Öykü

E.D.E.P.

“Eğitim, gerçeklerin öğretilmesi değildir. Düşünmek için aklın eğitilmesidir.”

Albert Einstein

“Türk’üm… Doğruyum… Çalışkanım…”

Aylar boyunca olduğu gibi bugün de aynı sözlerle başlamıştı yine işte. Müthiş bir coşku ve istekle söylüyordu, bir yandan da bir elini göğsünün sol tarafına koymuş, adeta birilerine selam veriyor gibi bir poz vermişti. O ne kadar heyecanla söylüyorsa, Samet de bir o kadar isteksizce mırıldanıyordu. Her gün artık ayrı bir işkence gibi geliyordu. Bu öyle, günlük hayatın sıradanlığından, hep aynı şeyleri yapmanın monotonluğundan ileri gelen bir rahatsızlık değildi. Her gün aslında küçük değişikliklerle karşı karşıyaydı. Bir gün evinin oturma odasında çalışıyordu; bir başka zamansa bahçede henüz yeni kesilmiş, taze kokulu çimlerin üzerinde… Her gün başka başka insan siluetleri ile tanışıyordu. Bugün İstiklal Marşı’nı bir orkestra şefi edasıyla yöneten ve her heceyi kalbinin en derininden gelen bir şevkle haykıran kadını daha önce görmemişti mesela. Gerçi, hepsinin üzerindeki kıyafetler birbirini andırıyordu. Bugünkü kadın vücut hatlarını belli etmeyecek bir bollukta füme renkli bir iş ceketi, yüksek yakalı beyaz bir gömlek ile sıkıcı bir desene sahip, üstündeki ceketle uyumlu, diz altı bir etek giyiyordu. Saçları ise hep birbirini tekrar ediyor gibiydi; sımsıkı toplanmış, intizam abidesi bir topuz…

“Evet çocuklar. Şimdi dersimize geçelim. Bugün basit makineleri öğreneceğiz. Hep birlikte mutfağa geçelim ve makinelerin bu en temel prensibini yakından inceleyelim.”

Samet bilgisayarının ekranını kapattı ve ayakları geri geri gidercesine, mutfağa doğru yollandı. Koridorda ilerlerken koridorun aydınlatmasını sağlayan spot ışıklardan cızırtı şeklinde ses devam ediyordu:

“Bildiğiniz gibi, günlük hayatta işlerimizi oldukça kolaylaştıran makineler, Isaac Newton öncülüğünde keşfedilmiş nice fizik kurallarını birer ilke olarak kullanır ve buna göre tasarlanmıştır.” Bir anı bile boş geçirmiyordu. Çünkü daha önce sesin dekoratif akvaryumun oksijen motorundan dediği gibi “Bazı şeyler olmazsa olur; ancak eğitim olmazsa olmaz.”

Her şey dünyayı kasıp kavuran o büyük salgınla başlamıştı. İnsanlar hiçbir şekilde birbirleriyle yan yana gelmemeliydi. En ufak bir temas; hatta konuşmak dahi hastalanıp günlerce yoğun bakımda tedavi görmek için yeterliydi. Önce okulları geçici olarak kapatıldı, ardından dışarı çıkma yasakları, kısıtlamalar peş peşe geldi. Hepsi bir tedavi, bir aşı bulunana kadar demişlerdi. Güya bulunmuştu da. Oysaki bu sadece hastalığın daha da yayılmasını getirdi beraberinde. Ve şimdi Samet, dünyanın geri kalanındaki çocuklar gibi yetişkinlerden belli ölçüde izole edilerek yaşamını devam ettirmek zorundaydı. Annesiyle birkaç haftada bir görüntülü konuşmasına izin veriliyordu. Babasını ise çoğu zaman göremiyordu. Çalıştığı için olmalı, diye düşünüyordu. Annesiyle daha sık görüşmek isterdi. Ama bunun özlemi daha çok körükleyeceğine ve kuralların ihlal edileceğine inanıyorlardı. Çocuklar düzenli olarak sağlanan erzaklar ile destekleniyor ve teknolojik donanıma sahip akıllı evler yardımıyla sürekli takip edilerek korunuyordu.

Kısıtlamalar arttıkça eğitim içinden çıkılmaz bir hal aldı. Başlarda bilgisayarından uzaktan eğitim görüyordu Samet. Eğlenceli sayılırdı aslında, ders notları da fena değildi. Ancak zamanla evde bilgisayar başında oturup üslü sayıları öğrenmek ciddi anlamda efor gerektirmeye ve sıkıcı gelmeye başlamıştı. Bu yüzden bir yerden sonra neden bahsettiklerini bile anlamadığı ve fazla da önemsemediği öğretmenlerinin boğuk seslerini arka planda tutarak arkadaşlarıyla ya mesajlaşıp geyik muhabbeti yapıyor ya da en son çıkan çevrimiçi oyunlardan birini kurcalıyorlardı. Sınavların ertelenmesi işlerine geliyordu. Sonuçta hesabını vermek zorunda oldukları bir konu yoksa çabalamalarına ne gerek vardı? Günler böylece kısıtlanmanın verdiği sinir bozukluğu ama ödevsiz, sınavsız, sorumluluksuz ve telaşsız olmanın verdiği buruk mutlulukla geçip gidiyordu. Ta ki, devlet yeni bir eğitim programı kararı alana kadar…

Salondaki büyük ekran televizyonun karşısına geçmesi söylenmişti o gün. Yine saçma sapan bir sınıf etkinliği olmalı, diye düşünüyordu bir yandan TV ayarlarından uzaktan eğitim sekmesini kurcalarken. O esnada televizyon kendi kendine başka bir görüntüye geçmiş; arkada dalgalanan ülke bayrağı ile silik bir ülke haritasının eşliğinde, hafif tonlarda çalan milli marş ve milli eğitim bakanının profilden görüntüsü. Üzerinden büyük bir yükün kalktığı izlenimi veren, yüzüne yayılan bir gülümsemenin eşlik ettiği bir rahatlıkla yeni eğitim programını açıklıyordu bakan. Programın ismini sonradan ekranda görünen başka bir görüntüden öğrenecekti. Eskiden anne-babasıyla uzun, sıkıcı akşam saatlerinde vakit öldürmek için izledikleri eski filmlerden bir karakteri andırıyordu görüntü. Tüvit desenli, koyu kahverengi takım elbisesi, boynundan bir iple sarkarak göğsüne kondurduğu kalın çerçeveli gözlüğü ve yılların görmüş geçirmişliği ile birlikte kelleşerek yalnızca başının iki yanında kalmış beyazlaşan bir tutam saçı ile o efsanevi okul müdür yardımcısına benziyordu. Hatta bir ara o olduğuna ikna oldu olacaktı.

“Evden Disiplin ve Eğitim Programı’na hoş geldiniz sevgili öğrenciler.” dedi o tanıdık sesiyle. “Bana kısaca E.D.E.P. diyebilirsiniz. Bugün itibariyle sayın bakanımızın talimatıyla sıcacık yuvalarınıza misafir olacağım ve sizlerle keyifli olduğu kadar bilgi dolu bir öğrenim yılı geçireceğimiz için çok memnunum.”

E.D.E.P. anladığı kadarıyla hükümetin, ülkenin yerel kaynaklarını ve imkânlarını kullanarak geliştirdiği yapay zeka teknolojisini baz alarak geliştirilen, uzaktan eğitim alacak tüm öğrencilere atamasını yaptığı yeni öğretmendi. Arkadaşlarıyla mesajlaşmaya fırsat bulabildiği bir iki seferinde onlarda da benzeri bir durumun olduğu anlaşılıyordu. Ama program başlayalı henüz iki gün geçmemişken kemik çerçeveli gözlükleri olan, kısa saçlı ve yılan bakışlı bir kadın gibi görünen E.D.E.P. dersler devam ettiği sürece cep telefonu kullanmasını yasakladı.

Sonraki birkaç günse Samet’in yeni sisteme uyum sağlamaya çalışması ve bocalaması ile geçmişti. E.D.E.P. denilen şey her neyse, evin içinde varlığı fiziksel olarak görünmüyordu. Ama sesi her yerdeydi. E.D.E.P. nereye baksa oradaydı; yatağının hemen yanındaki abajurda, koridordaki duvar saatinde, hatta banyodaki saç kurutma makinesinde… Bir keresinde makinenin çıkardığı “VUUV, FUUUV!” seslerini kullanarak Samet’e zorla toprak alkali metalleri ezberletmişti. E.D.E.P.’ten kaçış yok gibi görünüyordu.

Samet’in derslerden kaytarması veya başka bir işle uğraşması söz konusu bile değildi. Sabah uyandığından ilk duyduğu şey E.D.E.P.’in “Dünyayı değiştirmek için kullanabileceğiniz en güçlü silah eğitimdir.” safsatasıydı. Yüzünü yıkayıp dişlerini fırçalarken dün işledikleri derslerin kısa ama oldukça detaylı bir özetini çıkarıyordu. Kahvaltı yapmak için mutfağa indiğindeyse bulaşık makinesinden o günün ders programını dinliyor, yemek masasında tabağıyla oynadığı esnasında buzdolabı yabancı dilde alfabeyi öğrenme şarkıları mırıldanıyordu.

Samet’in anladığı kadarıyla E.D.E.P. günlük aynı rutinle eğitim programını sürdürse de monotonluğa izin vermemek için her gün farklı bir görüntüye ve sese bürünüyordu. Bir gün Samet duş aldığı sırada elektrikli diş fırçasından boğuk bir sesle kesirli sayıları anlatan bir matematik öğretmeniyken; bir başka seferinde televizyonda genç ve bakımlı bir kadın öğretmen suretinde hücre zarını tarif ediyordu. Her yerde ve her an Samet’leydi. Bir saniyeyi bile boş geçirmiyor, yemek yerken, tuvalete giderken, eve gelen erzakları istiflerken; sürekli ders anlatıyordu.

Birkaç kez bu kâbus gibi durumdan kaçıp gitmek istedi Samet. Evde hangi odaya giderse girsin E.D.E.P.’in büyük ünlü uyumunu anlatmaya başlaması veya ülkenin en uzun nehirlerini sıralaması dayanılmaz geliyordu. Bu yüzden Samet yasak olduğunu bile bile evden çıkması ve olabildiğince uzaklaşması gerektiğini düşünüyordu. Dışarıda polisler onu durdursa bile bu meseleyi o zaman düşünürdü. Bu yüzden derslerin arasında E.D.E.P. devlet radyo kanalı sanatçıları edasıyla söylediği eğitici şarkıların eşlik ettiği teneffüslerden birinde evden kaçmaya karar verdi.

Ancak Samet bir konuyu atladığını fark etti. E.D.E.P. evdeki her şeyi kontrol edebiliyordu. Dış kapıyı otomatik kilit sistemiyle kilitlediği için kaçma girişimi başarısızlıkla sonuçlanmış; ceza olarak uyku vaktinden birkaç saatini ayırarak modern edebiyat akımlarının öncü yazarlarını ve eserlerini ezberlemesini istemişti.

“E.D.E.P. olarak ülkemizin milli eğitim ve öğretim sistemini siz değerli öğrencilere tatbik etmek için geldim, biliyorsun Samet.” diye nutuk çekmeye başlamıştı. (Bu defa ülkenin doğu bölgelerine ait lehçeyi kullanan esmer tenli bir erkek öğretmendi. “Eğitim ahlaki terbiyeyi; öğretim ise bilgilenmeyi ve akademik olgunlaşmayı belirtir. İnsan için en onurlu davranışlardan biri bilgiye boyun eğmek, bilginin kölesi olmaktır. Bu yüzden bilgi sahibi olan her kim olursa olsun hürmet etmek, bilgeliğin bir gereğidir.”

“Peki benim özel hayatıma karşı saygı göstermen… Bu da edepli olmanın bir gereği değil mi?” diye bağırmıştı karşılığında. “Büyün gün evin her köşesinde ders dinlemekten sıkıldım artık.”

“15 dakikalık teneffüsler zihnin dinlenmesi için idealdir.” diye yanıtladı olabilecek en sıradan ve sakin ses tonuyla.

“Ama ruh için yeterli değil!”

“Bu eğitim programı milletimizin değerli gençlerini hem zihnen hem de ruhen eğitmek ve bilgiyle donatmak üzere hazırlanmıştır.”

“Ama bu yaptığın…”

“Toplum ve ülke menfaati için yapılan bu eğitim faaliyetlerine karşı gelmek ve baltalama girişiminde bulunmak, bu ülkenin kutsal değerlerine bir saygısızlık olarak kabul edilir.”

“Eğer bu saygısızlık ise; evet ben ahlaksız, edepsiz ve terbiyesizin tekiyim!”

“O halde ahlak, edep ve terbiye kazandıracak bu eğitim programına devam etmenin önemi daha iyi anlaşılacaktır.”

Kaçma girişimi başarısızlıkla sonuçlanınca bu sefer cep telefondan annesine veya başka herhangi bir yardım alabileceği gerçek bir insana ulaşmayı denedi. Ama orada da sadece E.D.E.P.’in sesiyle karşılaştı. “Derslerin selameti ve ülkemizin geleceği için eğitim-öğretim dönemi boyunca sistem gerekli gördüğü haller dışında cep telefonunun kullanımın geçici olarak sınırlandırıldı.” Dediği anda cep telefonu ekranı kapandı. Karanlık ekrandan sadece öfke ve delilikle parlayan bir çift göz bakıyordu kendisine şimdi. Onca zamandır aptal dersleri, türlü kılıklarla tekrar eden uyduruk figürler yerine gerçek bir insana ait bir çift göz. Orada içinden taşan kin, nefret ve çılgınlığın vücut bulmuş haliyle karşılaşmıştı.

Samet’in tam olarak anımsayamadığı bir derste E.D.E.P. eğitimin “önyargıları yıkmak ve bilimin ışığında hakikatin yargılarını inşa etmek” olduğunu söylediğini duymuştu. Bu zamana kadar asıl gerçeğe nasıl da gözünü kapadığını, nasıl da aldandığını düşündü. Önyargılarını parçalamalıydı insan. Zincirlerini kırmalı ve kendini hakikatle, bilgiyle, tüm bu eğitimle hak edilen özgürlüğün kollarına bırakmalıydı. Televizyon ekranının parçaları siyahın ve yansıyan ışığın renk tonlarında etrafa dağılırken, Samet ne çok şey öğrendiğine şaşıyordu. Güneş sistemini oluşturan tüm gezegenleri, yere düşmesiyle tuzla buz olan kristal abajurdan öğrenmişti. Artık polinomları kolaylıkla çözebildiğinden bilgisayarının parçaları dört bir yana dağılsa da sorun olmazdı.

“İnsana aklı kazandıracak şey edeptir.” diyordu ses bir yandan. Her şeyi artık apaçık gördüğü için minnet bile duyuyordu ona Samet. Buzdolabı, içindekilerin büyük bir gümbürtüyle mutfak fayansına dökülmesinin ardından devrildiğinde de; bulaşık makinesinin kapağı Samet’in gayretli tepinmeleri sayesinde rahatsız edici bir kırılma sesiyle yerinden ayrıldığında da; ocak demirleri evin pencerelerini un ufak ettiğinde de içinden teşekkürler ediyordu E.D.E.P.’e. Bütün bir eğitim dönemi boyunca sabırla öğrenmişti ya; şimdi belki ufak bir tatilin keyfini çıkarıyor gibiydi. Kahve makinesini duvara fırlatırken gülüyordu; sandalyelerle avizeleri devirirken de, saç kurutma makinesini koca bir tencereyle ezip parçalarken de.

“Edebi kaybeden kimse kötülükten zevk alır.” derken ses yatak odasındaki klimada son cızırtısını çıkarmıştı. Zorla da olsa klimayı söküp yere çalan Samet nefes nefese kalmıştı. Bir süre nefes alışverişini duydu. Sonra E.D.E.P.’siz bir sessizlik… Sessizliğin o özlem dolu, huzurlu müziğini içine çekti. Ta ki; odaların birinden gelen ufak cızırtılar duymaya başlayana kadar.

Gözleri bıkkınlık ve endişeyle açılmıştı. Evin koridorlarını aydınlatan spot ışıkların cızırtıları “Yaz okulu” gibi bir şeylerden söz ediyorlardı adeta. Evin girişindeki vestiyerin alt kısmında bulunan şalterlere hücum etti Samet sabırsızca. Tüm sigorta düğmelerini kapattı; üstüne babasının eskiden alet çantası olarak kullandığı ufak sandıktan çıkardığı kerpetenle söktü her birinin yuvasını.

Ufak bir sessizlik daha… Ardından komik bir alarm sesiyle bozuldu huzur tekrar. Küçük bir çocukken en sevdiği oyuncağı itfaiye arabasıydı. Pilli oyuncak sesleriyle eğitimin ilk basamağının edepli olmaktan geçtiğini anlatıyordu. “Hakikatlere ve toplumun faydası açısından biricik öneme sahip eğitime baş kaldıranlar…” diye başladığı cümlesini tamamlayamadan pilleri klozeti boylamış ve üstüne sifon çekilmişti.

* * *

Uzun zaman sonra ilk kez kendini rahatlamış gibi hissediyordu Samet. Yerde sayısız cam parçası, metal aksam ve kırılmış plastik artıkları arasında ayağının yara almasını artık umursamıyordu. Artık açmasına gerek olmayan kırık penceresinden gün batımını izliyordu berrak aklı hiçbir düşüncenin varlığı ile kirlenmemişken. Sokak lambaları, akşamın gelişini haber vermesiyle birlikte, tek tek yanmaya başlamıştı.

Tam o aralıkta bir tanesi, Samet’in bakışlarını kendisine çekmişti. Tam yanamamış; hızlı hızlı göz kırparak, nahoş bir elektrik sesi çıkarıyordu. Samet bir süre kulak kesildiğinde “Edepsize edeple karşılık vermek edeptendir.” cümlesini çıkarabilmişti. “Hakikate karşı sağır kesilmek gerçeği değiştirmeyecektir.”

Hak vermişti ona. Eğitim bir edep ve saygı işiydi nihayetinde. Ama en çok göstermesi gereken saygı da kendisine olandı. Mutfağa geri gittiğinde daha kaç kırık parça üstünden geçip canı yanmalıydı, kestiremedi. Yemek bıçağını kulaklarına götürdüğünde de ne hissedeceğini düşünmedi. Tek bildiği, günün sonunda sessizliğin verdiği huzuru başı dik ve mutluluk içinde karşılayacağıydı.

Mustafa Semih Elitok

1992 Ankara doğumludur. İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamlamasının ardından, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 2017 yılında mezun olmuştur. Çeşitli sağlık kuruluşlarında hekimlik hizmetini yerine getirirken, bir diğer tutkusu olan okumak ve yazmaktan bir an olsun vazgeçmemiştir. Akademik olarak genetik mühendisliği ve sentetik biyoloji konularına eğildiği gibi; edebi yönden de fantastik ve bilimkurgu edebiyatına özel bir ilgisi bulunmaktadır. Yerli Bilimkurgu Yükseliyor dergisinin düzenlediği 7. Kısa Öykü Yarışması’nda katıldığı öyküyle ikinciliğe layık görülmüştür.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for Razhoul Razhoul says:

    Hocam ellerinize, kaleminize sağlık. İnanılmaz güzel bir öyküydü, çok beğendim. Black Mirror dizisinden bir bölüm izliyormuşum gibi okudum; su gibi aktı gitti. Hatta öykünün ortalarına doğru ben böyle bir şey yaşasaydım kesin şöyle yapardım diye düşünürken hikayenin sonuç aşaması o yöne doğru sapınca baya baya gülümseyerek okudum. O yüzden zaten etkileyici olan finali daha da sert bir yumruk geçirdi karnıma. Resmen şoka girdim, ürperdim. :smiley: En iyisi böyle bir şey yaşamamak :smiley: Tekrardan kaleminize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar