Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yok Oluş

Kaf dağında bilge öğretmeni ile yok oluş sihrini dünyanın merkezine yerleştirdikten sonra uykuya daldı. Sim kaldığı nemli, karanlık, umursamadığı yosun kokulu üç yüzyıllık uykusundan büyük bir sarsıntı ile uyandı. Derin uykusundan sebepsizce kaldırılmak hoş karşılayacağı durum değildi. Çizgi halinde olan ışık süzmeleri, karanlıktan göz bebeklerinin içine doğru renk körlüğü yapacak şekilde dönüp duruyorlardı. Tüm bedenini yeniden doğuşa hazırlarcasına ağırdan almaya başladı. Kısık gözlerinin ardından tozu dumana karıştıran bulutların, maviyi, yeşili, sarıyı, turuncuyu dünyanın kalbine resmen hapis etmeye başladığını, yeşilden sarı rengine çalan çipil gözleri ile ağırdan izledi. Ne yüzünü yalayan rüzgâr, ne de saçından ayak parmak uçlarına kadar ısıtan güneş Kaf dağından gülümsemedi. Güneş karı sevmedi, kar güneşe resmen tövbeli idi. Sim’in tüyleri ürperdi. Acele ile üç yüzyıldır derin uykusuna eşlik eden karanlığına geri döndü. Hızlı hareket etmek isteyen dal bacakları titredi, yeniden güç toplaması için buz zemine çöküp bacaklarını ovarken büyülü sözleri söyledi.

“Dirilişi ölüm sevmedi, uyku uyanıklık ile hiç barışmadı. Güçlü güçsüzü hep yendi. Şimdi çöktüğün yerden hızlıca ayaklarını vurup suyun üstüne çıkma zamanı.”

Bacakları çıta gibi ayaklandı. Sim ilk iş olarak gücüne güç katan kızıl, adam boyu tüyü eğmeden,bükmeden kilimin desenlerini nakış ettiği heybesine koydu. Başak buğdayı, omuzlarından göğsüne kadar uzanan saçlarını iki yandan ördü. Siyah şalvarını bağcıklı botlarının içine sokup, soluk benizli, kol boyu ellerini örten uzun gömleğini şalvarının üstünden sarkıtıp, düzeltti. Kül rengi iç yeleğini gömleğinin üstüne giyinip, yolda karşılaşacağı yırtıcı hayvanlara karşı kamasını iç cebine yerleştirdi. Değirmende yaşayan öğrencisi olduğu bilge öğretmenine doğru yol almaya başladı. Yol boyunca tırmanmaktan ayakları aşındı, değirmene ulaşmaya çalışırken ellerinin ayaları nasır tuttu. Geçtiği sular bedeninin özlemini giderdi, çetin orman yollarının tehlikelerine karşı ateş topuna dönüp yenilmezliğini kanıtladı. Değirmene yaklaştıkça kibrit kutusu evlerin dertleri, kederleri, gözyaşları zihninde dans etti. Zihni dans ederken kendini değirmenin önünde bulunan tahta masalardan bir tanesine atıverdi. Bilge öğretmenin müşteri yerine misafir olarak adlandırdığı insanlara nane eşliğinde limon suyu dağıttığı yerde soluklanmaya ihtiyacı vardı. Kaküllerin arasından göz kenarlarına doğru su damlacıkları yürüyordu. Ardından su damlacıkları iri, al elmacık kemiklerinden, iki omzunu süsleyen başak buğdaylarının arasına kadar sızdı. Değirmenin lodos rüzgârı şaşılacak derecede sessizdi. Dünyanın altı üstüne gelmiş gibiydi. Sim’in tüyleri ürperdi. Gözüne ilk çarpan, masaların üstünde asılı olan bambu rüzgâr çanlar idi. Farklı notalardan üflenmekte zorlanan tiz sesler, Sim’in kulaklarına dokunduğunda kendi duygularına geçiş yaptı. Sim arkasından gelen ses ile irkildi.

“Sim hoş geldin.”

