Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Soltu ve Kübey

Cudi Dağı’nda buluşan Ece ve Törüngey, dağın etrafında gezerken bir mağara bulurlar. Yıllarca akıllarından düşürmedikleri pişmanlık duygusuyla yaşamı öğrenmişlerdi. Birden yanlarından beliriveren melek, Tanrı adına onları evlendirmişlerdi. Melek, onlara kırk gün ve kırk gece ibadetten sonra karı-koca birlikte olmalarını buyurmuştu.

Doğum sancısı çekmeye başladığında Tanrı’ya kurtulması için dualar etmişti Ece. Ne var ki bu yakarışları sonuçsuz kalmış. Törüngey de çaresizce eşine destek olmuş. Bir müddet sonra bir grup melek onların yanında belirivermiş. Ece doğum yapana kadar onun sağında durarak onun yüzünü ve sırtını sıvazlamışlardı.

Ece, dünyaya iki güzel bebek getirmiş. Törüngey ile Ece, erkek bebeğe “Doğuç” ve kız bebeğe ise “Gökçen” adlarını vermişlerdi. Güzel, çiftin en güzel kızıydı.

Başka bir yıl da Ece, Soltu ve Gömek adlarında ikiz dünyaya getirdi. Soltu, çocukluğundan beri anne ve babasının sözünü dinleyen iyi bir çocuktu. Oysa Doğuç; sürekli anne ve babasına karşı çıkan ve Soltu’yla çok tartışan bir çocukmuş.

Soltu’nun ileride başına gelecek olağanları Ece’ye bir düşle ayan olmuştur. Buna göre Doğuç, Soltu’nun kanını onun kederli yakarışlarına kulak asmayarak bir damlasının bile geride bırakmaksızın içmişti. Ece gördüğü bu düşü Törüngey’e anlattı. Törüngey, ciddi bir şekilde “Oğullarımızı birbirinden ayırmalıyız.” dedi. Böylece kendi kulübelerinde birbirinden ayrı olarak büyüyen Doğuç bir çiftçi, Soltu ise bir çoban oldu.

Yıllar geçti, Doğuç ve Soltu büyümüşlerdi. Onlarla beraber kız kardeşleri Gökçen ve Gömek de büyümüş. Dördü de evlilik çağına geldi. Serin bahar sabahında Soltu, koyunları otlatmaya götürürken birden arkasında gelen Gömek’i görmüş. Elinde hasırlı sepeti görünce annesi ona öğle yemeği gönderdiğini anlayınca gülümsemiş. Ayağa kalkıp kendisiyle doğan ikiz kızkardeşin elinden sepeti almış. Gömek hiçbir şey demeden arkana dönüp giderken Soltu, güleryüzlü bir şekilde “Gömek kardeşim gel bir az oturup soluklan. ” deyince Gömek ona dönmüş ve elini alnına koyup yorgun bir şekilde “Annemize yardıma gideceğim. İşleri çoktur ve ablamız Gökçen tek başına yardım ediyor.” diyerek aciliyetini anlatmıştı.

Soltu, yüzünde eksik etmediği tebessümle ona “Elbette hemen git ama benim bazı endişelerim var. Seninle konuşmak istiyorum.” deyince yüzünü birden asmış. Gömek, kardeş duygusuyla ikizinin yanına gelmiş ve onun yüzünü avuçlarının arasında alıp meraklı bir şekilde “Ne oldu ablacığım.” diye sormuş. Soltu da derin bir of çektikten sonra “Evlilik çağına geldik. Bizim dışımızda başka insanlarla rastlaşmadık. Babamızın nesli nasıl devam ettireceğiz.” diye soruyla yanıt verdi.

Gömek, zoraki gülümsemeyle “Bilmiyorum ikizim. Tanrı elbette en doğrusunu bilir. Belki de kardeşlerimizle evlenerek yada sen Gökçen ile ben de Doğuç’la evleniriz.” deyince Soltu’nun gözünde bir damla yaş akmış ve üzgün bir şekilde “Sen yada Gökçen ile evlenmek istemiyorum çünkü bizleri yaratan Tanrı, ensest evliliklerle bu gezegen üzerinde yasakladığı küfrü hüküm sürmesine izin vermez. Ayrıca, Doğuç, günlerce hep Gökçen’e nasıl baktığını görüyorsun. Asi kardeşimiz yanlış bir şey yapmasından korkuyorum.” diyerek düşüncelerini ikiziyle paylaşmış.

Gömek, ciddi bir şekilde “Ablamız Gökçen için endişelenme. Ben onun yanındayım ve ağabeyimiz onun kılına dokunmasına izin vermeyeceğim. Gökçen de üçümüzü kardeşlikten başka duyguyla sevemez. O da ikimiz gibi babamızın yalvaçlığına inanıyor. Erlik’e yenilmeyecek kadar temiz bir kalple bizleri yaratan Tanrı’ya inanır.” deyince Soltu bir nebze olsa da rahatlanmış. Gömek hızlı adımlarla oradan uzaklaşırken Soltu tekrar oturduğu yassı taşa elindeki asayla toprağı eşelemeye başladı.

Bir müddet ortamı derin bir sessizlik kapladıktan sonra doğanın sesi onun kulaklarında hoş bir ezgi oluverirken birden yirmi adım ötede ağaçların arasında bir çıtırtı duyunca sakin bir şekilde “Gömek…. İkizim…” diyerek ayağa kalkmış. Çalıların arasında o ana kadar görmediği güzel bir kız çıkmış. Yarı beline kadar çıplaktı bu kız. Tam da onun yaşındaydı. Ela gözleri, belinin inceliği, ışıl ışıl parlayan bedeni onun aklını başında almıştı. Şaşkın bir şekilde yerine oturmuş Soltu. Uzun kumral saçları ve göz renginin uyumu inanılmazdı.

“Sen de kimsin?” demiş şaşkın bir şekilde Soltu.

Kız, onun şaşkınlığını görünce biraz gülümsedi. O da şaşkındı çünkü onun türünde bir varlık tam karşısındaydı. Usul usul ona yaklaşırken onun ürkmediğini görünce onun yanına gelmiş.

“Ben Kübey. Ya sen?”

“Ben Soltu.”

“Siz kimsiniz? Nerede yaşıyorsunuz? Sizi daha önce buralarda göremedim.”

“Ailem uzun yolculuğun sonunda buraya yakın bir mağaraya yerleşti. Esas sen kimsin?”

“Ben Tanrı’nın gönderdiği ilk yalvaç Törüngey’in oğluyum. Bugüne kadar bizim dışımızda başka insanlar olmadığını biliyorduk.”

Şaşkın bir şekilde “Törüngey mi?” diye sormuş Kübey.

Soltu, meraklı bir şekilde “Ne oldu?” diye soruvermişti.

Kübey, onun karşısındaki yassı oturduktan sonra onun gözlerin içine bakarak “Sana durumu en başta anlatayım. Targutay ve Umay çiftinin iki kızından biriyim. İki ağabeyim ve bir erkek kardeşim var. Bizler, cinlerin saldırılarından kaçmak için buraya yakın üç aylık mesafede bir mağaraya yerleştik.” diyerek anlatınca Soltu meraklı bir şekilde onu dinlemişti. Sonra meraklı bir şekilde Kübey’e “Neden cinlerden kaçıyordunuz? Orayı anlamadım.” diye sormuş.

“Çünkü insanlar ile cinler arasında yıllar süren bir savaş vardı. Nedeni de insanlar zamanında cinlerin onlardan uzun ömür sürdükleri için onlardan kız almak istiyorlardı. Cin tayfaları bu duruma karşı çıkıyordu çünkü insanlar ölümlüydü. İnsanlar, yine de bu isteklerinden vazgeçmediler ve geceler onların köylerine baskın yapıp onların kızlarına tecavüz ediyorlardı. Cinler de bu durumdan haberdar olunca kızlarına tecavüz eden insanları bulup onları öldürmeye başladı. Diğer yanda cinler de onların güzel kızlarına tecavüz etmeye başladı. Zaman içinde iki ırk arasında bu durum sürerken aslında kendilerine düşman olan devler denilen melez bir ırkın doğuşuna vesile oldukları bilmiyorlardı.” diyerek anlatmış Kübey.

Soltu, şaşkın bir şekilde “İlginç. Demek ki bizden önce yaratılan insanlar, akıllarını kullanmamışlar. Peki senden neden babamın adını duyunca şaşırdın.” diye sormuştu.

Kübey, Soltu’nun dediklerine kırılmadı çünkü onun şaşkınlığı anlıyordu ve gülümseyerek “İnsanların içinde yol gösteren olmadığı için Tanrı, onlara verdiği değerli hazine olan aklı kullanmadıklarından dolayı hep barbarca ve düşüncesizce hareket ettiler. Ailem de ilk başlarda akıllarını kullanmadıkları için barbarca ve düşüncesizce hareket ettiler. Ta ki cinler ve devlerden zarar gördükleri gün. Babam Targutay, kardeşinin devler tarafında yenilmesinden sonra aklını kullanarak bu iki ırktan uzak yaşamaya karar verdiler. Cinler ve Devler’e görünmeden geceler hareket etmeye başladık. Bir mağaraya çekildiğimiz gün babam sürekli bir rüya görmeye başladı.” deyince Soltu, baş ve üçüncü parmaklarını birbirine sertçe vurarak “Tabi ya. Babanın gördüğü rüya, benim babamla ilgili olduğunu hemen anladım. Peki rüyada ne görüyordu baban.” diye sormuştu.

Kübey gülümseyerek “Sen hem şaşkın hem de akıllı birisin. Evet o rüya babanla ilgiliydi. Babam sürekli rüyasında cinler ve devlerden kaçarken birden bir ses ona “Biz Törüngey’i seçtik.” diyordu. O da sesin sahibi görmek için etrafına bakınca hiç kimseyi görmedi. Sabah bize bu rüyayı anlattı. Bizde ona olağanlardan ve kardeşinin devler tarafından yenmesinden dolayı çok etkilenmişsin dedik. Bu rüyayı sürekli görmeye başladı babam. Sonra bir gün bize rüyada görünmeyen biri tarafında söylenen ‘Biz Türüngey’i seçtik.’ sözünden yola çıkmaya karar verdi. Ailece etrafa dağılıp Törüngey’e dair iz bulmaya çalışıyorduk.” diye anlatınca Soltu, ciddi bir şekilde “Peki sen beni nasıl buldun?” diye sormuştu.

“Bu sabah yine Törüngey’e dair iz bulmaya çıkarken sana çok benzeyen kız önümden geçti. Ben de bunun bir ipucu olabileceğini düşünerek gizliden takip ettim. Bu çalının önüne geldim. O kız bu çalıdan hızlı adımlarla çıkarak buradan uzaklaştığını görünce soğukkanlı bir şekilde bu çalının içine daldım.” diye yanıt vermiş Kübey.

“O kız benim ikiz kızkardeşim Gömek’ti.” demişti gülümseyerek Soltu.

“Törüngey’e dair iz bulduğum için çok şanslıyım. Kalkmam lazım. Akşam olmadan ailece yaşadığımız mağaraya dönmeliyim. Bugünü babama virgülüne kadar anlatmalıyım.” dedikten sonra ayaklanmış Kübey.

“Peki. Ben de durumu babama anlatacağım. Yarın görüşürüz.” demiş Soltu.

Kübey, hiçbir şey demeden oradan uzaklaşmıştı. Soltu da dağılan sürünü toplayarak ve onları saydıktan sonra evin yolunu tutmuştu. Eve varan kadar hep Kübey’i düşünmüştü. Bir yandan da Kübey’in anlattığı cinler ve devlerin etkisinde kalmış. Hatta bir ara Kübey’in insan kılığına bürünmüş bir cin olacağını düşünnüştü.

Akşam olunca Doğuç ve Soltu, baba ocağı olan kulübeye dönmüşlerdi. Doğuç meyve, Soltu süt ve Törüngey avladığı bazı kuşları getirmişti. Ece ve kızlar da ortaya yemekleri getirmişlerdi. Hep beraber akşam yemekleri yemişlerdi. Yemekleri bitirdikten sonra Törüngey, ailesine bugün Tanrı’dan aldığı tanrısal buyruğu ciddi bir şekilde “Bugün kuş avlarken Tanrı bana bir buyruk verdi. İkiniz de evlilik çağına geldiniz. Doğuç, sen Targutay’ın kızı İnehsit’le Soltu da Targutay’ın diğer kızı Kübey’le evlenecek.” deyince bu buyruk Doğuç’un hoşuna gitmemiş.

Bu habere Soltu çok sevindi çünkü Kübey’in gerçekten bir insan ve onun hakkında yanlış bir düşünceye kapıldığını anladı. Soltu naif bir ses tonuyla “Beni yaratan Tanrı’nm böyle uygun görmüşse ona tereddütsüzce teslimim. Targutay’ın kızı Kübey ile evleneceğim babacığım.” deyince Gömek ve Gökçen, onun gözlerinin ışıl ışıl parladığını fark etmişlerdi.

O sırada Erlik, görünmez bir şekilde Doğuç’un yanına sokulmuş ve ona “Senin ikizin Gökçen, hem Gömek’ten hem de İnehsit’ten daha çok güzel çünkü insan ırkının en güzel kızıdır. Bak nasıl güzel görünüyor ikizin.” diyerek ona vesvese vermişti. Soltu’nun itirazsız yanıtı iyice Doğuç’u kızdırmıştı. Doğuç da ciddi bir şekilde “Targutay’ın kızı İnehsit’le evlenmek istemiyorum çünkü onun bir insan olmadığını ve ikizim kadar güzel olmadığını düşünüyorum.” diye yanıt verince herkesin şaşkınlıktan ağzı açık kalmıştı.

Gökçen, güzel bir şekilde “Ablacığım, yanlış düşünüyorsun. Tanrı’dan gelen buyruğa uymak zorundayız. Çünkü insanın soyu sürmesi için böyle uygun görülmüş. Bize de buna ayak uydurmalıyız.” diyerek ikizi Doğuç’a yanlış olduğunu anlatmış.

Ancak Soltu, ona yanıt vermiyordu. Bunun üzerine Törüngey, ciddi bir şekilde “Bak oğlum Doğuç, ikizin bile senin fikrine katılmadı. İkizinle evlenmen ensest ilişki olur. Tanrı’ya uymadığımız için annenle birlikte Asardız’dan Yer’e düştük. Yanlış düşüncelerinden arın. Yarın hem Tanrı’ya şükretme hem de evlilik kararını netleştirmek için kurban sunacağız.” deyince Doğuç, yüzündeki ısrarla onlara bakmıştı.

Günün ilk ışıklarıyla Soltu, Kübey’in ailesi ile Kübey’le karşılaştığı yerde görüşmüş. Kübey’in ailesiyle tanıştıktan sonra onların önünde yürüyerek kendi ailesinin yanına getirmişti. Targutay ile Abay, Törüngey Ata’nın yalvaçlığını kabul etmişlerdi. Tanrı’ya şükredip cinler ve devlerden uzak bir yerde Tanrı’nın gönderdiği yalvaçla inanarak hak yoluna girmişlerdi. Targutay’ın oğullarının varlığı baya Doğuç’u hem huzursuz etmiş hem de mutlu etmiş çünkü oğullardan biri Gömek’le evlenirse Gökçen’in ona kalacağını ve Gökçen’e talip olacak Targutay’ın oğluyla mücadele ederdi.

Günün geri kalan kısmında Törüngey, onlara kendi işleriyle ilgili ürünlerden seçmelerini istedi. Hep beraber bir dağın tepesine getirdiklerini bırakacaklardı. Soltu, bu işe akşamdan beri çok sevindi. Kendilerine bu kadar ikramlarda bulunan Tanrı’ya, yine O’nun verdiği ürünlerin bir kısmını vermek, teşekkür etmek çok güzel bir duyguydu. O zaten iyi kalpli, yumuşak huylu ve itaatkar biriydi.

Doğuç, kendi kendine “Binbir güçlükle, alın teri ile kazandığım şeyi, neden dağın başında bırakacakmışım?! Bu kadar çabayla elde ettiğim şeyi, niçin başkasına verecekmişim? Ben kendim faydalanırım daha iyi!” diye söylenmiş. Fakat babasına bir şey demedi.

Soltu, koyunlarının yanına gitti. En çok sevdiği kuzulardan birini seçti. çok sevinçli çünkü kendilerine yiyecek, içecek veren sonsuz merhamet sahibi Tanrı’nın rızası için şükür kurbanı sunuyordu. Fakat Doğuç, meyve ve ürünlerin arasından en kötülerini seçti çünkü kötü kalpli ve cimriydi. Emeklerine kıyamıyor, yetiştirdiği ürünlerin iyisini vermek istememişti. Bu yüzden tarlasındaki ürünlerin en bozuk, en kokuşmuş olanlarını toplamış. Aklınca bunları Tanrı’ya hediye edecekmiş. Kalbi gibi hediyesi çok kötüydü.

Doğuç’un aksine, Soltu kendisinin en değer verdiği, en çok sevdiği hayvanı hediye olarak hazırlamıştı. Onun hediyesi de, kalbi kadar çok temiz ve güzeldi. Hediyelerini, babalarının tarif ettiği tepede bir ağacın altına bıraktılar.

Ertesi gün babaları ile beraber o tepeye gitmişlerdi. Soltu hediyesini bulamayınca Tanrı onun hediyesini kabul ettiğini anlamış. Memnun olmuş bir şekilde Tanrı’ya şükretmişti. Ancak Doğuç’un bozuk hediyesi olduğu gibi durmuştu. Hatta daha bozulmuş ve kokuşmuştu. Doğuç, bu duruma çok kızmış. Nasıl olur da Soltu’nun hediyesi kabul olur, kendisininki kabul edilmezdi. Her şeyin suçlusu olarak kardeşini görmüş. Öfkeli bir şekilde babasına dönüp “Sen ona dua ettin de Tanrı bu yüzden onun hediyesini kabul etti. Bana dua etmedin!” diye bağırmış.

Törüngey, oğlu Doğuç’a ciddi bir şekilde “Hayır. Tanrı, onun hediyesini kabul etti çünkü o, elinde olanın en iyisini verdi ve kalbini de temiz tuttu. Fakat sen, yanında olan en kötüsünü Tanrı’ya hediye ettin. İyi niyetli değildin. Çünkü Tanrı iyidir. Hediyenin iyisini kabul eder! Ayrıca Soltu, Tanrı’nın buyurduğu gibi Targutay’ın kızı Kübey ile evlenmeye itiraz etmedi.” dedikten sonra Soltu ile oradan ayrılmıştı.

Akşam olunca Doğuç, eve döndü. Ailece yemek yedikten sonra Törüngey, Tanrı’nın buyurduğu buyruk doğrultusunda Doğuç ile İnehsit’i ve Soltu ile Kübey’i evlendirmişti. O gece Doğuç, Targutay’ın kızı İnehsit’e dokunmamış çünkü hâlâ kendi ikiz kızkardeşi Gökçen’i istiyormuş. Soltu da ilk görüşte beğendiği kızla Tanrı’nın buyruğuyla evlendiği için çok mutluydu. Hem kurbanı kabul edildiği için hem de Kübey’e sımsıkı sarılmıştı.

Devam edecek…

Bleda & Kai

3 Eylül 1989 yılında Diyarbakır'da doğdum ve Keldani kökenli Türk vatandaşıyım. İlköğretim ve lise eğitimimi Diyarbakır'da aldım. 2011 yılından itibaren Ankara Bilimyurdu DTCF Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları bölümünü okuyorum. Okuduğum bölüm sayesinde Azerbaycan Türkçesi'ni severek öğrendim. Hikaye ve kompozisyon yazmayı çok seviyorum. İç dünyamı yazılarımla okurlarım ile paylaşmaktan zevk alıyorum. Kaan Güler ile tanışmamla ara verdiğim yazı çalışmalarıma yeniden döndüm. Bu dönüş bana çok şey kazandırdı. Yazdığım eserleri wattpad platformunda paylaşıyorum. Türkiye'de Hayran Kurgu Edebiyatı'nın temsilcilerinden biri olmak istiyorum.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for Emre_Bozkus Emre_Bozkus says:

    Destanların epik üslubunu iyi yakalamış, özgün bir metin. Çok beğendim.

  2. Avatar for BledaKai BledaKai says:

    Çok sağ ol. Elimden geldikçe destan ruhunu bozmadan devamı yada eklemek yaparak yazmaktı.

  3. Avatar for Gokce_Mehmet_AY Gokce_Mehmet_AY says:

    Öykü destan biçimine hakim. Anlatılanlar gerçek bir efsaneden mi alınmış diye düşünmeme sebep olacak kadar destana uygun yazılmıştı. Öykü ilgi çekici ve kendini okutuyor. Devamını merak ettim.

  4. Avatar for BledaKai BledaKai says:

    Öyküde geçen Umay, Kübey ve İnehsit; ulamış bilgimizde (mitolojimizde) geçen doğum tanrıçalarından üçüdür. Targutay ve oğulları; Saka Türkleri’ne göre ilk kişi ve oğullarıdır. Bu ulamışa ait metin elimde olmadığı için onun eşini ve kızlarına doğum tanrıçalarının adları verdim çünkü doğum tanrıçalığını anlamlı kılmak için ve kişilik (insanlık) soyu; ensest ilişkilerle değil Adem (as)'den önceki kişilerden kız alıp verilerek çoğaldığına inanıyorum.

    Kur’an-ı Kerim’de geçen “Hani Tanrı’n, meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Onlar, ‘Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?’ dediler. Tanrı ‘Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ buyurdu.” ayetinde Adem (AS)'den önce insanlar ve cin tayfalar var olduğunu görüyoruz ve Adem (AS), o dönemdeki insanlara ve cinlere yalvaç olarak gönderildi.

    Nuh Tufanı’yla insanlık tarihi sıfırlandı. Günümüzdeki insanlar; Nuh (as)'un üç oğlunun soyundan geliyor. Nuh (as) da Adem (as)'in oğlu Şit (as) soyundandır. Kutsal kitabımızda geçen tek nefis kavramını inkar etmiyorum. Nuh Tufanı bölgesel değil küresel bir olay olduğuna inanıyorum ve Sümer Tabletleri de insanların uydurmasıdır.

    Tek nefis ekseninde Nuh (as) soyağacını paylaşacağım;
    Adem (as) → Şit (as) → Enus → Kenan → Mahalalel → Yared → Hanok (İdris) (as) → Metuselah → Lamek → Nuh (as)

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.