Öykü

Rüya

Binbir çeşit ot yemeğinden oluşan sofralar kaldırıldıktan sonra, el ayak çekilince, bir nevi gece eğlencesi kabul edilen, adanın meydanında, okuyucunun etrafında toplanıp, halkımızın, topraklarımızın geçmişine ait hikayeleri dinlemeye başladılar. Benim aklımda ise, herkes iyice kendinden geçtiğinde, ormanın bitiminde bulunan uçurumda ,gecenin sessizliğini dinlemek için bir an önce sıvışmayı düşünüyordum.

Baş okuyucu babamdı. Okuyucunun oğlu olmak demek; yüzyıllardır yaşanan tarihimizin elbette ki eklenerek, çoğalarak, abartılarak anlatılan hikayelerini herkesten önce ezberlemek anlamına gelirdi. Gerçi hikayeleri benden daha iyi ezberleyip, hafızasına kazımak için canla başla babamı dinleyen bir sürü erkeği, kalabalığın içinde seçebiliyordum. Zamanı geldiğinde, adil seçim olarak görülen halk konseyinin ortak kararıyla, babamın yerine anlatıcı olarak geçecekti. Babam, içten içe bayrağı devir almamı istese de benim gönlümde yatan aslan bambaşkaydı. Benim derdim çiçekler, otlar, onlardan meydana gelen karışımlarla insanlara şifa vermek, ailem kabul etmese de rüya yorumcusu olarak geleceği kendi rüyalarımda gören biri olarak, şifacı ve aktar başı olmak istiyordum. Bu da yıllarca ailemden uzak, herkes meydanda iken şimdi gitmeye niyetlendiğim, ormanın en ucunda bulunan uçurumun hemen yanı başında ki aktarlar okuluna seçilmem gerekiyordu. Seçilene kadar, okulun duvar kenarında oturup, okula kabul görmüş olduğumu hayal etmek bile yetiyordu.

Babam, ada halkının oluşturduğu daire içinde ortaya oturmuş, annem, çapraz karşısında, iki kız kardeşim hikaye dinlemek için yaşları tutmadığından evdeydi. Bende annemin üç sıra arkasında oturuyordum. Biliyordum ki, güneş batar batmaz, daire genişleyip, kalabalık artacaktı. Babam da anlattığı hikayesine iyice daldığında, huşu içinde gözleri yarı kapalıyken, üçüncü sırada olmanın avantajı ile kalabalık arasından sıvışmam hem kolay olacak, hem dikkatler babamda iken, ailemden, tanıdıklarıma kadar kimse yokluğumu fark etmeyecekti. Kendimi bildim bileli bu ritüelden hiç vazgeçmedim. Annem, üç çocuğu arasında en uysal, sevgi dolu, insan hislerine tercüman olan, karşımda ki kişilerin ruhlarını rahatlatma özelliğimi, sevdiği kadar, dediğim dedik, inatçı tavrımı sevmediğini dile getirmekten hiç usanmadı. Bende kendim olmaktan vazgeçmedim, her ebeveynde olduğu gibi bizimkilerin istediği evlat modeli de olamadım.

Sıvışma vakti geldi ve evden çıkarken kilerden aldığım, koynuma saklayacak büyüklükteki kalın ağaç dalını, yavaşça koynumdan çıkardım. Ormanın sonunda bulunan, aktar ve şifalı okulunun yanında ki uçuruma gidebilmek için, kendimin bile yıllardır saymaktan yorulduğu, bir sürü küçük tepe geçerken dal parçası, düşmemek, yuvarlanmamak için en büyük dayanağım olurdu.

Uçuruma vardığımda, az ötede tüm görkemiyle, şato benzeri, taşlarla örme, dört katlı, genişliği adanın yarısı kadar olmasa da öyleymiş gibi izlenimi veren heybetli yapıya gülümseyerek baktım. Aramızda elli metre varla yok arasındaydı. Alnımdan akan teri sildim. Şifalı ve aktar yetiştiren okulun bahçesini çevreleyen duvara yaslanıp, ilkbaharın esintisi eşliğinde, ayın denize vuran yakamozu bana doğru göz kırparken, hayallerimi istediğim gibi, istediğim yöne savurabilirdim. Ada da tüm alışverişler takas yöntemi ile yapılırken, nasıl olsa hayallerin takası yoktu.

Sadece gövdemi değil, başımı da okulun bahçe duvarına yasladığım gibi önce gözlerimi kapadım. İlkbahar esintisinin, burnuma getirdiği bin bir çeşit renk ve kokudan oluşan bitkilerin, orman çiçeklerinin kokuları içime işliyordu. Kulaklarım da denizin, kayalıkları yaladığı dalga sesi ruhumu besliyordu.

Gözlerimi yavaşça araladığımda, yakamoz, geceyi sessizliğin içinde ki fısıltı gibi aydınlatırken, ben denizin öte yanına gitmeme ihtimalimi düşünüyordum. Bu ada dışına çıkmak lanetlenmek demekti. Merak edip, çıkanlar geri geldiğinde, halk konseyi tarafından, bir daha ada dışına çıkmamak şartı ile kabul ediliyorlardı. Ama o saatten sonra, vebalı muamelesi görüp, ada sakinlerinden biri olarak yaşayamıyorlardı. Diğerleri için, öteki olmaktan kurtulamıyorlardı. Ben, mavinin her tonunu içinde barındıran, balık çeşitleri ile karnımızı, gönlümüzü doyurmaktan geri kalmayan bu engin denizin ötesine gitmeme ihtimalini düşünmek bir yana hiç merak etmedim. Benim tek dileğim, hayalim, yaşamımın bir ileri boyutu; duvarına yaslandığım aktar ve şifa okulunun daimi üyesi, öğrencisi olup, ada halkına şifa bulup, yeterli hizmeti verebilecek durumda iken okulda öğretici olabilmekti. Kendimi bildim bileli bu böyleydi.

Gözlerimi denizden, okula doğru hayranlıkla çevirdim. Çevirdiğim zaman yeşile yarenlik yapan, seyrek dizilmiş, en fazla iki katlı masal sayfalarından çıkma, rengarenk evlere gözüm ilişti. Az önce burnuma nasıl ki ada da yetişen bin bir çeşit bitkilerin, çiçeklerin kokusu geliyorsa, şimdi de evlerden, mutluluk, huzur, sadakat, adil yaşam kokusu geliyordu. Başka bir yerde yaşamak nasıl olurdu? Hiçbir fikrim yoktu. Ada da yaşayanların çoğunun fikri yoktu. Gidenler de, geri döndüklerinde, dışlanma, yabancılaşma olarak bedelini ödüyorlardı.

Arkadan gelen koca ayak seslerini çok iyi tanıyordum. Dalgalarının sesleri bile, koca ayak seslerini duymama engel olamazdı. Gelen Sim’di. Kendisinin fark etmediği kadar çok fazla gücü, hatta kendisinin fark etmesinin ötesinde denizin karşı tarafının görebileceği iki metre boyu, elleri, ayakları, devi yıkacak büyüklükteydi. Bu durum O’nun suçu değildi. Ailesinin tüm fertleri böyleydi. Babası, annesi, kız kardeşi. Bundan ötürü de, halk konseyi Sim’i şifa ve aktar okulunun baş güvenliği olarak seçti. Boyu, gücü, iriliği dışında, gözleri ile adanın karşı tarafını görebilecek kadar keskin, burnu iyi koku alırdı. Babası, dedesi, dedesinin babası bile yani yüzyıllardır okulun baş güvenliği olmak aile geleneği idi.

“Yine mi buradasın ufaklık? Ne zaman vazgeçeceksin?” dedi, tok ve gür sesiyle.

Yüzümü O’na çevirmeden, tam arkamda iken, “Hiçbir zaman. Okula ait olana kadar.” dedim, on beşlik ergen ses tonumla.

“Otları iyi tanıman lazım. Hangi otun, çiçeğin hastalıkları iyileştirilip, iyileştirilmediğini öğrenmen şart ufaklık.”

“Birincisi bana ufaklık deme. Ben sana koca adam demiyorum, isminle sesleniyorum. İkincisi geçen aylarda söylediğin gibi, hasta olan, yaralı tüm hayvanlarda otlarla ve çiçeklerle ilaçları yaparak, çoğunu ayaklandırıyorum.”

Bıyık altından gülerek, “Pekala, Sante geçen akşam, ağlayarak anlattığın küçük fareciği neden kurtaramadın?”

Sim’in hatırlattığı olaydan dolayı suratım asıldı. Karşımda duran yakamoz bile neşelenmeme yetmiyordu. Sim üzüldüğümü fark edip, yanıma oturdu. Hafifçe omzuma dokunarak, “Üzmek için söylemedim.” dedi. “Peki, şimdi ne yapmalıyım? Yani farenin başına gelenin, başka hayvanların başına gelmemesi için.” Sim gözlerini benden alıp, yakamoz ve denize doğru bakarken, “Zamanla Sante. Vaktin var yaşından dolayı, acele etme. Hiçbirimiz yokken, hatta daha var olmadan önce adaya nasıl yerleşmişiz anlatayım mı?” Yüz bin kere babamdan, bin kere Sim’den dinlediğim hikayeyi itirazsız yeniden dinleyebilirdim. Başımla onaylayıp, gözlerimi kapattım. Bu hikayeyi böyle dinlemek en güzeli idi. Denizin dalga sesine, ormandan ilkbahar esintisi ile burnuma gelen çiçek ve ot kokularının hikayeye eşlik etmesi ayrı bir hazdı. Babam kadar güzel, ağdalı anlatamayacağını bile bile, anlatması için başımla onay verdim.

Yüzyıllar önce, denizin karşı tarafında kocaman bir ülke varmış. Bizim şimdi bulunduğumuz ada da ise, o zamanlar iki ayaklı, nefes alanlardan hiç biri yaşamıyormuş. Ama bu kocaman ülkeye bağlıymışız. Karşı tarafın hükümdarı ölünce, iki oğlundan hangisinin başa geçeceği konuşulup duruyormuş. Tabi ki büyük olanın geçmesi gerekiyormuş. Ama küçük veliaht; kinci, kıskanç, fesat, içten pazarlıklı, adaletsiz, acımasızmış olduğundan, her türlü kötülüğü yapmasından korkarlarmış. Bu yüzden ölen hükümdarın yardımcıları bile korkudan küçük oğlanın yanında gibi gözükmek zorunda kalırlarmış. Büyük veliaht ise aynı babası gibiymiş yani küçük veliahtta hangi özellik varsa tam tersi imiş. Devletin tüm ileri gelenleri kimin tahta geçmesi ile ilgili halk konseyinin karar vermesini istemiş. Halk konseyi av mevsimini fırsat bilip, en büyük avı sarayın bahçesine kim getirirse, tahtın başına geçecekmiş. Tabi ki küçük veliaht, kazanmak adına tezgahı hazırlamış. Ülkenin en iyi dört avcısının seçip, kendi gibi giydirip ormana salmış. Av mevsiminde, hayvanlar korkmasın diye yüze maske takıldığından, kimse maskenin altındakini merek etme cesaretinde bulunamamış. Sonuç belliymiş. Sarayın ortasında en büyük avı küçük veliaht getirince hükümdar olarak geçmeye hak kazanmış. Onların doğumuna şahit olan, yetiştiren Lala bile küçük veliahttın bu kadar ileri gidebileceğini tahmin edememiş. İlk iş abisini ve O’nun yanında olmak isteyenleri adaya sürmüş. Bomboş ada da yılmadan her şeyi elleri ile inşa etmişler, büyük veliaht adanın başına geçmiş evlenmiş, çocukları olmuş, adayı yönetmek için babadan oğula vasiyetle başa geçmeyi değişmez kural olarak belirlemiş, her zamanki gibi halk konseyi adaleti temsil etmiş. Kısaca büyük veliaht, babasının izinden gitmiş. Yani, adil, mutlu, huzurlu, güvenli yaşam adada süregelmiş. Tabi kıskanç küçük veliaht kendi ülkesini zenginlikler donatmış ama ülkesine bir türlü abisi gibi huzur, mutluluk, adalet getirememiş. Kıskançlığına esir düşmüş. Ülkenin büyücüsü ile antlaşma yapmış. Adaya beklenmedik bir zamanda, gece yarısını geçtiğinde, adayı yok edecek formül bulmuş. Formülün ismi, mahşerin dört atlısı imiş. Birinci at; beyaz renk, adayı yok etmeyi sağlayacak zafere götürecek yıkıcı sihirli güce sahip, olacakmış. İkinci at; kızıl renk, ada da yaşayanların ruhuna kin üfleyip, birbirlerini boğazlayıp, sakinler arasında savaş çıkmasını sağlayacaklarmış. Üçüncü at; siyah renk, kıtlık, fakirlik için tüm yiyecek depolarına nefesini üfleyecekmiş. Dördüncü at; soluk renkli, ölümü ada sakinlerinin ensesine üfleyecekmiş. Zaten kıtlık, hastalığı tetikleyip, salgın hastalıklarla ölümü desteklediği gibi hayvanlar iyice yabancılaşıp,  ada sakinlerini saldırıp öldürecekmiş. Mahşerin dört atlısının lanetinin, adayı sarıp sarmalayacağını, ada dışına kaçıp, geri döndüklerinde lanetlenenlerden duymuşlar. Bugüne kadar mahşerin dört atlısı hurafe olarak kalmış.

Tam hikaye bittiğinde gözlerimi açtığım. At sesleri duymaya başladım. Tabi sadece ben duymadım. Sim, atların sesini duyduğu gibi, oturduğu yerden ayağa kalkıp, uzun boyunun avantajıyla adanın merkezini görüyordu. Yiyecek depolarında bir anda yangın çıktı, oradan samanlıklara sıçradı, evlere kadar uzandı, bir anda evlerinden uykulu gözlerle insanlar çıkıp, yangının sorumlusu olarak birbirlerini suçlayıp kavga ötesine geçti, birbirlerini katletmeye başladılar, adanın hükümdarı her şeyi önlemek için atı ile adanın merkezine gidecekken atı saldırıp hükümdarı öldürdü, dağlardan yabanıl hayvanlar adaya inip, yangından sağ çıkanları öldürmeye başladılar. Aktar ve şifa okulu tepede olduğundan, her şeyi çok net izlerken olduğumuz yerde mıhlanıp kaldık, hareket edemiyorduk. Ne sağa, ne sola, ne ileri, ne geri. Sadece birbirimize bakıp, aynı anda, “Mahşerin dört atlısıııı!!!!!!” diyebildik, bağırarak.

“Mahşerin dört atlısıııı!!!!!!” diye bağırarak, yatağımdan kan ter içinde uyandım. Pencereden dışarıya baktığımda, hava hâlâ karanlık, büyük ihtimalle gece yarısını geçmişti ama ada sakindi. “Hakikaten rüyaymış.” diyebildim sadece, inanmakla, inanmazlık arasında.

Pınar Kumsal Başdağ

1975 yılının Ekim soğuğunda dünyaya gelmiş biri olarak, kendimi bildim bileli yazıyorum, okuyorum. Herkesin besin kaynağı vardır, benim besin kaynağım yazmak. Yolda yürüyen kadınlardan herhangi birinin önünü kesip, çantasına baksanız kadınsal her türlü malzeme vardır. Benim çantama baksanız, cüzdan, not defteri ve kalem dışında bi rde evimin anahtarlarından başka bir şey bulamazsınız.

Rüya” için 6 Yorum Var

  1. herzamanki gibi muhtesem kalemine yuregine saglik sevgiler Pinar hanim​:kissing_heart::kissing_heart:

  2. Merhabalar,

    Öykünüzde yaratmış olduğunuz evrenin gerek gelenekleri gerek başarılı tasvirlerinizle oluşturulmuş coğrafi koşulları bir hayli ilgi çekiciydi. Yapmış olduğum okuma, eski masalları andıran bir tat bıraktı. Sante’nin tutkularına ortak sayılırım; şifanın doğada bir yerlerde devam ettiğine inanıyorum. Eski Türklerdeki otacı tabiri tam da ihtiyacınız olan tanım gibi geldi; bitkileri kullanarak iyileştirmek diye anımsıyorum. Bunun dışında az önce de belirttiğim gibi mekan tasvirlerini ekstra sevdim. Sadece uzun cümlelerle ilgili bazı yerlerde kopukluklar mevcuttu. Masal içinde masal tadın bir kurguydu. Rüya kısmı aslında isimle de bizlere verilmiş bir uyarıydı lakin daha geniş yer verilebilir gibi geldi yine de. Bir de atların simgeledikleri duyguları üflüyor oluşu da hoşuma giden detaylardandı.

    Zihninize sağlık!

  3. filhafza dedi ki: dedi ki:

    her zamanki gibi güzel düşüncelerin için teşekkürler

  4. filhafza dedi ki: dedi ki:

    yorumunuz için teşekkürler. Anlaşılmak güzel:)

  5. “Benim aklımda ise, herkes iyice kendinden geçtiğinde, ormanın bitiminde bulunan uçurumda ,gecenin sessizliğini dinlemek için bir an önce sıvışmayı (sıvışmak) düşünüyordum (vardı).” şeklinde olursa daha doğru olur.