu ki ağılı bitirinceye kadar beli aralıklarla sürüyü otlatması için tuttuğum çoban çocuk sürüyle birlikte erkenden geri gelmişti sürüyü otlatmak için çok uzağa götürmüş hayvanları susuz bırakmıştı. Ağılın içindeki yalağa su doldurup koyunları tek tek ve yavaş yavaş içeri alacağını söyledi. İlerleyip yalağa su doldurmaya başladığında hayvanlar susuzlukla daha da huzursuzlandı. Celep hâlâ her türlü hayvanımı alabileceği ve hepsinin çok genç ve diri gözüktüğüne dair saçma sapan ve uzun uzun konuşuyordu. Bir yandan koyunların huzursuzca yüksek sesle melemeleri bir yandan sırtlan celebin iğrenç kahkahaları arasında beynimde bir şeylerin ipi koptu ve ağılın kapısını aniden açtım.

Koyunlar büyük bir gürültü ile ağıla su dolu yalağa doğru hızla koşarken birbirlerini ezdiler görünen o ki fark etmeden ağılı da giderek daralan bir yapıda inşa etmiştim, gözlerimin önünde belki de yüz elli iki yüz koyunum telef oldu. Tepkisiz bir yüz ifadesi ile bu aptal hayvanları izledim. Celep ve çoban kafayı yedi atılıp hayvanları kurtarmaya çalışırken bana çarparak geçtiler. Bense ağır çekimde seyrediyordum olup bitenleri. Suçum büyüktü hem şu an hayvanlarımdan hem de günler önce kızımdan vazgeçerek canımın bir parçasını öldürmüştüm.

Üç günah özümü bozmuş ruhumu karartmıştı öfke, aç gözlülük ve kibir…

Pınar Rede

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for acimatriyarka acimatriyarka says:

    Emeğinize sağlık. Başlangıcı, seçilen mekân ile tasviri, içerik ve kurgu iyiydi. Ne var ki noktalama işaretlerinin eksikliği, paragrafların aşırı uzun olması ve anlatan kişinin uyarısız bir şekilde değişmesi de öykünün geliştirilmesi gereken kısımları.

  2. Avatar for soulmate soulmate says:

    Kaleminize sağlık. Şahsi fikrim; bu öykü bence üçüncü tekil anlatıcının ağzından anlatılmalıydı ya da birbirlerine mektuplar şeklinde ikinci tekil denenebilirdi.

  3. Avatar for Pinar123 Pinar123 says:

    @acimatriyarka Bu ay talihsizlikler yakamı bırakmadı hem telefonum hem bilgisayarım iki kez değişti yeterince dil bilgisi kontrolü yapamadım sanırım haklısınız akıcı ve zevkli bir okuma olabilmesi için dil bilgisi çok önemli. Belirttiğiniz hususlara dikkat edeceğim👍

  4. Avatar for Pinar123 Pinar123 says:

    @soulmate bu öykü aynen belirttiğiniz gibi karşılıklı mektuplarla mükemmel bir anlatıma kavuşabilir ama sonuçta şu an yalnızca bir kısa hikâye fazla uzatmak istemedim açıkçası bir de kısa hikayeler söz konusu olduğunda bazı düşünceleri okuyucuya hissettirmeyi ama doğrudan yazmamayı tercih ediyorum sanırım. Aslında bu hikayem hayal dünyamdaki orijinal versiyonunda oldukça mistik ve doğa üstü ögeler barındırıyordu ama kısa hikâye versiyonunda nedense soğuk bir gerçekçilik çöktü üzerine ve hikayenin ana kahramanı asıl şeytan oluverdi birdenbire. :thinking:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.