Öykü

Tıkırtılar

Arif Bey son zamanlarda hayatının çok sıkıcı olduğunu düşünüyordu. Emekli bir edebiyat öğretmeni için, yalnız yaşamak zor bir durumdu. Bütün hayatı boyunca evlenmek gibi bir hedefi olmamıştı. Daha doğrusu olamamıştı. İnsanlarla belirli sebepler yüzünden anlaşmakta zorlanıyordu. Görüşleri tutmadığı gibi, görünüşünün de insanlar tarafından yadırgandığını hissettiği oluyordu. Bu yüzden hiçbir zaman hoşlandığı bir kadına gidip rahatça açılamamıştı.

Şimdi, eski bir apartman dairesinde klasik döşenmiş mobilyaların arasında yaşıyordu. Son zamanlarda tek eğlencesi, televizyon karşısında kişisel yorumlarda bulunmak olmuştu. Yine de zamanının büyük kısmını orada geçirdiği söylenemezdi. Evinin bir odasını küçük bir kütüphane olarak kullanıyordu. Babasının köydeki evinden topladığı Osmanlıca kitapları okumak için Osmanlıca öğrenmiş, sonra çoğunun ilahi kitabı olduğunu görünce hayal kırıklığına uğramıştı. Şimdi onlar odanın en ücra köşesinde tek bir yüksek kitaplıkta tozlanmaya mahkûmdu. Arif Bey’in şu durumda en sevdiği kitaplar yabancı kitaplar olmuştu. Özellikle Edgar Allan Poe ve H.P. Lovecraft’ın karanlık ve boğucu yazıları hoşuna gidiyordu.

Bazen eskicilerden topladığı aletlerle kendine ufak zevkler çıkarırdı Arif Bey. Bulduğu büyük şamdanı da ilk gördüğü an küçük kütüphanesinin duvarına asması gerektiğini hissetmişti. Günlük yaptığı yürüyüşlerinden birinde şehrin eski bir mahallesine gitmiş, ara sokaklara yönelmişti. Güneşli bahar günleri, böyle yerlerde kendini daha güvende hissediyordu. Oysa kış zamanı buraya geldiğinde içini bir korku kaplıyor, hızlı hızlı yürümeye başlıyordu. Böyle zamanlarda sürekli yanından geçtiği antika dükkânını pek fark edemiyordu. Ama şimdi, güneşli hava onun dikkatini toplamasını sağlamıştı.

Antika eşyalar satan dükkân, ismi gibi antikaydı. İçeriye girdiğinde hapşırma hissi yaratacak kadar kuvvetli toz bulutu bir anda burnuna dolmuştu. Eşyaların çoğunun üstünde örümcek ağları vardı ve dükkân da boştu. Arif Bey ufak bir göz gezintisinden sonra tezgâhın arkasından arka odaya geçen bir kapı görmüştü, içeriden hafif bir ışık geliyordu. Yavaşça yaklaşıp kafasını uzattığında ihtiyar bir adamın ebru icra etmeye çalıştığını gördü. Bozmamak adına başını hafifçe geri çekti ve o an duvarlarda tozlanmamış tablolar gördü, hepsi de başarısız bir ebruzenin elinden çıkmış komik sayılabilecek şeylerdi. Arif Bey gülümsedi ve üzerine minder çekilmiş sandalyeye oturdu.

Birkaç dakika sonra ebrucu içeri gelmiş, ne istediğini sormuştu. O da rafta gördüğü şamdanı almış, yanına da birkaç çok eski lüks almış çıkmıştı. Eve gittiğinde çok büyük bir heyecanla şamdanı küçük dünyasının duvarına asmış, gözlüğünü takıp eline bir Ahmet Haşim alıp okumaya başlamıştı. Arif Bey neredeyse her kitabının başına kendi elleriyle ünlü dizelerini yazmıştı Ahmet Haşim’in. En sevdiği şey yazarlar hakkında sahip olduğu ufak bilgileri yine onlar üzerinde kullanmaktı.

“Akşam, yine akşam, yine akşam
Bir sırma kemerdir suya baksam,
Üstümde semâ bir kavs-ı mutalsam!

Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam!”

O günden beri, ne zaman kitap okumak için odasına gitse, şamdanına kokulu bir mum kondurur ve öyle okumaya başlardı. Kısık ışık ve yaşlılığın getirdiği ileri göz bozukluğu okumasını zorlaştırsa da, duygularda bir eksiklik hissetmemişti Arif Bey.

Arif Bey’in en büyük sorunu, tüm öğretmenlik ve hatta öğrencilik hayatı boyunca peşini bırakmayan ikinci benliğiydi. Ne zaman bir karar vermekte zorlansa o ortaya çıkıyor ve kararı onun yerine veriyordu. Bu da uzun vadede pişmanlıklar duymasına sebep oluyordu. Aslında neredeyse her kararında bu yüzden pişmanlık duyuyordu. Bazen kendisi bazen de Raif adındaki alter egosuydu pişmanlık duyan. Ama hissettikleri yine de aynıydı.

Öğretmenlik günlerinde akşam yatağına yattığında Raif de kendisiyle geliyor, yanına uzanıyordu. Ama böyle durumlarda Raif genelde yalnız olmuyordu. Yanında on yedilik öğrencilerinden birini de getiriyordu. Arif Bey bundan sakınmak için hep arkasını döner kulaklarını tıkar ve uyumaya çalışırdı ama Raif’in sesi hiçbir zaman kulaklarından girmemişti ki.

Şimdi emekliydi, evinde oturmuş Proust okumaya çalışıyordu. Raif artık yoktu. Arif onun öldüğünü düşünmeye başlamıştı. Şimdi emekliydi ve yalnızdı. Bir karar vermek yükümlülüğüne sahip değildi. Raif bu yüzden ortalarda görünmüyordu, yalnız insanların acıları onlara yetiyordu ve ikinci bir karaktere ihtiyaçları yoktu belki de. Ama Arif Bey, Raif’in bu kadar çabuk pes etmeyeceğini çok iyi biliyordu. Zaten bazı zamanlarda onu görüyordu.

Telefonda bir akrabasıyla konuşurken, evin önünden geçtiğini görüyordu.

Emekli tarih öğretmeni Mustafa Bey’le çay içmeye gittiğinde, onu çaycı çırağı olarak görüyordu.

Birkaç arkadaşıyla meyhanede iki bardak dikmeye gittiğinde onu dışarıda çöp kutusunun yanında elindeki ekmeği kemirirken görüyordu.

Ve en kötüsü, geceleri uyanıp da uyurgezerlik yaptığında kendisine “Kalk!” diye seslenen hep Raif’di.

Şimdi sorunu bu uyurgezerlikti. Arif Bey biliyordu ki bu da Raif’in suçuydu. Ama onu düşünmemeye çalışıyordu. Doktora gitmiş ve birkaç ilaç almıştı. Ama pek fayda etmemişti. Aslında ilk birkaç gün, daha fazla uyumasını ve sorun yaşamamasını sağlamıştı; ama yalnızlığına bir de tembellik ekleyerek ölmek istememişti Arif. İlaçların sayısını azaltmıştı. Bu sefer de uyurgezerlik tekrar peyda olmuştu. Sorunu, uyurgezerlikti. Uyurgezerlik ve o kahrolası tıkırtılar.

Evin duvarlarından sürekli tıkırtılar geliyordu. Özellikle akşam yemeğini –tabi ne kadar yemek denirse- yedikten sonra kitaplarının da kenarlarını kemiren fareler duvarlarda eğlence başlatıyorlardı. Aslında sadece bir fare olduğunu hissediyordu. Çünkü tek bir küçük ayak sesi duyuyor, sonra onun duvarların içinde bir şeyler yuvarladığını fark ediyordu. Sonra da tıkırtılar.

Arif Bey ilk çözüm olarak fare kapanını denemişti ama ertesi sabah, acı içinde mutfakta ayak başparmağını sıkıştırmış kapanı görünce bundan vazgeçmişti. Başıboş bir insanın dolaştığı eve fare kapanı koymak pek akıl karı değildi.

