Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kefaret

“Yapılan iyiliklerin meşakkati geçici, mükafatı kalıcıdır. Yapılan kötülüklerin ise hazzı anlık cezası sonsuzdur.”

Tüm bunları bilmeme rağmen nasıl olur da kötülük yapmaya devam edebiliyorum aklım almıyor! İyiliği, üstelik mükafatı düşünmek ne de hoş bir duygu. Lakin bunu gerçekleştirecek eylem ateşini bulamıyorum içimde. Veyahut bunu yapmaya layık biri değilimdir. Ya da… Ya da tüm bunlar ardına sığındığım bahanelerimdir. Evet farkındayım üşengeç, tembel, anlayışsız, merhametsiz, bencil, korkak birisi olduğumun. En cahili, en ahmağı, en soysuzu, boş konuşanı, yalancısı, kibirlisi, en katı yüreklisi olduğumun farkındayım bu dünyada! Neyse daha da fazla yüklenmek istemiyorum kendime. İşte tüm bunları bilmeme rağmen hâlâ da böyleyim. Belki de benim yapım böyledir ne dersiniz. Öyledir değil mi? Tamam, tamam. Kabulleniyorum. Yapım böyle olduğu için böyle değilim. Böyle olmayı seçtiğim için- seçtiğimden de pek emin değilim açıkçası- kişiliğim bu halde. Elbet bu halime bir kişilik denebilirse. Bazen kendimi kişiliksiz olarak görüyorum. Şu uzay boşluğu dedikleri zırvadan daha boş görmekteyim kendimi. Yaptığım kötülüklere gelince. Hahaha! Ağlanacak halime güldüğümün farkındayım yine. Farkında olunca neyim değişiyor ki acaba. Sadece yazıyorum, bu da pek bir şey katmıyor doğrusu bana. Boş işlerle uğraşıyorum, hatta yazmak yaptığım kötülüklerin en başında geliyordur. Hem suçumu kendime itiraf edip, umursamıyormuş gibi yapmaya devam ettiğimin bir kanıtı oluyor bu yazılar. Ben kötülüğün içindeki o anlık hazlara müptela olmuşum. O bir anlık hazzı yaşamak için her ne olursun olsun yapabiliyorum. Şimdi düşünüyorum da sonsuz mükafat için geçici bir meşakkati göze almadığım gibi sonsuz bir azap için anlık bir hazzı yaşamaya meyilliyim. Evet, gerçek şu ki; “Cehennem; bu yüce varlığı alçakça kullanmanın cezasıdır.” Kim bilir. Böylesi daha mantıklı geliyor kulağa. İşte tekrar kez bunu, bunları biliyor olmama rağmen devam ettim kötülüğe, devam etmekteyim de. Ama işte tüm bunlara cevaben içimden bir ses – umut dedikleri de bu olsa gerek – ” farkında olmaya devam et, elbet değişiyorsun ve değişeceksin” diyor.

Uyanıyorum. Yapacak bir şeyim olmadığından ötürü tekrar uyuyorum. Sırtım yatmaktan ağrımaya başladığı için yatakta geriliyorum uzunca bir müddet. Gözlerimi tavana dikmiş ne yapacağımı düşünüp yine hiçbir şey yapmıyorum. ‘Yeter artık! ‘ diyorum kendime. Ayaklanıyorum çabucak. Lavaboda elimi yüzümü yıkadıktan sonra leziz bir kahvaltı hazırlıyorum kendime. Ardından çalışma odama çekilip işlerime koyuluyorum. Hayal kurmak da güzel olabiliyor çoğu zaman. Gıcırdayan yatağımdan kalkıp yatağımın hemen karşısında bulunan kapısı uzun zamandır kırık olan lavaboda sular aylardır ödenmemiş faturalardan dolayı kesik olduğu için ellerimi evin önündeki kanaldan doldurduğum kovanın içindeki su ile yıkıyorum. Bir hafta dolmadan yine bir kova suyu bitirdim! Yine o kadar kat inip çıkıp su taşımam gerekecek. Bu arada zemin katta oturmaktayım. Daha sonra çalışma odası olarak yatağımın üstünde oturuyorum ve dizlerim bana masa oluyor. Ve işlerime koyuluyorum. İşlerim de bu bahtsızlığımı kendime anlatmaktan başkaca bir şey değil. Yazmaktan da sıkılıyorum artık. Dışarıda düzgün giyinmek bir zorunlulukmuş gibi hissettiğim için kaç gündür üstümde olduğunu bilmediğim pijamalarımı çıkarıp sahip olduğum tek kıyafeti geçiriyorum üstüme. Gayet iyi görünüyorum ve yanıma kimse fazla yanaşmadıkça kokudan yana sıkıntı olacağını da düşünmüyorum açıkçası.

Uzunca süren sokağa çıkma yasağının ardından ilk defa dışarı çıkıyormuş gibi tedirgin hissediyorum ilk adımımı atarken kapı eşiğine. Geri dönmek geliyor içimden daha başlamamışken, daha sokağa çıkmamışken. Bu tereddütü yaşarken daha önce görülmemiş bir ay parçası beliriveriyor önümde. Aman Allah’ım bu ne güzellik böyle! Demek isterdim ki ev sahibinin bu kocamış haline rağmen bana doğru hızlı adımlarla yürüdüğünü fark ediyorum. Ben de onunla aynı istikamette hızla yürümeye başlıyorum. Ve birkaç söz işitiyorum ardımdan . Böylesi bir kiracıya sahip olduğu için her gece uyumadan önce dua ettiğinden bahsediyor olsa gerek. Ev sahibini atlattıktan sonra adımlarımı yavaşlatıyorum. Yavaşladıkça çevremde olup bitenlere dikkat kesiliyorum. Yalan sözler çalınıyor kulaklarıma. Raks ediyor gözlerimin önünde birbirini aldatırken kendilerini aldattıklarının farkında olmayan insanlar. Benim gibi yani. Bunlara insan denir mi acaba. Farkında olmayan hayvanlar desem daha doğru olur herhalde. Yok olmadı. Şey diyelim ve şeyler için kalemimi israf etmeyelim. Oyun oynamakta olan çocuklar görüyorum. Gülüşlerinde de kavgalarında da samimiler, sözlerinde ve davranışlarında oldukları gibi. Durup onları seyre dalıyorum. Ne geçmişi ne de geleceği düşünüyorlar, hatta şimdiyi bile düşünmüyorlar, yalnızca yaşıyorlar anı. Peki ya ben? Ne geçmişi düşünüp hüzünlenmekten, ne de geleceği düşünüp tasalanmaktan kendimi alıkoyabiliyorum. Çocuklar da küsüyorlar, darılıyorlar, kavga ediyorlar benim gibi. Lakin onlar hemen ardından barıştık demeye bile ihtiyaç duymadan birlikte olmaya devam ediyorlar. İşte bu benim gibi değil. Geçmişin kırgınlıkları, izlerini hâlâ üzerimde taşımaktayım. Yıllardır üzerimde büyümekte olan bir kambur gibi gittiğim her yere taşımaktan hem yoruldum hem de usandım. Sadece geceleri rüyalarıma girecek kadar büyük değil, gündüzleri gözümün önüne gelebilecek kadar kocaman anılar bunlar. Aslında yine abartmaktayım zira böyle bir durum söz konusu değil. Özür dilerim. Hahaha! Sadece yapacak, düşünecek bir şeyim olmadığı için geçmişi evire çevire düşünürüm o kadar. Ben de küçükken onlar gibiydim mesela. Nasıl oldu da ne zaman bu hale geldim anlayamıyorum gerçekten de. Ve bu çocuklar meraklı, sorgulayıcılar benim aksime.

Ben sormayı ne zaman bıraktım doğrusu hatırlamıyorum. Belki de bu unutkanlığım sorgulamayı bırakmamla başlamış olabilir. Belki de bu yüzdendir ki cehaletin en büyük düşmanı sorgulamaktır.

Anne ve babam beni memlekete çağırıp duruyorlar. Daimi bir işte çalışmamı, para kazanmamı, ev almamı, evlenmemi, çocuk sahibi olmamı öğütleyip duruyorlar her defasında. Ben ise böylesi basit ve herkes gibi yaşamak istememekteyim. Yaraşır mı bana herkes gibi olmak! Ancak öbür taraftan farklı bir şey yaptığım da söylenemez. Kötülüğe karşı olmama rağmen iyilik içinde herhangi bir eylemde bulunmamak gibi bir durum benimkisi. Evet herkes gibi değilim belki ama onlardan da üstün bir yanım bulunmamakta. Hatta çoğu zaman onlardan katbekat aşağı olduğumu düşünmekteyim. Herkes gibi olunca aklım rahat olacak, peki ya kalbim. Böyle olunca da ne aklım rahat ne de kalbim. Sanırsam dengeli olmaya çalışmalıyım. Zanaatkar olmalıyım. Çocuk bir yetişkin olmalıyım. Hayatımı ustalıkla ve dengeli bir şekilde yaşamalıyım. İşte yine yeniden kalemimin ucu bitmek üzere. Nerede şu bıçak!

Bir gelip bin gidenler. Bir dalga geliyor ve binlerce kabarcık ardından geri sürükleniyordu. Bu deniz esintisinin eşliğinde, bahar güneşinin ılıman sıcaklığıyla birlikte sahil boyunca yürümekteydim. Bir kadın dikkatimi çekti. Bir başına banka oturmuş ve önünde bir bebek arabası bulunuyordu. Denize doğru düşünceli bir şekilde bakakalmıştı. Merak edip yanına müsaade isteyerek oturdum. Sohbet ettik uzunca. Biraz olsun kendimi buldum onda. Çok güzel resimler çizerdim. Şarkı söylemeye bayılırdım. Hayallerim vardı. Sonrasında evlenmem gerektiği için ailemin isteği üzerine evlendim. Evlenmek istemesem evlenmez miydim? Bana sorulmamıştı ki. Cevap hakkım yoktu anlayacağın. Daha fazla resim çizmemin şarkı söylememin bir anlamı yoktu. Boşa umut etmek, kürek çekmek kendimi yormaktan başka bir şeye yaramazdı. Evlenmemizden birkaç hafta önce yıllardan beri sakladığım tüm resimleri arka bahçemizde yaktım. Bütün bildiğim şarkıları ise siliverdim aklımdan ve en çokta gönlümden. Aldım elime tabak çanak. Doladım ağzıma daha önceden ezberlettirilen söylemem gereken sözleri bir bir. Dedi o mahur gözlü gönlü güzel hanımefendi. Bir şey demedim, diyemedim. Sakinleştirmek, umut vermek geldi içimden lakin durdurdum kendimi. Onun tavsiyeye değil, dinlenilmeye ihtiyacı vardı. Anlamıştım, anlayabilmiştim bunu. O ağlayarak anlatırken ben de dinledim onu ahlar çekerek. İçimde bilmediğim hezeyanlar oluştu, paramparça oldum adeta ve yandı engel olamadığım yüreğim onu dinlerken. Bu güzel hanımefendiye ithafen bir söz yazdım sonrasında : ” Ya yaşarsın, ya da yakarsın hayatını…”

Yine o banktan kalkması gerektiği için ayaklanmıştı ve ağır ağır yürüyordu bebek arabasını ittirirken. İstediği yolu değilde kendisine başkaları tarafından atfedilen bir yola koyulmuştu yine. Sözlerinden, gözlerinden, halinden adamakıllı aşikardı bu.” Değişmeliyim! Önce kendim için, sonra diğerleri için değişmeliyim. Yardım et Rabbim!” diye yalvardım Allah’a. Yalvardıkça ağladım. Gönülden kana kana ağladım. Nice dertler olduğunu fark ettim. Ağladıkça sustum. Sustukça kendimden geçtim. Rahatladım. Öyle ki bir kuş tüyü benden tonlarca kat ağır sayılabilirdi o an. Yürümeye başladım nereye olduğunu bilmeden. Endişelendim. Çocukları, çocukluğumu hatırladım. Yaşıyorum anı. Düşündüm de sorguladım. Şimdiye kadar hep değişmeyi istemiştim ama inanmamıştım değişeceğime. Şimdi değişen şey ise inanıyor olmamdı, inancım değişiyordu. Zira hayatımızı isteklerimiz değil inançlarımız belirler. Bu yüzden bir şeyi gerçekten istediğimizde, ona inanmalıyız. Aksi halde hayallerimdi derim isteklerime. Ve elbet yollarımız bir kez daha kesişecekti onunla.

Hissediyordum artık doğru yolda olduğumu. Artık yola girdiğime inanıyordum uzunca ve düşünceli bir yürüyüşün ardından. Fark ettim her şeyi ama her şeyi yazdığımı. Bildim her şeyin ama her şeyin aşırısının zararlı olduğunu. Değiştirdim öncelik sıralamamı. Yaşamadan yazmak yoktu artık benim için. Bu yüzden yaşıyorum doyasıya anı. Anı yaşamayı yaşıyorum. Anı güzelleştiriyorum an ile.

İşte bir çift terlik. Ne kadar değerli olabilir ki? Bir baba için paha biçilemez olabilir mi bir terlik? Öğlen sıcağı bastırmış, tarladan eve gelmiş, yemek yerken kapı kırılmak istenircesine vuruluyor, tekmeleniyordu.

– Mustafa Abi senin havuza bir çocuk düşmüş yetiş!

Apar topar bir kalkış ve ani bir koşturmaca başlar evden biraz uzakta bulunan seranın yanındaki havuzun başına doğru. Havuzun başına gidersin de kendi çocuğunun terliğini görmez misin? Vurulmaz mısın beyninden. Kalbin çıkmaz mı yerinden. Atarsın kendini havuza. Bir can ararsın bu okyanusta. Debelenip durursun da bulamazsın ne bir iz, ne bir yol, ne de bir nefes. Bundan sonra her nefesinde bağrın yırtılmaz mı adeta? Ölüm neydi sahiden? Birkaç saat önce toz toprak içinde oynayan Mehmet’ in şimdiki ıslak bedeninin hareket etmemesi miydi ölüm? Kendi canını vermek istercesine bağrına basan annesi ve babasına rağmen başının sallanması mıydı ölüm? Ölüm neydi sahiden! Ölüm kehanet midir acaba. Hiç ölmek istemezsin ve hep ölüm korkusu sarar seni. Kaçarsın ölümden. Yalnızca bir kere ölmek istersin. Ve kaçar senden ölüm. Ölenle ölünebilir mi ki!

İşte nice insanlar tanıdım. Oğlu iyileşsin diye dua eden bir babanın gözyaşları ıslatır hastane koridorlarını. Maşuğu uzakta kalbi mahzun aşığın. Bekleyenler, beklenenler, beklentiler… Nice derde ortak oldum. Meğer derdi olan bir ben değilmişim ya. İdrak ettim, kavradım, anladım. Varmış herkesin kendince bir derdi, tasası, gamı, kederi… Varmış herkesin konuşmak istedikleri ve anlatamayıp sustukları. Varmış herkesin gözyaşları, kalp kırıklıkları. Varmış herkesin kendi derdine derman arayışı, buluşu ardından da oluşu. İnsan olurmuş kendi derdine derman, dertler tanıdıkça. Derdime baktım da, derdimden iğrendim. Nice dertler gördüm de, derdime imrendim.

“Suçun kefareti pişmanlıktır. Pişmanlığın bedeli ise bir ömürdür. Şimdiye kadar hiçbir kimsenin ödeyemediği bir bedeldir bu. Suç mu işleyeceksin? Dikkat et! Bari ömrünü feda etmeye değsin!”

Serkan Bozkurt

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for Aremas Aremas says:

    İlk cümle ile birlikte, bir cennet-cehennem diyalektiği işlenecekmiş izlenimi uyandırıyor.

    Lakin bunu gerçekleştirecek eylem ateşini bulamıyorum içimde

    Ateşi dememiz yeterli diye düşünüyorum.

    Veyahut bunu yapmaya layık biri değilimdir.

    Galiba burada kastettiğiniz eylemi yapmaya layık olmak değil de mükafatına layık olmak.

    En cahili, en ahmağı, en soysuzu, boş konuşanı, yalancısı, kibirlisi, en katı yüreklisi olduğumun farkındayım bu dünyada!

    Bu cümlenin nesnesi eksik. Neyin en cahili vb.? Yaşamış tüm insanların? Düşük bir anlam var.

    Kahramanın kendisiyle konuştuğu tarzda(monolog) anlatılara son yıllarda çok başvuruluyor. Eskiden bu kadar yoğun yer kaplamazdı öyküde. Buna tam olarak artı ya da eksi gözüyle bakmıyorum. Benim dikkat çekmek istediğim nokta farklı. Monologlardaki en büyük tehlike ‘lafın lafı açması’ dır. Kararında yapılan irdelemeler monoloğu zenginleştirir ancak çok şişkin bir anlatım monoloğu boğar. Detayların bolca anlatılıp okuyucuya boca edilmesi 3.tekil anlatımın bir özelliğidir. Monologdaki konuşmalar daha tekdüze ve gelişigüzeldir. Paketlenmiş düşünceler nadirdir. Karakter kendi kendine konuşurken daha az düşünmeli ve daha kısa cümleler sarf etmelidir. Eğer bolca detayın verildiği bir anlatım seçmek istiyorsak 3.tekil anlatıcı konumuna geçmeliyiz. Monolog bunun için çok uygun olmayabilir. Bu benim öznel fikrim tabii.

    Monolog anlatının en iyi örneklerinden birisi zannediyorum Oğuz Atay’dır. Ondan (ç)alıntı bir örnek sekans vererek bu türdeki diyalogların sadeliğine ve gelişigüzelliğine işaret etmek istiyorum.

    **"'Çok şey vardı anlatılacak. **

    O yüzden sustum.

    Birini söylesem diğeri yarım kalacaktı.

    Sen duydun mu sustuklarımı?'"

    İşte tekrar kez bunu,

    Birçok kez?

    Gıcırdayan yatağımdan kalkıp yatağımın hemen karşısında bulunan kapısı uzun zamandır kırık olan lavaboda sular aylardır ödenmemiş faturalardan dolayı kesik olduğu için ellerimi evin önündeki kanaldan doldurduğum kovanın içindeki su ile yıkıyorum.

    Uzun cümleler elbette kurulabilir ancak bu uzunlukta bir cümleyi yapısal manada çok titizlikle kurmanız lazım. Hiçbir noktalama olmadan bu kadar fazla ögenin havada uçuştuğu bir cümleyi meydana getirmek pek kolay olmayabilir. Noktalamaları doğru yerde kullanarak ve/veya cümleleri bölerek tekrar yazmayı deneyebilirsiniz.

    Başlangıçta metin boyunca irdelemeyi taahhüt ettiğiniz aforizmayı metne yaymakta ve hedef tahtasını yerinde tutmakta yeterince başarılı olamamışsınız gibi geldi bana.

    Elinize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.