Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Pinokyonun İntikamı

Bugün de geç kalmıştım. Var gücümle koşuyor, sabah altı kırk beş trenine yetişmek istiyordum. İş ararken ulaşımı bu kadar zor -en azından benim kadar uykuyu seviyor ve rahatınızdan ödün vermiyorsanız sabah uyanmak gerçekten çok büyük bir sorun- bir yeri bulabildiğime şaşıyordum. Kan ter içinde turnikelere gelmeyi başarmıştım. Aceleyle kartımı okutmaya çalıştım. Ama bir türlü okumuyordu. Ben orada çırpınırken sonunda bir görevli arızalı olduğunu söyledi de zavallı turnikeyle daha fazla dalaşmadım. Yan turnikeden geçerken de önümde yavaş yavaş yürüyen insanlara içimden küfürler saydırıyor ama terbiyeli bir şekilde de iznimi isteyip aralarından kibarca geçmeyi de biliyordum. Bu kadar sakin ve yavaş nereye gidebilirlerdi? Bu saatte insanın ya acelesi olurdu ya da acelesi olurdu. Anlayamıyordum.

Bekleme salonunun anlamsızca büyük oluşuna yakınarak nihayetinde acı manzarayla karşılaştım. Trenin son vagonu da kahkaha atarcasına bir sesle gardan ayrılmıştı. Bir kez daha işe geç kalma dramıyla karşı karşıyaydım. Soğuk havanın yüzüme vurmasına izin vererek garın en ucuna kadar gittim. İşe başlayalı dört ay olmuştu. Şimdiden sorumlumun toleransını tükettiğimi biliyordum. Son konuşmasında da bana bunun son olması gerektiğini, tekrarında yollarımızı ayıracağını söylemişti. Peki, ben ne yapmıştım? Bir hafta sonrasında yine geç kalmıştım. Diğer tren bir saat sonraydı. Mantıklı bir bahane bulmalıydım. Hasta olmuştum, yediğim tavuktan zehirlenmiştim, annem uzun yoldan gelmişti ve onu karşılamam gerekiyordu, yeğenimi okula bırakmıştım. Evet, şu an sayarken utandım ama bunları söylemiştim gerçekten. İçimden bir ses, “Hadi bir kez daha söyle de şu lanet durumundan kurtul,” diyordu. Banklardan birine oturmuş yalanımı düşünürken yerde bir oyuncak fark ettim. Bir pinokyoydu.

Hemen eğildim, elime aldım. Çocukluğumda en sevdiğim oyuncaklarımdan biriydi. Yanımdan hiç ayırmazdım. Aynı bu pinokyo gibi boyanmıştı. Kıpkırmızı bir üst ve şapka altında da yeşil bir şort. Ve tabi ki pinokyoyu pinokyo yapan uzun burnu. Diyeceksiniz ki oyuncaklar birbirine benzer, hem de pinokyo gibi ikonik bir oyuncaksa. Ama bu aynısıydı. Eminim. Şortundaki boyanın bazı kısımlarının sökülmesi, şapkasının üstüne yazdığım kocaman bir A harfi. Yalnız biraz yıpranmış gibiydi. Seneler önce çöpe atmasam yürüyüp geldi diye düşünecektim. Bu son düşündüğüme sesli güldüm.

Oyuncağı banka bırakırken çocukluk arkadaşım aklıma geldi. Pinokyoyu onunla beraber almıştık bir lunaparktan. İlkokul ve ortaokulu beraber okumuştuk ama liseden sonra ayrı okullara düşünce araya soğukluk girmişti. Karşı binada oturmasına rağmen karşılaştığımızda kuru bir selamlaşmayla yetinirdik. Ama annesi Şeker teyze adı gibiydi gerçekten. Şeker mi şeker, sıcakkanlıydı. Daha seneler sonra gördüğünde bile beni tanımış, sıkı sıkı sarılmıştı. Geçen yaz anjiyo olmuştu ve her karşılaşmamızda da kalp hastalığından dert yanardı. Doktorunun isminden tutun da hastanedekilerin ilgisizliğinden Şeker teyzenin tüm sağlık hayatına gerekli gereksiz demeden hâkim olmuştum. İşte tam o anda aklıma “dâhiyane” planım geldi: Sorumluma en yakın arkadaşımın annesinin kalp krizi geçirdiğini söyleyecektim.

Hemen sorumlumu aradım ve yalanımı gerçekçi kılacak tüm bilgileri sıraladım. Sabaha karşı krizin geldiğini ve hastaneye zor yetiştirdiğimizi söyledim. Treni de bu yüzden kaçırmıştım. Bir saat gecikeceğim için özür diledim. Zamanında Şeker teyzenin bana anlattığı tüm gereksiz bilgiler bir anda hayat kurtarıcı bir etkiye dönüşmüştü. Sorumlum pek ikna olmuşa benzemiyordu ama bir günü daha kurtarmıştım sonuçta. Telefonu kapattıktan sonra sorunu çözmeme rağmen içim bir türlü rahat değildi. Belki de havanın buz gibi soğuk olması beni bu hale getirmişti. Tren gelene kadar garın içinde beklemeye karar verdim. Kalkmaya niyetlenmişken yandaki boş banktan bir ses geldi.

“Bu sefer ucuz kurtulamayacaksın Asya.”

Adımı duyar duymaz arkamı döndüm. Ürpermiştim. Ama hiçbir kimse yoktu. Sadece ben ve pinokyo… E pinokyo da konuşmayacağına göre, yanlış duymuştum. Bu soğuk havada o kadar gerginlik yaşayınca insanda kafa falan kalmıyordu valla.

Sinirli sinirli kendi halime güldüm. Üç adım sonra yine o lanet sesi duydum.

“Benden kaçamazsın…”

Mekanik bir o kadar da sevimsiz bir sesti. Arkamı döndüğümde pinokyoyu daha yakınımda buldum. Buraya nasıl gelmişti? Biri benimle dalga mı geçiyordu?

Elime pinokyoyu tekrar aldım. Belki gözden kaçırdığım bir ses düğmesi vardır diye düşündüm. Dikkatle baktığım o anda yapay olan gözleri bir anda gerçeğe dönüştü. Sevimli yüzünde artık bir kötülük maskesi vardı. Kırgın, kızgın bir o kadar da intikam dolu bakıyordu. Bütün bunları görmem ve analiz etmem iki saniyemi almıştı. İkinci saniyenin sonunda elimden fırlattım ve iki adım uzaklaştım. Ama canlanan pinokyonun beni bırakmaya niyeti yoktu.

“Yaptıklarının bedelini ödeyeceksin. Peşini bırakmam yalancı. Sen benimle yeterince oynadın. Sıra bende…”

“Bu olamaz. Mümkün değil. Hayır. Aklımın bana bir oyunu. Evet, evet. Bir oyun olmalı. Ya da bir rüyadayım. Kötü bir rüya…”

Tiz sesiyle kahkaha attı. Karşımda bir oyuncak değil de bir sahtekâr duruyordu sanki. Yüzünde aşağılayıcı bir gülümseme vardı şimdi de. Şekilden şekle giriyordu yüzü.

“Hayır, tatlım. Bu bir rüya değil. Aklını da kaybetmedin. Ben kanlı canlı senin pinokyonum. Hani şu şortundaki boyalarını söktüğün, yerlerde sürüklediğin pinokyon. Zamanında benimle yeterince oynadın. Yalanlarını dinledim bolca. Ama fark ettim ki sen hâlâ yalan söylemeye devam ediyorsun. Bunların bir bedeli olmalı.”

“Sen aptal bir oyuncaksın. Beni kandıramazsın. Biri mi uzaktan kumandayla hareket ettiriyor seni, ha?” Sağa sola, yukarı aşağı sallamaya başladım.

“Beni biraz daha rahatsız etmeye devam edersen cezanı daha ağır yapacağım. Aramızda bunca senelik geçmişimiz var. Daha fazla kırmayayım seni.”

Elimden kurtuldu. Büyük bir adam gibi banka oturdu ve ayaklarını sarkıttı. Dışarıdan biri bizi görseydi gerçekten gülme krizine girerdi. Bankta minik bir oyuncak ve dizlerinin dibinde koca bir kadın.

“Seni uzun zamandır izliyorum. Beni evinin önündeki çöp tenekesine attığından beri…” duraksadı. Mavi gözleri geçmişe gider gibi oldu. Gözlerindeki katılık biraz daha yumuşadı. Karşımda bir oyuncağın olduğuna halen inanamıyordum. Teknoloji bu kadar ilerlemiş miydi gerçekten? Haberleri takip etmediğim için kendime kızıyordum.

“Sen hep yalan söyleyen bir çocuktun. Belki o yüzden de en sevdiğin oyuncağın bendim. Tabii büyüyene kadar… Beni attıktan sonra çöplükten çıkmanın bir yolunu buldum. Senelerce elden ele dolaştım. Ama aklımda seni bulmak hep vardı. Geçen hafta Sude’nin elinden bu tren garına düştüm de seneler sonra seninle karşılaştım. İşten dönüyordun acele acele. Hiç değişmemişsin ama biliyor musun? Hemen tanıdım o yaramaz ve çokbilmiş çocuğu…”

Gerçekten korkmaya başladım. Minik canavardan romantik bir aşığa dönmüştü. Oyuncak Hikâyesi filmindeymişim gibi hissettim.

“Tabii yalanlarına da devam ediyordun. İşte o zaman karar verdim. Senden intikamımı alacaktım. Beni bunca sene yalnız bırakmanın acısını çıkaracaktım senden. Hiç düşündün mü, ya yalanların gerçeğe dönüşseydi?” Duygusallık falan kalmamıştı yüzünde. Yine eski canavar haline dönmüştü. Mavi gözlerinde intikamın pırıltıları vardı.

“Sen bir oyuncaksın. Bana zarar vermen im-kan-sız. Fabrikada üretildin. Senin ruhun da gücün de yok. Beni kandıramazsın. Gerçek değilsin.” Sinirlenmiştim. Sabahın bir köründe işe geç kaldığım yetmezmiş gibi bu saçma sapan oyuncakla uğraşıyordum. Aklımı kaybettiğimden emin olmuştum artık.

“Gerçeğim. İnansan da inanmasan da ben gerçeğim.” Kahkahalarla gülüyordu. Sinirlendiğimi gördükçe kahkahalarını daha da artırıyordu. Elime aldım. Tüm parçalarını ayırdım, kırdım. Tren raylarına doğru fırlatmaya başladım. Nihayet sesi kesilmişti aptal oyuncağın. Arkamdan gelen bir sesle irkildim.

“Hanımefendi, iyi misiniz? Bağrışma sesleri geliyordu da.” 20’li yaşlarında genç bir çocuk mahcup bir o kadar da yardım etmek isteyen bir sesle sormuştu.

“İyiyim, iyiyim.” Çocukluk oyuncağım canlandı da yalanlarım için benden intikam almak istedi diyemedim tabii. İyice kaçık olduğumu düşünürdü.

“Telefonla konuşuyordum da. Ses tonumu ayarlayamadım sanırım.” Yüzüme gülümseme yerleştirmeye çalıştım ama o kadar gergindim ki eğreti duruyordu. İmdadıma trenin acı sesi yetişti. Nihayet gelebilmişti.

Zorlukla trene binip kendime yer buldum. Az önce yaşadıklarıma bir anlam veremiyordum. Panik, kızgınlık ve şaşkınlık halinde günümü tamamladım. Bütün gün işten başımı kaldırmamıştım. Tabi yalanımın bir parçası olarak da iş arkadaşlarımdan “geçmiş olsunları” kabul ettim. Akşam tren garına geldiğimde yarım saat kadar onu ilk gördüğüm yerde oturdum. Belki gelirdi, belli mi olur? Sonra saflığıma güldüm ve bunun gerçek olmadığını ve olamayacağını kendime sürekli hatırlatarak evimin yolunu tuttum.

Evimin yolunu tuttum ve bunun gerçek olduğunu anladım.

Şeker teyzelerin evinin önünde bir kalabalık vardı. Aklıma gelenin olmadığını umut ederek kalabalığa yaklaştım ve çocukluk arkadaşım Zehra’yı kaldırımda ağlarken buldum. Hayır, hayır. Bu doğru olamazdı.

Beni görür görmez boynuma sıkı sıkı sarıldı. En son 14. yaş gününde böyle sarılmıştık.

“Nasıl olmuş?” diyebildim zorlukla. Bir umut benim yalanımdan olmadığını düşündüm.

“Sabah… Ben işe gitmek için uyanmıştım. Baktım. Annem halen uyanmamış. Normalde benden de erken uyanırdı. Ama uyanmamıştı. Belki yorgundur uyumak istemiştir diye düşünmüştüm.” Hıçkıra hıçkıra anlatıyordu. Biraz sakinleştirmeyi denedim. Ama boşunaydı…

“İşten döndüğümde onu öylece yatağında buldum. Sabah bıraktığım gibi. Meğerse sabaha doğru kalp krizi geçirmiş. Ben bunu fark edemedim Asya. Fark edemedim.”

Artık ben de ağlamaya başlamıştım. Çevredeki komşular beni mi yoksa Zehra’yı mı sakinleştireceklerini şaşırmışlardı. Benim yüzünden olmuştu. Benim hatalarım ve yalanlarım yüzünden. Bir pinokyo bunu başarmıştı. Yalancı bir o kadar da intikamcı pinokyo…