Sim arkasını döndüğünde; yer yer un ile örtülmüş olan siyah cüppesinin ortasına kadar inen kırçıllı sakalları, burnun üstüne düşen yuvarlak bilge gözlükleri olan bilge öğretmeni, Sim’e gülümsedi.

“Hoş bulduk.”

Bilge öğretmen gökyüzünü kıskandıran gözleri gülümseyerek önce heybesine, ardından Sim’in zeytin karası gözlerine baktı.

“Haberin olmuş ki buraya telaşla gelmişsin.”

Sim bilge öğretmeninin gözlerine baktığında ne hissettiğini ne düşündüğünü okuduğunu biliyordu. Yüzyıllardır geçirdiği eğitimler boyunca böyle oldu. Yanında duran fasulye sırığı bilge öğretmene oturduğu yerden baktı.

“Hiçbir şey bilmiyorum. Tek görebildiğim, sessizliğin huzuru yok ve huzursuzluğu ciğerlerimi yakıyor. Yüzyıllık uykudan uyanışın hayırlı olmadığını, sebebi kuvvetli ihtimal ego olduğunu duyuyorum.”

Bilge öğretmen sakinliğini yüzüne yansıttı.

“Doğru kuvvetli ihtimal. Ego gömdüğümüz yerden çıkmak ile yetinmedi. Aynı zamanda insanlığın hata yapmasını engelleyen, vicdanını yoklayan, birbirlerine eşit mesafede durmalarını sağlayan yok oluş büyüsünü Kaf dağından sonsuza dek gömdüğümüz yerden çıkarıp çaldı.”

Sim oturduğu yerden telaşla kalktı.

”Baykuş ailesi, kartal ailesi ve papağan ailesi bölgeyi kontrol etmek için egonun gömüldüğü bölgedeydi. Nasıl gözleri kör, kulakları sağır, dilleri lal oldu?”

Sim konuşurken, Bilge öğretmenin gölgesi ile kalakaldı. Bilge öğretmenin aslı nanenin karıştığı limon suyuna aşık buz dolu kocaman bardak ile geldi. “Sinirlerinin Kaf dağına çıktığını görebiliyorum” derken, sinsice gülümsedi. Sim, limonlu suyunu yudumlarken, Bilge öğretmen bıraktığı yerden devam etti.

“Baykuşun, kartalın ve papağanın ailesi egoyu yakalamak adına yorgun düştü. Egoyu bulmak zorundasın. Çünkü insanlar ego olmadan önce; mutlu olmaktan korkmuyordu, aşık savaşına girip birbirine üstünlük sağlamıyordu, çıkar adına kuyularını kazmak için uğraşmıyordu, birbirlerine üstünlük sağlamak için koşmuyorlardı. Ve en önemlisi ego olduğu yerden kaçınca ilahi iksir, yok oluşu insanların alın yazısından sildi. Bu yüzden evlerin dili lal, gözleri görmez oldu.”

Sim elinde bulunan bardağı kafasına dikti.

“Kaf dağında sihirlerin gücünü toplayıp, yeni, yorgun olmayan bazı ailelerden veya aileden yardım toplamalıyım.”

Sim ayaklanıp gitmeye hazırlanırken, bilge öğretmen göğsüne kadar inen kırçıl sakallarını sıvazlayıp, ciddiyetinin eşliğinde, “Sim heybene koyduğun kızıl, bir adam büyüklüğünde olan tüyün hikmetini sakın unutma. Yol göstericin olan tüye sadık kal ama beyninin rotasını hafife alma.”