Daha sonra zehiri denedi. Ancak koyduğu üç parça zehrin de üç hafta boyunca hiç eksilmediğini, içine zehir katılmış yiyeceklerin hiç tükenmediğini gördüğünde, normal bir fareyle muhatap olmadığını anlamıştı.

Kedi almayı denemek de işe yaramamıştı. Çizgi filmlerin sunduğu ufak bilgi kırıntılarının da bir işe yaramadığı ortadaydı. Kedi, ikinci gün kaçmıştı. Arif Bey’in havası kediyi kaçırmaya yetmişti.

Son olarak aklına gelen şey pusuya yatıp fareyi beklemekti. Küçükken babasının kendisine bunu öğrettiğini hatırladı. Köydeki evlerinde çok fare olurdu. Babası ışıkları kapatır, ay ışığının içeriye girmesi için perdeleri açar, sonra da kanepenin üstüne çıkıp beklerdi. Fare gelince hızla elindeki çanağı üzerine kapatırdı. Arif de o zamanlar öğrenmişti bunu. Şimdi uygulama zamanıydı.

Yine her günkü gibi, bakkalın küçük çırağı ekmek ve gazetelerini getirmiş, ayaküstü muhabbet etmiş, sonra da küçük bahşişini alıp gitmişti. Arif Bey, çay, zeytin, peynir ve ekmekten oluşan öğle yemeğini yemiş kütüphanesine geçmişti. Birkaç saatini kitapların tozlu dünyasına ayırmış, sonra akşam haberleri için televizyon başına geçmişti. Bir yandan da ocağa koyduğu suyun kaynamasını bekliyordu. Akşam yemeğinde bu kez makarna yemeyi düşünüyordu. Önceki gün çorba yapmış, bir önceki gün de makarna yemişti.

Az yağlı makarnasını bitirdikten sonra da her gün yaptığının aksine masayı toplamadan bırakıp ışıkları kapattı. Yere bir parça peynir attı ve beklemeye başladı. Birkaç dakika sonra duvarlardan hafif tıkırtılar gelmeye başladı ve kütüphane kapısında küçük bir şey belirdi. Açık gökyüzünden rahatça gelen ay ışığında fareyi çok net görebiliyordu. Dört ayağı üstünde yavaşça salona girmiş, arka ayakları üstüne kalkıp etrafı kolaçan etmişti gri şey. Sonra burnunun rehberliğinde hızlı hızlı Arif Bey’e doğru yürüdü. Arada bir durup sağa sola bakıyor tekrar yürüyordu. Peynire yaklaştıktan sonra önce etrafa saçılan kırıntıları kemirdi. Ardından büyük parça peynirin arkasına geçip itmeye başladı.

Fare birkaç adım gittikten sonra Arif Bey elindeki bakır çanakla farenin üstüne bir hızla atladı. Ama küçük yaratık daha hızlı çıkmış hemen yana doğru kaymıştı. Şimdi adamın avucunda ufalanmış peynir taneleri vardı. Fare hızla uzaklaşmış kapının önünde iki ayağı üstüne kalkıp Arif Bey’e garip hareketler yapmıştı. Yaşlı adamı sinirlendirmeyi de başarmıştı, şimdi evin içinde fare kovalıyordu emekli edebiyat öğretmeni. Fare ise kaçmaktan çok alay eder gibiydi. Salonda daireler çiziyor, Arif Bey yorulduğunda duraksayıp ona bakıyordu. En sonunda sıkılmış olacak ki, kütüphane kapısından girmiş divan edebiyatı kitaplarının toplandığı kitaplığın altında beklemeye başlamıştı.

Arif Bey burnundan soluyarak odaya girdi ve bu kez yavaş adımlarla fareye doğru yaklaştı. Fare kıpırdamadı. Arif Bey eline kalın bir ansiklopedi aldı. Fare hala kıpırdamıyordu. Adam elini kaldırdı ve kitabı tam indirmek üzereydi ki birden bir ses duydu.

“Hişt hişt?”

Korkan ihtiyar, kitabı ayağına düşürdü ve bir of çektikten sonra etrafına bakındı.

“Kimsin sen?”

Fare yavaş adımlarla duvar kenarındaki deliğine yöneldi. Sonra girişte durdu ve döndü, Arif Bey bir ses daha duydu.

“Takip et beni.”

Kafasını hafifçe eğdi ve konuşanın fare olduğunu anlayınca, kalbi ağzından fırlayacak gibi oldu. Fare küçük delikten girdi ve ardından Arif Bey deliğin gittikçe büyüdüğünü fark etti. Ya da aslında kendisinin küçüldüğünü fark etmişti. Şimdi az önce ayağına düşen ansiklopedinin üzerine çıkmak için tırmanması gerekecek boydaydı. Yine de fareden biraz büyüktü. Korkmasına rağmen hemen deliğe koştu ve temkinli gözlerle içeriye baktı.

“Hişt hişt”

Arif Bey sesin geldiği yöne baktı. Büyük fare kendisine el ediyor takip etmesini istiyordu. Adam önce yerlere baktı ve deliğin hemen yanında küçük bir kürdan parçası buldu hemen eline aldı ve farenin peşinden gitmeye başladı. Bir labirentin içindelerdi. Fare, kendisine yol göstermekteydi. Adam ilerliyor, yol ayrımlarına geliyor ve karar veremiyordu. O sırada fare gitmesi gereken yoldan çıkıp kendisine sesleniyordu.

Arif Bey her dönüşte buranın normal bir labirent olmadığını fark ediyordu. Her köşede şimdiye kadar tanıdığı insanların resimleri ve siluetleri duruyordu. İlk yerde babasını gördü. Gözlükleri gözünde sert bakışıyla onu süzüyordu. Hiçbir şey söylemedi, babası o küçük yaştayken ölmüştü. Ondan hatırladığı tek şey fare yakalamaktı.

Bir süre sonra annesini gördü. Annesi de yakın zaman içinde ölmüştü. Çok severdi annesini Arif Bey, uzun süre onu tek başına büyütmüştü. Şimdi orada sallanan koltuğunda oturmuş örgü örüyordu. Bir yandan da Arif’e sakin olmasını söylüyordu.

Hızla ilerledi Arif Bey, ilk öğretmenini geçti. Sınıfta şarkı söylediği için kendisine gülen arkadaşlarını geçti. Hoşlandığı ilk kız geçti. Yüzünde sonsuza kadar devam edecek bir iz bırakmış trafik kazasını geçti. Lise dönemine geldi. Öptüğü ilk ve son kızı geçti. Kavga edip ayrıldığı ve bir daha da konuşmadığı arkadaşlarını geçti. Okulun en ücra köşesinde birkaç havalı genç tarafından dövüldüğü günü geçti. Pencereden ona bakıp gülen onlarca çocuğun suratını geçti…

Eğitim fakültesine girişinde biraz duraksadı. Sonra onu da geçti. Kendisine şu an kütüphanesinde bulunan kitapların büyük kısmını veren hocasını geçti. Üniversitede çıkan olaylarda bacağına kurşun sıkan genci geçti. Uzun süre boyunca aşık olduğu kızın başkasıyla evlendiği günü geçti. Öğretmen olmuştu. Sıkıcı geçen onlarca dönemecin içinden hayatı boyunca el kaldırdığı tek öğrenciyi geçti. Sınıfın ortasında vurmuştu ona. Saçma bir sebeple vurmuştu. Hoşlandığı liseli kızları hızla geçti Arif Bey. Artık sona geldiğini hissediyordu. Son dönemeci geçti ve karşısında fareyi gördü. Bir sahnenin üzerine kurulmuştu. Elinde ufak bir çubuk önündeki tenekeye tam tam vurmaktaydı.

“Tatatam gösteri başlıyor.”

Fare birkaç kez daha vurdu tenekeye. Yavaşça öne çıktı. Başını eğdi ve Arif’e baktı. Artık adam farenin yaptıklarına şaşırmıyor, geçtiği tüm anıların karışıklığı içinde yok olmalarını bekliyordu.