Sim, Bilge öğretmeninin ne demek istediğini anladı. Başını aşağı, yukarı salladı. İnce uzun bacaklarına eşlik eden bedenini Kaf dağına doğru savurdu. Sim, günlerce uyumadı, avlanmadı, hareket etmeden Kaf dağının en kuytu köşesinde öylece kala kaldı. Kalbinin eşliğinde, tüyünün dilini kendine kılavuz kabul etti. Sonunda planı hazırdı. Tüyü der top edip üfledi. Ateş topuna çevirdi. Bülbül ailesinin yuvasına doğru haberi ile birlikte savurdu. Haber gittiği gibi ateş topu tüy eski haline dönüp sahibine geri döndü. Ateş topu sahibine döndüğü sırada, bülbül ailesi çoktan egoyu buldu. Egoyu, Kaf dağının ardında bilmediği yöne doğru çekip götürmek için ilk adımı attı. Baş bülbül, egonun karşısına dikildi. Kızıla çalan kahverengi ile bezenmiş kuyruk sokumunu egoya doğru salladı. Ego, bir şeye benzetemediği baş bülbüle bıyık altından gülümsedi. Hele ki egonun gözünden kaçmayan baş bülbülün boğazını saran, sarmalayan soluk renkli tüyler kahkaha atmasını sağladı. Baş bülbül sakinliğini korudu en tiz sesi ile şarkı tüttürmeye başladı.

“Aşkı benden daha iyi anlatan, haykıran olamaz. Kimse benim kadar sesini iyi kullanamaz. Beni bir kere duyan kalbine hapis etmekten kendini alıkoyamaz. Şu cümle alemde kendi sesi ile benim kadar peşine herkesi takamaz.”

Ego, baş bülbül şarkıyı şakıdıkça sinirleri tepesinde toplanıyordu. Başta, baş bülbülü çok ciddiye almadı. Ama kimse kendisinden hiçbir konuda iyi olamaz, kendisinin gözlerinin içine bakarak meydan okuyamazdı. Ego, baş bülbüle haddini bildirmeye karar verdi. Bülbül şarkısını şakıdıkça peşine düştü. Ne kadar yol aldıklarını Ego hesaplamadı. Baş bülbül kendisine bildirilen ama egonun peşinde olduğu, Kaf dağının ardında bulunan altın vadisine götürdü. Sim tüm güçlerini kullanarak altın vadisine, ego getirilene kadar labirent kurdu. Girişi olan ama çıkışını kimsenin bulamayacağı değerli madenlerle bezenmiş labirenti gören egonun gözleri mutlulukla ışıldadı. Yüzyıllardır hükmettiği insanların duygularını yok etmekle kalmayacaktı. Ne zamandır aradığı maden ocağı sayesinde hepsini kendisinin kölesi yapma vakti an meselesi idi. Baş bülbül teşekkürü hak etmişti. Ego, başını her ne yöne çevirse de baş bülbülün izine rast gelmedi.

“Aman neyse ne” diye içinden geçirdi. Değerli madenler ile bezenmiş labirentte dolaşırken bir yandan bülbülün yol boyunca şakıdığı şarkıyı en iyi şekilde söylediğini biliyordu. Bir an durdu. Ego ceplerini karıştırdı. Yok oluş sihrini taşıyan cam şişe yoktu. Labirentten çıkıp geldiği yolları geri dönmesi gerektiğini düşündü. Telaşlandı. Bir türlü değerli labirentten çıkamıyordu. Sim, Kaf dağından labirente doğru rüzgârı üfledi. Her yer don oldu. Ego dondu kaldı. Tüyünü yeniden der top edip ateş topuna dönüştürüp labirente savurdu. Ateş topu, labirentin girişinde bulduğu cam şişenin içinde ki yok oluş sihrini olduğu yerden aldı. Kaf dağına geri dönüp, emaneti itina ile Sim’in kucağına bıraktı. Tüy eski boyutunda heybeye kurulduktan sonra Sim, cam şişenin içinde ki yok oluş sihrini eski yerine gömmek için yola koyuldu. Geçtiği her yere rüzgârı üfledi, gökyüzüne kalbinin anahtarını gönderip güneşi aydınlattı. Ego ve labirent buzların altında hapis oldular.

Pınar Kumsal Başdağ

1975 yılının Ekim soğuğunda dünyaya gelmiş biri olarak, kendimi bildim bileli yazıyorum, okuyorum. Herkesin besin kaynağı vardır, benim besin kaynağım yazmak. Yolda yürüyen kadınlardan herhangi birinin önünü kesip, çantasına baksanız kadınsal her türlü malzeme vardır. Benim çantama baksanız, cüzdan, not defteri ve kalem dışında bi rde evimin anahtarlarından başka bir şey bulamazsınız.