“Beni tanıdın mı?” Fare, Arif’in durumunu önemsemiyor gibi konuşuyordu. Adam cevap vermedi, başı önüne eğik, elindeki kürdanı düşürmemek için sıkı sıkı tutuyordu ve fare birden bağırdı.

“Beni tanıdın mı!?”

Arif o an kendine geldi ve karşısındaki farenin suratına bir insan maskesi taktığını gördü. Bu Raif’di! İşte olmuştu. Sonunda Raif ona en kötü zamanını yaşatıyordu.

“Heh heh heh. Tatatam. Arif, ne kadar da yalnızsın değil mi? Bunun suçlusu kim Arif? Heh heh. Sensin! Kendinsin, görüyorsun ya bütün anıları hatırlayıp silmek ve geçmek bu kadar kolay! Sen ne yapıyorsun? Onların etkisinde kendine bir hayat kurdun. Şimdi yalnızsın ve odanda, erm, neydi o, kitap okuyorsun. Eheh kitap, ben onları kemiriyorum ya.”

Arif sinirlenmiş ve hızla öne doğru birkaç adım atmıştı. Ardından avazı çıktığı kadar bağırdı.

“Yeter! Defol git evimden! Ben hayatımdan memnunum. Kendi yaptıklarımın mı sorumlusuyum? Özgürlük budur işte. Sorumluluğu alıyorum!”

Fare kulak tırmalayan bir kahkaha attı.

“Özgür müsün? Güldürme beni Arif. Senelerdir beni kovalıyorsun. Benim peşimde yaşadın. Benim kafesimdesin! Nasıl özgür olursun. Özgür olmak ve rahatlamak için ne yapman gerek Aaaarif. Heheheh.”

Raif kulak tırmalayan kahkahalarına devam etti.

“Ne yapman gerektiğini biliyorsun Arif. Beni bu aptal fare kostümüne soktun. Önce de insan kostümüne sokmuştun. Hadi bakalım sıra daha güzel bir seçenekte.”

Arif dişlerini sıkmaktan suratına ağrıların girdiğini hissetmişti. Elindeki kürdanı kaldırdı ve hızla Raif’ye doğru yürüdü. Fare kahkahalarına devam ediyordu. Arif bağırarak kürdanı farenin tam kalbine soktu. Fare ofladı; ama sonra tekrar kahkaha attı. Arif sinirle birkaç kez daha sapladı. Sonunda küçük cansız beden yere yığıldı ve tozlara karıştı. Arif dizleri üzerine çöktü. Ne yapmıştı? Kütüphanesinin zemininde kendi kanına bakıyordu. Gülümsedi ve yığıldı.

Özgürcan Uzunyaşa

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü öğrencisiyim. İstanbul'da yaşıyorum. Film yapıyorum. Üç arkadaşımla birlikte Marşandiz Fanzin'i çıkarıyorum.

Tıkırtılar” için 5 Yorum Var

  1. 1- En büyük düşman en son bakacağın yerdedir (Julius Cesar)
    2- Daha akıllı olmanın tek yolu daha akıllı bir rakip ile oynamaktır (Satrancın temelleri 1885)
    3- İş yapmanın ilk kuralı yatırımı korumaktır (Bankacı etiği 1775)
    4- Savaştan kaçınmanın bir yolu yoktur, sadece geciktirilebilir ve bu düşmanının yararına olur (Niccolo Machiavelli 1502)

    Cevaplar:
    1- Akıldır, korkunun tam arkasında durur
    2- Senin en büyük rakibin kimdir? Elbette Sensin.
    3- Kendi düşüncelerini korur musun?
    4- Egonu korur musun?

    Ego bazı zamanlar paylaştığı bedendeki akıla kontrolün tamamen onda olduğu hissini verir. Bu tüm ağır ve zor işi aklın yapması demektir, onu inandırmaktır amaç: Her şeyi kendisinin yaptığına. Ancak ego en umulmadık anda yüzeye çıkar. Yada kişi umulmadık olduğunu sanır çünkü onu farketmez bile, ancak bilinç açık olduğu her saniye ego yüzeydedir ve aklı bastırır. Egosunu fark eden (uyanan) kimse ona meydan okumaktan kaçınır çünkü onu tüm ömründe beslemiştir, basitçe utanır, kendi zekasını ölçmek istemez ve o yokmuş gibi hayatına devam eder.

    Bir insanın egosunu öldürmesinin tek yolu yoktur, bu bir süreçtir. Ego en büyük dolandırıcı ustasıdır, tüm hayatı boyunca kendisini siz olduğuna inandırır. Farenin böyle bir aşamada ortaya çıkmasını beklememiştim, gerçekten sevdiğim bir yazı olmuş.

  2. Yolculuktan çok labirent temasına uygun olmuş bu öykün. Labirentin içerisinde koştururken anne ve babasını görmesi, geçmişinden kesitlerle karşılaşması oldukça hoşuma gitti.

    Ayrıca öykünün kahramanının fare deliğine girecek kadar küçülmesi ve farenin yol boyunca ona yol göstermesi ağzımda Alice Harikalar Diyarı’nda tadı bıraktı.

    Tek şikayetim giriş kısmının haddinden uzun olması… Eskiciden şamdan alması, beceriksiz ebruzen falan hepsi güzel ayrıntılar ama hikayeye bir katkıları olmayınca kuru kalabalık gibi kalmış. Şamdanı da bir şekilde işin içine soksaydın işler değişirdi tabi…

    Yine de keyif alarak okudum. Teşekkürler…

  3. Neler görüyoruz neler! Alice’e göndermeler ha! :)))

    Sürükleyicilik kavramı senin anlatımınla ayrı bir tat buluyor. Sonları bağlayışın ile ister istemez gülmsüyor insan hani son kötü bitsede…

    Donnie Darko havası sezdim ama bunda ne yalan söyliyeyim, haksız mıyım?

    – Neden o aptal tavşan kıyafetini giyiyorsun?
    – Sen neden o aptal insan kıyafetini giyiyorsun?

    Helal. Süpersin. Aynen devam!

    Ellerine sağlık…

  4. Teşekkürler üçünüze de, yalnız yorumlar için de aydınlatıcı olması açısından şunu belirtmek istiyorum, bu amacı olan bir yazıydı. Bir öykü yarışması için yazmıştım ve o dönemde bizde de labirent teması için öykü yazılıyordu, daha çok labirente uygun bir “durum öyküsü” oldu o yüzden. Bir kaç saçma sebep yüzünden yarışmaya gönderemedim (beğenilmemiş de olabilir bilmiyorum :P). Ben de başka bir kaç sebepten de dolayı çok uzun bir süre bir daha muhtemelen Meleksizler dışında bir şey yazmamaya karar verdim(o da biter yakında). Benim için önemli olan bu yazı da Rıhtımımızda yerini bulsun dedim.

    @Nihbrin

    Yorumların her zamanki gibi fikirlerimi ve duygularımı tam olarak karşılıyor. Düşündüğüm şeyler o an hissettiğim, söylediğin şeylerdi. Teşekkürler.

    @mit

    Alice’i bilerek koymuştum dikkat edilmesi hoşuma gitti 🙂 Teşekkürler.

    @magical

    Donnie Darko da çok doğru bir tespit. Malum zamanlarda yazılmıştı zaten. Fark etmen çok güzel. Dikkat ettiğin için teşekkürler 🙂

  5. Selamlar,

    Bu öykü bana öyle çok film hatırlattı ki… : ) Donnie Darko, Koralin ve Gizli Dünya, Dövüş Kulübü, Noviembre… Sonunu tahmin etmiştim açıkçası, ama gerçekten harika döşemişsin duyguyu.

    “Rafi” ismini de “Arif”ten türettin herhalde. Gayet iyiydi.

    Ben “yolculuk” temasının “labirent”ten daha ağır bastığını düşünüyorum. Göndermeden önce, bundan biraz bahsetmiştin ama, ben bahsettiğinden daha fazla “yolculuk” tadı aldım bu hikayeden.

    Hem tutarlı, hem sürükleyici hem de kaliteli bir öykü sunmuşsun bize. Parmaklarına, yüreğine sağlık. : )

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *